Meta Fetişizmi: Paraya ve Nesneye Tapma!

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 3

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok! / 3

Meta Fetişizmi: Paraya ve Nesneye Tapma!

Marx’ın yabancılaşmayı ve insan ilişkilerinin şeyleşmesinin bir biçimi olarak meta fetişizmini ele aldığı dönemde kapitalizm, genç ve muazzam potansiyellere sahip yeni bir üretim ve mülkiyet tarzını ifade ediyordu. Marx, kapitalizmin anatomisini derinlemesine inceleyerek sistemin içsel işleyiş yasalarını, bir başka ifadeyle genetik özelliklerini, bağrındaki çelişkileri, nasıl bir toplum yarattığını ve nereye doğru gittiğini ortaya koymuştu. Tam da bu yüzden, kapitalizmin ekonomik ve toplumsal alanda yarattığı devasa yıkıcı sorunlar tartışıldığında, her seferinde Marx’ın dehasını hatırlamamak imkânsızdır. Aradan geçen zamanda tarihsel sınırlarına varan ve hücrelerine kadar çürüyen kapitalizm, sahip olduğu özellikleri en uç noktasına kadar götürmüştür ve götürmektedir. Dijital teknolojilerin –bilgisayarlar, akıllı telefonlar, internet, sosyal medya, yapay zekâ– hâkim olduğu, sanal olanın nesnel gerçeklik gibi algılandığı günümüzde kapitalizm, bilim kurgu filmlerini aratmayan distopik bir dünya yaratmıştır. İnsanın anlam ve kimlik krizinin derinleşip evrensel bir boyuta yükseldiği günümüz koşullarında, meta fetişizmi en uç noktasına varmaktadır.

Fetişizm; insanın kendi yarattığı nesneye (put, heykel, meta vb.), ona gerçekte ait olmayan doğaüstü bir güç atfederek tapınması ve onu yüceltmesidir. En açık ve net haliyle meta fetişizmi ise, insan emeğinin ürünü olan cansız nesnelerin bağımsız birer varlıkmış gibi algılanması ve bu cansız nesnelerin insanı egemenliği altına almasıdır. Bir başka ifadeyle meta fetişizmi; insanlar arasındaki ilişkinin cansız nesneler arasındaki ilişkiymiş gibi görünmesi, bu cansız nesnelere sanki bağımsız birer özneymiş gibi davranılması, onlara sahip olmadıkları güçler atfedilmesi ve adeta ilahlaştırılmasıdır. Bu bağlamda paranın rolünü düşünelim: Her şeyi satın alabileceğine ve her şeye gücü yettiğine inanılan para, bu fetişizmin en tipik ve yoğun biçimidir. Burada, tüm kapitalist üretim sürecinde ve toplumsal hayatta, bir bütün olarak insanın, işçinin, emeğin özne değil de nesneymiş gibi görüldüğüne dikkat çekmek gerekiyor. Mesela şu örneğe bir bakalım: Makinelerin mi işçilere, yoksa işçilerin mi makinelere ihtiyacı var? Kapitalizm altında sermayenin üretim tarzından dolayı makineler, işçiye ihtiyaç duyuyormuş gibi bağımsız bir varlık mertebesine yükseltilir. Oysa makineler, insanın üretim sürecinde kullandığı üretim araçlarıdır; insan emeğinin ürün biçiminde nesnelleşmesi, onun birikmiş ölü emeğidir. Ne var ki kapitalizm altında her şey baş aşağı çevrilmiştir.

