Bu metin, Pierre Broué’nin Trotsky adlı biyografisinin ikinci kısmında yer alan Ordu Mimarı (Bâtisseur d’armée) başlıklı bölümün çevirisidir. “Troçki Kızıl Ordu’yu Nasıl Örgütledi?” ana başlığı ile metin içindeki ara başlıklar tarafımızdan eklenmiştir; metindeki vurgular bize aittir.
Ordu Mimarı[1]
1918 başlarında, daha sonra “Beyazlar” olarak anılacak olan Çarlık generallerinin silahlı çatışmayı başlatmaya dönük ilk girişimleri ve Brest-Litovsk sürecinde çıkarılan acı dersler, Bolşeviklerin devrimden doğan rejimi savunabilecek nitelikte bir ordu kurmasını zorunlu kılıyordu. Bu ordunun başında insanları peşinden sürükleyebilecek bir önder ve bir örgütçü; kalabalıkları coşturabilecek bir hatip; kendisini ortaya koyan ve örnek olan bir lider; kitleleri ayağa kaldırmayı, bir araya getirmeyi, örgütlemeyi ve savaşa götürmeyi bilen bir militan gerekiyordu. Dışişleri Komiserliğinden istifa etmiş olan Troçki artık müsaitti. Zaten Kızıl Ordu’nun adamı başka kim olabilirdi ki? Petrograd Sovyeti başkanlığından Askeri Devrimci Komiteye, oradan da Brest Konferansı delegasyonunun liderliğine kadar daima en ileri ve en açıkta bulunan mevkilerde yer almıştı. Dolayısıyla, Almanya ile imzalanan barışın hemen ertesinde ve –kendisi de çok iyi bildiği üzere– iç savaşın şafağında, devrimin ordusunu yaratma göreviyle Askeri İşler Halk Komiseri olması son derece doğaldı; bu, ilk çatışmaların ateşi içinde ivedilikle çelikleştirilmesi gerekecek yepyeni bir orduydu.
Troçki bu rol için teknik açıdan hazır mıydı? Bu, yanıtı açık bir sorudur. Kuşkusuz, başkalarının üniforma altında geçirdiği yılları hapishanelerde ya da sürgünde geçirmiş olduğundan, doğrudan kişisel bir askeri deneyimi yoktu. Ne var ki önce Balkanlar’da, ardından Fransa’da yürüttüğü savaş muhabirliği faaliyeti; onu genel askeri sorunlarla, yeni tekniklerin özellikleri ve sonuçlarıyla, insani sorunlarla ve savaş ile ekonomi arasındaki bağla yakından tanıştırmıştı. Elbette bu birikim onu tek başına askeri konularda bir uzman, hele hele bir stratejist kılmıyordu. Bununla birlikte, genel askeri teoriye dair bilgisi hiç de azımsanacak gibi değildi. Alman yazar Schulz’un Savaş Tarihi yapıtını ve Clausewitz’in, kendisini çok önceden savaşın politikanın başka araçlarla sürdürülmesinden ibaret olduğuna ikna etmiş olan ünlü eseri Savaş Üzerine’yi titizlikle okuyup incelemişti. Birçok noktadaki görüş ayrılığına rağmen, Jean Jaurès’in Yeni Ordu (L’Armée nouvelle) adlı kitabını da okumuş ve ona büyük değer vermişti. Nihayet, savaş yıllarında Paris’te bulunduğu sırada Kievskaya Mısl gazetesine göndereceği yazıları hazırlamak amacıyla uzmanlık kitaplarını ve süreli yayınları incelediğini de görmüştük.[2]
Yine de onun asıl kozu başka bir yerde yatıyordu. Askeri İşler Halk Komiserliği ve Devrimci Askeri Konsey Başkanlığı gibi yeni görevlerinde Troçki’nin, Kızıl Ordu’yu kurmak gibi Herkülvari bir göreve kattığı şey, emsalsiz entelektüel kapasitesi ile siyasi bir önder ve kitleleri peşinden sürükleyebilen bir lider olarak kişiliğiydi. Şimdi bir ordu kuracak ve iki buçuk yıl boyunca amansız bir iç savaşı yönetecekti; tıpkı ayaklanma sanatını hiç öğrenmeden ve diplomatlık mesleğinden gelmeden, deneyimli bir siyasi militan olarak ayaklanmayı yönetip barış görüşmelerini yürüttüğü gibi.[3]
Silahlı ayaklanma meselesine dair Troçki, çok erken tarihlerden itibaren açık ve belirgin fikirlere sahipti. Onun gözünde daimi ordu, devrimin önündeki en ciddi engeldir. Bu iki güç arasındaki üstünlüğü ise askerler ve onların yapacakları tercih belirleyecekti. Dolayısıyla ayaklanma meselesi yalnızca askeri bir sorun değildir; zira en modern silahlar dahi pekâlâ proletaryanın eline geçebilir.
