İnsan doğası
Kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri, insanı her yönden parçalanmaya iter. İnsan, faaliyetinin somut ifadesi olan kendi nesnesinden koparılır ve emeğinin ürününü, karşısında düşman bir güç olarak bulur. Kırbaç altında bir angaryaya dönüşen üretim etkinliği, işçi için kaçılması gereken bir işkencedir. İnsan, kendi türüyle durmaksızın çatışma ve savaşa sürüklenir; doğal yatağı olan doğayı acımasızca tahrip eder, üzerine bastığı dalı keser. Tüm bunlara yol açan ve insanı yabancılaştıran, bencilleştiren ve yozlaştıran sınıflı toplumdur; kapitalizm ise bu yabancılaşmanın en uç noktasıdır. Toplumun sınıflara bölünmesi, insanları sonu gelmez bir çıkar çatışmasına sürüklemiş; ortak yarar düşmanlıkla karşılanmış, bireycilik, bencillik ve açgözlülük körüklenmiş, insanlar kin ve nefretle doldurulmuştur. Egemen sınıflar, sınıflı toplum düzeninin yol açtığı tüm bu bozulmaları hep insan doğasına bağlamıştır. Oysa insan doğası sabit ve değişmez bir öz değildir, tarihseldir.
Burjuva ideolojisi, canlıların hayatta kalma dürtülerini “doğa kanunu” adı altında genelleştirir, değişmez bir yasaya dönüştürür ve insanı da buna göre tanımlar. Kuşkusuz tüm canlıların önceliği hayatta kalmaktır; ama insan, hayatta kalma eylemine bile insani bir biçim ve içerik verir. Kaldı ki canlılar içinde en zayıf biyolojik donanıma yani içgüdüsel mirasa sahip olan insandır. “İnsan, gerek şimdi gerekse ilk türediği çağlarda, herhangi bir çevrede yaşamını sürdürmek açısından yeterince donatılmamıştır. Herhangi koşul altında barınmak açısından, vücut donatımı, hayvanlarınkine oranla yetersizdir. Soğuğa karşı vücut ısısını korumak için ayılar gibi kalın bir posta sahip değildir, anlaşılan hiçbir zaman da değildi. Gövdesi ne kaçmaya ne kendini savunmaya ne de avlanmaya pek uyumlu sayılmaz.”[1] İnsan, bu biyolojik yetersizliğini toplumsallaşarak, üreterek, düşünerek ve kültür yaratarak aşar. Emek, dil, düşünce ve kültür olmadan insandan söz edilemez.
“İnsan tarihinde giysiler, aletler, silahlar ve gelenekler, besin ve barınak bulmaktan yana, post, pençe, boynuz ve içgüdünün yerini almıştır. Yüzyıllar boyunca süregelen denemelerle, kuşaktan kuşağa geçen sosyal geleneklerle oluşturulan alışkanlıklar, töre ve yasaklar, türümüzün yaşamını sürdürme çabasından yana da kuşaktan kuşağa geçen içgüdülerin yerini tutmuştur. (…) İnsanın donatımı ve savunma araçları kendi vücudunun dışındadır; insan bunları bir kenara bırakabilir ya da dilediğince kullanabilir. Kullanımı babadan oğula geçmez, ama kişinin bağlı olduğu sosyal gruptan, yavaş yavaş öğrenilir. İnsanın sosyal mirası, daha dünyaya geldiği an yavaş yavaş öğrenip edindiği gelenekleridir. Kültürel ve geleneksel değişimler, bunları yaratan ve uygulayan insanların bilinçli karar ve seçimleriyle başlatılır, yönetilir ya da ertelenir.”[2]
Engels’in Doğanın Diyalektiği’nde ortaya koyduğu üzere, insanı doğanın uysal bir nesnesi olmaktan çıkarıp kendi tarihinin öznesi kılan, elini ve beynini bizzat şekillendiren yegâne güç toplumsal emektir. Dünyayla sadece içgüdüsel ve biyolojik bir ilişki kuran hayvan, yaşam etkinliğiyle özdeştir. Oysa insan doğayı nesnesi haline getirir; en basit taş aleti yaparken bile elini, beynini ve toplumsal ilişkilerini dönüştürür. Doğayla ve içinde yaşadığı dünyayla estetik, teorik, bilimsel ve sanatsal bir ilişki kurar. Bu yüzden günbatımı hayvan için sadece ışığın azalmasıyken insan için estetik ve manevi bir doyumdur. Ayı ya da sığır şiiri bilmez; doğayı biyolojik ilişkinin ötesine taşıyarak onu şiirde, resimde ve sanatta yeniden yaratamaz!