İnsan, hayatta kalmak için üretim yapar; hem somut maddi ihtiyaçlarını hem de manevi ihtiyaçlarını gidermek için çeşitli ürünler üretir. Mesela ekmek veya kıyafetler insanın maddi ihtiyacı, sanat ürünleri ise manevi ihtiyaçları içindir. Tüm ürünler, doğal olarak bir kullanım değerine sahiptir: Ekmek yenir, ceket giyilir, otomobil ulaşım için kullanılır. Marx’ın ifadesiyle;

“İster sahip bulunduğu özelliklerle insan ihtiyaçlarını karşılaması, isterse bu özellikleri yalnızca insan emeğinin ürünü olarak kazanması açısından ele alalım, meta, bir kullanım değeri olduğu sürece, onda hiçbir esrarengiz yan bulunmaz. İnsanın, kendi faaliyeti aracılığıyla, doğadaki maddelerin biçimlerini kendisi için yararlı olacak şekilde değiştirdiği gün gibi açık bir şeydir. Örneğin, tahtadan bir masa yapıldığında, tahtanın biçimi değiştirilmiş olur. Ama masa, yine bir tahta, sıradan bir doğal şey olarak kalır.”[1]

Bu açıdan bakıldığında, bir meta sıradan bir şey gibi görünür. Ancak Marx, alelade bir ürünün meta kisvesine bürünür bürünmez doğal bir şey olmaktan çıktığını, mistik ve gizemli bir şeye dönüştüğünü, duyularla kavranamayan bir şey haline geldiğini belirtir.

Toplumsal ilişkilerin şeylerin ilişkisi olarak gözükmesi

Konuyu daha anlaşılır kılmak için günümüzden bir örnek verelim; bir otomobili düşünelim. İnsanın ayaklarını yerden kesen ve uzak mesafelere kısa zamanda ulaşılmasını sağlayan otomobil; doğadaki çeşitli metallerin, madenlerin, petrolün, kauçuğun, pamuğun vb. dönüştürülmüş bir biçimidir. Fakat otomobil, üstelik de markasına ve segmentine bağlı olarak asla yalnızca yararlı bir kullanım ürünü değildir. Bir kullanım ürünü olmaktan daha çok; kapitalist toplumda itibar, statü, sınıfsal üstünlük ve kimlik kazanmanın aracı haline gelir. Bu yüzden, büyülü güçleri varmış gibi algılanan metalar, toplumsal yaşamda insan ilişkilerini derinlemesine etkiler ve belirler. İnsan bireyleri, birbirleriyle doğrudan, araya hiçbir dolayım girmeden, çıplak ve gerçek insani ilişkiler kurmak yerine, farkında olmadan bir meta dolayımıyla ilişki kurarlar. İnsan Ali insan Veli’yle veya Fatma Ali’yle insan olarak ilişki kurarken, bunu her zaman bir aracı dolayımıyla; sahip oldukları toplumsal statü, kullandıkları otomobil, taşıdıkları telefon ve kıyafetler aracılığıyla yapar, birbirlerini bu ölçütlerle yargılarlar. Bunu yaparken, aslında kendi toplumsal ilişkilerini metaların arkasına gizlediklerinin farkında bile değillerdir. Tam da bu yüzden Marx, fetişizmin nesnel karakterini şu şekilde özetler: “Bilmezler, ama yaparlar.”

Marx, metaların bağımsız varlıklar olarak saygınlık ve otorite kazanmasını, insan aklıyla yaratılan dinin daha sonra kendisini yaratan insan karşısında kazandığı güce benzetmektedir: “Burada, insan kafasının ürünleri, kendilerine özgü hayatları olan, kendi aralarında ve insanlarla ilişki halindeki bağımsız biçimler gibi görünür.”[2] Örneğin kendi eliyle yarattığı putların karşısında diz çöken insan, gücünü putlara aktarması oranında puta bağımlı hale gelmiş ve kendisini güçsüzleştirmiş, zayıflatmıştır. İnsan elinin ürünleri olan metalar da böyledir; insan ile ilişkilerinde kendilerine özgü, bağımsız bir yaşama sahip şeylermiş gibi görünür, kendi içlerinde sihirli bir güç varmışçasına algılanır ve nihayetinde kendisini üreten insandan bağımsız, yabancı bir güce dönüşür.

Peki, bu nasıl oluyor da emeğin ürünü olan cansız maddeler insana ve insanlar arasındaki ilişkiye hükmeden bir güce dönüşüyor?

