Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 4

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 4

İşbölümünün yarattığı körelme

Kapitalist işbölümü, belirli konularda uzmanlaşmayı ve üretici güçlerdeki gelişmeyi sıçramalı bir şekilde sağlamıştır. İnsanlığın tarihsel ilerleyişinde bu gelişmeler önemli olsa da son derece parçalanmış olan bu işbölümü; insanları belirli alanlara hapsederek körelten, insanın ufkunu, düşüncesini ve faaliyet alanını küçücük sınırlarla daraltarak yeteneklerini kısırlaştıran bir etkiye sahiptir. Marx, kapitalizmin ilk büyük aşaması olan manifaktür sistemini incelerken, işbölümünün insanı nasıl tek boyutlu bir araca indirgediğini kapsamlı şekilde anlatır. Mesela geçmişte zanaatkâr, başından sonuna kadar bir ürünün tüm aşamalarını kendi zihni ve bedeniyle yöneten, aletine hükmeden çok yönlü bir üreticiydi. Fakat kapitalist işbölümü bu bütünü parçaladı. Sanayinin gelişmesi ve işin sayısız parçaya bölünmesiyle birlikte, insan daha fazla tek boyutlu hale geldi. Bu işbölümü işçiyi, ömrü boyunca sadece tek bir basit hareketi (örneğin sadece bir vidayı sıkmak gibi) yapmaya mahkûm etti. Bütünsel yeteneklerini açığa çıkaramayan ve onları kaybeden işçi, biteviye tekrarladığı harekette yapay bir mükemmelliğe ulaştı. Marx’ın belirttiği üzere bu biteviyelik, canlı insanın bir “hilkat garibesine” (ucubeye) çevrilmesidir.

Biteviye tekrarlanan tekdüze iş, insan aklını uyuşturur ve yalnızca kas gücünü değil; düşünceyi, hayal gücünü ve yaratıcılığı da köreltir. Marx bu noktada, burjuva ekonomi politiğin kurucu babası Adam Smith’in bile bu gerçeği itiraf etmek zorunda kaldığını vurgular:

“Bütün ömrünü birkaç basit işi yapmakla tüketen bir kimse, aklını kullanma fırsatını bulamaz. (…) Böyle bir kimse, genel olarak, insan şeklindeki bir yaratık için mümkün olabileceği kadar aptal ve cahil olur. Durağan hayatının tekdüzeliği, doğal olarak işçinin aklının atılganlığını da bozar. (…) Onun kendi özel işindeki becerikliliği, böylece, kendisinin zihinsel, sosyal ve mücadeleci özelliklerinin körelmesi pahasına kazanılmış görünür.” [1]

Marx, kapitalist düzendeki işbölümünün insan üzerinde yarattığı tahribatın aslında bir cinayet olduğuna dikkat çeker. İnsanı parçalara ayırmak, potansiyellerini budamak ve onu tek bir işleve indirgemek, onu yaşarken öldürmektir. Kapitalist işbölümü, sadece bir üretim tekniği değil, aynı zamanda insanların ruhsal ve fiziksel bütünlüğüne yapılmış toplumsal bir suikasttır. Zira belirli alanlarda aşırı uzmanlaşma, bir konuya ve soruna bütünlüklü bakabilmenin önünde devasa bir engele dönüşmektedir. Ne yazık ki insanlar, sadece kendi uzmanlık alanlarının sorunlarını görüp branşlarının kölesi haline geliyor. Bunun en çarpıcı ve en acı örnekleri tıp alanında karşımıza çıkıyor. Mesela hekimlerin belirli alanlarda aşırı uzmanlaşması, hastalıklara bütünlüklü bakabilmesini engelliyor. Kendi branşının dar penceresinden bakan uzmanlar, hastalığın asıl kaynağını görmekte zorlanıyor ve doğru yönlendirmeler gecikiyor. Çarpıcı bir örnekle somutlayacak olursak; ayak ağrısıyla doktora giden bir hastaya bel fıtığı teşhisi konulup fıtık ameliyatı gerçekleştiriliyor. Ancak bel fıtığı ameliyatına rağmen ağrılar şiddetlenerek arttığında, hastanın aslında prostat kanseri olduğu tespit ediliyor. Sadece bir alana odaklanma sebebiyle geç teşhis ve tedavi, maalesef hastanın yaşamını kaybetmesiyle sonuçlanıyor. Bu durum, üç ayrı kapitalist çarpıklığın birleşiminden doğuyor: İşbölümünün yarattığı körleşme, emeğine yabancılaşan tıp emekçisinin duyarsızlaşması ve sağlık hizmetinin bir meta haline gelmesi! Nasıl ki bir fabrika işçisi için ürettiği cıvata bir anlam ifade etmiyorsa, hastanede çalışan doktor için de hasta bir metadan farksızdır. Kuşkusuz tıptaki aşırı uzmanlaşma kapitalist tıp endüstrisinin bir ürünüdür. Bu yüzden, tıp emekçisinin hastaya yabancılaşması, doktorun kendi emeğinin ürünü ve süreci üzerindeki kontrolünü kaybetmesinden kaynaklanmaktadır.