Sınıflı topluma ait tüm bozulma ve çürüme biçimlerini; sömürüyü, savaşı, kadına yönelik şiddeti, köleliği, fuhuşu, bencilliği, yabancılaşmayı, kin ve nefreti hayvan bilmez. Bunları deneyimleyecek bir doğası, bilinci, kültürü ve toplumsal yaşamı yoktur. Keza hayvan; sermaye birikimini, bankaları, parayı ve ona tapmayı, metaları yücelterek saygınlık kazanmayı kavrayamaz. İçinde yaşadığı dünyayı aralıksız değiştirip dönüştüren, medeniyetler, devletler, ordular, tapınaklar inşa eden, evrensel dinler yaratan insandır. Kendi türünü acımasızca sömüren, zenginlikle başı dönen; kendini tanrı, kral, sultan ilan eden, kibirden göklere çıkan yine insandır. Üretici güçler geliştikçe ve kentler büyüdükçe, sınıflı toplumun çelişkilerinin yıkıcılığı da büyümüş, kapitalizmle birlikte akılalmaz boyutlara ulaşmıştır. Hiçbir hayvan türünün kendi içindeki kavgaları, iki emperyalist dünya savaşının yarattığı yıkımı üretemez. Hitler faşizmi başta olmak üzere faşizm, insanlığın yaşadığı korkunç bir karabasandır ama bunun nedenini insan doğasında değil, sınıflı toplumun ve kapitalizmin yapısal çelişkilerinde aramak gerekir.
Egemen sınıflar ve günümüzde burjuvazi, tüm bunları insanın kaderi ve değişmez bir doğa yasası olarak görür; sorunu insan doğasında ve doğuştan geldiğini iddia ettiği kötülükte arar. Bunu ileri sürenler, bilinçli ya da bilinçsiz, sömürü düzenini aklamak isteyenlerdir. Marx’ın ifadesiyle, sınıflı toplumda her şey kafasının üzerinde durur ve kapitalizmin günahları insanın doğasına yüklenir. Oysa insanlığın on binlerce yıl boyunca eşitlikçi komünal toplumlar halinde yaşaması, bu açıklamaların yalan olduğunu ortaya koyar. Sınıflı toplumun ve onun insanlığın başına sardığı belanın tarihi en fazla 6 bin yıl öncesine uzanır. Üstelik toplumun sınıflara bölünmesi, dünyanın her yerinde aynı anda gerçekleşmemiştir. En baştan belirlenmiş, değişmez bir insan özü yoktur. Marx, “insan kendi kendini üretir; onun doğası değil tarihi vardır” der: “Tarih, insanın gerçek doğal tarihidir”[3] Her üretim eylemiyle birlikte insan yeni tarihsel ihtiyaçlar yaratır; üretici güçler, teknoloji ve toplumlar geliştikçe, insan doğası da, alışkanlıkları ve ilişkileri de değişir.
Marx, insanın sabit bir özü olduğu anlayışına 1844 Elyazmaları’nda, Feuerbach Üzerine Tezler’de ve özellikle Kapital’de karşı çıkar: “İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.” İnsan, toplumsal üretimiyle nesneleri dönüştürürken kendi biyolojik duyularını, algılarını ve ihtiyaçlar önceliğini de tarihsel olarak yeniden biçimlendirir. Tarihin ürünü olan günümüz modern insanı, ilkel insandan çok farklı duyulara ve eğilimlere sahiptir. Mağarada hayatta kalma mücadelesi veren insan ile bugünkü insan aynı doğaya sahip olamaz.