Troçki, yalnızca gerilla yöntemleriyle ya da gerilla eyleminin devrimci grevle birleştirilmesiyle zafere ulaşılabileceğine de inanmaz. Zaferi söküp alabilecek yegâne güç kitlelerin mücadelesidir. Öyle bir mücadele ki bu, “silahlı ve silahsız halk tarafından desteklenen birliklerin bir kısmının, evrensel bir nefretle kuşatılmış olan diğer kısımla savaşacağı” bir kavgadır.[4] Bu yüzden, kelimenin gerçek anlamıyla ayaklanma muharebesi, onun gözünde orduya karşı verilen bir mücadeleden çok, orduyu kazanmak için verilen bir mücadeledir. Böylece ordu, Troçki için hem silahlı halkın örgütlendiği başlıca alan hem de köylü kitlelerinin siyasal olarak eğitileceği temel zemin haline gelir.[5]
Yeni komiserin emrinde yalnızca son derece az sayıda insan ve askeri birlik bulunuyordu. Eski bir kurmay subay olan Albay Vatsetis’in komuta ettiği Letonyalı Nişancılar Alayı, eski Çarlık ordusunun dağılmadan devrim sürecinden geçip devrimin safına katılan ender birliklerinden biri olarak daima örnek gösterilir. Güneyde Antonov-Ovseyenko’nun peşinden giden birkaç bin Kızıl Muhafız ise genel olarak özverili ve cesur insanlardı; ancak muharebe deneyiminden yoksundular ve modern bir savaşta fiilen hiçbir işe yaramıyorlardı. Böylesi bir zemin üzerinde yükselen bizzat Kızıl Ordu’ya bağlı ilk birlikler de, taşıdıkları yeni etikete rağmen aynı derecede kırılgandı; özellikle de personel yapıları son derece akışkan ve istikrarsızdı. Gönüllüler çoğu kez bu saflara yalnızca uğrayıp geçiyor; karınlarını doyuracak, bir kaput edinecek ve ilk maaşlarını alacak kadar kalıyorlardı. Alman taarruzu karşısında her türlü direnişin topyekûn çöküşünün de açıkça gösterdiği üzere, bu güçlerin bütünü, Troçki’nin de teslim ettiği gibi, ancak “sonsuz küçük bir direnme kapasitesine” sahipti.[6]
Devrimden orduya: Disiplin ve düzen sorunu
Böylesi bir tablonun ortaya çıkışı elbette tesadüf eseri değildi. Devrim; bunca enerjiyi, kahramanlığı ve fedakârlık ruhunu görkemli bir biçimde açığa çıkarıp eski orduyu tam anlamıyla çözüp dağıtırken, paradoksal olarak, bizzat kendi savunması için bile olsa yeni bir ordunun kurulmasına karşı çıkan son derece güçlü duygu ve eğilimlerin de kaynağını oluşturuyordu. Çünkü devrim, kitlelerin barışa duyduğu ve kendini kitlesel firarlarla, bütünüyle terk edilmiş cephelerle dışa vuran bu köklü ve genel özlemden beslenmişti. Bu çalkantı içinde yalnızca pasifist duyguları değil; otorite karşıtı, anti-militarist ve son tahlilde köklü biçimde bireyci ruh hallerini de sürükleyip getiriyordu. Enternasyonal marşının dizelerinde dile geldiği gibi, düne kadar “hiçbir şey” iken artık “her şey” haline gelen bu insanlar; onlar için artık ordu kurumundan ve askerlik halinden ayrılmaz hale gelmiş olan talim ve terbiye düzenini, kör ve acımasız disiplini ve baskıcı şiddeti hatırlatan her şeyden derin bir nefret duyuyorlardı.
