Komünizm: İnsanın ve Toplumun Parçalanmışlığının Son Bulması / 3
İşçi sınıfının evrensel devrimci rolü
Üretici güçler ile kapitalist mülkiyet ilişkileri arasındaki çelişki, somut ve canlı ifadesini burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki çatışma ve mücadelede bulur. Marx ve Engels’e gelinceye dek hiç kimse bu olguyu derinlemesine kavrayıp tarihsel ve bilimsel bir temele oturtamamıştır. Emek gücünün pazarda alınıp satılan bir metaya dönüştüğünü, gizemli görünen kârın kaynağında işçiden karşılıksız çekip alınan artı-değerin yattığını ve sermayenin, kendi iç mantığı gereği kapitalist bir dünya pazarını zorunlu kıldığını gösteren onlardı. Sömürüye dayalı sınıf uzlaşmazlığına dayalı toplumların kapitalizmle birlikte en son biçimine ulaştığını ve sınıfsız bir toplumun maddi önkoşullarını kendi bağrında olgunlaştırdığını kanıtladılar.
Eski ekonomik ve toplumsal ilişkiler çöküyor, kurulu düzen dağılıyordu. Sanayi Devriminin hızlanmasıyla birlikte, kapitalizm, toplumu muazzam bir altüst oluşa sürükledi; korkunç bir yoksulluğa, sefalete ve lümpenleşmeye yol açtı. Dönemin aydınları, bu çöküşün ne anlama geldiğine dair bütünsel bir açıklama yapmaktan son derece uzaktılar. Kuşkusuz Charles Fourier ve Saint-Simon gibi aydınlar, kapitalizmin kimi yönlerini parlak şekilde tespit ediyor ve doğurduğu yıkıcı sorunları eleştiriyorlardı. Mesela Fourier, modern uygarlıkta “yoksulluğun bolluktan doğduğunu” söyleyerek, önceki sınıflı toplumlardan farklı olarak kapitalizmin özgünlüğüne işaret ediyordu. Ne var ki hem kapitalizmin işleyiş yasalarını, bağrındaki uzlaşmaz çelişkileri ve nereye doğru gittiğini çözümleyemiyor, hem de işçi sınıfını devrimci bir özne olarak değil, acı çeken ve kurtarılması gereken bir yığın olarak görüyorlardı. Robert Owen’ın da aralarında bulunduğu bu aydınlar, tüm sorunların çözüldüğü ideal toplum fikirleri ileri sürmekten ve projeler geliştirmekten geri durmadılar. Gelgelelim bu aydınlar, Aydınlanma döneminin “akla uygun devlet ve akla uygun toplum” önermesini aşamıyorlardı. Devlet akla uygun olmalıydı ama aklı ve devleti belirleyen neydi? Olguları statik ve dondurulmuş şekilde ele alan bu metafizik akıl; üretim ve mülkiyet ilişkilerinden, sınıflardan ve sınıf çıkarlarından bağımsız, tüm toplumu kuşatıp kapsayan bir “saf akıl” ve devlet olamayacağını kavrayamıyordu.
Oysa Marx’ın gösterdiği gibi tarih (ilkel komünal toplum hariç) sınıflar mücadelesi tarihidir ve dolayısıyla tarihin itici gücü karşıt çıkarlara sahip sınıfların savaşımıdır. Marx’a göre; toplumun çatışan sınıfları, her zaman, üretim ve değişim tarzlarının, yani kendi çağlarının iktisadi şartlarının ürünleriydi. Belirli bir tarihsel dönemin hukuki ve politik kurumları, aynı şekilde dinsel, felsefi, öteki fikir ve ideolojiler dâhil bütün üstyapı aynı iktisadi temel üzerinde yükseliyordu, yükselir. Büyük yıkımlar yaratan kapitalizm, aynı zamanda yeni bir toplumun maddi koşullarını bağrında olgunlaştırmaktaydı. Bir taraftan emeği ve üretici güçleri toplumsallaştırarak üretime eşi görülmemiş bir ivme kazandıran kapitalizm, öte taraftan da nüfusun ezici çoğunluğunu mülksüzleştirerek toplumu çatışan iki büyük karşıt kampa böldü: Burjuvazi ve işçi sınıfı!