Bu fetişist yanılsamanın temel nedeni, insanların kendi toplumsal ilişkilerini, kendi emek ürünlerinin nesnel özellikleri ve hareketleri olarak görmeleridir. Yani emeğin toplumsal karakteri eşyanın doğal bir özelliği gibi görünür. Çünkü üretim araçlarından kopartılmış olan ücretli emekçinin kolektif emeği, piyasa anarşisi yüzünden daha baştan parçalanmıştır. Kapitalizmde, üretim araçlarını elinde tutan kapitalistler arasında toplumsal bir planlama yoktur; her birisi kendi fabrikasında, diğerlerinden bağımsız ve sadece kâr odaklı üretim yapar. Bu kopukluk nedeniyle, işçinin harcadığı emeğin toplumsal karakteri, üretilen ürünlerin (metaların) piyasada mübadele edilmesi anından önce asla görünmez. Üretim süreçleri arasındaki gerçek toplumsal bağ, ancak ve ancak piyasada, metaların birbiriyle eşitlenmesi (mübadele) anında kurulur. Haliyle, insanlar kendi aralarındaki toplumsal üretim ilişkilerini doğrudan deneyimleyemez; bu ilişkiyi ancak metalar arasındaki bir mübadele ilişkisi olarak yaşarlar. Böylece, emeğin toplumsal özellikleri sanki nesnelerin bizzat kendisine ait doğal nitelikleriymiş gibi yansır. Değer, nesneye içkin bir “doğa yasası” halini alır ve insanlar arasında kurulan canlı ilişkiler, üreticilerin dışında var olan, şeyler arasındaki bir toplumsal ilişki olarak algılanır.

Marx, Kapital’de bu mekanizmayı klasik bir örnekle, bir dokumacının dünyası üzerinden somutlaştırır. Bir dokumacının emeğinin toplumsal olarak geçerli olup olmadığı, ürettiği kumaşın piyasada başka bir meta ile mübadele edilip edilemediğine bağlıdır. Bu süreçte kumaşın “değeri”, sanki nesnenin bizzat kendisine ait doğal bir özellikmiş gibi görünür. Oysa kumaş ile diğer metalar arasındaki bu ilişki, dokumacının diğer üreticilerle ve nihayetinde tüm işçi sınıfının toplumla olan gerçek ilişkisini gizleyen mistik bir perdeden başka bir şey değildir. İşte bu nedenle, insanın kendi emeğinin ürünü olan metalar, kapitalizm altında onu üreten kitlelerin karşısına bağımsız, yabancı ve egemen bir güç olarak dikilir.

Bu nesnel ters yüz oluşu bir tiyatro sahnesi gibi düşünelim: Sahneyi kuran ve oynayan insanlardır. Ama oyun öyle bir hâl alır ki, sahnedeki nesneler sanki kendi başlarına hareket ediyor, ilişki kuruyor ve oyunu yönetiyormuş gibi görünür. İnsanlar, kendi ürünlerinin egemenliğine girer ve kendilerini metalar arasındaki bu görünür ilişkinin birer parçası olarak deneyimlerler. Oysa Marx’ın altını çizdiği üzere, “Metalar piyasaya kendi başlarına gidemez ve kendi kendilerini mübadele edemez.” Gerçekte sahnedeki tüm hareket ve ilişki, insanların kendi toplumsal üretim ve mübadele pratiklerinden başka bir şey değildir.

Marx, Kapital’de meta fetişizmini incelediği bölümde, kişiler arası ilişkilerin şeyler arası ilişki olarak görünmesine birçok yerde değinir: “Kendi emek ürünlerinin toplumsal ilişkileri, üreticilere, oldukları gibi, yani emek harcayan kişilerin kendi aralarındaki dolaysız toplumsal ilişkiler olarak değil, aksine, kişiler arasındaki maddi ilişkiler ve şeyler arasındaki toplumsal ilişkiler olarak görünür. (…) Mübadelede bulunanların kendi toplumsal hareketleri, onlar için, şeylerin bir hareketi biçimine sahiptir ve şeyleri denetlemek yerine, onlar tarafından denetlenirler.”[3]

Kuşku yok ki meta fetişizmi, bir “zihin yanılması” değil, kapitalist toplumun maddi pratiğinin kendisidir. Tıpkı havanın kimyasal bileşenlerinin keşfedilmesinin, havanın fiziksel olarak algılanış biçimini değiştirmemesi gibi, değerin ardındaki insan emeğinin bilimsel olarak keşfi de eşyaların insana hükmeden fetişist karakterini günlük hayatta ortadan kaldırmaz.

