İnsan Doğası

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 5

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 5

İnsan doğası

Kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkileri, insanı her yönden parçalanmaya iter. İnsan, faaliyetinin somut ifadesi olan kendi nesnesinden koparılır ve emeğinin ürününü, karşısında düşman bir güç olarak bulur. Kırbaç altında bir angaryaya dönüşen üretim etkinliği, işçi için kaçılması gereken bir işkencedir. İnsan, kendi türüyle durmaksızın çatışma ve savaşa sürüklenir; doğal yatağı olan doğayı acımasızca tahrip eder, üzerine bastığı dalı keser. Tüm bunlara yol açan ve insanı yabancılaştıran, bencilleştiren ve yozlaştıran sınıflı toplumdur; kapitalizm ise bu yabancılaşmanın en uç noktasıdır.

Toplumun sınıflara bölünmesi, insanları sonu gelmez bir çıkar çatışmasına sürüklemiş; ortak yarar düşmanlıkla karşılanmış, bireycilik, bencillik ve açgözlülük körüklenmiş, insanlar kin ve nefretle doldurulmuştur. Egemen sınıflar, sınıflı toplum düzeninin yol açtığı tüm bu bozulmaları hep insan doğasına bağlamıştır. Oysa insan doğası sabit ve değişmez bir öz değildir, tarihseldir. Yani somut insan doğası, içinde bulunduğu toplumsal koşullar ve ilişkiler içinde tarihsel olarak oluşan ve dönüşen bir gerçekliktir.

Sınıflı toplumun ve kapitalizmin ürettiği insan ilişkileri dondurularak, değişmez bir “insan doğası” konumuna yükseltilemez. Şu soruyu sormak gerekir: İnsanı insan yapan nedir? “İnsanı toplumsal varlık yapan onun üretimi ve faaliyetidir. Üretim zorunlu olarak işbirliğini gerektirir. İşbirliği olmadan üretim, üretim olmadan da toplum ve son tahlilde insan türü olmaz. (…) Üretim o denli önemlidir ki, Marx, konunun bu yönünü vurgularken şöyle yazmaktadır: «İnsanlar, hayvanlardan bilinçle, dinle ya da herhangi bir başka şeyle ayırt edilebilir» ama gerçekte «İnsanlar kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırt etmeye başlarlar.» Marx ve Engels’in özellikle altını çizdikleri bu konu son derece önemlidir. Çünkü insanın toplumsal özelliğini ve onu doğadaki diğer canlılardan ayırıp farklı yapan, bilinç kazanmasını ve bir uygarlık kurmasını sağlayan şey üretimdir, emek faaliyetidir.”[1]

Burjuva ideolojisi, canlıların hayatta kalma dürtülerini “doğa kanunu” adı altında genelleştirir, değişmez bir yasaya dönüştürür ve insanı da buna göre tanımlar. Kuşkusuz tüm canlıların önceliği hayatta kalmaktır; ama insan, hayatta kalma eylemine bile insani bir biçim ve içerik verir. Kaldı ki canlılar içinde en zayıf biyolojik donanıma yani içgüdüsel mirasa sahip olan insandır. “İnsan, gerek şimdi gerekse ilk türediği çağlarda, herhangi bir çevrede yaşamını sürdürmek açısından yeterince donatılmamıştır. Herhangi koşul altında barınmak açısından, vücut donatımı, hayvanlarınkine oranla yetersizdir. Soğuğa karşı vücut ısısını korumak için ayılar gibi kalın bir posta sahip değildir, anlaşılan hiçbir zaman da değildi. Gövdesi ne kaçmaya ne kendini savunmaya ne de avlanmaya pek uyumlu sayılmaz.”[2] İnsan, bu sınırlı biyolojik donanımını ya da yetersizliğini toplumsallaşarak, üreterek, düşünerek ve kültür yaratarak aşar. Emek, dil, düşünce ve kültür olmadan insandan söz edilemez.

“İnsan tarihinde giysiler, aletler, silahlar ve gelenekler, besin ve barınak bulmaktan yana, post, pençe, boynuz ve içgüdünün yerini almıştır. Yüzyıllar boyunca süregelen denemelerle, kuşaktan kuşağa geçen sosyal geleneklerle oluşturulan alışkanlıklar, töre ve yasaklar, türümüzün yaşamını sürdürme çabasından yana da kuşaktan kuşağa geçen içgüdülerin yerini tutmuştur. (…) İnsanın donatımı ve savunma araçları kendi vücudunun dışındadır; insan bunları bir kenara bırakabilir ya da dilediğince kullanabilir. Kullanımı babadan oğula geçmez, ama kişinin bağlı olduğu sosyal gruptan, yavaş yavaş öğrenilir. İnsanın sosyal mirası, daha dünyaya geldiği an yavaş yavaş öğrenip edindiği gelenekleridir. Kültürel ve geleneksel değişimler, bunları yaratan ve uygulayan insanların bilinçli karar ve seçimleriyle başlatılır, yönetilir ya da ertelenir.”[3]