İşbölümünün en yıkıcı yanlarından biri de kafa emeği ile kol emeğini birbirinden kesin çizgilerle ayırmasıdır. Bütünden kopuk, bitip tükenmeyen tekdüze işler yalnızca fabrikalardaki maddi üretim alanlarıyla sınırlı değildir. Bu tek yanlılık ve körelme; mühendislikten tıbba, kafa emeğinden kol emeğine kadar her alanı kuşatmaktadır. Mesela yeni mezun bir mühendis işe başladığında, karşısındaki tekdüze iş rutini karşısında şaşkına döner ve “Bunca yıl bunun için mi okudum?” diye sorgulamaya başlar. Çünkü üniversitede burjuva ideolojisinin öyle bir vurgununu yemiştir ki, işe başladığında kendisini kitaplardaki gibi özgür bir mühendis olarak var edeceğini, yeni işler başaracağını sanır. Oysa fabrikada üretim nasıl aşamalara bölünmüşse ve işçi her gün aynı tekdüze hareketi tekrarlıyorsa, mühendis de kendisine tanımlanan rutin işleri yinelemekten öteye geçemez.

Kapitalist işbölümünün dayattığı bu dar uzmanlaşma, insanı hem bedenen hem de zihnen tüketir; insan ilişkilerini parçalar, yalnızlaştırır ve psikolojik çöküntüleri beraberinde getirir. Kişi öylesine tek yanlı hale getirilmiştir ki, farkında olmadan bireyciliğe, bencilliğe, rekabete ve yalnızlığa itilir. Kapitalist üretim içinde dayanışma ve elbirliğinin yerini rekabet alır. Böylece insanlar, rekabet ve bencilliğin çukurunda birbirlerine duydukları ihtiyacı unuturlar. Oysa herkes, toplumsal üretimin bir parçası olarak başkasının emeğine ve dayanışmasına muhtaçtır. Fakat kapitalizm yıkılmadan bu parçalanmanın, köreltici tek yanlılığın ve kafa ile kol emeği arasındaki tarihsel ayrımın ortadan kalkması mümkün değildir.

İnsani ve toplumsal ilişkilerde çürüme ve çok yönlü çözülme

Marx ve Engels, ilk dönem eserlerinden başlayarak işçi sınıfının kapitalist sömürüye son verdiğinde, kendisiyle birlikte insanlığın evrensel kurtuluşunu da sağlayacağının altını çizerler. Zira emek gücünü metaya dönüştüren ve işçiye sömürü zinciri vuran kapitalist üretim ilişkileri, tüm insanlığı aynı esaretin prangalarıyla bağlar. Kapitalist toplumdaki her türlü tutsaklık biçimi, esasında işçinin ücretli köleliğinin birer türevidir. İşçinin ücretli emekçi olarak zincire vurulması, kendi ürününe yabancılaşması ve sömürülmesi sürdükçe, kapitalist toplumdaki her türlü kötülük de sürekli olarak yeniden üretilir. Bu zincirler kırılmadıkça insanın gerçek kurtuluşu mümkün değildir. Bu yüzden şöyle der Marx:

“Yabancılaşmış emeğin özel mülkiyetle ilişkisinden çıkan bir başka sonuç da, toplumun özel mülkiyetten, vb. kölelikten kurtulması, işçilerin kurtulması gibi politik bir biçimde anlatımını bulmaktadır; bunun böyle olması, yalnız onların kurtuluşunun önemli oluşundan değil, işçilerin kurtuluşunun evrensel insanlığın kurtuluşunu içermesinden ileri gelmektedir. İşçilerin kurtuluşu insanlığın kurtuluşunu içerir, çünkü işçinin üretimle ilişkisinde insanın köleliğinin bütünü vardır ve köleliğin her ilişkisi bu ilişkinin sadece biraz değişik bir şekli ve sonucudur. [2]

Ancak işçiyi ücretli kölelik zincirine bağlayan kapitalizm, burjuvaları da sermayenin kölesi haline getirerek insanlıktan çıkarır. Burada mesele bir ahlaki ilkeden ziyade, kapitalizmin işleyiş yasalarının zorunlu olarak doğurduğu sonuçlar söz konusudur. Kuşkusuz kapitalist, bir işçi gibi kendi emek ürününe ve üretim faaliyetine yabancılaşmaz; hatta işçiyi emek ürününe yabancılaştıran süreç kapitalistin üstünlüğü, çalışkanlığı, zekâsı ve haklılığı olarak gözükür. “Varlıklı sınıf ve proletarya aynı insani yabancılaşmayı gösterir. Ancak varlıklı sınıf bu yabancılaşmada kendi doğrulanışını ve kendi iyiliğini, gücünü bulur; bu yabancılaşma içinde insani varlığının görüntüsü vardır.”[3] Burada garip bir durum söz konusudur: Ürettiği muazzam şeyler karşısına yabancı ve düşman güçler olarak dikilen işçi kendini ezik, beceriksiz, yetersiz, haksız ve daha az zeki görür. Buna karşılık burjuva sınıfının bireyleri, işçinin emeği sayesinde elde ettikleri muazzam zenginlik, toplumsal güç ve lüks yaşamlarını kendi yetenek ve üstünlüklerinin bir sonucu olarak düşünürler. Emek sömürüsüyle kendilerine kurdukları “cennet” ayaklarını öylesine yerden keser ki, üstün ve ayrıcalıklı bir sınıf oldukları vehmine kapılırlar. Toplumsal çelişkilere ve sınıf mücadelesinin keskin sonuçlarına çarptıklarında ise, isyan edip ayaklanan emekçileri cahil, kıskanç, kurulu düzeni yıkmak isteyen ayak takımı ve açgözlü olarak damgalarlar.

Fakat gerçek şu ki, açgözlülükte kimse burjuvazinin eline su dökemez. Zira onun açgözlülüğü, kapitalist üretim ilişkilerinin yarattığı ve belirlediği sınıfsal bir nitelik taşır. Nasıl ki bir canlının genetik yapısı onu diğer türlerden ayırıyorsa, sermaye biriktirme zorunluluğuyla biçimlenen kapitalistin açgözlülüğü de onu işçi sınıfından kesin çizgilerle ayırır. Kapitalisti, sermayenin insan kılığında kişilik kazanmış ve iki ayak üzerine dikilmiş hâli olarak tarif eden Marx’ın demek istediği şudur: Onda vicdanın kırıntısı yoktur; insan, emek ve doğa karşısında bir taş parçasından farklı değildir ve tek tutkusu sermayesini daha fazla büyütmektir! Kasasını doldurmak için emeği ve doğayı talan eder, sahte ihtiyaçlar icat eder, insanların zaaflarını suiistimal etmekten, Türkiye’de gördüğümüz gibi hastanelerde bebekleri katletmekten geri durmaz.

