Maden-İş başkanı ve Türkiye işçi sınıfının unutulmaz önderi Kemal Türkler, 22 Temmuz 1980’de evinin önünde eşi ve kızının gözleri önünde arabasına binerken faşist katillerce kurşunlanarak katledildi. Bu yıl katledilişinin 46. yılı, doğumunun ise 100. yılındayız. Sermaye düzeni, Türkler’i ve temsil ettiği mücadeleci sınıf sendikacılığı anlayışını unutturmak için elinden geleni yaptı; katillerini ve azmettiricilerini korudu, davasını bilinçli bir devlet politikasıyla zamanaşımına uğrattı.[1] Burjuva devlet, ölümünden altı hafta sonra gelen 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesiyle kurucusu olduğu DİSK’i kapattı, grevleri yasakladı ve işçilerin belleğinden Kemal Türkler’i silmeye çalıştı. Fakat namuslu, çalışkan, özverili ve cesur bir işçi lideri olarak Kemal Türkler, Türkiye işçi sınıfının tarihine silinmez bir biçimde kazındı. Doğumunun 100. yılı vesilesiyle Birleşik Metal-İş Sendikası, Kemal Türkler Eğitim ve Kültür Vakfı (KETEV) ve Türkiye Sosyal Tarih Araştırma Vakfı (TÜSTAV) 2026 yılını Kemal Türkler Yılı ilan etti.
Kemal Türkler, Türkiye işçi sınıfının kendi sınıf kimliği ve örgütlülüğüyle siyasal ve toplumsal alana girdiği 1960’tan itibaren tüm büyük mücadelelerin içindedir ve bizzat başını çekmektedir. 1960’lar ve 1970’ler; Türkiye işçi sınıfının en kitlesel, en militan ve en örgütlü olduğu, sosyalist hareketin büyüdüğü, toplumun geniş kesimlerinin devrimci mücadelenin içine çekildiği ve egemen sınıfın derin bir korkuya kapıldığı tarihsel bir dönemdir. “1960 ve 70’ler boyunca mücadeleden yana tavır koyan kararlı sendikal önderlik, işçi sınıfının sosyalist temsilcileriyle de buluşarak işçi sınıfının mücadelesinin yükselmesinde çok önemli bir rol oynamıştı. O dönemde yükselen işçi mücadelesi, örgütsel liderliğini Maden-İş ve DİSK’te, kişi olarak ise Kemal Türkler’de bulmuştu. Maden-İş ve DİSK’in karşısında ise MESS ve elbette TÜSİAD vardı. 1960’larda başlayan ve 70’lerde doruk noktasına ulaşan işçi mücadelesi, Kemal Türkler gibi bir lider yaratırken, sermaye sınıfı da Özal ile karakterize olacaktı.”[2]
Bugün Kemal Türkler’i hatırlamak, kaçınılmaz olarak, aynı zamanda TİP’in kuruluşunu, Kavel direnişini, devlet sendikacılığına karşı kurulan DİSK’i, 15-16 Haziran Büyük İşçi Direnişini, DGM’lerin ezilmesini, 1 Mayıs’ın Türkiye’de inatçı bir geleneğe dönüşmesini ve MESS grevlerini hatırlamak demektir. Dolayısıyla Kemal Türkler’i sahiplenmek, esasında Türkiye’nin bu tarihsel kesitinde işçi sınıfının yükselen devrimci mücadelesini ve bu süreçte hayata geçirilen sınıf sendikacılığı anlayışını sahiplenmektir.
Sendikal mücadeleyle tanışma
Kemal Türkler, 1926 yılında Denizli’de bir orman işçisinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babasının işi son derece ağırdı. Kişiliği, yoksulluğun ve yoklukların getirdiği zorluklar içinde şekillendi. Ortaokul yıllarından itibaren terzi çıraklığı, gömlek ustalığı, ayakkabı tamirciliği gibi işlerde çalışarak okudu. 1944 yılında Denizli’de liseyi bitirdi. Kasım 1946’da yedek subay olarak askerliğini yapmak için Van’a gitti. Askerlikten sonra Ekim 1948’de İstanbul’a taşındı.
1 Aralık 1948’de Sıtkı Bütün Emaye Fabrikasında (sonraki adıyla Emayetaş) çalışmaya başladı. Çocukluğunda yaptığı meslekler giyim üzerine olmasına rağmen İstanbul’a geldikten sonra çalıştığı ilk fabrika metal fabrikasıydı. Metal fabrikasında çalışmaya başlaması hayatının geri kalanında yapacakları için bir dönüm noktasıydı. Emayetaş fabrikasında çalışırken iş arkadaşı ve Demir-İş Sendikasının önde gelen kadrolarından Ruhi Yümlü ile tanıştı. Yümlü onu sendikaya üye olmak için ikna etti. 1951’de Türkler, Demir-İş Sendikasına üye oldu. Yümlü ile birlikte Demir-İş Sendikasının ilk şubesi olan Bakırköy şubesinin kurulmasına öncülük etti. Kısa sürede, 20 Haziran 1952’de Bakırköy şube sekreteri oldu. O dönem aidatlar 50 kuruştu ve elden toplanıyordu, toplanan aidatlar masrafları bile karşılamaya yetmiyordu. Sendika masraflarını karşılayabilmek için Yümlü ile birlikte Sümerbank’tan gömlek ve ayakkabı alıp Sirkeci’de satıyorlardı. Gelen paraların bir kısmı sendika masraflarını giderken bir kısmı ile de teksir makinesi aldılar. Alınan makine ile bildiri ve bülten basarak işçilere ulaştırdılar.