Paranın tanrısallaşması

Meta fetişizmi, en çarpıcı görünümünü paranın rolünde bulur. Altın ve gümüş biçimi de alan para, geçmişten günümüze toplumsal hayatta en belirleyici, en güçlü, adeta kutsallaştırılan bir meta olmuştur. Paranın tüm metalar karşısında genel eşdeğeri ifade etmesi ve tüm ürünlerle mübadele edilebilmesi, onun da diğer metalar gibi bir meta olduğunu ve değerinin toplumsal gerekli emek-zamanla belirlendiğini unutturur. Kapitalist toplumda para, her şeye kadir bir konuma yükseltilir. Burjuva ideolojisinin egemenliği altındaki insanlar, paranın daha fazla para yarattığına (P – P’) ve kendiliğinden artan bir değeri olduğuna inanır. Para, sanki doğası gereği faiz doğuran büyülü bir nesneye dönüşür. Marx’ın ifadesiyle, tıpkı bir armut ağacının armut vermesi gibi, paranın da durduğu yerde değer yarattığı yanılsaması oluşur. Oysa faiz, kârın, yani kapitalistin işçiden kopardığı artık değerin yalnızca bir kısmıdır. Kâr, faiz ve rant, işçinin ürettiği toplam artık değerin kapitalist piyasada farklı biçimlerde dağıtılmasından ibarettir.

Marx, burjuva ekonomi politiğin emeğin gerçek rolünü nasıl gizlediğini ve parayı nasıl fetiş haline getirdiğini faiz getiren sermaye örneğinde şöyle anlatır:

“Faiz getiren sermayede, bu otomatik fetiş, kendi kendisini değerlendiren değer, para yaratan para, saf durumuna kavuşturulmuştur ve sermaye, bu biçimde, ortaya çıkışının izlerini artık taşımaz. Toplumsal ilişki, bir şeyin, yani paranın kendisiyle ilişkisi olarak son noktasına ulaşmıştır. (…) Faiz, kârın yani faal kapitalistin işçiden kopardığı artık değerin bir kısmından başka bir şey değilken; şimdi, tersine, faiz, sermayenin asıl ürünü olarak, başlangıçta var olan şey olarak ve girişimci kazancına dönüşmüş olan kâr da, sadece, yeniden üretim sürecinde ortaya çıkan bir eklenti ve bileşen olarak görünür. Sermayenin fetiş şekli ve sermaye fetişi düşüncesi burada eksiksiz hale gelir.”[4]

Burjuva ekonomi politiği, kapitalist üretim ilişkilerini gizemlileştirir, sömürü ilişkisini örter ve kârın kaynağının işçiden çalınan artık değer olduğu gerçeğinin üzerini kapatır. Buna göre, sermaye kendiliğinden kârı doğurur, toprak rantı, emek ise ücreti yaratır. Bay Sermaye ile Bayan Toprak sanki her şeyi kendiliğinden var eden doğaüstü güçlerdir. Ama der Marx, “Bu dünya, büyülü, çarpıtılmış ve tepetaklak edilmiş bir dünyadır.” [5]