Yani emek; üretim, toplumsal ve kültürel ilişkiler temelinde bir varoluş yaratan insanın doğayla kurduğu ilişkiyi kökten değiştirir ve hayvanınkinden niteliksel olarak farklı hale getirir. Mesela dünyayla sadece içgüdüsel ve biyolojik bir ilişki kuran hayvan, yaşam etkinliğiyle özdeştir. Oysa insan doğayı nesnesi haline getirir; en basit taş aleti yaparken bile elini, beynini ve toplumsal ilişkilerini dönüştürür. Doğayla ve içinde yaşadığı dünyayla estetik, teorik, bilimsel ve sanatsal bir ilişki kurar. Bu yüzden günbatımı hayvan için sadece ışığın azalmasıyken insan için estetik ve manevi bir doyumdur. Ayı ya da sığır şiiri bilmez; doğayı biyolojik ilişkinin ötesine taşıyarak onu şiirde, resimde ve sanatta yeniden yaratamaz!

Dolayısıyla, toplumsal bir varlık olarak insanın doğayla kurduğu bu özgül ilişkinin oluşumunda emek temel rol oynar. Engels’in Doğanın Diyalektiği’nde ortaya koyduğu üzere, insanı doğanın uysal bir nesnesi olmaktan çıkarıp kendi tarihinin öznesi kılan, elini ve beynini bizzat şekillendiren, insanlaşma sürecinin belirleyici unsurlarından biri toplumsal emektir. “Ekonomi politikçiler, emek bütün zenginliklerin kaynağıdır, der. Gerçekten de bir kaynağıdır – ki bu kaynak, hemen hemen doğadan sağladığı materyali zenginliğe çevirir. Ama bundan da sonsuz denecek kadar fazla bir şeydir. O, insanın tüm varlığının başlıca temel koşuludur ve belirli bir anlamda, bu öyle bir ölçüdedir ki, emek, insanı bizzat yarattı diyebiliriz.”[4]

İnsan emek faaliyetiyle yalnızca dış dünyayı değil, bu süreçte kendisini de bir toplumsal varlık olarak üretip dönüştürür. Bu yüzden insanın ne olduğu sorusu, onun içinde yaşadığı tarihsel ve toplumsal ilişkilerden bağımsız ele alınamaz. Marx, insanın tarih ve toplumdan bağımsız, tek tek bireylerin içinde bulunan soyut ve değişmez bir özü olduğu anlayışına 1844 Elyazmaları’nda, Feuerbach Üzerine Tezler’de ve sonraki eserlerinde karşı çıkar: “İnsan özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Gerçekliği içinde, toplumsal ilişkilerin bütünüdür.”[5] İnsan, toplumsal üretim sürecinde nesneleri dönüştürürken kendi duyularını, algılarını, ihtiyaçlarını ve bu ihtiyaçları karşılama biçimlerini yeniden üretir. Bu açıdan, tarihin ürünü olan günümüz modern insanı, ilkel insandan çok farklı duyulara ve eğilimlere sahiptir.

İnsan doğası denince egemen ideolojinin etkisindeki pek çok kişinin aklına açlık, cinsellik ve hayatta kalma gibi insanın hayvanlar âlemiyle paylaştığı ilksel dürtüler ve biyolojik ihtiyaçlar gelmektedir. Oysa insan, bu biyolojik dürtülerini de hayvanlardan farklı olarak, kendine özgü bir tarzda karşılar. Hayvan beslenme, uyuma, çiftleşme, barınma gibi yaşamsal ihtiyaçlarını giderirken doğayla dolaysız bir ilişki içindedir. İnsan ise doğaya müdahale eder, üretir, dönüştürür ve aynı ihtiyaçlarını toplumsal ilişkiler zemininde, kendi yarattığı kültürel pratiklere göre giderir, onları insani bir forma büründürür. İnsan yemek yerken sadece karnını doyurmaz; aynı zamanda bu eylemi toplumsal bir etkinliğe, sosyal ve manevi bir doyuma dönüştürür.