“Birkaç metelik daha kazanmak, sevgili Hıristiyan kardeşlerinin ceplerindeki altın kuşları ökseye düşürmek için endüstriyel harem ağasının –üretimcinin– yaptıklarını hiçbir harem ağası yapmaz; efendisine böylesine alçakça dalkavukluk etmez ve körelmiş zevk alma yeteneğini uyandırmak için böylesine bayağı araçlar kullanmaz. Üretimci kendini ötekinin en aşağılık zevklerinin hizmetine adar, onunla gereksemeleri arasında arabuluculuk rolünü oynar, sağlıksız iştahlar yaratır, bütün zayıflıkları için pusuya yatıp bekler –bu muhabbet tellallığı karşılığında parasını alabilmek için.”[4]

Kapitalist, kâr ama bilhassa da azami kâr elde edeceği bir durumda dünyadaki tüm insani değerleri ayaklar altına almaktan, her türlü cinayeti göze almaktan asla çekinmez. “Sermaye tepeden tırnağa, her gözeneğinden kan ve pislik damlayarak dünyaya gelir” diyen Marx, kapitalistin azami kârlar için neleri göze alabileceğini şöyle aktarır: “Sermaye, doğanın boşluktan dehşet duyması gibi kâr olmaması ya da çok az kâr olması halinde dehşete kapılır. Uygun bir kâr olsun, aslan kesilir. Yüzde 10’luk emin bir kârla her işe girişir; yüzde 20 ile canlanır; yüzde 50 ile cesareti mutlaklaşır; yüzde 100 ile bütün yasaları ayaklar altına alır; yüzde 300 için işleyemeyeceği suç yoktur, asılmayı bile göze alır. Kargaşa ve kavga kâr getirsin, bunların ikisini de teşvik eder. Kanıt: kaçakçılık ve köle ticareti…”[5]

Bu yüzden hırsızlık, açgözlülük, zalimlik, yalancılık ve ikiyüzlülük kapitalistin temel sınıfsal fıtratıdır. İşçinin ya da diğerlerinin karşısında bir insan olarak değil, sermayenin kişilik kazanmış hâli ve bu statünün sağladığı toplumsal konumla durur. Bu yüzden bir kapitalist işçilerle, köylülerle veya diğer insanlarla asla sahici, insani ilişkiler kuramaz. Çünkü karşısındakine yalnızca sömürülecek ya da rekabet edilecek bir şey gözüyle bakar. Sömürü ilişkileri, işçinin emeğine yabancılaşması ve kapitalistin sermaye olarak sahnede olması –hepsi birden– insanın kendi türüyle insani ilişki kurmasının önüne geçer; onu türüne yabancılaştırır ve tüm insani ilişkileri baş aşağı çevirir. Çıkarcılık, körüklenen bencillik ve sınır tanımayan burjuva açgözlülüğü insani ilişkileri yapaylaştırır ve çürütür.

Emek faaliyeti, insanın insanla ilişkisini belirlediği gibi doğa ile ilişkisini de belirler. İnsanın kendi emeğinin ürününe, hayat etkinliğine ve türsel varlığına yabancılaşması olgusunun dolaysız bir sonucu olarak, kapitalizmde insan hem hemcinsine hem de doğaya yabancılaşmıştır. Kapitalist üretim açısından insan-işçi nasıl yalnızca bir “araç” niteliği taşıyorsa, doğa da benzer bir meta nesnesidir. Örneğin enerji üretimi yapan bir tesis için kullanılacak kömürün hangi koşullarda elde edildiği veya doğada nasıl bir tahribat yaratıldığı sermaye tarafından umursanmaz. Önemli olan, sermayenin çıkarları doğrultusunda ucuz enerji elde edilmesi için gerekli hammaddenin tedarik edilmesidir. Son dönemlerde Türkiye’de enerji ve maden şirketlerinin doğayı sınırsızca talan etmesinin önünü açan yasal düzenlemeler, bunun çarpıcı bir örneğidir. Tarım arazileri, ormanlar, meralar ve zeytinlikler gibi birçok alan, yeni maden yataklarının açılması için sermayeye peşkeş çekiliyor. Yüzlerce yıllık zeytin ağaçları, üzerlerindeki meyvelerle birlikte acımasızca sökülüp birer oduna dönüştürülüyor, ne gam!  Doğa ve bu tarım arazilerinden geçimini sağlayan emekçiler, açgözlü ve vicdansız sermayenin zerrece umurunda değildir.