İnsan doğası denince, egemen ideolojinin etkisindeki çoğu kişi; yeme, içme, uyuma ve üreme gibi insanın hayvanlarla paylaştığı biyolojik temeli anlıyor. Oysa Marx’ın dile getirdiği üzere bunlar, insan doğasının yalnızca en soyut, en değişmez katmanıdır. Ama insan bu faaliyetleri de kendi yarattığı kültürel ilişkilere göre şekillendirir ve insani bir forma büründürür. İnsan yemek yerken sadece karnını doyurmaz; aynı zamanda bu eylemi toplumsal bir etkinliğe, sosyal ve manevi bir doyuma dönüştürür. İnsanın doğası, onun toplumsal ilişkilerinin toplamıdır. İnsanı insan yapan, bu biyolojik temelin üzerine inşa ettiği toplumsal, tarihsel ve kültürel ilişkiler bütünüdür. Nasıl ürettiği, düşündüğü, sevdiği, savaştığı, örgütlendiği, eşitlik ve özgürlük aradığı da insan doğasının değişen ve dönüşen parçalarıdır. Bir konserde müziğin coşkusuyla düşlere dalmak, tiyatroda kahkahalara boğulmak ya da dünyayı gezip diğer kültürleri tanımak için duyulan özlem de insan doğasına özgüdür.
İnsan doğasının değiştiğini gösteren örnekler, tarihin her döneminde karşımıza çıkar. Köleliğin “doğal” sayıldığı bir dünyadan, onun evrensel olarak lanetlendiği bir dünyaya gelmek, Marx’ın “insan doğası tarihseldir” tezinin en çarpıcı kanıtıdır. Kadını ikinci cins sayan ve eve hapseden anlayış, eşitlik mücadelesi sayesinde geriletildi; kadınlar eşitlik mücadelesinde büyük kazanımlar elde ettiler. Savaşın kaçınılmaz olduğu fikri, dünya savaşlarının yarattığı yıkımlarla ağır bir darbe aldı. Özellikle işçi sınıfının, sosyalist hareketin, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin köklü olduğu ülkelerde, emekçi kitlelerdeki savaş karşıtı bilinç daha yüksektir. Bugün soykırım, insanlığın ortak vicdanında bir suç olarak kabul ediliyor. Nitekim İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı soykırım, dünya emekçileri tarafından lanetleniyor. İşçi sınıfının büyük mücadeleleri sayesinde hukuk, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar toplumda somut birer kazanıma dönüştü ve gerçek bir anlam kazandı. Bugün, doğanın tahrip edilmesine karşı yükselen mücadele ve bilinç, insan doğasının dönüşmeye devam ettiğinin en güncel kanıtıdır. Tüm bu örnekler, insan doğasının sabit olmadığını, tarihin ve toplumun ürünü olduğunu gösterir.
Hiçbir insan çocuğu açgözlülükle, başkalarını sömürerek servet biriktirme hırsıyla, kin ve nefretle dolu olarak doğmaz. Bu özellikler onun biyolojik yapısına kazınmış değildir. Tüm bunları insana veren, içine doğduğu toplumdur. Demek ki insanın içinde yaşadığı toplumsal yapı yani üretim, bölüşüm ve yaşam biçimleri değiştiğinde; insanın hareket ve düşünme biçimleri, kültürü ve gelenekleri de değişir. İnsanı kendi emeğine yabancılaştıran, onu aşağılayan kapitalist üretim tarzı ortadan kalktığında, insan da kökünden değişecektir. Sınıfların ve sömürünün olmadığı, insanın kendi emeğinin ürününe yabancılaşmadığı bir toplumda, insan ilişkileri ve insani özellikler de bambaşka olacaktır!
Devam edecek…
[1] Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, Varlık Yay., s.25
[2] Gordon Childe, age, s.20-21
[3] Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe El Yazmaları, V Yay., s.171