Marx, üretim ile tüketim arasındaki diyalektik ilişkiyi ele alırken, tarihsel süreç içinde insan doğasının nasıl değiştiğini de somutlar. Maddi üretim tarzı; insanın düşünüşünü, toplumsal yaşamını ve davranış kalıplarını köklü biçimde dönüştürüp belirler. Mesela açlık insanın giderilmesi zorunlu doğal bir gereksinimidir; fakat bu gereksinimi ilkel insan ile modern insanın karşılama biçimi arasındaki büyük fark, tam da insanın tarih içinde değişen ve gelişen toplumsal doğasını sergiler. Marx şöyle yazar: “Açlık, açlıktır, ama çatal bıçakla yenen pişmiş etle giderilen açlık, ellerden, tırnak ve dişlerden yararlanarak parçalanan ve yutulan çiğ etle giderilen açlıktan değişiktir. Üretimin ürettiği şey, yalnızca tüketimin nesnesi değildir, aynı zamanda, tüketim tarzıdır da; bu da yalnızca nesnel değil, aynı zamanda öznel tarzda yapılmaktadır. Demek ki, üretim tüketiciyi yaratır. Üretim, yalnızca gereksinmeye maddi bir nesne sağlamakla yetinmez, maddi nesneye de bir gereksinme sağlar.”[6] Bir kez daha vurgularsak, üretim, yalnızca tüketilecek nesneleri ortaya çıkarmakla kalmaz, bu nesneleri tüketecek olan insanı, onun duyularını, algısını, zevk alma biçimlerini, beğenilerini ve bizzat yeni gereksinimlerini, yani somut insan doğasını üretir.

Dolayısıyla insanın somut toplumsal varlığı, içinde bulunduğu toplumsal ilişkiler bütününden ayrı düşünülemez. İnsanı insan yapan, doğal ve biyolojik temelin üzerine inşa ettiği toplumsal, tarihsel ve kültürel ilişkiler bütünüdür. Nasıl ürettiği, düşündüğü, sevdiği, savaştığı, örgütlendiği, eşitlik ve özgürlük aradığı da insan doğasının değişen ve dönüşen parçalarıdır. Bir konserde müziğin coşkusuyla düşlere dalmak, tiyatroda kahkahalara boğulmak ya da dünyayı gezip diğer kültürleri tanımak için duyulan özlem de insan doğasına özgüdür.

Eğer insan toplumsal ilişkiler içinde kendisini üretiyorsa, bu durumda belirli tarihsel toplum biçimlerinin yarattığı davranış ve ilişkileri değişmez bir insan özü olarak görmek nasıl mümkün olabilir? Sınıflı toplumun yarattığı tüm çelişki ve tahribatın, insanın biyolojik varlığından ya da tarih dışı, değişmez bir özden türetilemeyeceği ama somut ve verili toplumsal-tarihsel ilişkiler içinde açıklanabileceği açıktır. Mesela sınıflı topluma ait tüm bozulma ve çürüme biçimlerini; sömürüyü, savaşı, kadına yönelik şiddeti, köleliği, fuhşu, bencilliği, yabancılaşmayı, kin ve nefreti hayvan bilmez. Çünkü hayvan tüm bunları deneyimleyecek üretimden, tarihten, sınıflardan, toplumsal ve kültürel ilişkilerden yoksundur. Keza hayvan; sermaye birikimini, bankaları, parayı ve ona tapmayı, metaları yücelterek saygınlık kazanmayı kavrayamaz. İçinde yaşadığı dünyayı aralıksız değiştirip dönüştüren, medeniyetler, devletler, ordular, tapınaklar inşa eden, evrensel dinler yaratan insandır. Kendi türünü acımasızca sömüren, zenginlikle başı dönen; kendini tanrı, kral, sultan ilan eden, kibirden göklere çıkan yine insandır. Üretici güçler geliştikçe ve kentler büyüdükçe, sınıflı toplumun çelişkilerinin yıkıcılığı da büyümüş, kapitalizmle birlikte akılalmaz boyutlara ulaşmıştır. Hiçbir hayvan türünün kendi içindeki kavgaları, iki emperyalist dünya savaşının yarattığı yıkımı üretemez. Alman faşizmi başta olmak üzere faşizm, insanlığın yaşadığı korkunç bir karabasandır ama bunun nedenini insan doğasında değil, sınıflı toplumun ve kapitalizmin yapısal çelişkilerinde aramak gerekir.

Egemen sınıflar ve günümüzde burjuvazi, tüm bunları insanın kaderi ve değişmez bir doğa yasası olarak görür; sorunu insan doğasında ve doğuştan geldiğini iddia ettiği kötülükte arar. Bunu ileri sürenler, bilinçli ya da bilinçsiz, sömürü düzenini aklamak isteyenlerdir. Marx’ın ifadesiyle, sınıflı toplumda her şey kafasının üzerinde durur ve kapitalizmin günahları insanın biyolojik doğasına yüklenir. Oysa insanlığın on binlerce yıl boyunca eşitlikçi komünal toplumlar halinde yaşamış olması, bu burjuva yalanını kökünden çürütmektedir. Sınıflı toplumun ve onun insanlığın başına sardığı belanın tarihi en fazla 6 bin yıl öncesine uzanır. Üstelik toplumun sınıflara bölünmesi, dünyanın her yerinde aynı anda ve aynı biçimde de gerçekleşmemiştir. Dolayısıyla en baştan verili, tarih ve toplumdan bağımsız, değişmez bir insan özü yoktur. Marx, “Tarih, insanın gerçek doğal tarihidir” der.[7] Her üretim eylemiyle birlikte insan yeni tarihsel ihtiyaçlar yaratır; üretici güçler, teknoloji ve toplumlar geliştikçe, insan ihtiyaçları, alışkanlıkları ve ilişkileri de değişir.