Burjuva ideolojisi, kapitalist düzenin işleyişini ve doğurduğu tüm çelişkileri, sanki değiştirilemez doğa yasalarıymış gibi sunar. Ekonomik krizler, borsa çöküşleri, enflasyon, dünya piyasasındaki tıkanıklıklar vb. insan iradesinden bağımsız, önünde sadece boyun eğilecek kaçınılmaz olgular olarak gösterilir. Oysa bunlar, kapitalist üretim tarzının kendi iç çelişkilerinin ürünleridir ama bu gerçek öyle ustaca gizlenir ki piyasaya, dövize, borsaya sanki birer canlı varlıkmış gibi muamele edilir. Medya; “Dolar yine can yakıyor”, “Piyasalar güne moralle başladı”, “Borsa bugün biraz toparlandı” gibi ifadelerle gündelik hayatı belirler; sanki hasta başında nöbet tutulan bir yakından söz eder gibi… Böylece, insanın kendi yarattığı ekonomik süreçler, ona sadece yabancılaşmakla kalmaz, aynı zamanda uyulması ve kışkırtılmaması gereken, dokunulmaz ve kutsal bir güç olarak dikilir karşısına. Tıpkı ilkel insanın, anlamadığı doğa olayları karşısında korkuyla tanrılara yalvarması gibi, kapitalist üretim ilişkileri tarafından şekillendirilen günümüz insanı da “Piyasaları asla kızdırmamak gerekir” diyerek, kendi yarattığı bu devasa gizeme karşı boyun eğer.

Gündelik hayatta paranın ve piyasaların bu her şeye kadir gücü, aslında kapitalizme özgü bir olgu olarak bir gecede var olmamıştır. Bu fetişist egemenliğin kökleri, insanlığın meta üretimiyle tanıştığı döneme kadar uzanır. Meta ekonomisi oluşur oluşmaz para, her tür metaya doğrudan doğruya çevrilebildiği ve sahibine her kapıyı açtığı için ayakları yerden kesilir, kutsal ve egemen bir varlığa dönüşür. Engels, Antik Yunan’da meta ekonomisinin oluşmasını anlatırken paranın nasıl evrensel bir güç konumuna yükseldiğinin altını çizer: “Meta üretimiyle birlikte toprağın bireyler tarafından kendi hesaplarına ekilmesi ve hemen ardından bireylerin toprak mülkiyeti geldi. Ayrıca, para, yani tüm diğerleriyle mübadele edilebilen evrensel meta geldi; ama insanlar, parayı bulurken, bir kez daha yeni bir toplumsal güç yarattıklarını, bütün toplumun önünde boyun eğmek zorunda olduğu tek evrensel gücü yarattıklarını düşünmemişti. Ve gençliğinin olanca vahşiliğiyle egemenliğini Atinalılara hissettiren şey, kendi üreticilerinin bilgisi ve isteği dışında birdenbire ortaya fırlayan bu yeni güçtü.”[6]

Bu konumundan dolayı para, kapitalizm altında meta fetişizminin tüm özelliklerini kendinde toplayan nihai bir temsilci haline gelir. Para, bütün metaların karşısında genel servetin temsilcisi olarak “metalar arasında tanrı” konumuna yükselir ve toplumsal ilişkiyi kendisinde somutlaştırır.[7] Marx, Latin Amerika’nın zenginliklerinin yağmalanmasına öncülük eden Kristof Kolomb’un bir mektubundan alıntı yaparak paranın nasıl tanrısallaştırıldığına değinir: “Altın harika bir şeydir! Ona sahip olan, arzuladığı her şeyi elde eder. Altınla ruhların cennete girmesini sağlamak bile mümkündür.”[8]

“Gücüm paranın gücü kadar büyük. Paranın nitelikleri para sahibi olarak benim niteliklerim ve potansiyelimdir. Ne olduğum ve ne yapabileceğim, bu durumda, benim bireyselliğim tarafından belirlenmiş olmuyor. Çirkinim ben, ama en güzel kadını satın alabilirim. Demek ki çirkin değilim, çünkü çirkinliğin etkisi, iticiliği, para karşılığında yok oluyor. Ben bireysel yaradılışıma göre topalım ama para bana yirmi dört bacak veriyor; öyleyse topal değilim. Ben kötü, namussuz, her türlü alçaklığı yapabilecek, kafasız bir adamım, ama saygı gösterilir paraya dolayısıyla sahibine de. En iyi şey paradır, dolayısıyla sahibi de iyidir: Para benim dürüstlükten uzaklaşma zahmetine girmemi önlüyor, onun için dürüst sayılıyorum. Kafasızın biriyim ben, ama madem para her şeyin gerçek ruhu, para sahibi hiç ruhsuz olabilir mi? Üstelik para sahibi en akıllı kişileri de satın alabilir; insan, akıllılardan daha güçlü olunca onlardan daha akıllı olması da gerekmez mi? Ben ki para sayesinde, insan yüreğinin isteyebileceği her şeyi yapabilirim, bütün insan erdemlerine sahip değil miyim? Bu durumda para benim bütün yeteneksizliklerimi karşıtlarına dönüştürmüyor mu?”[9]