Teknoloji tekellerinin başındaki kapitalistler; bu açgözlülüğü, insanlıktan çıkışı ve her şeye kadir oldukları kibrini arsızca sergilemektedir. Kapitalist çürüme, ahlaki normları da aşındırıp anlamsızlaştırmıştır. Genel ahlaki ilkelere göre ayıplanması, dinen günah, hukuken suç sayılması gereken davranış kalıpları, bugün geçmişten çok daha fazla “akıllıca” yatırım stratejileri olarak topluma empoze ediliyor. Mesela dünyanın en zengin insanı olan Elon Musk gibi şımarık bir kapitalist, 1 trilyon dolarlık servetiyle yüzlerce ülkenin milli gelirinden daha fazla servete sahiptir. Dünyada milyonlarca çocuk açlıktan ölürken, Musk’ın böylesine olağanüstü bir servete nasıl sahip olduğu sorgulanmıyor, ayıplanmıyor. Burjuva medya tarafından “kafasını kullanan, zeki bir iş insanı” olarak reklam ediliyor ama bu zenginliğin asıl kaynağı gizleniyor. Peki, nasıl oluyor da mesela asgari ücretle çalışan milyonlarca insanın arasından başka “zeki insanlar” Musk gibi zengin olamıyor? Yoksa onlar kafalarını yeterince kullanamıyorlar mı? Hayır, zenginliğin kaynağı bireysel deha değildir; emek sömürüsü, yolsuzluk, rüşvet ve dolandırıcılıkla toplumsal servetten çalınanlardır. Bu sorgulama yapıldığı zaman, emek sömürüsüne dayalı kapitalizm temellerinden sarsılmaya başlar. Ne yazık ki diziler, filmler, sosyal medya aygıtları, fenomenlerin paylaşımları ve daha niceleriyle topluma –özellikle de gençlere– insani değerleri çürütücü içerikler pompalanıyor, sorgulamanın önü kesiliyor.

Kapitalizmin yol açtığı çürüme tüm toplumsal katmanları sarmaktadır. Egemen sınıf ve onun hizmetkârı konumundaki bürokrasiyi, medya mensuplarını, bilim yuvası diye yutturulan üniversiteleri ve daha pek çok alanı pis kokular çoktan sarmıştır. Türkiye’den dünyanın en ileri kapitalist ülkelerine kadar yolsuzluk, rüşvet, hırsızlık, sahtekârlık ve cinayetler sıradanlaşmıştır. Faşist bir rejimin işbaşında olduğu Türkiye’de, medya ve yargı organlarının nasıl rezil bir hâl aldığı, ilkesizlikte sınır tanımadıkları ortadadır. Tek ilke para, statü, mevki ve makamdır. Siyasi iktidarla ilişkisi olanlar, devlet aygıtının gücüyle sınırsızca suç işliyor, çıkarları için yalan söylemekte bir beis görmüyor. Bu duruma, iktidar çevresindekilerin çocuklarının trafikte işledikleri cinayetlerin üzerinin kapatılmasından, medyada yalan haber yapılmasına, yargı yoluyla muhaliflerin bertaraf edilmesine varıncaya dek pek çok örnek sıralayabiliriz. Keza çarpıcı ve sarsıcı örneklerden biri de Zonguldak’ta ruhsatsız işletilen bir maden ocağında kaçak çalıştırılan Afgan göçmen işçinin yakılmasıydı. Çalıştığı sırada fenalaşıp bilincini kaybeden işçi, patron tarafından hastaneye götürülmek yerine ormana götürülüp yakılarak yok edilmeye çalışılmıştı. Üstelik bu vahşet, maden ocağının kaçak işletilmesinin açığa çıkmaması için yapılmıştı. İnsanın kanını donduran bu olay, işçinin bir alet olarak bile görülmediğinin, kapitalistin insan karşısında duygusuz bir taş parçasına dönüştüğünün en çarpıcı örneğidir.