1953 yılında Emayetaş patronu onu işten attı ama hakem kurulu kararıyla işine geri döndü. 1954 yılında Demir-İş Sendikası Genel Sekreteri oldu; yine aynı yıl sendika başkanı Yusuf Sıdal’ın sağlık sorunları sebebiyle sendikanın genel başkanı oldu. Genel başkan olmasına rağmen 24 Ocak 1955’e kadar Emayetaş fabrikasında çalışmaya devam etti. “Emayetaş’tan ayrılmasının ardından, İstanbul Hukuk Fakültesi’ne kaydolur. Fakülteye giriş tarihi, İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi tarafından kendisine verilen kimlikte (şebeke) 15 Kasım 1956 olarak kaydedilmiştir. Hukuk Fakültesi’ne girişi, Kemal Türkler’in Maden-İş Genel Başkanı olduğu dönemdedir. Ancak, sendikadaki yoğunluğu nedeniyle İstanbul Hukuk Fakültesi’ni yarıda bırakmak, ayrılmak zorunda kalır.”[3]
1956 yılında Demir-İş Sendikasının ismi değiştirilerek “Türkiye Maden, Madeni Eşya ve Makine Sanayi İşçileri Sendikası” yani Maden-İş adını aldı. Kemal Türkler Demir-İş Başkanı olduğunda, bu sendika İstanbul sınırlarını aşamayan, dar bir alana sıkışıp kalmış yerel bir yapıdaydı. Türkler’le birlikte sendika sadece adını değiştirmedi, aynı zamanda hızla Anadolu’ya açılarak Türkiye çapında büyük bir örgütlenme atağı başlattı ve Türkiye işçi sınıfının en militan, en mücadeleci sendikasına dönüştü.
1946 dönemeci, Türk-İş ve TİP’in kurulması
İkinci Dünya Savaşının ardından Türkiye egemenleri, tek parti dönemini sürdürmenin artık mümkün olmadığını görüyorlardı. Batı emperyalizmi, SSCB karşısına “demokrasi” söylemiyle çıkmıştı ve ayrıca Türkiye’nin ekonomik dönüşümü de tek partili dönemi artık imkânsız kılıyordu. Böylece tek partiye dayalı Bonapartist diktatörlük dönemi kapanırken, “kör-topal” bir burjuva demokrasisinin de önü açılıyordu. 1946’da, uzun baskı döneminin ardından biraz da olsa nefes alan ve “sınıf esasına dayalı” örgütlenme yasağının kalkmasını fırsata çeviren işçi hareketi, müthiş bir atılım yaparak 188 gün gibi kısa bir sürede 188 sendika kurdu. Ancak burjuvazinin işçi sınıfının sendikal ve siyasal mücadelesine olan derin sınıfsal korkusu, kısa zamanda ona geri adım attırdı. “188 günlük yalancı bahar”ın ardından Sıkıyönetim Komutanlığının 16 Aralık 1946 tarihli kararıyla İstanbul İşçi Sendikaları Birliği dâhil sol nitelikli sendikalar ve sosyalist partiler (Türkiye Sosyalist Emekçi ve Köylü Partisi ile Türkiye Sosyalist Partisi) kapatıldı. İşçi hareketindeki bu örgütlenme atağı boğulduktan sonra, devletin kontrolü altında sendikalara yeniden izin verildi. 1947’de 5018 sayılı Sendikalar Kanunu çıkartıldı ama işçi sınıfını silahsızlandırmak amacıyla aynı yasa ile grev ve sendikaların siyaset yapması da yasaklandı
Burjuvazi ve kader birliği yaptığı ABD emperyalizmi, uzun yıllar yasaklı kalan Türkiye işçi hareketinin ani bir patlama ile büyümesinden ve sosyalist hareketin etkisine girmesinden ölesiye korkuyordu. Bu yüzden, daha en baştan sendikal hareketi anti-komünist ve devletçi bir çizgide şekillendirmek için harekete geçtiler. CIA destekli Amerikan İşçi Sendikaları Federasyonu’nda (AFL) ifadesini bulan ABD tipi sınıf uzlaşmacı sendikacılık anlayışı Türkiye’ye de ihraç edildi. Böylece 1952 yılında Türk-İş; anti-komünist, sınıf uzlaşmacı, devletçi bir ideolojik anlayış temelinde kuruldu. “Partiler ve sınıflar üstü politika” söylemiyle kurulan Türk-İş’in amacı, işçi sınıfının her türlü bağımsız ve devrimci örgütlenmesini boğmak, işçi sınıfını milliyetçi, muhafazakâr gerici söylemlerle denetim altına almak ve sermayeye dikensiz gül bahçesi sunmaktı.