Bir üretim ilişkisi olarak kapitalizm; ücretli emeği, sermayeyi, artı-değeri, dünya pazarını, üretici güçler ile üretim ilişkilerinin, burjuvazi ile işçi sınıfının çatışmasını aynı anda varsayar. Tüm bunların açılıp gelişmesi, tüm özellikleriyle birlikte olgun bir biçime kavuşması ve kapitalizmin bütün çıplaklığıyla açığa çıkması için zaman gereklidir. Nitekim zamanla burjuvazi tüm eski ekonomik ilişkileri tasfiye etmiş, siyasal iktidarı ele geçirmiş, toplumun büyük çoğunluğunu mülksüz ücretli emekçiler haline getirmiş ve mezar kazıcısı olarak işçi sınıfını kendi karşısında bulmuştur.
Marx ve Engels, üretim araçlarından ve mülkiyetten yoksun bırakılan işçi sınıfının egemenler nezdinde toplumun meşru bir parçası bile sayılmadığına, dışlanarak bir mülksüzler yığını olarak görüldüğüne dikkat çekiyorlardı. Zira bir sınıf ya da toplumsal zümre olarak kabul edilebilmek için mülke ve imtiyaza sahip olmak gerekiyordu. Kuşkusuz işçi sınıfının nesnel bir sınıf olarak varlığı, doğrudan doğruya kapitalist üretim ilişkilerinden doğar. Sermaye ücretli emek olmadan asla var olamaz ve burjuvazi sermayenin, işçi sınıfı ise ücretli emeğin taşıyıcısıdır. Kapitalist üretimin temel amacı kârdır ve bu üretimde burjuvazi ile işçi şöyle ilişki kurarlar: Burjuvazi sermayenin ve üretim araçlarının sahibiyken, işçi ise işgücünü bir meta olarak satan “özgür” kişi konumundadır. Yani işçi sınıfı, hem üretilen değerin hem de kapitalistlerin el koyduğu artı-değerin yegâne kaynağıdır. Üreten, artı-değeri ve dolayısıyla kârı yaratan işçi, aynı zamanda emek gücünü meta haline getiren kapitalist ilişkileri, dolayısıyla yabancılaşmayı, yoksulluğu ve bu tüketici çalışmayı da yeniden üretir. Emek ile sermaye arasındaki bu karşıtlık, bizzat kapitalist üretimin kendisinden doğar ve kaçınılmaz olarak sınıf mücadelesine yol açar.
Marx ve Engels, Komünist Manifesto’da şöyle yazıyorlardı: “Bugün burjuvaziyle karşı karşıya gelen bütün sınıflar arasında yalnızca proletarya gerçekten tek devrimci sınıftır.” Peki, neden işçi sınıfı yegâne devrimci sınıftır? Sefalete sürüklendiği, çok çalıştığı, horlanıp aşağılandığı, mülksüzleştirildiği ve kârın kaynağı olan artı-değeri yarattığı için mi? Tek başına bunların hiçbiri değil! Fakat bunların hepsinin bütünleşerek yarattığı şu nesnel zorunluluktan dolayı: Komünist toplumun nesnel temellerini döşeyen kapitalizm, kendisinden sonra gelebilecek yeni bir sömürücü egemen sınıfın tüm varlık koşullarını ortadan kaldırmış; sömürülen ve ezilen işçi sınıfına isyan edip mücadeleye giriştiğinde, kendisiyle birlikte tüm sınıfları ortadan kaldırma ve insanlığın evrensel kurtuluşunu sağlama dışında başka bir yol bırakmamıştır. Bu yüzden işçi sınıfı dışında hiçbir toplumsal güç, üretici güçleri kapitalist mülkiyetin dar kabuğundan kurtarabilecek yeteneğe ve nesnel konuma sahip değildir. Kapitalizmin yıkılması ve bu tarihsel çelişkinin çözülmesi; aynı zamanda işçi sınıfının emek gücünü satmaktan ve sömürülmekten kurtulması, insanı kendi emek ürününe, kendi faaliyetine, doğaya ve bizzat kendi türsel varlığına yabancılaştıran üretim ilişkilerinin son bulması demektir.