Kapitalist çürüme ve meta fetişizmi

İşçi sınıfının devrimci mücadelesinin gerilediği ve burjuva ideolojisinin egemenliğini daha da sağlamlaştırdığı günümüz gericilik koşullarında, paranın gücü toplumsal ilişkiler üzerinde daha belirleyici hale gelir, insana özgü değerler zayıflar. Kapitalizm çürüdükçe toplumsal ilişkiler de onunla birlikte çürüyor. Jeffrey Epstein skandalını, emperyalist sistemin en tepe yöneticilerinin sınır tanımayan sapkınlık ve yozlaşmasını düşünelim. Kız çocukların istismarından en iğrenç yozlaşma biçimlerine kadar uzanan partiler düzenleyen bu egemen çevreleri, her şeyi yapabilecekleri yanılgısına sürükleyen muazzam zenginlik ve güçtür. Mesela megaloman ve narsist kişiliğiyle Trump, ABD’nin emperyalist hegemonyasını korumak için uyguladığı saldırgan politikalarla yetinmiyor, aynı zamanda herkese diz çöktürmeye ve kendisini her şeyin üstünde, dokunulmaz, adeta bir “tanrı-kral” olarak göstermeye çalışıyor. Paranın tanrılaştığı bu düzende, ona sahip olanın ayaklarının yerden kesilmesi ve kendisini tanrısal ayrıcalıklarla donanmış sanması kaçınılmazdır. Bu süper zenginler, sınır tanımayan tatminsizliklerini paranın sağladığı güçle tatmin etmeye çalışırken, kapitalizmin insanı nasıl çürüttüğünün ve yozlaşmanın bataklığına nasıl gömdüğünün çarpıcı örnekleridir.

Marx’ın vurguladığı gibi, insanı insan olarak, dünyayla ilişkilerini de insani ilişkiler olarak kabul edersek, sevgi yalnız sevgiyle, güven yalnız güvenle karşılık bulur. Lakin insanı alçaltan kapitalizmde sevgi yerini nefrete, güven yerini güvensizliğe, düşmanlığa ve sahtekârlığa bırakmıştır. Yardımseverlik ve dayanışma gibi insani değerler, bu düzende adeta “enayilik” olarak görülmektedir. Son yıllarda kısa yoldan zengin olma vaadi altında üçkâğıtçılık, sahtekârlık, ispiyonculuk ve dolandırıcılık açıkça reklam edilip övülmekte, kitlelere birer başarı hikâyesi gibi sunulmaktadır. Çürüme derinleştikçe, insanlar meta fetişizmine daha yoğun bir şekilde teslim oluyor; sahip oldukları eşyaları veya statüyü adeta esas kimlikleri haline getiriyorlar.

Meta fetişizmi ve gündelik hayat

Kapitalizmde metaların kazandığı bu fetişist karakter, onları insanın gerçek ihtiyaçlarını karşılayan kullanım değeri olmanın çok ötesine taşır. İnsanlar, bu cansız nesnelere sahip olmayı ve onların toplumsal gücünü kullanarak statü, itibar ve anlam kazanmayı isterler. Kuşkusuz başta para olmak üzere, güç ve statüyü temsil eden metalar daha fazla fetiş haline getirilir. Bu açıdan moda, meta fetişizminin en çarpıcı ve en dinamik örneğidir. Giysi, estetik, saç biçimi ve makyaj malzemesi gibi fiziki unsurlardan psikolojik terapiye, sosyal medyayı belirli bir tarzda kullanma ve içerik üretme pratiklerine kadar her şey hızla moda haline gelir. Kapitalist düzen, moda olan ürünlere ve pratiklere yapay ama çok güçlü bir anlam yükleyerek onları fetişleştirir. Kitlelerin bilincinde bu metaları tüketmek; saygı görmek, etkili bir kimlik kazanmak ve “bir şey” olmak anlamına gelir. Dolayısıyla gerçekte ihtiyaç olup olmaması önemli değildir; sistematik bir dayatmayla mutlaka iPhone marka telefon, şu marka otomobil, şu marka makyaj malzemesi alınmalı, şu tarzda giyinilmeli ve estetik müdahaleler yaptırılmalıdır!