Hepsinden öte ve çok daha genel bir düzeyde, milyonlarca insan artık Çarlık otokrasisini, tepeden inme komutayı, büyük küçük tüm komutanların tartışmasız otoritesini ve merkeziyetçiliği kendilerine hatırlatan her şeyi kesin bir dille reddediyordu. Askerler aylardır subaylarını seçip görevden alma hakkı için mücadele etmişlerdi; üstelik bunu kendilerini savaşa sürsünler diye değil, barışı sağlasınlar diye yapmışlardı. Devrimci bir ordunun varlığını kabul edenler bile, bu ordunun “Prusya usulü” kışla disiplinini bütünüyle çöpe atıp, ilkesel olarak kendi komutanlarını seçmesi gerektiğini savunuyordu. Dahası, devrim pek çokları için bir inisiyatif okulu olmuştu; bunun sonucunda otorite alabildiğine parçalanmış, mevcut askeri birlikler fiilen tam bir bağımsızlık içinde hareket eder hale gelmişti. Bu tabloyu Troçki şöyle aktarır:
“Askeri birlikler (özellikle de alaylar), beraberlerinde zırhlı araçlar ve uçaklar götürüyordu; oysa tüfeklerine takacak süngüleri bile yoktu ve çoğu zaman mermi sıkıntısı çekiyorlardı.”[7]
Böylesi koşullar altında Askeri İşler Halk Komiserinin ilk görevi açıklamak, ikincisi ise söylediklerini kanıtlamak üzere işe koyulmaktı. Kızıl Ordu uğruna, iktidarın fethi için gösterdiği kadar büyük bir enerjiyle yürüttüğü propaganda ve ajitasyon faaliyetinde, artık savunulması gereken bu devrimin hedeflerini hatırlatmaktan asla geri durmuyordu. 21 Nisanda Moskova’da yaptığı bir konuşmada bunu şu sözlerle özetliyordu:
“Evet, bizler barışa doğru ilerliyoruz ama işçi kitlelerinin kendilerini ezenlere, sömürücülere ve tüm ülkelerin emperyalistlerine karşı silahlı mücadelesi yoluyla.”[8]
4 Haziran 1918’de, Sovyetler Merkez Yürütme Kurulunun genişletilmiş bir oturumunda, kıtlık üzerine yapılan bir tartışma sırasında, Menşevik sıralarından yükselen alaycı bir “Yaşasın iç savaş!” sataşmasına şöyle karşılık veriyordu:
“Bizim partimiz iç savaştan yanadır! Tahıl için iç savaş yürütmek gerekir! Biz Sovyetler, savaşa gidiyoruz! Evet, yaşasın iç savaş! Çocuklar, yaşlılar, işçiler ve Kızıl Ordu için karşı-devrime karşı doğrudan ve amansız mücadele adına iç savaş!”[9]
Kuşkusuz, eline geçen her fırsatta ısrarla vurguladığı savlardan biri, yaklaşmakta olan uluslararası devrimdir. Mesele yalnızca Rus Devrimini savunmaktan ibaret değildir; böylesi bir görev esasında fazlasıyla dar kalır. Asıl sorun, Rus Devriminin şahsında, dünya devrimci hareketinin şimdilik yalıtılmış bir müfrezesini savunmaktır. 21 Nisanda, kendine has hitabet üslubuyla bunu şöyle dile getirir:
“Unutmamalıyız ki bizler artık yalnızca kendi kaderimizin efendileri değiliz, aynı zamanda özgürleşmiş bir dünya uğruna bütün insanlığın kurduğu düşleri de ellerimizde tutuyoruz. Bütün ülkelerin burjuvazisi karşımızdadır; ne var ki bütün ülkelerin işçi sınıfı ve onun umutları da bizimledir.”[10]
Ona göre, “tarihin, devrimlerinin zaferiyle diğerlerinden daha önce haklı çıkardığı” Ruslar, pek yakında dünyanın geri kalanını da tutuşturacak kaçınılmaz patlamaya hazırlıklı olmalıdır. Bu ise her şeyden önce, “halkların kardeşliği ve sosyalizm adına” yaklaşan devrimlerin imdadına yetişecek bir silahlı gücü yaratmak için gerekli imkânları hazırlamak anlamına gelir.
