Komünizm: İnsanın ve Toplumun Parçalanmışlığının Son Bulması / 2
Üretici güçler ile kapitalist özel mülkiyet düzeni arasındaki çatışma
Marx ve Engels, bilimsel sosyalizmin temellerini attıkları andan itibaren, kapitalizmin komünizmi bağrında nesnel olarak olanaklı hale getirdiğini, bunun ise toplumsal üretici güçler ile üretim araçlarının burjuva özel mülkiyeti arasında uzlaşmaz bir çelişki ve çatışma yarattığını ortaya koydular. Alman İdeolojisi’nde şöyle yazıyorlardı: “Nitekim bizim bakış açımıza göre, tarihteki tüm çatışmaların kökeninde üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişki yatar.”[1]
Daha sonraki tüm temel eserlerinde, kapitalist özel mülkiyet düzeninin toplumun gelişmiş üretici güçlerine nasıl deli gömleği giydirdiğini, üretici güçlerin özgürce gelişmesini nasıl frenlediğini ve bunun çeşitli biçimlerde nasıl krizler olarak kendini dışa vurduğunu ortaya koydular. Marx, Kapital’de üretimin ve üretici güçlerin kapitalist mülkiyet biçimi içinde toplumsallaşıp merkezileşmesinin doğurduğu çatışmayı birçok bağlamda ele almış, komünist bir topluma geçiş koşullarının nasıl olgunlaştığını ortaya koymuştur. Özellikle anonim şirketler ve hisse senetli ortaklıklar aracılığıyla üretimin ve üretici güçlerin toplumsallaşmasını anlatırken, bu merkezileşmeyi sağlayan sermayenin üreticilerin mülkiyetine bir geçiş noktası oluşturduğunu belirtiyordu:
“Aslında toplumsal üretim tarzına dayanan ve üretim araçları ile emek güçlerinin toplumsal bir yoğunlaşmışlığını şart koşan sermaye, burada, doğrudan doğruya, özel sermayeden farklı olarak toplumsal sermaye (doğrudan doğruya birleşmiş bireylerin sermayesi) biçimini alır ve onun girişimleri, özel girişimlerden farklı olarak toplumsal girişimler şeklinde ortaya çıkar. Bu, özel mülkiyet olarak sermayenin, kapitalist üretim tarzının kendi sınırları içinde ortadan kaldırılmasıdır.”[2]
“Kapitalist üretimin en ileri derecedeki gelişmesinin bu sonucu, sermayenin bir kez daha üreticilerin mülkiyeti haline gelmesi yönündeki zorunlu bir geçiş noktasıdır; ama sermaye, bu kez, tek tek üreticilerin özel mülkiyeti değil, birleşik üreticilerin mülkiyeti, dolaysız toplumsal mülkiyet olacaktır. Bu sonuç, diğer yandan, yeniden üretim sürecindeki, şu ana dek hâlâ sermaye mülkiyetiyle bağlantılı olan tüm işlevlerin, sadece birleşik üreticilerin işlevlerine, toplumsal işlevlere dönüşmesi yönündeki bir geçiş noktasıdır.” [3]
Kapitalizmin kendi karşıtını bağrında nasıl yarattığını diyalektik bir yöntemle ortaya koyan Marx’ın bu satırları ile Komünist Manifesto’daki ifadeler arasındaki benzerlik dikkat çekicidir. Marx ve Engels, “komünistler özel mülkiyete son verecek” biçimindeki burjuva yaygarayı alaylı bir dille yanıtlarken, kişisel geçim araçlarının mülkiyetine değil, üretim araçlarının burjuva özel mülkiyetine son vereceklerini belirtiyorlardı. Zaten bizzat kapitalizmin, toplumun ezici çoğunluğu için üretim araçlarının özel mülkiyetini fiilen ortadan kaldırdığına dikkat çekiyorlardı: “Özel mülkiyeti ortadan kaldırmak istediğimiz için dehşete kapılıyorsunuz. Oysa mevcut toplumunuzda özel mülkiyet, nüfusun onda dokuzu için zaten ortadan kaldırılmıştır.” Dolayısıyla komünistler, yalnızca toplumsallaşmış olan üretici güçler ve sermaye üzerindeki burjuva sınıf egemenliğini ortadan kaldıracaklardı: “Sermaye yalnızca kişisel bir güç değil, aynı zamanda toplumsal bir güçtür. Onun içindir ki, sermaye ortak mülkiyete, toplumun tüm üyelerinin mülkiyetine dönüştürüldüğü zaman, kişisel mülkiyet toplumsal mülkiyete dönüştürülmüş olmaz. Değişen, yalnızca mülkiyetin toplumsal niteliğidir. Mülkiyet sınıfsal niteliğini yitirir, o kadar.”[4]