İşçi sınıfını, bir sınıf olarak köleden veya serften ayıran ve ona devrimci bir potansiyel veren temel farklılık; büyük sanayiyi ve bütünleşik dünya ekonomisini yaratan kapitalizmin emeği, üretimi ve üretici güçleri toplumsallaştırmasıdır. Köle ya da serf, istese bile kendisinin ve insanlığın evrensel kurtuluşunu sağlayamazdı. Bunu yapamayacağı gibi, köleliğe ve feodalizme dayalı üretim tarzını da kaldıramazdı. Köle ya da serf, bir sınıf olarak değil, ancak birey halinde mevcut konumunu değiştirebilirdi. Gerekli koşullar oluştuğunda, köle ve serfin dönüşebildiği şey ya bir efendi ya da kendi toprağı üzerinde çalışan bağımsız bir köylüydü. Marx ve Engels; “serfler yalnızca zaten var olan koşulları koruyup sonuna kadar geliştirmeyi ister ve bu nedenle son tahlilde yalnızca özgür çalışmaya ulaşır” derken önemli bir noktanın altını çiziyorlardı. Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte serf, “özgür” işçiye dönüşmüştür. Yani bu eski ezilen sınıflar, sömürülü toplum ilişkilerini aşamıyorlardı; isyan edip ayağa kalktıklarında ya yeniliyor ya da mevcut mülkiyeti yeniden dağıtarak verili üretim tarzını ve sınıflı toplumu aynen yeniden üretiyorlardı. Bu nedenle, Roma’da düzeni sarsan ve eşitlikçi bir toplum arzulayan Spartaküs öncülüğündeki köle isyanı, yenilmeseydi bile hedefine ulaşamazdı. Tarihsel ve nesnel şartların zarureti denen şey tam olarak budur. Köylülükten ise özel olarak söz etmeye gerek yok. Çünkü köylülük, üretimdeki dağınık, heterojen ve küçük-mülkiyetçi konumu nedeniyle bağımsız siyasal bir çizgi izleme yeteneğinden yoksundur. Sınıf mücadelesinin keskinleştiği dönemlerde ya burjuvazinin kuyruğuna takılmak ya da proletaryanın siyasal hegemonyası altına girmek zorundadır.[1]
Her şeyden önce, sömürülü toplumların geri dönüşsüz şekilde yıkılabilmesi için insanlığın kaderinin evrensel düzeyde birleşmesi gerekiyordu ki bunu sağlayan kapitalizm olmuştur. Daha önce hiçbir üretim tarzı bir dünya ekonomisi kurma, toplumu belirleyici iki ana kampa bölerek burjuvazi ile işçi sınıfından oluşan evrensel sınıflar yaratma yeteneğinde olmadı. İnsanlık, esasında kapitalizm biçiminde kendi evrensel-tarihsel kurtuluşunun nesnel koşullarını yaratmıştır. Bu, ahlaki ilke ve yargıların ötesinde nesnel-tarihsel bir gerçekliktir.[2] Feodalizmde üretici güçler ile burjuva üretim ilişkilerinin çatışmasının çözümü, zorunlu olarak kapitalizme varıyordu. Kapitalizm altında ise evrenselleşmiş üretici güçler ile burjuva üretim ve mülkiyet ilişkileri çatıştığında, vurguladığımız gibi, olgunun iç mantığı gereği bu çatışma yeni bir sınıflı topluma değil komünizme varır. Zira modern sanayi ve bilim biçiminde insanın yeteneklerinin nesnelleşmesi olan üretici güçler, sınıfsal bağlarından kurtarılmadığı ve toplumun ortak çıkarları doğrultusunda örgütlenmediği müddetçe insanlık felaketlerden başını kaldıramaz. Nitekim son günlerde yapay zekâ üzerine yapılan tartışmalar da buna işaret ediyor. Çinli yapay zekâ şirketi DeepSeek çalışanı mühendis Shengyu Liu, yapay zekânın üretici güçlerin özgürleştiği komünist bir topluma olanak verdiğini, bu olmadığı takdirde ise dev teknoloji tekellerinin mutlak hâkimiyet kurduğu bir distopyanın oluşabileceğini ifade ediyor. İnsan emeğinin ölü biçimleri olan robotların dünyayı ele geçireceği iddiaları gülünçtür. Eğer böyle bir şey olacaksa, bunu robotlar istediği için değil; sermayenin kişilik, bilinç ve irade kazanmış biçimi olan insan kapitalistler istediği için olacaktır.
