Komünizm: İnsanın ve Toplumun Parçalanmışlığının Son Bulması / 1

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 6

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 6

Komünizm: İnsanın ve Toplumun Parçalanmışlığının Son Bulması / 1

Bir toplumun sahip olduğu kavram seti; o toplumun maddi yaşamı nasıl ürettiğini, nasıl bölüştüğünü, bireylerin birbiriyle nasıl ilişki kurduğunu ve hayatı nasıl yaşadığını doğrudan yansıtır. Mesela sınıfların olmadığı bir toplumda üretim araçlarının özel mülkiyetinden, sömürüden veya egemen sınıf kavramlarından söz edilemez. Nitekim sınıfların henüz tarih sahnesine çıkmadığı uzun binyıllar boyunca, eşitlikçi ilkel komünal toplumda yaşayan insanın zihninde bu kavramların maddi hiçbir karşılığı yoktu. Geleceğin komünist toplumunda da günümüz dünyasına hâkim olan kavram ve düşünce seti ortadan kalkacaktır. Sınıflı topluma ait bu kavramlar, olsa olsa geçmişi anlatan tarih kitaplarının konusu haline gelebilir. Komünizmle birlikte insan ile emek nesnesi, insan ile toplum ve insan ile doğa arasındaki bütünlüğün parçalanması, toplumun karşıt sınıflara bölünerek çatışmaya sürüklenmesi ve insanın “inorganik bedeni” olan doğanın dışsallaştırılıp yağmalanması tarihe karışır. Kapitalizmde insanın kendi emeğiyle yarattığı dünya (meta, sermaye, devlet, teknoloji) ona yabancı ve egemen bir güç haline gelirken, komünizmde insan kendi yarattığı dünyaya egemen olur! Aynı şekilde, kapitalist işbölümünün insan düşüncesinde yarattığı daraltıcı ve bönleştirici bakış açısı da, körelttiği ve kısırlaştırdığı insan kapasitesiyle birlikte son bulur.

Toplumsal üretici güçlerin gelişmesi

Marx ve Engels’e göre komünizm, kafada tasarlanan ve tüm toplumsal çelişkileri ortadan kaldıran bir ütopya ya da gerçekliğin kendisini uydurmak zorunda olduğu ve ulaşılması gereken “ideal” bir durum değildir. Şöyle diyorlardı: “Günümüzdeki durumu ortadan kaldıran gerçek hareketi komünizm olarak adlandırıyoruz. Bu hareketin koşulları, bugün mevcut olan öncüllerden doğmaktadır.”[1] Üretici güçlerin henüz emekleme döneminde olduğu ilkel komünal toplum, aslında doğanın insana dayattığı zorunlu bir eşitliğe ve genel bir kıtlığa dayanıyordu. Modern dünyada ise komünizm; insanın yaratıcı kapasitesinin gelişmesi, bilim ve teknolojideki muazzam ilerleme üzerinde yükselen toplumsallaşmış üretici güçlerin nesnel olarak mümkün kıldığı ve kendini zorunlu olarak dayattığı yepyeni bir eşitlik ve maddi bolluk zemini olacaktır.

Toplumsal üretici güçler; insanın çağlar boyunca aklını, doğa bilgisini, bilim ve teknolojiyi geliştirmesi, kolektif örgütlenme yeteneğini artırması ve tüm bu birikimin makinelerde nesnelleşerek insana özgür bir yaşam sunacak zenginliğin maddi temellerini yaratmasıdır. Nitekim Marx, insan aklının, bilimin ve toplumsal emeğin birer üretici güç olarak üretimde yerini almasını ve otomatik makine sistemlerine dönüşmesini anlatırken, bunu insanlığın ileri yürüyüşündeki en büyük sıçrama olarak görür. Şöyle der:

“Bu değişimde üretimin ve servetin büyük te­mel direği olarak ortaya çıkan, ne bizzat insanın yaptığı doğrudan iş, ne onun çalışarak geçirdiği zamandır; bu, onun kendi genel üretim gücü­nün maledilmesi, onun doğa kavrayışı ve toplum üyesi olarak varlığı yo­luyla doğaya egemen olması – kısacası, toplumsal bireyin gelişmesidir[2]