Evrensel bilgi, bilim, emek, kısacası üretici güçler ile üretim toplumsallaşmıştır ama bunların nasıl kullanılacağına, neyin ne kadar ve ne amaçla üretileceğine kapitalist özel mülkiyet sınırları içinde, kâr güdüsüyle karar verilmektedir. Bu da kaçınılmaz olarak toplumsal üretici güçler ile üretim araçlarının kapitalist özel mülkiyet biçimi arasında uzlaşmaz bir çatışma yaratır: “Bir taraftaki bölüşüm ilişkileri ve dolayısıyla aynı zamanda bunlara karşılık gelen üretim ilişkilerinin belirli tarihsel şekli ile diğer taraftaki üretici güçlerin, üretme yeteneğinin ve bunların yürütücülerinin gelişmesi arasındaki çelişki ve karşıtlık genişlik ve derinlik kazanır kazanmaz, böylesi bir bunalım anının gelmiş olduğu kendisini gösterir. O zaman, üretimin maddi gelişimi ile onun toplumsal biçimi arasında bir çatışma başlar.”[5] Bu yüzden kapitalist ekonomi bitip tükenmez toplumsal çelişki ve krizler üretirken, zincire vurulan üretici güçler bu düzen altında yıkıcı güçlere dönüşür.
İnsanın bilimsel bilgi birikimi ve onun nesnelleşmiş ifadesi olarak makinelerin, robotik sistemlerin, yapay zekânın ve otomasyonun ulaştığı düzey, insanlığın üretici kapasitesi ile onun kapitalist toplumsal biçimi arasındaki keskin uyuşmazlığı giderek daha görünür hale getiriyor. Öyle ki Elon Musk gibi kibir abidesi şımarık burjuvalar bile, verili üretici güçlerin üretimde nasıl bir patlamaya yol açabileceğini ve nasıl bir topluma imkân verdiğini itiraf etmek zorunda kalıyorlar. Musk, The Economist’e verdiği bir video mülakatta, gelecek on yıl içinde yapay zekâlı insansı robotların yaygınlaşacağını, paranın önemini yitireceğini ve bir bolluk çağının başlayacağını söylüyor:
“En olası sonuç, herkesin hayal edebileceği her şeye sahip olabileceği inanılmaz bir bolluk çağıdır. Bu kulağa akıl almaz gelebilir ama işte 2026 yılındayız, 2036’da ne durumda olacağımızı göreceğiz. Elbette bunu rayından çıkarabilecek büyük bir küresel nükleer savaş ya da benzeri bir felaket yaşanabilir. Ancak Üçüncü Dünya Savaşının çıkmadığını varsayarsak, muazzam bir bolluk çağına doğru ilerlediğimizi düşünüyorum. (…) Parayı ne için istersiniz? Mal ve hizmetler için, değil mi? Besbelli ki gıda, barınma, ulaşım ve eğlence için paraya ihtiyaç duyarsınız. Peki, şayet bunlar öylesine bollaşırsa; robotlar ve yapay zekâ herhangi bir insanın tüketebileceğinden çok daha fazla mal ve hizmet üretirse, işte o durumda paraya niye gerek duyarsınız? (…) Defalarca söylediğim gibi, bence çalışmak artık isteğe bağlı hâle gelecek. Demek istediğim… Belki de en iyi karşılaştırma bahçecilik üzerinden yapılabilir. Bahçe işleriyle uğraşmak zorunda değilsinizdir. Markete gidebilir ve orada kusursuz sebzeler bulursunuz. Ya da bahçenizde sebze yetiştirmeyi seçebilirsiniz… İşte çalışmak da tam olarak buna benzeyecek.”[6]
Musk’ın, insan emeğinin ve bilgisinin cansız ürünleri olan yapay zekâ ve robotların insana üstün geleceği yönündeki iddiaları, tam da sermaye düzeninin yarattığı yabancılaşmanın tipik bir dışavurumudur. Keza kendine özgü biçimler alan ve emperyalist güçleri giderek daha fazla doğrudan karşı karşıya gelmeye zorlayan Üçüncü Dünya Savaşının dinamikleri, en tepedeki burjuvaların bile nükleer savaşı dile getirmesine neden oluyor. Musk’ın sözleri, “kapitalizm insanlığı yok oluşa sürüklüyor” yönündeki tespitimizin hiç de bir evham olmadığını ortaya koyuyor.