Uzun vadeli hedef çok büyüktür. Kısa vadedeki görev ise ondan hiç de aşağı kalmaz. Devrimin Çarlık karşısındaki zaferinin ardından Troçki, bir bakıma akıntıya karşı kürek çekerek, devrimin savunmasını ve zaferini, ilk aşamada Avrupa ölçeğinde, yenilenmiş ve genişletilmiş bir düzeyde güvence altına alacak orduyu inşa etmek zorundadır. Bu açıdan, Rus Komünist Partisi Moskova Şehir Konferansında 28 Martta yaptığı konuşmanın başlığı son derece anlamlıdır: “Çalışma, Disiplin ve Düzen.”[11]
Bir sınıf ordusunun inşası
Kimileri bunda yalnızca devrimden değil, aynı zamanda devrimci idealden de bir kopuş ve yüz çeviriş görür. Troçki ise onlara, inşa edeceği ordunun sınıfsal ilkeler üzerine kurulmuş bir sınıf ordusu olduğunu söyler; çünkü ancak böyle bir ordu gerçekten dünya devriminin aracı olabilir. Bunu, komünizm ile “basmakalıp dil”in birbirinden ayrılamayacağını sananları şaşırtacak bir dille şöyle ifade eder:
“Pagan dünyanın fikirlerine galebe çalan Hristiyanlık fikrini taşıyanlar balıkçılardı, çobanlardı, yoksullardı. Biz de işe işte bu unsurlarla başlıyoruz. Zira onlar, aristokrasinin ya da imtiyazlıların değil, proletaryanın ordusu olan bir ordunun temelini oluşturuyorlar.”[12]
Ona göre, Kızıl Ordu’nun kuruluşunda ve işleyişinde belirleyici rol komünistlere ait olmalıdır. İlk birlikleri teşkilatlandıranlar ve hücreler halinde örgütlenerek askerlerin siyasi esininden, onları harekete geçirmesi gereken idealden ve ellerinde silahlarla zafere ulaştırmak zorunda oldukları fikirlerden sorumlu olanlar bizzat komünistlerdir. İç Savaşın sonunda, Komünist Partisi üyelerinin yarısı –yaklaşık 300 bin militan– Kızıl Ordu saflarında yer alacaktır. Bu görev onlar için yenidir. Ne var ki Troçki, bu vazifenin devrime yol açan, Ekim’in yolunu döşeyen önceki görevlerle hiçbir çelişki taşımadığında ısrarcıdır. Bilakis bu, bir bakıma aynı görevlerin uzantısıdır:
“Bizler [komünistler], tuttuğumuz her mevzide artık en yüksek bilinci, en güçlü görev duygusunu, en üstün yaratıcılığı sergilemek zorundayız. Kısacası, yeni bir hayatın sahici kurucuları olan bir sınıfı niteleyen tüm vasıfları ortaya koymalıyız. Ve partimizin bağrında yeni bir ahlak –daha doğru bir deyişle, dünkü mücadeleci ahlakımızın gelişip serpilmesi olacak bir ahlak– yaratmalıyız.”[13]
Komünistler böylelikle Kızıl Ordu’nun hem harcı hem de yüreğidir. Saflarda, Troçki’nin hiç tereddüt etmeden “dayanışma ruhu biçiminde insanlar arasında yeni bir dini bağ”[14] olarak adlandırdığı bu bağı geliştiren ve orduyu bu ruhla yoğuranlar bizzat onlardır. Üstlendikleri rol gereği –ki Troçki bunu sözlerinden ziyade eylemleriyle ortaya koymaktadır– komünistler hiçbir ayrıcalıktan ve tabir-i caizse hiçbir haktan yararlanmazlar; buna karşılık ödevleri vardır. Troçki bu ilkeye kıskançlıkla sahip çıkar. Bu tavrı kendisine pek çok husumet ve üstü az çok örtülü suçlama kazandırsa da o sarsılmaz kalır. Komünist, bilhassa da komünist işçi, Kızıl Ordu’nun temelini oluşturan yeri doldurulamaz unsurdur. Temmuz 1918’de, devrimin atan kalbi olan Petrograd Sovyetinin mevcudunun dörtte birini çoktan Kızıl Ordu saflarına sevk ettiğine dikkat çeken Troçki, durumu şöyle açıklar:
“Eski orduların aylar süren talim, ceza ve kışla terbiyesiyle mekanik olarak oluşturduğu birliği, bizler […] işçi sınıfının en iyi unsurlarını ordumuzun saflarına katarak yaratmak zorundayız.”[15]
Kızıl Ordu’nun disiplini, ona göre, dünyanın diğer tüm ordularında olduğu gibi tepeden inme buyruklarla, kırbaç zoruyla ayakta durmaz. Aksine özgürce benimsenmiş, isteyerek kabul edilmiş, “yoldaşça, bilinçli ve devrimci” bir disiplindir. Bu disiplinin asli rolü, Troçki’nin “toplumsal eğitim” dediği şeydir: “Bu eğitim, her bir işçinin, askerin ve köylünün hangi toplumsal birliğin kendi çıkarlarına ve yalnızca onlara hizmet ettiğini kavramasını sağlamaktan ibarettir.”[16]
Görev hiç de kolay değildi. Bunu tereddütsüz teslim ediyordu, ancak kendi gözünde hayati önem taşıyan şu tespiti de ekliyordu: “Bizim avantajımız şu ki, saklayacak hiçbir şeyimiz yok.”[17]
İlk iş, tüm cumhuriyet ölçeğinde merkezi bir idare kurmaktı. Yerel, vilayet ve kaza düzeylerinde bürolar teşkil edildi. İlgili düzeydeki sovyetler tarafından, kendi üyelerinden ikisi ile bir askeri görevliden oluşturulan bu bürolar; sekiz askerî bölgede, önce gönüllülerin silahaltına alınması ve eğitilmesinden, ardından da seferberlikten sorumlu devlet organları olarak görev yapıyordu.
İkinci aşama yani askere alma süreci, 22 Nisan 1918 tarihli kararnamenin ifadesiyle, “toplumsal yaşamın bütününü yeniden kurmak uğruna mücadele eden işçi sınıflarının”[18] Kızıl Ordu içindeki hegemonyasını sağlama zorunluluğu ekseninde bütünüyle örgütlenmiş bir harekâttı. İlk evrede işçiler, gönüllülük temelinde ve sıkı bir siyasi denetim altında silahaltına alındı. Çünkü her şeyden önce bir vurucu birliğe sahip olmak gerekiyordu. Bu sonuç elde edildikten sonra işçilerin yaş gruplarına göre seferber edilmesine geçilebildi; bunun ilk örneği 1918 yazında Moskova’da 20 bin işçinin silahaltına alınması oldu. İşçilerin –1919 sonunda toplam mevcudun yalnızca yüzde 15 ila 18’ini oluşturmalarına rağmen[19]– siyasi düzlemde ve komuta kademesindeki ağırlıkları güvence altına alındıktan sonra, yeni yaş gruplarından çeşitli uzmanlara kadar her kesimin seferber edilmesi artık mümkün hale gelmişti.
Buna paralel olarak, farklı kademelerdeki askerlik bürolarının denetimi altında işçilerin ve yoksul köylülerin askeri eğitim süreci yürütülüyordu. İşyerleri temelinde yürütülen bu askeri hazırlık, milis örgütlenmesinin de ilk nüvesini oluşturuyordu. O an için Troçki’nin daha Mart 1918 sonunda ortaya koyduğu perspektif, ilk askere alınan gönüllü kadrolardan bir iskelet oluşturmak ve tehlike çanları çaldığında, onun kendi deyimiyle, bu iskeletin üzerini “et ve kan yani fiilen silahlı geniş işçi ve köylü kitleleri” ile örtmekti.[20]Kadınlara, talep etmeleri halinde askeri eğitimden yararlanma ve bir muharip birlikte yer alma hakkı da tanındı. Dini gerekçelere dayalı vicdani ret de kabul edilmişti: Silahaltına alınıp da silah taşımayı ve kullanmayı reddeden gençler başka hizmetlere sevk ediliyordu.[21]
İşte bu sayede, başlangıçta dağınık haldeki mevcudu birkaç on bini ancak bulan Kızıl Ordu, daha aynı yılın –1918’in– sonunda birkaç yüz bin kişiye ulaşmış, 1920 yılı içinde ise 5 milyonu aşmıştı. Askere almadaki bu başarı, ancak cüretkâr bir komuta politikası sayesinde mümkün olabilmişti.