Komünist toplumun nesnel temelleri döşenmiştir ve işçi sınıfı, içinde bulunduğu sömürü koşullarını değiştirmeye giriştiğinde, devrimci eylemi onu kaçınılmaz olarak sınıflı toplum zincirini kırmaya götürmektedir. Yukarıda altını çizdiğimiz üzere kapitalizm, kendisinden sonra gelebilecek tüm olası sömürülü sınıflı toplum biçimlerinin zeminini yok etmiştir. Bu yüzden, işçi sınıfının kapitalist düzen içindeki yeri, gelecekteki eylemiyle kendisini de ortadan kaldırmak zorunda olan bir sınıf konumudur. Eyleminin tarihsel muhtevasıyla milliyetleri aşan, ortak çıkarlara sahip, evrensel, bu konumu nedeniyle şimdiden sınıfsızlığı ve milliyetsizliği bağrında taşıyan bir sınıf! “Komünist devrim, bugüne kadar var olan faaliyet tarzını hedef alır; [ücretli emeği ve yabancılaşmayı yaratan] çalışmayı ortadan kaldırır ve sınıflarla birlikte her türlü sınıf egemenliğine son verir. Çünkü bu devrim, artık toplum içinde bir sınıf olarak sayılmayan, bir sınıf olarak görülmeyen ve şimdiden günümüz toplumundaki tüm sınıfların, milliyetlerin vb. ortadan kalkmasının ifadesi olan bir sınıf tarafından gerçekleştirilir.”[3]
İşçi sınıfı, emek ürününü sermaye biçiminde kendi karşısına boyun eğdirici bir güç olarak çıkartan ve kişiliğini ezen yapıya son vermek; benlik ve itibar kazanmak, kendisini insan gibi duyumsamak için burjuva düzeni ve onun devletini yıkmak zorundadır. Fakat bu sınıf, kapitalizmi yıkıp siyasal iktidarı ele aldığında, bir zamanlar burjuvazinin yaptığı gibi sömürüye dayalı yeni bir üretim, mülkiyet ve egemenlik düzeni kurmayacak, daha doğrusu nesnel konumu gereği kuramayacaktır. Elbette doğrudan demokrasinin vücut bulduğu işçi sınıfı iktidarı da bir sınıf iktidarıdır ama bu, daha en baştan sönümlenmeye yazgılı bir yarı-devleti varsayar. Toplumun uzun devrimci dönüşüm sürecinde sınıfsız topluma ilerledikçe, tüm sınıflar, her türlü ezme ve ezilme biçimi, sınıf temelli oluşmuş kültür ve devlet ortadan kalkacaktır. Bu açıdan işçi devleti, ağaçtan düşen ve zamanla sararıp kuruyan, ufalanarak yok olan bir yaprağa benzetilebilir.