Kuşkusuz Musk’ın sözlerinin burada asıl önem taşıyan yanı, üretici güçlerin muazzam olanakları ile kapitalist üretim ilişkilerinin dar sınırlarının ayan beyan görünmesidir. Musk’ın öngörülerinin kapitalizm altında hayata geçmesi mümkün değildir. Nitekim sunucu Musk’a, “Fakat siz bu robotları satacaksınız değil mi, insanlar parayı nereden bulacak?” diye soruyor. Musk ise herkesin evrensel temel gelire sahip olacağını, devlet hazinesinin insanlara para dağıtması gerektiğini ve bunun enflasyona yol açmayacağını söylüyor. En büyük teknoloji tekelinin başındaki bir burjuva olarak Musk, üretici güçlerin muazzam gelişmesinin nesnel olarak kapitalizmi nasıl aşıp geçtiğini seziyor ama burjuva sınıf çıkarları ve sınıfsal körlüğü nedeniyle, söylediklerinin kapitalizm altında hayata geçmesinin imkânsız olduğunu kavrayamıyor. Zira canlı emek sömürüsüne ve artı-değer üretimine dayanmayan, kâr güdüsüyle meta üretilmeyen bir sistem artık kapitalizm olamaz. Şüphe yok ki Musk’ın olmasını istediği şeyler hayata geçerse, bu kesinlikle kapitalizm olmaz; kapitalizm altında ise bir “bolluk toplumu”, bir sosyalizm sermaye birikiminin yasalarına aykırıdır.
Elbette yıkıcı krizler üreten bu çelişkinin temelinde kapitalist üretimin hareket yasaları vardır. Kapitalizmde üretimin temel hedefi meta üretmek, işçiden sızdırılan artı-değeri artırarak kârı maksimize etmek ve kapitalistin sermayesini daha fazla büyütmektir. Hem üretimin nicel ve nitel boyutlarını hem de üretici güçlerin gelişme temposunun sınırlarını belirleyen şey, sermayenin kâr güdüsüdür. Bugünkü üretici güçlerin ulaştığı düzeyle, tüm insanlığın temel ihtiyaçlarını ve hatta fazlasını karşılayacak kadar ürün üretmek; yaşamın birçok alanında robotları kullanmak ve tam otomasyona geçmek mümkündür. Yani sorun gelişmiş üretici güçlerin eksikliği değildir. Fakat insanlığın çıkarına olan böyle bir durum kapitalistlerin çıkarına değildir. Zira makine ve robot yalnızca kendindeki değeri (ölü emek) yeni ürüne aktarır, yeni artı-değer ve kâr üretmez. Kârın biricik kaynağı canlı emek sömürüsüdür. Üretim sürecinde canlı emek sömürüsünün son bulması ve artı-değerin servetin kaynağı olmaktan çıkması kapitalizmin çökmesi anlamına gelir. Marx, kapitalizmin hareket yasalarının bu çöküşü nesnel olarak hazırladığını muazzam bir dehayla öngörmüştür.
Kapitalizme kadar üretim büyük ölçüde emekçinin fiziksel gücüne ve el becerisine dayanıyordu. Ancak modern sanayinin gelişmesiyle birlikte makineler giderek daha fazla üretime sokulmuş, toplumsal zenginliğin üretiminde muazzam bir sıçrama yaşanmış ve vaktinin büyük kısmını zorunlu maddi üretime ayıran insanın özgürleşmesinin nesnel koşulları oluşmuştur. Ne var ki tüm bu gelişmeler kapitalizmin sınırları içinde gerçekleşir. Kapitalizm ise işçinin artı-emek zamanının çalınması, yani artı-değer sömürüsü üzerinde yükselir. Kapitalist, işçiden ne kadar fazla artı-emek sızdırır ve dolayısıyla ne kadar artı-değer elde ederse kârını ve sermayesini o ölçüde büyütür. Lakin insan aklının, bilimin ve teknolojinin ulaştığı düzeyle birlikte, sermayenin amansız kâr güdüsü üretimi durmaksızın daha gelişmiş makinelere, robotik sistemlere ve tam otomasyona zorlar. Tam da kapitalizme özgü bir çelişki!