Eski ordunun uzmanları ve yeni ordunun komiserleri
Troçki’nin en fazla direnişle karşılaştığı alan işte bu sonuncusuydu. Üstelik bu direnç yalnızca saflardan değil, partinin ve devletin bizzat tepesinden ve ordunun kendi içindeki pek çok kesimden yükseliyordu. Askerlik mesleğinin teknik niteliğine ya da daha ziyade bilimsel karakterine inanan Troçki, emrinde yeterli sayıda profesyonel asker –yani o dönemde artık “askeri uzmanlar” diye anılmaya başlanan eski Çarlık subayları– bulunmadan, muharebe kabiliyetine sahip bir orduyu birkaç ay içinde inşa etmenin imkânsız olduğu kanaatine daha en başından varmıştı.
Eski ordunun subay heyeti, ilk bakışta, ister kendi rızasıyla ister zor altında olsun, Kızıl Ordu’nun muhtaç olduğu uzmanları temin etmeye hiç de elverişli görünmüyordu. Zira bu zümrenin ezici çoğunluğu eski rejime siyaseten bağlı ve her şeyden önce devrime düşmandı. Cömert, idealist ve ufku açık küçük bir azınlık devrimin çekim gücünü hissetmiş ya da onun safına kazanılmış olabilirdi. Nitekim Tuhaçevski’nin simgesi olduğu genç subaylarda durum özellikle böyleydi. Lakin ezici çoğunluğu oluşturan pasif ve temkinli gelenekçiler, özünde devrimci davaya derinden düşmandı. Nihayet aralarında, her türlü yola başvurarak sabotaj yapmaya kararlı olan ve iç savaşın kızıl bölgede yakaladığı karşı-devrimciler de vardı.
Doğal olarak bu insanların tamamı, konumları ya da kişisel nitelikleri ne olursa olsun, devrimci kampta yaygın bir husumetle karşılaşıyordu. Üniforma giymiş milyonlarca insan için subaylar, hem militarist tahakkümün hem de savaşın acılarının simgesi olmayı sürdürüyordu. Komünistlerin gözünde ise onlar, en ufak bir güveni dahi hak etmeyen ve daima sabotaj fırsatı kollayan sınıf düşmanının cisimleşmiş haliydi. Nitekim başlangıçta devrim safına katılmış subayların arasında, mevcut önyargıları doğrulayacak ya da daha da pekiştirecek, büyük yankı uyandıran ihanetler baş gösterecekti. İşçi ve komünist kamuoyunun gözünde meslekten subay potansiyel bir haindi; onun Kızıl Ordu’ya kabul edilmesi ise, en iyi ihtimalle, korkunç bir tedbirsizlikti.
Troçki ise tam tersine, sıfırdan başlamamanın yani fiilen iş görebilecek bir orduya sahip olmanın tek yolunun çok sayıda eski subayın hizmetinden yararlanmak olduğuna inanıyordu. Fakat onları istihdam etmenin içerdiği tehlikeleri de karşılaştığı husumeti de hesaba katmak zorundaydı. İç Savaş boyunca “sadık” ve “dürüst” olduklarını gösterenleri hiç yılmadan ve büyük bir enerjiyle savundu. Maruz kaldıkları sürekli suçlama ve kuşkulara karşı çıktı ve bıkıp usanmadan şu gerekçeyi ileri sürdü: Demiryollarındaki sabotajlara rağmen hiç kimsenin mühendislerin görevden uzaklaştırılmasını istemediği açıktı; tıp dünyasının kodamanlarının açıktan yürüttüğü sabotaj da kimseyi onların hizmetlerinden vazgeçmeye sevk etmemişti. Her şeyden önemlisi Troçki, “komutanların” yanına birer “siyasi komiser” yerleştirme çözümünü kabul ettirdi. Bu kurumu şöyle açıklıyordu:
“Askeri komutanın yetkisini ikiye bölmek; sadece askeri, operasyonel ve muharip işlevi bu işi öğrenmiş ve onu daha iyi bilen birine bırakırken, onun yanına psikolojisi, bilinci ve kökeni itibarıyla iktidarı ele geçiren yeni sınıfa bağlı birini yerleştirmek zorundayız.”[22]