Özetle işçi sınıfı, üretici güçler ile üretim ilişkileri arasındaki çatışmayı sonlandırabilecek ve tarihsel dönüşümün önünü açabilecek tek güç olduğu için devrimcidir. Bu bağlamda, üretici güçlerin tarihsel hareketinin nesnel temsilcisidir. Dolayısıyla işçi sınıfı, tek tek işçilerin bilinç düzeylerinden ve verili anda ne istediklerinden bağımsız olarak, tarihsel eylemin taşıyıcısıdır; tüm sınıfların ve sınıf ayrımlarının ortadan kaldırılması zorunluluğuyla yüz yüze olan yegâne sınıftır. Marx’ın Kutsal Aile’de dile getirdiği şu satırlar son derece önemlidir: “Mesele, şu ya da bu proleterin, hatta bütün olarak proletaryanın şimdilik neyi amaç olarak tasarladığı değildir. Mesele, proletaryanın ne olduğu ve kendi varlığına uygun olarak tarihsel bakımdan neyi yapmak zorunda kalacağıdır. Onun amacı ve tarihsel eylemi, kendi yaşam durumunda olduğu kadar günümüz burjuva toplumunun bütün örgütlenişinde de açıkça ve geri döndürülemez biçimde önceden çizilmiştir.”[4]
Kapitalizmin içsel yasaları, sınıfsız bir toplumu zorunlu kılmaktadır. Fakat bu yalnızca nesnel bir olgudur; yoksa kapitalizmin içsel çelişkilerinin kendiliğinden ve mutlak surette komünizme varacağı anlamına gelmez, gelemez. Tarihin materyalist ve diyalektik kavranışına dayanan Marksizm, asla determinizme indirgenemez. Nasıl ki gerekli koşullar oluşmadan potansiyel elmayı içeren bir elma çiçeğinin gerçeğe dönüşmesi mümkün değilse, aynı şekilde, evrensel üretici güçleri sınıfsız toplum için olgunlaştıran kapitalizm de kendiliğinden komünizme varamaz. Son iki yüzyılda kapitalizmin içsel çelişkileri sayısız büyük toplumsal altüst oluşlara, ekonomik ve siyasi krizlere, isyanlara, devrimlere ve savaşlara yol açtı, açmaya da devam ediyor. Rus işçi sınıfı muzaffer 1917 Ekim Devrimiyle siyasal iktidarı ele aldı ve 20. yüzyılın tarih yatağını değiştirdi; sömürüsüz bir dünya için dövüşen ezilen ve sömürülen insanlığa muazzam bir ilham verdi. Fakat işçi iktidarı tek ülke sınırlarını aşamadığı ve yalıtıldığı için bürokratik bir karşı-devrimle yenildi. Yani işçi sınıfı gerekli öznel koşulları yaratıp uluslararası arenada siyasal iktidarı ele alamadığı ve komünist topluma giden yolu açamadığı için, kapitalizm yıkım üretmeye devam ediyor.
Nitekim Marksizmin kurucuları, kapitalizmin, üretici güçler ile üretim ilişkilerinin uyuşmazlığını en uç noktaya taşıdığını, toplumu “yıkım ya da devrim” eşiğine sürüklediğini ama bu nesnelliğin kendiliğinden komünizme varmayacağını, nesnel-tarihsel yasaların otomatizm doğurmadığını vurgulayarak kaderciliğe karşı çıkmışlardır. Engels, bu hususu Anti-Dühring’de birçok kez ve çeşitli tartışma başlıkları altında dile getirir. Onun aşağıdaki satırları, yukarıda değindiğimiz yapay zekâ ve robotlar konusuna nasıl yaklaşmak gerektiğine de ışık tutuyor:
“Bu, modern kapitalist üretim biçimi ve bu üretim biçiminin yarattığı bölüşüm sistemi tarafından meydana getirilen üretici güçlerin, bu üretim biçimi ile, hem de üretim ve bölüşüm biçiminin, eğer modern toplumun tümünün yok olması istenmiyorsa, bütün sınıf ayrımlarını ortadan kaldıran bir devrimini zorunlu bir duruma getirecek derecede, açık bir çelişki içine girmelerinden geliyor. (…) Kendi öz üretim güçleri onun yönetimine boyun eğmeyecek kadar güçlü bir duruma gelmişlerdir ve doğal bir zorunluluk etkisi altındaymış gibi, bütün burjuva toplumu ya yıkıma, ya da devrime doğru götürürler.”[5]
“Bu, bugünkü çok büyük üretici güçler konusunda, özellikle böyledir. Biz, bu güçlerin, özlük (mahiyet) ve niteliklerini anlamak istememekte direndiğimiz sürece, bu güçler, ayrıntılı bir biçimde açıklamış bulunduğumuz gibi, bize karşı, tüm etkilerini gösterir, bizi egemenlikleri altına alırlar. Ama özlükleri içinde bir kez kavrandıktan sonra, birleşmiş üreticilerin (producteurs associés) elinde, şeytan ruhlu efendiler durumundan uysal hizmetkârlar durumuna dönüşebilirler. Bu, fırtına şimşeğindeki elektriğin yıkıcı gücü ile telgraf ve elektrik arkının evcilleştirilmiş elektriği arasında var olan farklılıktır. (…) Yalın bilgi, burjuva iktisadı bilgisinden daha ileri ve daha derine de gitse, toplumsal güçler, toplumu, egemenliği altına almaya yetmez. Bunun için her şeyden önce toplumsal bir eylem (acte) gerekir.”[6]
Gördük ki işçi sınıfını devrimci bir sınıf ve özne yapan ahlaki ilkeler değil, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin varlığıdır. İşçi sınıfının bilinçli, örgütlü ve devrimci müdahalesi olmadan, kapitalizmin modern toplumu yıkıma sürüklemesinin önüne geçilemez. Fakat işçi sınıfının devrimci nesnel konumu, onu kendiliğinden kapitalizmi yıkma ve insanlığın evrensel kurtuluşunu sağlama bilincine götürmez. İşçi sınıfının nesnel ve toplumsal bir sınıf olarak devrimci rolünü oynayabilmesi için, kendinde sınıf varlığı olmaktan çıkıp kendisi için sınıf varlığına dönüşmesi, yani sınıf bilinci kazanması, örgütlenmesi ve en önemlisi kapitalizme karşı mücadele etmesi zorunludur. Emek-sermaye çatışması, burjuvazi ile işçi sınıfını başta işyerleri olmak üzere hayatın her alanında açık ya da örtük şekilde karşı karşıya getirir, işçi kitlelerini mücadeleye zorlar. Keza kapitalist sanayi, işçileri fabrikalarda büyük kitleler halinde bir araya getirir; onları dağınık insan grupları olmaktan çıkartıp disipline eder ve örgütlenmeleri için nesnel bir zemin yaratır. Bu nesnel zemin, emek ile sermaye arasındaki çatışmanın itkisiyle harekete geçen, sendikalar kuran, ekonomik ve siyasal haklar için örgütlenen işçilerin birleşmesinde temel bir rol oynar. Kuşkusuz, üretici güçlerin gelişip farklılaşmasına ve sermayenin ihtiyaçlarına göre üretim mekânları değişebilir, fabrika işçilerinin sayısı azalabilir ama emek ile sermaye arasındaki uzlaşmaz karşıtlık sürdüğü müddetçe burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki mücadele ortadan kalkmaz.