Kapitalist eğilimin bu içsel çelişkilerini ve sonuçlarını şu şekilde izleyebiliriz: Üretim sürecinde ve toplumsal hizmetler alanında canlı emeğin doğrudan iş görmesi giderek azalır; işçi, üretimin başlıca faili olmaktan giderek çıkar ve üretim sürecinin gözetleyicisi ve düzenleyicisi konumuna gelir. Bunun anlamı, emeğin doğrudan zenginliğin esas büyük kaynağı olma niteliğini yitirmeye başlamasıdır. Canlı emek zenginliğin kaynağı olmaktan çıktığı anda, emek-zamanı da değerin ölçüsü olmaktan çıkar. Bu durumda bütün varlığı işçinin artı-emek zamanına el koymaya, bunu artı-değer, kâr ve sermaye olarak biriktirmeye dayanan kapitalizm, çözemeyeceği bir varoluşsal krizle karşı karşıya gelir. Kapitalizm, bugün tam da böyle bir açmazın içindedir. Marx, Grundrisse’de sermayenin bu açmazını şöyle ortaya koyar:
“Bizzat büyük sanayi tarafından yaratılan bu yeni temel karşısında, başkasının emek-zamanının çalınması –ki bugünkü servet buna dayanır– sefil bir temel olarak görünür. Emek, doğrudan biçimiyle servetin büyük kaynağı olmaktan çıkar çıkmaz, emek-zamanı da onun ölçüsü olmaktan çıkar ve çıkmak zorundadır; dolayısıyla değişim-değeri de kullanım-değerinin ölçüsü olmaktan çıkar. Kitlelerin artı-emeği genel servetin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkmıştır; aynı şekilde, azınlığın çalışmaması da insan zihninin genel güçlerinin gelişmesinin koşulu olmaktan çıkmıştır. Böylece değişim-değerine dayanan üretim çöker ve doğrudan maddi üretim sürecinin kendisi de zorunluluk ve karşıtlık biçiminden sıyrılır.”[7]
Marx’ın bu satırları, toplumsallaşan üretici güçler ile kapitalist mülkiyet düzeni arasındaki çelişkinin nasıl tarihsel sınırına dayandığını ve sermaye düzeninin insanlığın önünde nasıl yıkıcı bir engele dönüştüğünü gözler önüne sermektedir. Bugünkü tüm toplumsal sorunların, çürümenin ve krizlerin temelinde, üretici güçlerin insanlığın ortak çıkarlarına değil bir avuç kapitalistin hizmetine koşulması yatmaktadır.
Üretici güçlerle kapitalist üretim ilişkileri arasındaki bu tarihsel açmaz, kapitalist ekonominin işleyişinde somut biçimler kazanır. Bunun en çarpıcı olanlarından biri, üretici güçlerin insanlığa refah ve bolluk getirmek yerine tekrar tekrar kriz ve yıkım üretmesidir. Tek tek şirketler son derece planlı ve örgütlü olsalar da kapitalist piyasaya hâkim olan anarşidir. Zira her kapitalist, daha fazla kâr elde etmek ve sermayesini daha fazla büyütmek üzere bağımsız hareket eder. Böylece toplumun çıkarlarını esas alan merkezi bir planlamanın olmadığı, her kapitalistin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettiği, sayısız kapitalistin aynı pazara üretim yaptığı bir tablo ortaya çıkar.