Burjuvazi, işçi sınıfının en temel haklarını bile vermemekte kararlıydı. Fakat neredeyse hiçbir ekonomik ve demokratik hakkın olmadığı koşullarda, devlet güdümlü ve icazetçi sarı sendikacılık anlayışıyla işçi sınıfı ilelebet kontrol altına alınamazdı. Nitekim işçi sınıfı gelişip büyüyor ve sosyalist hareket Türkiye’de uzun suskunluk yıllarının ardından kabuğunu kırıp toplumsal alanda etkili olmaya başlıyordu. İşte tüm bunların bir yansıması olarak sendikal hareket içinde de daha mücadeleci bir çizgi gelişti ve Kemal Türkler ve arkadaşları da bu çizginin temsilcisi oldular. Türk-İş’in “partiler üstü siyaset dışı sendikacılık” politikasını reddeden Kemal Türkler ve arkadaşları, işçilerin ekonomik ve demokratik haklarını kendi sınıf kimliğiyle savunacak, parlamentoda haklarını bizzat temsil edecek bir işçi partisinin kurulması düşüncesine vardılar. Böylece Kemal Türkler, İbrahim Güzelce, Rıza Kuas, Kemal Nebioğlu ve İbrahim Denizcier gibi 12 mücadeleci sendikacı bir araya gelerek 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’ni (TİP) kurdular. Kuruluş aşamasında partinin henüz bir sosyalist programı ve kimliği yoktu. Ancak partinin dar sendikal sınırları aşabilmesi için ilerici ve sosyalist aydınların partiye kazandırılması gerekiyordu. Bu gerçekliğin farkında olan Kemal Türkler ve arkadaşlarının çabalarıyla, Şubat 1962’de Mehmet Ali Aybar genel başkanlığa getirildi. Behice Boran ve Sadun Aren gibi sosyalist aydınların da katılımıyla sosyalist bir kimliğe bürünen TİP, bu yıllarda Türkiye sosyalist hareketinin tüm unsurlarının toplandığı bir odağa dönüşecekti.
Kavel Grevi: “Grev yasa dışı olsa da anayasa içindedir”
Vurguladığımız üzere Türkler önderliğindeki Maden-İş, sadece İstanbul’da değil Türkiye’nin birçok yerinde örgütlenme çalışmasına girişmişti. Daha fazla tanınmak ve daha çok işçiye ulaşmak için 8 Ekim 1960’ta 12. Olağanüstü Genel Kurulda Türk-İş’e ve Uluslararası Metal İşçileri Federasyonu’na (IMF) resmi üyelik kararı alınmıştı. Fakat devlet ve sermaye kesimleriyle iç içe geçmiş Türk-İş üst bürokrasisinin işçi sınıfı hareketini frenleme ve bastırma tutumu, kaçınılmaz olarak bir çatışmaya yol açacaktı.
31 Aralık 1961’de, yoksulluğu protesto etmek, işçi sınıfının sorunlarını gündeme getirmek ve grev hakkı elde etmek için Saraçhane’de bir miting düzenlendi. Yüz bin işçinin katılımıyla yapılan Saraçhane mitingi, o güne kadar Türkiye’de görülmemiş bir kitleselliğe ulaşmıştı ve aslında Türkiye işçi sınıfının hem niceliksel hem de niteliksel gelişmesini ifade ediyordu. O gün Türkler, kitlelere şöyle sesleniyordu: “Vaatlere inanmıyoruz, tatbikat istiyoruz. Grev en tabi hakkımızdır. Vermezlerse almasını biliriz!”
İşçi sınıfı gerçekten de almasını bildi. 1963’te ortada henüz bir grev yasası yokken İstanbul İstinye’de Koç Holding’e bağlı Kavel Kablo Fabrikası işçileri greve gittiler. 1961 Anayasası işçilere grev hakkı tanımış olmasına rağmen, burjuva hükümetler ve sermaye sınıfı, bu hakkın kullanılabilmesi için gerekli yasal düzenlemelerin henüz yapılmadığını bahane ederek grevleri yasaklamaya devam ediyordu. Yani grev hakkı kâğıt üzerinde vardı ancak fiiliyatta yasaktı. Ancak Kemal Türkler önderliğindeki Maden-İş ve Kavel işçileri, yasal sınırların ötesine geçerek fiili güce ve sınıfın meşruiyetine dayanan bir direniş başlattılar. “28 Ocak 1963’te, Kemal Türkler’in başkanı olduğu Maden-İş Sendikasına üye 170 işçi; fazla mesailerin ve kıdem esasına göre verilen yıllık ikramiyelerin tam olarak ödenmemesini, sendikadan ayrılmaları yönünde Kavel patronunun baskı yapmasını, daha önce işten atılan dört işçiye ek olarak dokuz işçi temsilcisinin işten çıkarılmasını protesto etmek amacıyla iş bırakarak tezgâh başında oturma eylemi başlattı. Yani burjuva yasalar kendilerine bu hakkı tanımamasına rağmen işçiler üretimi durdurmuş ve yasaların dışına çıkmışlardı. Bu fiili bir grevdi.”[4]
Kavel direnişinde patronlar fabrikadan mal çıkarmak istediğinde atlı polislerin önüne “Önce ben! Beni çiğnemeden buradan mal çıkaramazsınız” diyerek Kemal Türkler dikildi. Grevi “kanunsuz” ilan edenlere ise şöyle sesleniyordu “grev yasa dışı olsa da anayasa içindedir.” Türk-İş bürokrasisi, Kavel fabrikasında yaşanan bu grevi desteklemedi. Grevi sonuna kadar devam ettiren Maden-İş ve Kavel işçileri, taleplerini 4 Martta patrona kabul ettirmeyi başardılar ve işbaşı yaptılar. Kavel direnişi sayesinde Temmuz 1963’te grev ve toplu sözleşme haklarını yasallaştıran 274 ve 275 sayılı kanunlar çıktı. İşçi sınıfı verdiği mücadeleyle yasalara grev ve toplu sözleşme haklarını geçirmiş oldu. Kavel, kapitalizmin geliştiği ve işçi sınıfının sahneye çıktığı 1960’ların başında, işçi mücadelesinin önünün açılmasında öylesine önemli bir rol oynadı ki, adını Türkiye işçi sınıfının mücadelesine altın harflerle yazdırdı.