İşçi sınıfı, devrimci teori ve bilinçle donanmadan ve Bolşevik tarzda kendi siyasal örgütlülüğünü yaratmadan ekonomik mücadele sınırını aşıp kapitalizmi doğrudan hedef alamaz. Burjuvazi, sermaye örgütlenmeleri olan şirketleri, devleti, dini kurumları, üniversiteleri, medyayı ve siyasal sistemi kontrol eder. Tutarlı ya da tutarsız olsun, ister akademik düzeyde üretilsin ister günlük hayatta insanların diline pelesenk olsun, kapitalist düzeni aklayan her türlü düşünce burjuvazinin fikirsel egemenliğini ifade eder ve bu kurumlar aracılığıyla üretilir. Bu bağlamda işçi sınıfı, son derece elverişsiz nesnel koşullara sahiptir. İşçi sınıfının devrimci dünya görüşünün üretilmesi ve teorik-politik bilincin kitleler içinde yayılıp kök salması için komünist ve sendikal örgütlenmelerin inşası ve durmaksızın bir siyasal mücadele yürütülmesi bir zorunluluktur. Şu gerçeği unutmamak gerekir: İşçi sınıfının devrimci teorik, ideolojik ve politik görüşlerini, derin bilimsel bilgi temelinde üretenler komünistlerdir ve bu bağlamda onların hangi kökenden geldiklerinin bir önemi yoktur. Nitekim üretim ve mülkiyet ilişkilerini derinlemesine çözümleyen, tarihsel süreçlerin hangi dinamikler tarafından belirlendiğini ortaya koyan, üretici güçlerin kapitalizmin dar kabuğuna sığmadığını ve tarihsel çelişkiyi yalnızca devrimci işçi sınıfının çözebileceğini gösteren bilimsel sosyalizm, tam olarak budur! Engels’in vurguladığı üzere bilimsel sosyalizmin varlık nedeni, sömürülen işçi sınıfına kendi eyleminin nesnel koşullarını ve tarihsel anlamını kavramasını sağlayacak bilinci vermektir: “Bu, dünyayı kurtarma işinin üstesinden gelmek: İşte proleter devrimin tarihsel görevi. Bu eylemin tarihsel koşullarını ve bu yoldan içyüzünü derinliğine irdelemek; böylece bugün ezilen sınıf olan bu işi görmekle görevli sınıfa, kendi öz işinin koşulları ve içyüzü üzerine bilinç vermek: İşte proleter hareketin teorik ifadesi olan bilimsel sosyalizmin görevi.”[7]
[1] Kaldı ki kapitalizm, dünya ölçeğinde küçük köylü tarımına büyük ölçüde son vererek köylülüğün tarihsel miadını doldurmasına yol açmıştır. Neredeyse tüm ülkelerde ve kıtalarda köylülük çözülürken, devasa ölçeklerdeki nüfus kentlerde toplanmıştır. Tarımın endüstrileşmesi ve devasa tarım tekellerinin yıkıcı rekabeti, kırsal nüfusun ezici çoğunluğunu mülksüzleştirerek proleterleştirmiştir. Bir zamanların köylü ülkeleri olan Çin, Rusya, Hindistan, Türkiye, İran, Brezilya, Endonezya, Malezya, Kore vb., kapitalizmin eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının hükmü altında, proleterleşme ve sanayileşme bakımından büyük sıçramalar kaydettiler (Utku Kızılok, Kapitalizmin Tarihsel Krizi, https://gelecekbizim.net/kapitalizmin-tarihsel-krizi/). Günümüzde küçüklü büyüklü çiftçiler, esas olarak kapitalist pazara üretim yapıyorlar. Dünyadaki çiftliklerin büyük çoğunluğu küçük ya da çok küçük kategorisindedir. 1 hektardan az toprağı kapsayan çiftlikler, dünyadaki tüm çiftliklerin yüzde 72’sini oluşturuyor, fakat bunlar tüm tarım alanlarının yalnızca yüzde 8’ini kontrol edebiliyor. Dünyadaki çiftliklerin sadece yüzde 1’i 50 hektardan daha büyüktür ama bu yüzde 1’lik kesim dünyanın tarım alanlarının yüzde 65’ini kontrol ediyor (Utku Kızılok, İşsizlik ve Kapitalizmin Yıkım Tablosu; https://gelecekbizim.net/issizlik-ve-kapitalizmin-yikim-tablosu/).
[2] Bu açıdan, “tarihin dinamikleri illa kapitalizme varmak zorunda mıydı?” biçiminde bir tartışma fikir açıcı olabilir ama pratik siyasal hedefler açısından anlamsızdır.
[3] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Yay., s.71
[4] Marx-Engels, Kutsal Aile, Sol Yay., s.59 [düzeltilmiş çeviri]
[5] Engels, Anti-Dühring, Sol Yay., s.264-274,
[6] Engels, age, s. 442-494
[7] Engels, age, s.449-50