Muhtemelen Fransız Devrimi ordularındaki “görevli temsilci” (représentant en mission) kurumundan kısmen esinlenen siyasi komiser, çoğu kez eski bir subay olan askeri komutanın yanında, ordudaki “Sovyet iktidarının doğrudan temsilcisi” olarak yer alıyordu. Görevi, askeri otoritenin Sovyet iktidarına ve devrime karşı kullanılmamasını gözetmekti. Komiser, ehil olmadığı askeri kararlara müdahale etmezdi. Lakin komutanın verdiği her yazılı emrin altında bulunması zorunlu olan imzası, söz konusu emrin karşı-devrimci bir girişim olmadığını güvence altına alıyordu. Troçki’nin daha sonra söyleyeceği gibi komiser, “devrimci görev ve sarsılmaz disiplin ilkesini” cisimleştiriyordu.[23]
Böylesi bir komuta ikiliğinin sakınca ve tehlikeleri aşikârdı. Buna rağmen bu ikilik, İç Savaş boyunca nihayetinde tam bir başarıyla işledi ve Kızıl Ordu’nun zaferine de kuşkusuz büyük ölçüde katkıda bulundu. Ancak bu uygulamanın nihai aşamasına, yani “komutan ile siyasi komiserin işlevlerinin tek bir kişide birleşmesi”ne ulaşamadı ki bu da Troçki’nin uzun vadeli hedeflerinden biriydi. Troçki, meslekten askerler üzerine yazarken bu alanda izlediği politikanın başarısını memnuniyetle vurguluyordu:
“Ordumuz on binlerce eski meslekten subayı saflarımıza yalnızca mekanik olarak katmakla kalmadı […]; onların binlercesini organik olarak bünyesine kattı, psikolojik olarak özümsedi, ahlaken yeniden dövdü ve korkunun değil bilincin sonucu olarak ordumuzda hüküm süren yeni ruha tâbi kıldı.”[24]
Komiserlere gelince –bunların oldukça büyük bir bölümü bu şekilde iş başında piştikten sonra sonunda askeri komuta görevleri üstlendi–, Troçki onlar hakkında kesin bir dille şöyle diyordu:
“Komiserlerimizle, önder komünist savaşçılarımızla, hiçbir kast ayrıcalığına sahip olmayan; işçi sınıfının davası uğruna ölmeyi ve başkalarına da ölmeyi öğretmeyi bilen yeni bir komünist samuraylar zümresi ortaya çıkardık.”[25]
Hâlihazırda yetişmiş subayların ordu hizmetine alınması, askeri okulların kurulmasıyla tamamlandı. Başlangıçta birkaç yüz, daha sonra ise yılda birkaç bin subay yetiştiren bu okullarda, nispeten kısa süreli kurslar aracılığıyla deneyimli savaşçılar kuramsal bir tedrisattan geçiriliyor ve mezun olur olmaz takım, hatta bölük komutanlıklarına atanıyorlardı. Bu kapsamlı askere alma faaliyeti, öteden beri “apoletli subaylara” hasım olan meslekten astsubaylara da yöneltildi. Deneyimleri sayesinde bu kişilerin doğrudan taburların, hatta alayların başına geçirilmelerinde tereddüt edilmiyordu.
Ateş altında, çarpışmalar içinde ve bir dizi irticali (doğaçlama) çözümle Kızıl Ordu işte böyle inşa edildi. Karşı-devrimin saldırıları arasındaki her soluklanma fırsatı, askeri teşkilatı sıkılaştırmak, sadeleştirmek, yetkinleştirmek, hatta –Eylül 1919’dan itibaren Kızıl Süvari birliklerinin oluşturulmasında görüldüğü üzere– yeni yollar açmak için değerlendirildi.
Diğerleri gibi bir ordu mu?
İç Savaş döneminin Kızıl Ordusu, bu dönemde Sovyet cephesindeki hasımları olan anarşistler ile Sol SR’lerin –tıpkı bugünkü hasımlarının da ileri sürdüğü gibi– savundukları üzere, “öteki ordulardan farksız bir ordu” muydu?
Kızıl Ordu savaş halindeki bir ordudur. Üstelik bu savaş bir iç savaştır ve herkes çok iyi bilir ki, Troçki’nin veciz ifadesiyle, ne savaş ne de iç savaş “cilalı parkeler üzerinde beyaz eldivenlerle” yürütülür. Biraz dikkatli bir gözlemci bile, çağdaş savaşa ve dolayısıyla düpedüz barbarlığa ait pek çok özelliği bu orduda fark edecektir. Troçki de, bu mücadelede Avrupa uygarlığının yazgısının belirlendiğine inanmasına rağmen, bu gerçeği hiçbir zaman inkâr etmemiştir.