DİSK’in tarih sahnesine çıkışı
Türk-İş’in uzlaşmacı, sermaye işbirlikçisi ve devlet güdümlü sendikal çerçevesi, işçi sınıfının yükselen ekonomik ve siyasal mücadelesine dar gelmeye başlamıştı. Kavel örneğinde gördüğümüz üzere yükselen mücadele, konfederasyon içinde kaçınılmaz olarak bir çatlak ve çatışmayı beraberinde getiriyordu. Mesela Türk-İş’e bağlı güney bölgesindeki 23 sendika başkanı ve 45 yönetici, 27 Şubatta bir toplantı yaparak Türk-İş merkezinin Kavel direnişine karşı olumsuz ve grev kırıcı bir tutum aldığını ve bu nedenle konfederasyonla ilişkilerini kestiklerini açıklamışlardı. Her ne kadar tabandan yükselen öfke üzerine Türk-İş merkezi Kavel işçileriyle dayanışma çağrısı yaptıysa da ok yaydan çıkmıştı bir kere; sendikal bürokrasi, yükselen işçi hareketinin yeni ve daha mücadeleci bir sendikal çizgide şekillenmesini ve DİSK’e giden yolun açılmasını durduramadı.
24 Temmuz 1963’te Grev ve Lokavt Yasanın çıkmasından sonra Maden-İş birçok fabrikada toplu sözleşme süreci başlattı. Birçok fabrikada toplu sözleşmeler imzalanırken, İstanbul Cevizli’de 600 işçinin çalıştığı Singer dikiş fabrikasında toplu iş sözleşmesi görüşmelerinde patronla anlaşma sağlanamadı ve 27 Şubat 1964’te yasal olarak greve çıkıldı. Bu, yeni yasanın yürürlüğe girmesinden sonra Maden-İş’in uyguladığı ilk grevdi. Grev yasal olduğu halde 1965 sonbaharına kadar polisin ağır baskıları altında sürdü. 4 Nisan 1964’te Türkler, Türk-İş Genel Başkanı Seyfi Demirsoy ile birlikte tutuklandı. Bu iki isim aynı hücreye kondu ama kısa süre sonra sınıf sendikacılığı ile sarı sendikacılığın yolları kesin olarak ayrışacaktı.
Kavel’in açtığı yoldan ardı ardına gelen grev ve direnişlere, Türkiye işçi hareketi tarihinde önemli bir noktayı temsil eden 1965 Kozlu direnişi de eklendi. 1966’da Şişecam’a bağlı Paşabahçe Şişe ve Cam Fabrikasında toplu sözleşmesinde anlaşma sağlanamaması üzerine greve çıkıldı. Sermayenin uydusu haline gelen Türk-İş üst yönetimi bir kez daha grevi desteklemedi, hatta grev sırasında “Genel Toplu İş sözleşmesi” imzalayıp grevi kırmaya çalıştı ama başarılı olamadı. Maden-İş, Lastik-İş, Petrol-İş, Basın-İş ve Gıda-İş grevi destekledi ve greve çıkan işçilerin yanında saf tuttu. Bardağı taşıran son damla; Türk-İş Onur Kurulunun toplanarak grevi destekleyen Petrol-İş, Maden-İş, Lastik-İş ve Basın-İş’i geçici olarak Türk-İş’ten ihraç etmesi oldu. Maden-İş yönetim kurulu 26 Ocak 1966’da; “Türk-İş kongresindeki neticeye göre, gerekirse kongreden sonra hakiki işçi konfederasyonunun kuruluşunda Maden-İş’in öncülük yapmasına” karar veren tarihi bir adım attı.
7-14 Mart 1966’da toplanan Türk-İş 6. Genel Kurulunda TİP’li sendikacılar tasfiye edildi. 15 Temmuz 1966’da SADA (Sendikalar Arası Dayanışma Anlaşması) ile Maden-İş, Lastik-İş, Basın-İş ve Gıda-İş sendikaları Türk-İş’e karşı bir dayanışma yapısı kurdu. Böylece Türk-İş’e karşı fiili muhalefet cephesi kurulmuştu. 13 Şubat 1967’de SADA içindeki sendikalar ve Zonguldak Maden İşçileri Sendikası bir araya gelerek, Türkiye işçi sınıfının mücadele tarihinde büyük bir rol oynayan Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu DİSK’i kurdular. DİSK’in ilk genel başkanı Kemal Türkler oldu. Beş sendika ve otuz bin üyeyle yola çıkan DİSK, kısa zamanda bir çekim merkezi haline geldi ve on yılda üye sayısını beş yüz binin üzerine çıkardı. DİSK’in kuruluşu, sadece yeni bir konfederasyon değil, sendikal harekette tarihsel bir çizgi ayrımıydı: Sermaye sınıfıyla birlikte hareket eden, işçilerin ekonomik ve demokratik haklarını, onur ve haysiyetlerini umursamayan sarı sendikacılığa karşı, işçi sınıfının bağımsız çıkarlarını esas alacak sınıf sendikacılığı örgütlü bir yapıya kavuşmuştu.