Rekabet baskısı altında her kapitalist, emek verimliliğini artırmak ve maliyetleri düşürmek için daha gelişmiş teknolojilere ve makinelere yatırım yapmak zorundadır. İlk davranan kapitalist üretim maliyetlerini düşürdüğü ama ürününü verili piyasa fiyatına sattığı için yüksek kârlar elde eder. Lakin zamanla tüm kapitalistler aynı teknolojik yenilikleri kullanmaya yönelirler. Bu ise, vurguladığımız gibi, canlı emeğin üretim sürecinden görece kovulması ve sermayenin organik bileşiminin yükselmesiyle sonuçlanır. Artı-değerin biricik kaynağı olan canlı emeğin payının gerilemesi, kâr oranlarının düşme eğilimini tetikler ve sermaye üzerinde baskı yaratır. Kapitalistler kâr kütlesini koruyup artırabilmek için üretimi çılgınca kamçılarlar.
Fakat pazarın sınırlarını son tahlilde belirleyen, sermaye birikiminin kısıtladığı tüketim kapasitesi ve emekçilerin alım gücüdür. Marx, bu konuda şöyle yazar: “Tüm gerçek bunalımların son nedeni, her zaman, kitlelerin, kapitalist üretimin üretici güçleri sanki bunların önündeki tek sınır toplumun mutlak tüketim yeteneğiymiş gibi geliştirme güdüsü karşısındaki yoksullukları ve tüketimlerinin sınırlılığıdır.”[8]
Bir tarafta muazzam üretici güçler ve kapitalistlerin sınırsızca üretme arzusu, öte tarafta ise tüketim gücü kısıtlanmış sömürülen geniş emekçi kitlelerin varlığının yarattığı çelişki! Kuşkusuz zamanla kredi ve borçlanmayla, emekçilerin gelecek ücretine ipotek konularak pazarın sınırları bir parça genişletilmiştir ama bu genişleme kapitalistlerin ihtiyaç duyduğu pazar ve kâr açlığını karşılamaya yetmez. Üretici güçlerin kapasitesi artarken ve sermayenin büyümesi sınırsıza açılırken, pazar daima sınırlıdır. Bu durum bir tarafta toplumun çoğunluğunu oluşturan emekçilerin açlık ve yoksullukla boğuşmasına, öte tarafta ise kıran kırana rekabet eden kapitalistlerin anarşik aşırı üretimine –burjuva ekonomi politiğin üstünü örtmek için “atıl kapasite” dediği tıkanmaya–, mevcut pazarların şişmesine ve krizlere yol açar. Kapitalist sistemin kaçınamadığı periyodik aşırı üretim krizleri denen şey tam da budur. Bu yüzden Marx ve Engels, üretici güçlerin toplumu ileriye taşıma yeteneklerinin yıkıcı güçlere dönüştüğüne dikkat çekerler. Esasında söz konusu olan, toplumsallaşan üretimin ve üretici güçlerin kapitalist özel mülkiyet düzenine, kendisine çizilen dar sınırlara isyan etmesidir. Kriz olarak kendini dışa vuran bu çatışmadır. Komünist Manifesto’da ifade edildiği gibi:
“Üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileriyle modern burjuva toplumu, o dev üretim ve değişim araçlarını ortaya çıkarmış olan bu toplum, büyüler yaparak çağırdığı cehennem zebanilerine artık söz geçiremeyen büyücüden farksız bir duruma düşmüş bulunmaktadır. Onlarca yıldır sanayi ve ticaretin tarihi, modern üretici güçlerin modern üretim koşullarına karşı, burjuvazinin ve onun egemenliğinin varlık koşulları olan mülkiyet ilişkilerine karşı başkaldırısının tarihinden başka bir şey değildir. (…) Bu bunalımlar sırasında, dönem dönem, yalnızca eldeki ürünlerin büyük bir bölümü değil, aynı zamanda daha önce yaratılmış üretici güçlerin büyük bir bölümü de yok olur. Bu bunalımlar sırasında, daha önceki çağlarda bir saçmalık olarak görülebilecek bir salgın, aşırı üretim salgını baş gösterir. Toplum ansızın geçici bir barbarlığa geri dönmüştür; sanki bir kıtlık, evrensel bir yıkım savaşı tüm geçim kaynaklarının kökünü kurutmuş, sanayi ve ticaret yok edilmiştir. Peki, neden böyle olur? Çünkü çok fazla uygarlık, çok fazla geçim kaynağı, çok fazla sanayi, çok fazla ticaret vardır. Toplumun buyruğundaki üretici güçler artık burjuva mülkiyetinin koşullarını geliştiremez olmuşlardır; tam tersine, artık kendilerini köstekleyen bu koşullara göre çok fazla güçlenmişlerdir… Burjuva toplumunun koşulları, doğurduğu zenginliği kucaklayamayacak kadar dardır.”[9]
Bu son satır son derece önemlidir. Kapitalist özel mülkiyet düzeninin, üretim sürecinde canlı emeği en aza indirerek toplumdaki zenginliği en gelişmiş makinelerle üretme kapasitesine ulaşmış dev üretici güçleri kendi dar kabuğunda tutması; kaçınılmaz olarak toplumda uzlaşmaz sınıf çelişkilerine ve ardı arkası kesilmeyen krizlere yol açmaktadır.