Bu değersizleşme Marx’ın şu tespitinde özetlenir: “Şeyler dünyasının artan değeriyle doğrudan doğruya orantılı olarak insanlar dünyası değersizleşir.” Bu düzende para, mal ve mülk yüzünden en yakın dostluklar bozulur, miras kavgasına tutuşan aile fertleri birbirini boğazlar. İnsanlar çocukluktan itibaren; aileden eğitim sistemine, işyerlerinden toplumsal hayatın tüm alanlarına varıncaya dek her yerde kapitalist sistemin dayattığı rekabet ve hırsla yoğrulup şekillendiriliyor. Dayanışma kültürünün yok edilmeye çalışıldığı kapitalizmde, insani ilişkiler dar çıkarlara indirgeniyor. İnsanlara yaşamlarının her alanında, okulda ve işyerinde “rakiplerini” eleyip çeşitli “başarılar” elde ettikçe mutlu olacakları düşüncesi aşılanıyor. Oysa rakip olarak belletilen insanlar; kimi zaman okuldaki, kimi zaman işyerindeki arkadaşıdır. Rekabet ve hırs insani ilişkileri atomize ederken, milyonlar kalabalıkların içinde yalnızlık duygusuyla kıvranıp duruyor. Oxford Sözlüğü tarafından dünya genelinde yapılan ve yaklaşık 1 milyon kişinin katıldığı oylamada, “kalabalık yalnızlık”ın yılın kelimesi olarak seçilmiş olması, toplumun içinde bulunduğu psikolojik ve sosyal durumu somutlamaktadır.

Marx, kapitalist toplumda bencilleştirilen bireyin kendini nasıl yanlış tanımladığını çarpıcı bir benzetmeyle anlatır: Burjuva birey, “bir atomun büyüklüğüne; bağlantısız, kendi kendine yeten, kayıtsız, mutlak olarak doymuş, kutsanmış bir varlık” olduğu yanılgısına kapılır.[6] İşte bu yanılsamanın toplumsal sonucu “her koyun kendi bacağından asılır” ideolojisinin egemenliğidir. Bu ideolojinin egemenliği altında insanlar arasındaki ilişkiler bozulur, iletişim kopar ve herkes birbirinden uzaklaşır. İnsani ilişkiler, küçük bir arkadaş çevresine ve çekirdek aileye hapsolur. Nitekim kalabalıkların içinde yalnızlaşanların sayısı her geçen gün artıyor. Kapitalizmin vadettiği “başarılar” insanı mutlu etmek bir yana, bireyi hem psikolojik hem de fiziksel olarak her geçen gün daha fazla hasta etmektedir. Psikiyatrinin burjuva yorumunun bireysel birer sorun olarak damgaladığı depresyon, anksiyete, özgüven eksikliği ve iletişim bozukluğu gibi toplumda yaygın olan pek çok ruhsal sorunun maddi kaynağı kapitalizmdir.

Oysa burjuva ideolojisinin tüm zehirleyici etkisine rağmen insanlar, içinde bulundukları durumun yanlış olduğunu yaşam pratikleriyle sezerler. Evet, bir atomun gereksinmesi yoktur, o kendi kendine yeter. Ama insanın açlığı, susuzluğu, barınma ihtiyacı, hatta en sıradan fizyolojik gereksinimleri bile onu başkalarına bağlar. Marx’ın ifadesiyle, onun “kutsal olmayan midesi” bile her gün ona dış dünyanın boş olmadığını, tersine kendisinin o dünyayı dolduran şey olduğunu hatırlatır. Ne kadar “ben kimseye muhtaç değilim” dese de her bir ihtiyacı, onun bencilliğini başkalarına duyduğu zorunlu bir ilgiye dönüştürür. Kapitalizmin şekillendirdiği bencil birey, gerçekte yalnızca kendi çıkarını düşünerek bile olsa, başkalarının emeğine, ürününe ve dayanışmasına muhtaçtır.[7] Boşuna denmemiştir “insan insanın ilacıdır” diye; bu söz, toplumsal gerçekliğin çarpıcı bir ifadesidir.

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 3 İLGİLİ YAZI Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 3 23.06.2026

[1] Marx, Kapital I. Cilt, s.350

[2] Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe El Yazmaları, V Yay., s.87-88

[3] Marx-Engels, Kutsal Aile, Sol Yay., s.158.

[4] Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe El Yazmaları, V Yay., s.126

[5] Marx, Kapital I. Cilt, s.727

[6] Marx-Engels, Kutsal Aile, Sol Yay., s.163.

[7] Marx-Engels, age, s.163.