İşçi sınıfı sahneye çıkıyor
DİSK’in kuruluşundan sonra Türk-İş’ten fabrika fabrika kopuşlar yaşandı, işçiler sarı sendikaları kendi elleriyle kapı dışarı ediyordu. Özellikle 1968’deki Derby işgali ve peşi sıra 1969-70 yıllarında Demir Döküm, Sungurlar, Gamak gibi büyük fabrikalarda birbiri ardına patlak veren işyeri işgalleri, sınıfın bu militan mücadelesinin en somut ifadesiydi. DİSK’in bu durdurulamaz yükselişi ve işçilerin dalgalar halinde DİSK’e geçişi sermaye sınıfını ve burjuva devlet temsilcilerini derin bir korkuya sürüklemişti. Mesela daha 13 Nisan 1967’de MGK Genel Sekreteri hükümete bir yazı yazarak, işçilerin ekonomik ve sosyal haklarında “sakıncalı” bir yükseliş yaşandığını dile getiriyor, derhal önlem alınması gerektiğini “tavsiye” ediyordu. Nitekim iki yıla kalmadan burjuvazi, DİSK’e karşı büyük bir saldırı başlatacaktı. DİSK’in sermaye ve devlet ortaklığıyla neden boğulmak istendiğini, Türk-İş’e bağlı Cimse-İş Genel Başkanı ve Adalet Partisi Ankara Milletvekili Hasan Türkay’ın şu sözleri tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor: “Çok kötü ve müşkül durumdayız. Devrimci sendikalar bize nazaran daha mükemmel sözleşme imzalamaktadırlar. Biz patronlara baskı yapamıyor, binaenaleyh de ucuz sözleşmeler imzalamak zorunda kalıyoruz.”
Dönemin Adalet Partisi hükümeti, “sendikal rekabeti önlemek” yalanı ardına sığınarak DİSK’i fiilen kapatmak için yasa tasarısı hazırlığına girişti. Kavel direnişiyle kazanılan 274 ve 275 sayılı kanunlarda değişiklikler yapılmak isteniyordu. “İş kolunda çalışan işçi sayısının üçte biri kadar üye” koşulu getirilerek DİSK’e bağlı sendikaların fiilen kapatılması istendi. Bu tasarı, bir sendikanın Türkiye genelinde faaliyet gösterebilmesi için o işkolundaki sigortalı işçilerin en az üçte birini üye yapmayı şart koşuyor, dahası bir konfederasyon kurulabilmesi için Türkiye’deki sendikalı işçilerin en az üçte birini üye olarak talep ediyordu. Yasa tasarısı, Adalet Partisi, Güven Partisi ve Cumhuriyet Halk Partisi’nin iş birliğiyle 12 Haziran 1970’te Meclis’ten geçirildi; sağ ve sol burjuva partileri, arkalarına bu yasanın asıl mimarı olan sarı sendika Türk-İş’in desteğini de alarak sınıf hareketine karşı aynı safta buluşmuşlardı.
DİSK bu yasa tasarısına karşı fabrika fabrika işçileri bilinçlendirmek için çalışmalar yaptı. 14 Haziran 1970’e gelindiğinde Merter’de Kemal Türkler işçilere “Bu kanunlara karşı direnişe geçmemiz gerekiyor arkadaşlar. (…) Kısa zamanda biz DİSK’e bağlı bütün sendikaların, DİSK’in bünyesinde olan devrimci dediğimiz sendikaların, hemen kendi işkollarında greve geçmesi gerekir” diyerek işçileri mücadeleye çağırdı. 15 Haziran sabahı Türkler DİSK Ajansı üzerinden şu açıklamayı yapıyordu: “Anayasanın kesin hükmüne rağmen, işçilerin özgürce sendika seçme ve grev hakları yasalarla geri alınmak istenmektedir. (…) Çeşitli illerden 115 işyerinde fiilen işi bırakmak suretiyle direnişe geçmişlerdir.”[5] İstanbul, Kocaeli, Sakarya, Adana, Bursa, İzmir başta olmak üzere birçok ilden işçiler yürüyüşe geçtiler. İlk gün yaklaşık 70 bin işçi yürüyüşe katıldı. Yürüyüşe sadece DİSK üyesi işçiler değil, sınıf dayanışmasının güzel bir örneğini sergileyerek Türk-İş’e bağlı işçiler de kitleler halinde katıldılar. Direnişin büyümesi üzerine İstanbul ve Kocaeli’de 60 gün süreyle sıkıyönetim ilan edildi. Sıkıyönetimle birlikte işçilerin karşısına tanklar çıkartıldı. Fakat sıkıyönetime, polise ve tanklara rağmen, 16 Haziran günü 150 binden fazla işçi sokaklara çıktı. Tankların ve askerlerin kurduğu barikatlar aşıldı, yer yer şiddetli çatışmalar yaşandı ve kayıplar verildi. 16 Haziran gecesi Kemal Türkler ve diğer DİSK yöneticileri gözaltına alınarak Davutpaşa Kışlası’na götürüldü. DİSK’i hedef alan yasa her ne kadar Meclis’ten geçip yürürlüğe girse de, direnişin yarattığı muazzam baskının etkisiyle, TİP’in başvurusu üzerine Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bu, açıkça işçi sınıfının bağımsız gücünün ve mücadelesinin bir sonucuydu.