Esasında her sınıflı toplumda, tarihsel gelişmenin belirli bir aşamasında üretici güçler ile o andaki üretim tarzı ve bunların hukuksal bir ifadesi olan mülkiyet ilişkileri arasında bir uyuşmazlık, çatışma ve kriz baş gösterir. Nitekim kapitalist üretim ilişkileri, gelişmelerinin bir evresinde feodal üretim ilişkileri ve mülkiyet düzeniyle kaçınılmaz bir çatışmaya girdiler. Tarihsel ilerlemenin önünde gerici bir ayak bağına dönüşen feodal üretim ilişkileri sökülüp atıldı. Burjuva devrimleri, tam da bu çatışmanın kapitalist üretim ilişkileri lehine çözülmesiydi. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde bu çatışmanın aldığı biçimleri şöyle anlatıyorlardı: “Daha önce gördüğümüz gibi, üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki, şimdiye kadarki tarihte pek çok kez ortaya çıkan ama bunların temellerini tehdit etmeyen bu çelişki, her seferinde, kaçınılmaz olarak bir devrim halinde patlak vermiş ve bu sırada eş zamanlı olarak bir çatışmalar toplamı, çeşitli sınıfların çatışmaları, bilincin çelişmesi, fikri mücadele ve benzeri, politik mücadele vb. gibi çeşitli tali biçimlere bürünmüştür.”[10]
Üretim ve üretici güçler tamamen toplumsallaşırken, insanlığın uzun bin yıllar sonunda ulaştığı muazzam üretici kapasiteye özel mülkiyet olarak el konulması ve onun meyvelerinden bir avuç azınlığın yararlanması nasıl yıkıcı sorunlara yol açmayabilir ki? Kapitalizmde üretici güçler ile mülkiyet tarzı arasındaki çelişki ve çatışma, önceki sınıflı toplumlardaki örneklerin fersah fersah ötesindedir. Marx, üretici güçlerin kapitalist mülkiyet düzeninin sınırlarına sığamadığı koşullarda, kendisine dar gelen kabuğu parçalanmaya zorlayacağını şöyle betimliyordu: “Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, sonunda, bunların kapitalist kabuklarıyla uyuşamadıkları bir noktaya ulaşır. Kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin saati çalmıştır. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.”[11]
Fakat tarihsel nesnel olanak ile bu olanağın toplumsal gerçekliğe dönüşmesi aynı şey değildir. Üretici güçler kapitalist mülkiyet kabuğuna dar gelse ve Musk’ın robotlara dair sözlerinde itiraf edildiği üzere içerideki öz bu kabuğa artık sığmasa da, bu parçalanma asla kendiliğinden gerçekleşmeyecek! Kapitalizmin kendiliğinden çöküşü diye bir şey yoktur. Öz ve kabuk arasındaki uyuşmazlık sayısız noktada çatlaklar yaratsa da, kapitalist kabuğun devrimci bir eylemle kırılıp atılmaması özü boğarak çürütmektedir. Nitekim bugün kapitalist düzene dair tüm çürüme biçimleri; toplumsal ilişkilerdeki çözülme, yabancılaşmanın ve meta fetişizminin derinleşmesi, burjuva siyasal alandaki gericileşme, emperyalist savaşlar, küresel göç dalgaları ve ekolojik kriz bu çürümenin doğrudan ifadeleridir. Bizim kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaşması olarak tespit ettiğimiz şey, tam da buradan doğmaktadır. Kapitalist kabuğu parçalayacak, üretici güçleri kendisiyle birlikte özgürleştirecek ve sınıfsız topluma giden yolu açacak olan işçi sınıfıdır, onun devrimci eylemidir!