İşsizliğin, yoksulluğun, kimlik krizinin derinleştiği ve depresyonun evrensel bir sorun haline geldiği günümüzde; özellikle de internet ve sosyal medyanın etkisiyle meta fetişizmi tüm toplumları kuşatmıştır. Kendi emeği ve ürettikleri üzerinde hiçbir söz sahibi olmayan, değersizleştirilen ve horlanan işçi, içine itildiği anlamsızlıktan kurtulmak için meta fetişizminin rüzgârına kapılır. Mesela birçok işçi ve işçi çocuğu, tüm gerçek ihtiyaçlarını bir tarafa bırakarak, gece gündüz çalışarak veya kredi çekerek iPhone telefon alır. Ama o iPhone’u alsa bile, ne saygın bir kimlik kazanır ne manevi duyguları gelişir ne de ruhsal bir doyuma ulaşır.

Çünkü meta fetişizmiyle emekçileri baskı altına alan kapitalizm, insanların ruhsal bunalımını daha da derinleştirir. İşçiyi kendi emeğine yabancılaştırır, onu horlar ve değersizleştirir. Bu yüzden bu düzende işçi olmak makbul değildir ve saygı görmez; ne yazık ki sınıf bilincinden yoksun işçiler de bu kimliği sahiplenmek istemezler. Marx’ın dediği gibi, emek muazzam şeyler yaratır ama işçi için ürettiği sadece yoksulluk, çirkinlik, horlanma ve aşağılanmadır. Muazzam güzellikler yaratan emekçilere değer verilmezken; sömürücü kapitalistler, burjuva düzenin iğrenç ve sahtekâr asalakları, mafya babaları, çete liderleri paranın sağladığı güçle toplumda en makbul insan muamelesi görürler.

Kapitalizm, bir yandan metaların gücüyle insanlara statü ve prestij vaat eder, onları bu yönde baskı altına alır; öte yandan ise işçilerin bu metalara ulaşmasının tüm yollarını sistemli olarak kapatır. Çünkü işçi, kapitalizmde daha en baştan eksik tüketime mahkûm edilmiştir; ücretiyle, asgari ihtiyaçlarını bile ancak karşılayabilmektedir. Sürekli “Tüket, anlam kazan, saygı gör!” dayatması altında ezilen emekçi, bu yapısal çelişkiyi ve kapitalizmin ruhunda açtığı uçurumu daha derinden hisseder. Kaldı ki fetiş metaları satın almak ne işçinin kendi işgücünü meta olmaktan çıkartır ne de onu sömürülmekten kurtarır. Bunu gerçekleştirmenin tek yolu, sömürünün, yabancılaşmanın ve meta fetişizminin kaynağı olan kapitalist üretim ilişkilerini ortadan kaldırmaktır.

(Devam edecek…)

Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok!/1 İLGİLİ YAZI Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok!/1 01.11.2025 Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok!/2 İLGİLİ YAZI Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok!/2 05.12.2025

[1] Marx, Kapital, I.Cilt, Yordam Yay., s.81

[2] Marx, age, s.82

[3] Marx, age, s.83-85

[4] Marx, Kapital, III.Cilt, Yordam Yay., s.392

[5] Marx, age, s 816

[6] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Yordam Yay., s. 141

[7] Marx, Grundrisse, Sol Yay., s.133

[8] Marx, Kapital, I.Cilt, s.134-135

[9] Marx, 1844 Ekonomi Politik ve Felsefe El Yazmaları, V Yay., s.150