Bu değişim yalnızca üretim araçlarında ya da toplumların örgütlenme biçimlerinde değil, aynı zamanda insanların değerlerinde, davranışlarında, ihtiyaçlarında ve birbirleriyle kurdukları ilişkilerde de görülür. İnsanın toplumsal doğasının tarihsel olarak değişip biçimlendiğini gösteren örnekler, tarihin her döneminde karşımıza çıkar. Örneğin köleliğin “doğal” sayıldığı bir dünyadan onun lanetlendiği bir dünyaya gelinmiş olması; insanın neyi meşru, değişmez ve kabul edilebilir gördüğünün bile maddi ve toplumsal koşullardan bağımsız olmadığını gösterir. Bu dönüşüm, insan doğasının tarihselliğinin en çarpıcı kanıtlarından biridir. Mesela eşitlik, özgürlük, demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar, soyut da olsa tüm insanları kapsayan evrensel ilkeler düzeyine yükselmiştir. Kadını ikinci cins sayan ve eve hapseden egemen anlayış, toplumsal eşitlik mücadelesi sayesinde geriletilmiş ve büyük mevziler elde edilmiştir. Gerek iki büyük emperyalist paylaşım savaşının yarattığı dehşet gerekse işçi sınıfının sosyalizm mücadelesi, burjuvazinin “savaşın kaçınılmaz olduğu” fikrine önemli bir darbe indirmiştir. Özellikle işçi sınıfının, sosyalist hareketin, demokratik hak ve özgürlükler mücadelesinin köklü olduğu coğrafyalarda, emekçi kitlelerdeki savaş karşıtı bilinç daha yüksektir. Bugün soykırım, soyut düzeyde bile olsa insanlığın ortak vicdanında bir suç olarak kabul ediliyor. Nitekim İsrail’in Filistin halkına karşı uyguladığı soykırım, dünya emekçileri tarafından lanetleniyor. Bugün doğanın sermaye tarafından sınırsızca talan edilmesine karşı yükselen mücadele de insanların doğayla kurdukları ilişkinin ve ona yükledikleri anlamın değiştiğinin bir ifadesidir. Tüm bu örnekler, insan doğasının sabit olmadığını, tarihin ve toplumsal ilişkilerin bir ürünü olduğunu gösterir.

Hiçbir insan çocuğu açgözlülükle, başkalarını sömürerek servet biriktirme hırsıyla, kin ve nefretle dolu olarak doğmaz. Bu özellikler onun biyolojik yapısına kazınmış değildir. Tüm bunları insana veren, içine doğduğu toplumdur. Demek ki insanın içinde yaşadığı toplumsal yapı yani üretim, bölüşüm ve yaşam biçimleri değiştiğinde; insanın hareket ve düşünme biçimleri, kültürü ve gelenekleri de değişir. Emeği ücretli emek biçiminde metaya dönüştüren, insanı kendi emeğine yabancılaştıran, onu her alanda parçalayan ve aşağılayan kapitalist üretim tarzı ortadan kalktığında, insanın toplumsal ilişkileri ve bu ilişkiler içinde biçimlenen özellikleri de köklü biçimde değişecektir. Sınıfların, devletlerin ve sömürünün olmadığı, insanın kendi emeğinin ürününe yabancılaşmadığı bir toplumda, insan ilişkileri ve insani özellikler de bambaşka olacaktır!

Devam edecek…

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 4 İLGİLİ YAZI Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 4 15.07.2026 İnsan İnsanın Kurdu Mudur ya da İnsanın Doğası Nedir? İLGİLİ YAZI İnsan İnsanın Kurdu Mudur ya da İnsanın Doğası Nedir? 19.10.2025

[1] Utku Kızılok, İnsan İnsanın Kurdu Mudur ya da İnsanın Doğası Nedir?, https://gelecekbizim.net/insan-insanin-kurdu-mudur-ya-da-insanin-dogasi-nedir/

[2] Gordon Childe, Kendini Yaratan İnsan, Varlık Yay., s.25

[3] Gordon Childe, age, s.20-21

[4] Engels, Doğanın Diyalektiği, Sol Yay., s.216

[5] Feuerbach Üzerine Tezler, 6. Tez

[6] Marx, Giriş, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı, Sol Yay., s.257

[7] Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe El Yazmaları, V Yay., s.171