Kapitalizmin tüm frenleyici ve sakatlayıcı etkisine rağmen gelişip yetkinleşen üretici güçler, bir yeryüzü cenneti kurulmasını nesnel olarak mümkün kılmaktadır. Bir an kapitalizmin prangalarından kurtarıldığında, insanlığın bugünkü üretici güçlerle neler yapabileceğine bir bakalım: Planlı bir ekonomik örgütlenme temelinde harekete geçirilen gelişmiş toplumsal üretici güçler, insanlığın tüm gerçek ihtiyaçlarını karşılayacak bir üretim yapardı. Toplumsal olarak üretilen zenginlik, yine toplumsal temelde, kimsenin aç ve yoksul kalmayacağı, herkesin özgürlük ve refah içinde yaşayacağı bir şekilde bölüştürülürdü. Dolayısıyla üretim, bölüşüm ve toplumsal yaşam biçimi bu doğrultuda tepeden tırnağa yeniden örgütlenirdi. Sanayi ve ticaretin yoğunlaşmasından dolayı nüfusun yığıldığı ve insan yaşamının cehenneme dönüştüğü kapitalist kent cangılları ortadan kaldırılır; kent ve kır ayrımı aşılır, insan ve doğayla uyumlu yeni yaşam alanları inşa edilirdi. Gelişmiş tarım bilimi, biyoloji ve modern makineler sayesinde bugünkü tarımsal üretim kökünden değiştirilebilir, doğanın tahribatına son verilerek hem sağlıklı gıdalar üretilebilir hem de açlığın kökü yeryüzünden kazınabilirdi. Ulaştığımız evrensel bilimsel bilgi, gelişmiş tıp bilimi ve kapitalist prangalardan kurtarılmış yapay zekâ sayesinde önlenebilir tüm hastalıkların kalıcı tedavisi mümkün hale gelirdi. Keza teknolojik gelişmeler toplumun ortak yararına olacak şekilde seferber edilir; mesela yapay zekâ destekli robotlar tehlikeli ve ağır işlerde kullanılır, tam otomasyona dayalı üretim hızla yaygınlaştırılırdı. Böylece zorunlu çalışma saatleri dramatik bir şekilde kısaltılır; insanın her alanda kendi yeteneklerini ve yaratıcı güçlerini geliştireceği koşullar sağlanarak gerçek anlamda özgürleşmenin önü açılırdı.
Esasında sömürünün, sınıfların, sınırların, devletlerin ve savaşların tarihe gömüleceği; yabancılaşmanın aşılacağı ve insanın kendi kaderini eline alacağı böyle bir toplum komünizmden başka bir şey değildir. Bugünkü üretici güçler gelişmeseydi ve üretim üst düzeylerde toplumsallaşıp dünyasal bir boyut kazanmasaydı, böyle bir toplum nesnel olarak mümkün olamazdı. Fakat bu üretici güçler, işçi sınıfının devrimci eylemiyle kapitalizmin prangalarından kurtarıldığında, işte ancak o zaman insanlığın kurtuluşunun gerçek maddi temeli haline gelecektir. Uluslararası işçi sınıfının evrensel devrimci rolü, kapitalizmi yıkarak insanlığın üretici güçlerine vurulan prangaları kırmak ve komünist topluma giden yolu açmaktır!
[1] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Yay., s.74
[2] Marx, Kapital, Yordam Yay., III. Cilt, s.439
[3] Marx, age, s.440
[4] Marx ve Engels, Komünist Manifesto, Can Yay., s.67-69
[5] Marx, Kapital, Yordam Yay., III. Cilt, s.864
[6] Elon Musk, Money Won’t Matter in 2036, The Economist-Temmuz 2026; https://www.youtube.com/watch?v=XuoqKYxDHVc
[7] Marx, Grundrisse, II. Cilt, Sol Yay., s.165 [düzeltilmiş çeviri]
[8] Marx, Kapital, Yordam Yay., III. Cilt, s.486
[9] Marx ve Engels, Komünist Manifesto, Can Yay., s.56
[10] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Yay., s.75
[11] Marx, Kapital, Yordam Yay., I. Cilt, s.729