“Her şeyden önce 15-16 Haziran Türkiye işçi sınıfı tarihinin en cüretkâr eylemidir. O güne kadar toplumsal bir sınıf olarak işçi sınıfı siyaset sahnesinde dikkate alınmıyordu. Türkiye’de devrim, niteliği ve devrimin öncü gücünün kim olacağı tartışılırken, meselâ küçük-burjuva sosyalist kesimler, dikkate değer bir işçi sınıfı olmadığını söyleyerek asker-sivil bürokratik kesimlerden ‘zinde güçler’ devşirmeye girişmişlerdi. İki uzun gün boyunca tanklardan barikatları aşıp geçen işçilerin eylemi, kapitalizme karşı mücadelede esas sürükleyici gücün işçi sınıfı olduğunu Türkiye’de de gösterdi. (…) 15-16 Haziran Direnişinin en önemli boyutlarından biri de Kemal Türkler liderliğindeki DİSK’in, dönemin işyeri temsilcilerinin ve işçilerinin hükümetin saldırısı karşısında pasif kalmamaları ve direniş için cüret göstermeleri, herkesin birbirini bu yönde etkilemesi ve ileri itmesidir. İki uzun gün, küçümsenip hafife alınan işçilerin egemenlere bir yanıtıdır aynı zamanda.”[6]
15-16 Haziran’ın üzerinden daha bir yıl bile geçmeden, 12 Mart 1971’de yarı-faşist askeri bir darbe gerçekleştirildi. Demirel hükümeti düştü, yerine Nihat Erim başkanlığında bir “teknokrat hükümet” kuruldu. Anayasa Mahkemesi kararıyla TİP kapatıldı, grevler peş peşe yasaklandı ve DİSK’in faaliyetleri fiilen durduruldu. Özellikle 18 Mayıs 1971’de başlatılan sürek avıyla, başta Kemal Türkler ve DİSK yöneticileri olmak üzere yüzlerce devrimci, öncü işçi, sendikacı ve aydın gözaltına alınarak zindanlara atıldı; Deniz Gezmiş ve Mahir Çayan gibi devrimci gençlik liderleri katledildi. Sivil ve askeri kanatlarıyla birleşen sermaye sınıfı, işçi sınıfının 1960’lı yıllarda kazandığı mevzileri geri almak için üç yıllık koyu bir baskı dönemi uyguladı. Fakat bu baskı ve kesintiye rağmen işçi sınıfının mücadelesindeki yükseliş durdurulamayacaktı. 1974 affıyla cezaevindeki devrimci kadroların dışarı çıkması ve sosyalist hareketin canlanması, DİSK’in hızla yeniden ayağa kalkması toplumsal mücadeleye büyük bir ivme kazandırdı.
1 Mayıs, 1925’ten beri Türkiye’de yasaktı ve burjuvazi tarafından sınıf özünden koparılıp “Bahar ve Çiçek Bayramı” kılıfıyla unutturulmaya çalışılıyordu. 51 yıl aradan sonra DİSK öncülüğünde ilk yasal ve kitlesel 1 Mayıs, 1976’da Taksim Meydanında görkemli bir biçimde kutlandı. Yüz binlerce işçi, kusursuz bir sınıf disipliniyle Taksim Meydanını doldurdu. İşçi sınıfı, 1971’de kendisini ezmeye çalışan sermaye iktidarına beş yıl sonra alanlara çıkarak yenilmez gücünü gösterdi
12 Mart döneminin ürünü olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM), 1973’te kurulmuş, 1975’te Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Ancak 1976’da 1. Milliyetçi Cephe hükümeti sermayenin çıkarlarını korumak için DGM’leri yeniden kurmak için Meclis’e tasarı getirdi. DİSK bu yeniden kurma girişimine karşı 15 Eylül 1976’da önemli bir karar alarak “Genel Yas” ilan etti. 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt Kanununa, Dernekler Kanununa ve Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa göre işlenen suçlara DGM’ler bakacaktı. Yani grev, sendikal eylem, gösteri, bunlar özel yetkili “sınıf” mahkemelerinde yargılanacaktı. Sınıf mücadelesinin en temel yasal araçları ezilerek işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin önüne geçmek isteniyordu. DİSK bu yüzden bu tasarıyı “sıkıyönetimsiz sıkıyönetim” olarak adlandırdı ve buna karşı mücadele etti. DİSK, sadece ekonomik haklar için değil siyasal haklar için de mücadele veriyordu. DGM’lere karşı verilen mücadele bir hafta sürdü, bu süre zarfında şalterler inerek üretim durdu ve eylemlere Türk-İş’e bağlı sendikalar da aktif olarak katıldı. 21 Eylülde DİSK Genel Merkezi polis tarafından basıldı, Türkler ve Yürütme Kurulu üyeleri hakkında tutuklama kararı çıktı ve direnişin öncüsü 73 işçi tutuklandı.