Yontulmuş taştan tarımda devrime yol açan sabana, el değirmeninden günümüzdeki otomatik makinelere kadar üretimin ve üretim araçlarının tarihi, insanın üretici güçlerinin evrimini ve muazzam gelişimini ortaya koyar. İnsanın doğayla kurduğu ilk ilişki, doğrudan kendi bedensel organlarını harekete geçirerek gerçekleştirdiği yalın müdahalelerden oluşur. Fakat asıl tarihsel sıçrama, insanın “kendi canlı varlığının doğal güçlerini, kollarını ve bacaklarını, kafasını ve ellerini harekete geçirerek” doğadaki maddeleri dönüştürmesiyle başlar. Örneğin doğada bulduğu taştan ya da kemikten aletler, yani ilk emek araçlarını yapar. İnsan kendi dışındaki doğa üzerinde etkide bulunup onu değiştirirken, “aynı zamanda kendi öz doğasını da değiştirir.” Ürettiği bu araçlar, insanın kendi doğasında uyuklamakta olan güçleri açığa çıkartır; fiziksel ve zihinsel yetenekleri geliştikçe üretim becerisi de artar. Marx, insanın ilk dönemlerde işleyip geliştirdiği bu emek araçları konusunda şunları yazar: “İnsanlık tarihinin başlangıcında, işlenmiş taş, tahta, kemik ve deniz kabuğu ile birlikte, evcilleştirilmiş, yani kendileri de emek harcanarak değiştirilmiş, yetiştirilmiş hayvanlar, emek araçları olarak başrolü oynar.”[3] Üretim süreci ilerledikçe üretim araçları (emek nesneleri ve araçları) çeşitlenir, insanın üretici toplumsal kapasitesi gelişir; hayvanları, toprağı, rüzgâr ve su gibi doğa güçlerini de üretim sürecine bilinçli olarak dâhil etmeye başlar. Hayvanları evcilleştiren, yük hayvanının gücünü üretime koşan, devasa emek orduları kuran, kanallar açıp suyun akışına müdahale eden ve toprağın verimini artırmak için onu bilinçli bir işlemden geçiren insan, üretici güçlerdeki bu tarihsel atılım sayesinde büyük uygarlıklar kurmayı başarmıştır.

Üretim araçlarının, bilimin, tekniğin, makinelerin ve bilgi birikiminin gelişmesi; bizzat insan yaratıcı kapasitesinin, zekâsının, düşünme ve örgütlenme yeteneğinin gelişmesinden başka bir şey değildir. Doğa ne makine, ne demiryolu, ne elektrik, ne uçak, ne otomobil, ne füze, ne bilgisayar ne de yapay zekâ bilir. Doğada demir, bakır ve kurşun gibi metallerin cevherleri vardır ama bıçak, kılıç, bronz, çelik veya saban yoktur. Bu cevherleri işleyerek saf metale dönüştüren, onları ayrı ayrı kullanan veya birleştirerek bronz ve çelik gibi yeni alaşımlar üreten, bunları birer emek aracına dönüştüren insan bilgisinin gelişmesidir. Bu yüzden Marx, “Çalışmanın ve sanayinin tarihi, insanın özsel güçlerinin açık kitabıdır” der.[4] Üretim araçlarının, bilim ve tekniğin gelişmişlik düzeyi, hem o dönemdeki toplumun üretici güçleri hem de üretim ilişkileri hakkında fikir verir. Bu yüzden der Marx; “İktisadi çağları ayırt eden, nelerin yapıldığı değil, nasıl, hangi emek araçlarıyla yapıldıklarıdır.”[5] Kapitalizmle birlikte tarih sahnesine çıkan buhar makinesi, elektrikli makineler, telgraf, dağların delinmesi, demir yolları, okyanusları aşan gemiler, kurulan dünya pazarı ve tüm ülkelerin aynı ekonomik yapı içinde birbirine bağlanması, insan yeteneklerinin ve toplumsal üretici güçlerin nasıl muazzam bir gelişme yaşadığını gösterir. Sanayi devriminden günümüze geçen sürede bilimin ve tekniğin artan ölçüde üretim süreciyle birleşmesi; robotların, tam otomasyonun ve yapay zekânın devreye girmesiyle birlikte insanın toplumsal üretici güçleri hayal edilemez bir kapasiteye ulaşmıştır.

Üretimin ve üretici güçlerin toplumsallaşması

Diğer sınıflı toplumlardan farklı olarak kapitalizm; dağınık ve yalıtık haldeki üretim araçlarını, bilgi birikimini ve emeği merkezileştirerek onları devasa toplumsal üretici güçlere dönüştürmüş, sermayenin hizmetine koşmuştur. Zanaatkârın ve köylünün elindeki tekil üretim araçları merkezileşirken, küçük çaplı üretim yerini fabrikalarda toplumsallaşan emeğin ayrıntılı işbölümüne dayalı büyük çaplı, kitlesel üretime bırakmıştır. “Eski düzenin yok olması, bireylere ait ve dağınık üretim araçlarının toplumsal olarak yoğunlaşmış üretim araçları haline gelmesi ve dolayısıyla çok sayıda cüce mülkiyetin az sayıda dev mülkiyet halinde bir araya gelmesi, büyük halk kitlesinin topraklarından, geçim araçlarından ve emek aletlerinden yoksun kalarak mülksüzleşmesi” anlamına geliyordu.[6] Engels, bu mülksüzleşme ve toplumsallaşma dinamiğini şöyle ifade ediyor:

“Burjuvazi, bu cüce üretim araçlarını, onları aynı zamanda bireysel üretim araçları olmaktan çıkarıp insanların ancak ortaklaşa (elbirliğiyle) işletebileceği toplumsal üretim araçları haline getirmeden, büyük üretken güçlere dönüştüremezdi. Çıkrığın, el tezgâhının, demirci çekicinin yerine iplik makinesi, mekanik tezgâh, buharlı çekiç kondu; bireysel işliğin yerini yüzlerce, binlerce işçinin işbirliğini gerektiren fabrika aldı. Üretim araçları gibi, üretimin kendisi de, bir bireysel işlemler dizisinden bir toplumsal işlemler dizisine ve ürünler, bireysel ürünlerden toplumsal ürünlere dönüştü. Artık fabrikalardan çıkan iplik, kumaş, madensel eşya, tamamlanmadan önce sırayla ellerinden geçtiği birçok işçinin ortak ürünüydü. Bu işçilerin hiçbiri, «şunu ben yaptım; bu benim ürünümdür» diyemiyordu.”[7]

Üretim araçlarının ve emeğin devasa ölçekte bir araya toplanarak merkezileşmesi, yalnızca üretimde kullanılan araçların değil, aynı zamanda canlı emeğin, yani bireylerin birleşik yetenek ve kapasitelerinin de eşi görülmemiş bir toplumsal güce dönüşmesi anlamına gelir. İşçi, başkalarıyla planlı şekilde bir arada çalışması sayesinde kendi bireysel sınırlarını aşar ve kendi türünün yeteneklerini geliştirir. Bu merkezileşme dinamiği; toplumsal üretici güçlerin bağrındaki yaratıcı kapasitenin çok daha hızlı açığa çıkmasına, bilim ve teknolojinin üretime bilinçli bir biçimde uygulanmasına, üretimin kitlesel bir nitelik kazanarak tüm toplumsal hayatın ve insan ilişkilerinin yeniden şekillenmesine yol açar. Modern sanayinin tarihi, tüm bu saydıklarımızın tarihinden başka bir şey değildir. Fakat en nihayetinde, insanın binlerce yıllık kolektif eyleminin, merkezileşen emeğin ve bilimin yarattığı bu muazzam toplumsal üretici güçler, dar bir kapitalist özel mülkiyet kabuğunun içine hapsedilmiştir.

Kapitalist üretim tarzının bir başka temel özelliği, aynı zamanda bir mülksüzleştirme süreci olmasıdır. Kapitalizm, toplumun çoğunluğunun elindeki mülkiyete el koyar ve emekçileri üretim araçlarından arındırarak onları dımdızlak “özgür” kimseler haline getirir. Lakin burjuva ideolojisinin etkisi altındaki emekçiler, kendi kişisel geçim araçlarının mülkiyeti ile toplumsal üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyetini birbirine karıştırdıkları için, asıl mülksüzleştiricinin sosyalizm değil kapitalizm olduğunu ve bu sistemin onları düzenin ücretli kölesine dönüştürdüğünü göremezler. Gerçek şu ki tarihin hiçbir döneminde mülkiyet ve üretim araçları, kapitalizm altındaki kadar devasa ölçekte toplumsallaşıp merkezileşmemiştir. Üstelik tekelleşme ve anonim şirketlerin sahneye çıkmasıyla, mülksüzleşme sırası bu kez bizzat kapitalistlerin kendisine gelir. Üretimin devasa boyutlara ulaşması, sermaye birikiminin hızlanması ve sermayenin giderek daha fazla yoğunlaşması; ulusal ve uluslararası pazarlar için kapitalistler arasındaki rekabetin şiddetini en üst düzeye çıkartır; bu da birden fazla sermayenin kaynaşarak merkezileşmesini ve tekelleri doğurur. Sermayenin tekelleşmesiyle kapitalistlerin sayısının durmadan azaldığını belirten Marx, mülksüzleşme sürecinin bizzat egemen sınıfın içindeki etkisini şöyle anlatır:

Şimdi mülksüzleşen, bağımsız iktisadi varlığı son bulan kimse, artık kendi başına ve kendisi için çalışan işçi değil, birçok işçiyi sömürmekte olan kapitalisttir. Bu mülksüzleşme, kapitalist üretimin özünde yatan yasaların işlemesiyle, sermayelerin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Her bir kapitalist, birçok kapitalistin başını yer. Bu merkezileşme ya da az sayıda kapitalistin çok sayıda kapitalisti mülksüzleştirmesi ile birlikte, emek sürecinin elbirliğine dayanan biçimi, bilimin bilinçli teknik kullanımı, toprağın planlı sömürüsü, emek araçlarının yalnızca birlikte kullanılabilen emek araçlarına dönüşümü, bütün üretim araçlarında, birleşik, toplumsal emeğin üretim araçları olarak kullanılmaları yoluyla tasarruf sağlanması, bütün ulusların dünya piyasası ağına sokulması ve böylece kapitalist rejimin uluslararası bir nitelik kazanması, giderek büyüyen ölçeklerde gelişir.”[8]

Marx’ın bu satırları yazdığı dönemden günümüze uzun on yıllar geçmiştir; bu süreçte hem üretim araçları ve emek en üst düzeyde toplumsallaşmış hem de üretim gerçek anlamda küreselleşmiştir. Dünya ekonomisi, tüm ülkelerin son derece karmaşık üretim ve tedarik zincirleriyle birbirine bağlandığı organik ve bütünleşik bir nitelik kazanmıştır. Bugün bir cep telefonu, bir otomobil ve hatta en basit bir tüketim maddesi bile, dünyanın dört bir yanındaki işçilerin birleşik, kolektif emeğinin sonucudur.

Bir taraftan bilgi, bilim, emek, üretici güçler ve üretim tamamen toplumsallaşıp evrensel bir nitelik kazanırken, öte taraftan tüm bunları içine alan toplumsal üretici güçlerin burjuva özel mülkiyetinin dar kabuğuna sıkışıp kalması keskin bir çelişki oluşturmaktadır. Kapitalistlerin, özel mülkiyet adı altında insanlığın çağlar boyunca geliştirdiği kolektif bilgi birikimini nasıl gasp ettiğini yapay zekâ tekellerinin eylemlerinde görebiliriz. Bu teknoloji tekelleri, dünyanın birçok köşesinde yüz binlerce kitabı satın alıp taratıyor, tüm toplumsal bilgi birikimine kendi özel mülkiyetleri olarak el koyuyor, daha sonra bu kitapları imha ediyor, insanlığın ortak mirasını kendi mutlak denetimlerine alıyorlar. Oysa yapay zekâ, insanın toplumsal üretici güçlerinin ulaştığı en üst düzeyi ifade eder; ilk yontma taştan sabanın kullanılmasına, tarım devriminden en karmaşık makinelerin icadına kadar insanın kolektif aklının, yaratıcı gücünün ve bunun bir ifadesi olarak nesneleşmiş bilimsel bilginin tarihsel bir sonucudur. Marx bunu, Grundrisse’de “nesneleşmiş bilgi gücü” ya da “toplumsal beyin/zekâ” (general intellect) olarak ifade eder.[9] Lakin insanlığın uzun binyıllar boyunca geliştirip biriktirdiği bilimsel bilgi ambarına, bugün bir avuç tekel tarafından özel mülkiyet adı altında el konulmaktadır.

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 5 İLGİLİ YAZI Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 5 11.08.2026

[1] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Yay., s.43

[2] Marx, Grundrisse, II. Cilt, Sol Yay., s.165

[3] Marx, Kapital, Yordam Yay., I. Cilt, s. 181-183

[4] Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe El Yazmaları, V Yay., s.117-18

[5] Marx, Kapital, Yordam Yay., I. Cilt, s.183

[6] Marx, Kapital, Yordam Yay., I. Cilt, s.728

[7] Engels, Ütopik Sosyalizm ve Bilimsel Sosyalizm, Sol Yay., s.80

[8] Marx, Kapital, Yordam Yay., I. Cilt, s.729

[9] Bilgi ve becerinin, toplumsal beynin genel üretken güçlerinin birikimi, emek karşısında sermayede böyle özümsenmiştir ve bundan dolayı sermayenin, daha kesin olarak da, asıl üretim aracı olarak üretim sürecine girdiği ölçüde sabit sermayenin özelliği olarak ortaya çıkar. (…) Doğa, makine, lokomotif, demiryolu, elektrikli telgraf, kendi kendine işleyen taşıyıcılar vb. yapmaz. Bunlar insan sanayisinin ürünleridir; doğa üzerindeki insan istencinin ya da insan etkinliğinin organlarına dönüşmüş doğal gereçtir. Bunlar, insan eli tarafından insan beyninin yarattığı organlarıdır; nesneleşmiş bilgi gücüdür. Sabit sermayenin gelişmesi, genel toplumsal bilginin ne dereceye kadar doğrudan üretken güç olduğunu, dolayısıyla da toplumsal yaşam süreci koşullarının kendisinin genel bilginin denetimi altına girdiğini ve ona göre biçimlendiğini gösterir. Marx, Grundrisse II. Cilt, Sol Yay., s.159-166