İşçi sınıfı tüm görkemiyle sahnedeydi. DİSK, 1 Mayıs 1977 için Taksim Meydanına çağrı yaptı. 1977’de 500 binden fazla işçi Taksim Meydanını doldurdu. 1 Mayıs alanı adeta bir bayram havasındaydı; halaylar çekiliyor, halk oyunları oynanıyor ve mücadele ezgileri söyleniyordu. İşçi sınıfının disiplinli kortejleri, öğrenciler, sanatçılar ve toplumun emekçi kesimlerinden insanlar Taksim Meydanına akın etmişti. Alanda 20 bin DİSK üyesi işçi görevli olarak bulunuyordu. Her yaştan işçinin katıldığı 1 Mayıs büyük bir coşku ile geçiyordu. Kemal Türkler sahneye çıktı ve meydandaki işçilere bir konuşma yaptı. Konuşmasının sonuna doğru işçilerin üzerine ateş açıldı ve panzerler kitlelerin üzerine doğru sürüldü. Polis ve kontrgerilla kasıtlı olarak panik havası yarattı, kalabalık daracık Kazancı Yokuşuna sıkıştırıldı. Ne yazık toplam 34 insanımız hayatını kaybetti, yüzlerce kişi yaralandı. İşçi sınıfının işyerindeki ağır ve kötü koşullara, düşük ücretlere, demokratik hakların kısıtlanmasına ve kapitalist sömürüye karşı yükselttiği mücadeleyi bastırmak isteyen egemenler, o günü kana buladılar; katillerin kimliği ise bilinçli bir devlet politikasıyla örtbas edildi.
22 Temmuz 1980’e giden yol
1 Mayıs 1977 Taksim katliamı, sınıf hareketini boğma, kitlelerde korku ve panik yaratma ve 12 Eylül faşist darbesine zemin hazırlama stratejisinin ilk ve en kanlı halkasıydı. Yükselen işçi sınıfı mücadelesini ve sosyalist hareketi ezmek için 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesine kadar süren ve şiddetini her geçen gün artıran bir karşı-devrimci faşist terör kampanyası başlatıldı. Devletin resmi aygıtları ve onun denetimindeki faşist hareket, kontrgerilla bu kampanyayı birlikte yürütüyordu. Böylece bu sürecin sonunda toplum faşist darbeye hazır hale getirilecekti.
MESS patronlarının dayattığı grup sözleşmesi kıskacına karşı yürütülen görüşmelerin anlaşmazlıkla sonuçlanmasının ardından 30 Mayıs 1977’de Maden-İş peş peşe 33 fabrikada, 10 binden fazla işçiyle “Büyük Grev”i başlattı. “DGM’yi ezdik, sıra MESS’te” sloganıyla başlatılan grevlerde ana taleplerden biri de 1976 DGM Direnişi sonrasında işten atılan öncü üyelerin işe iadesiydi. MESS, 17 Ekimde henüz greve çıkmamış olan 12 işyerinde 4 bin 552 işçiyi kapsayan lokavt ilan etti. Yani patronlar fabrikaları kilitledi, işçileri işten çıkardı. Ancak lokavt karşısında işçiler de teslim olmayarak mücadeleye katıldı. O zorlu günlerde sermaye cephesinde müzakereleri yürüten kilit isim (daha sonra 1979’da MESS başkanı da olacak olan) Turgut Özal’dı. Grev sürerken Aralık 1977’de toplanan ve büyük bir siyasal hesaplaşmaya sahne olan DİSK 6. Genel Kurulunda Türkler Genel Başkanlığa seçilemedi; CHP kanadının temsilcisi olan Abdullah Baştürk DİSK’in yeni genel başkanı oldu. DİSK başkanlığını kaybetmesine rağmen Türkler, Maden-İş başkanı olarak sınıf sendikacılığı çizgisini sürdürdü. 8 ila 9 ay süren “Büyük Grev”, 4 Şubat 1978’de büyük ölçüde işçilerin kazanımıyla sonuçlandı. Fakat yeni dönemde toplu sözleşmeler yine çıkmaza girecek ve MESS’e karşı kitlesel grevler başlayacaktı.
19-22 Aralık 1979’da 23. Maden-İş Genel Kurulunda işçi sınıfının uluslararası dayanışmasını simgeleyen Enternasyonal Marşı okundu. MESS ve gerici cephe, “İstiklal Marşı söylenmedi, Enternasyonal söylendi” demagojisi eşliğinde Maden-İş’i yıpratmak için bir karalama kampanyası başlattı. 14 Ocak 1980’de Türkler ve sendika yöneticileri hakkında sıkıyönetim mahkemesince tutuklama kararı verildi. Türkler bir ay süre ile Selimiye Askeri Cezaevi’nde tutuklu kaldı.
11 Temmuz 1980’de Gönen’de yaptığı konuşmada “Faşizmi tüm örgüt ve yuvalarıyla yok etmenin yolu anti-faşist, anti-emperyalist, anti-tekel, anti-şoven güçlerin cephesinden geçiyor” diyordu. Bu konuşmadan on gün sonra, 22 Temmuz sabahı İstanbul Merter’deki evinin önünde, otomobiline binmek üzereyken silahlı faşistlerin çapraz ateşiyle vurulacaktı. Son nefesini hastaneye yetiştirilmeye çalışılırken eşi Sabahat Türkler’in kucağında verdi. 25 Temmuz günü, sıkıyönetimin tüm yasaklarına rağmen Kemal Türkler’in cenazesine yüz binlerce işçi katıldı ve cenaze töreni faşizme karşı devasa bir kitle gösterisine dönüştü.
İçeride ve dışarıda sermaye sınıfı, düzen sağlamak ve sömürüyü katlamak için işçi sınıfının yükselen mücadelesini ezmek istiyordu. 1 Mayıs 1977 katliamıyla başlayan ve ardından Kahramanmaraş ve Çorum katliamlarıyla sıkıyönetimi meşrulaştıran darbe hazırlıkları, Tariş olayları ve Kemal Türkler’in katledilmesiyle son testlerden de geçmiş oluyordu. Kısa zaman sonra 12 Eylül’de faşist askeri darbeyle sermayenin çıkarlarını güvence altına alan faşist bir rejim kuruldu. İşçi sınıfının tüm örgütleri dağıtıldı, yöneticileri zindanlara atıldı. Grevler yasaklandı. DİSK kapatıldı, tüm malvarlığına el konuldu.[7]
Kemal Türkler, Türkiye işçi sınıfının çıkardığı en önemli doğal işçi önderlerinden biridir. 1800’lü yılların sonunda Osmanlı’da ortaya çıkan çok kimlikli ve çok kültürlü işçi sınıfının mücadelesi ve birikimleri, özellikle de gayrimüslim sosyalist işçiler ile Türkiye sosyalist hareketi kadrolarının aracılığıyla Cumhuriyet dönemine aktarılmıştır.[8] İşte bu birikim, uzun yasaklı yılların ardından, 1946’da sendikal hareket yeniden canlandıktan sonra, en azından belirli ölçüde yeni kuşak mücadeleci işçilere ve sendikacılara aktarılabilmiştir. İşte Kemal Türkler de o öncü işçilerden ve yeni kuşak sendikacılardan biridir. Türkiye işçi sınıfı, henüz onun gibi bir işçi önderi çıkartabilmiş değil. 1980 darbesinin ardından, hem ekonomik hem de siyasal ve sendikal alanda neredeyse tüm mevzilerini ve haklarını kaybetti.[9] Sosyalist ve sendikal hareket dibe vururken, işçi sınıfının bilinç düzeyinde korkunç bir gerileme yaşandı. Tam da bunun bir ifadesi olarak taşeronlaştırma ve güvencesiz çalışma tüm sektörlerde hâkim hale geldi; işgünü uzarken reel ücretlerde korkunç bir erime söz konusudur. İşçi sınıfı örgütlü bir karşı duruş sergileyemediği için her ay en az 150 işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybediyor. İşte bugün Kemal Türkler’i anmak, aynı zamanda onun ve arkadaşlarının temsil ettiği mücadele çizgisini yeni işçi kuşaklarına aktarmak, işçi sınıfının içine itildiği kahrolası çıkışsızlıktan nasıl çıkılacağına işaret etmek ve sınıf eksenli örgütlü devrimci mücadeleyi büyütmektir!
—
[1] Suikast, MHP’li Yılma Durak ve Celal Adan’ın (şu anda Meclis başkanvekilidir) azmettiriciliği, Ünal Osmanağaoğlu, Abdülsamet Karakuş, Aydın Eryılmaz ve İsmet Koçak’ın tetikçiliğiyle gerçekleştirilmiştir. Katil zanlısı Ünal Osmanağaoğlu uzun yıllar devlet tarafından korunmuş, 1999’dan itibaren yargılandığı davada verilen beraat kararları Yargıtay tarafından tam üç kez bozulsa da Bakırköy 2. Ağır Ceza Mahkemesi beraat kararında direnmiştir. Dava nihayetinde bilinçli olarak sürüncemede bırakılarak 30 Kasım 2010 tarihinde “zaman aşımı” gerekçesiyle düşürülmüştür. Bunun üzerine, aile pes etmeyerek davayı “insanlığa karşı işlenen suçlar” kapsamında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) taşımıştır.
[2] Utku Kızılok, Kavel Dersleri Işığında Renault İşçilerinin Mücadelesi, https://gelecekbizim.net/kavel-dersleri-isiginda-renault-iscilerinin-mucadelesi/
[3] Can Şafak, Kemal Türkler Kitabı, s.28, kemalturklerkitabi
[4] Utku Kızılok, agm
[5] Derinden Gelen Kökler, I. Cilt.
[6] https://gelecekbizim.net/15-16-haziran-direnisinin-54-yildonumu-curet-eden-isci-sinifina-selam/
[7] https://gelecekbizim.net/23-yilinda-12-eylul-sinif-mucadelesinde-kirilma/
[8] https://gelecekbizim.net/dagilan-osmanlida-parcalanan-isci-sinifi-1/; https://gelecekbizim.net/dagilan-osmanlida-parcalanan-isci-sinifi-2/
[9] https://gelecekbizim.net/12-eylulden-gunumuze-isci-hareketinin-durumu/