Kızıl Ordu’nun önderi, meslekten subayları daha sıkı denetim altında tutmak için rehin alma yöntemine; özellikle de aile reisinin ihanetinden ya da sabotajından –kadınlar ve çocuklar da dâhil olmak üzere– bütün aileyi sorumlu tutma usulüne başvurdu mu? Kimi yazarlar bunu yazmış, kimileri ise ima etmiştir. Fakat bu iddialarına katılmamıza imkân verecek herhangi bir belgeye rastlamadık. Troçki Arşivinde, yeni rejim tarafından tutuklu bulunan on binlerce meslekten subaya ilişkin 13 Ekim 1918 tarihli bir not yer almaktadır. Genel olarak haklarında somut hiçbir suçlama bulunmayan bu kişiler, toplumsal konumları nedeniyle hapsedilmişlerdir. Kuşkusuz Troçki bu kadro ihtiyatından (yedek subay havuzundan) yararlanmak istemekte ve onlara Kızıl Ordu saflarına katılma imkânının tanınmasını önermektedir. Şayet kabul ederlerse, aile durumlarının tahkik edilmesi gerekir. Troçki şöyle açıklar:
“Kendilerine, ihanet etmeleri veya düşman saflarına firar etmeleri durumunda ailelerinin tutuklanacağı bildirilmeli ve bu hususta kendilerinden imza alınmalıdır.”[26]
Yöntem ille de onaylanmasa dahi, bunun bir “rehin alma yöntemi”nin düpedüz tatbiki olmadığı teslim edilecektir. Zira böylesi bir yöntem genellikle ne seçim hakkı tanımakla ne de imza almakla uğraşır. Keza bu metni yayımlayan Jan M. Meijer’in de dipnotunda belirttiği üzere, bu yöntemin gerçekten uygulandığını, dolayısıyla gerçek anlamda rehin almaların yaşandığını gösteren herhangi bir vakadan haberdar olmadığımızı kaydetmek gerekir.[27]
Firarilere uygulanan yaptırımlara ilişkin belgeler çok daha fazladır. Nitekim Mayıs 1919 tarihli bir metin, bu firarileri “askeri grev kırıcılar” olarak nitelendirmekte, onları Beyaz generallerin “uşakları ve emir kulları” diye damgalamaktadır. Troçki burada yasanın uygulanmasını yani firarilerin –diğer ordulardakinin aksine, yalnızca subaylardan teşekkül etmeyen– bir mahkeme huzuruna çıkarılmasını talep eder. Bu mahkemelerin komiserleri ve subayları da ağır biçimde cezalandırdığını biliyoruz.[28]
Bununla birlikte, genel olarak firarileri cezalandırmaktansa onları yeniden kazanmaya ve tekrar muharebe saflarına döndürmeye öncelik verilmiş gibi görünmektedir. Troçki Hayatım adlı eserinde, Riyazan’da yaklaşık 15 bin firarinin önünde bir masanın üzerine çıkarak onlara nasıl hitap ettiğini ve bunların daha sonra birkaç alay teşkil ettiğini anlatır.[29] 24 Ocak 1919’da ise genç komutanlarına şöyle sesleniyordu:
“Bana üç bin firari verin, isterseniz bunu bir alay olarak tanımlayın ama başlarına savaşçı bir komutan, iyi bir komiser, taburların, bölüklerin ve takımların başına da uygun komutanları getireyim. Bu üç bin firari, bir ay içinde bizde, devrim ülkesinde mükemmel bir alay meydana getirecektir.”[30]
Öte yandan Troçki’nin yazışmaları ve askeri metinleri, Kızıl Ordu askerlerine karşı girişilen zorbalıklar, yargısız infazlar ve haksız mahkûmiyetler gibi pek çok “vukuatı” da gün yüzüne çıkarmaktadır. Yalnızca şunu kaydetmekle yetinelim: Kendisine şikâyetler iletilmekte, o da tahkikat yapılmasını talep etmekte ve kendisinden istenen hesabı vermeye gayret göstermekteydi.
Kızıl Ordu neferinden talep edilen “yemin”; bu işçi ve köylü ordusunun askeri unvanını “onurla taşımayı”, “yurttaş haysiyetine” riayet etmeyi, düşüncelerini ve eylemlerini tüm emekçi halkın kurtuluşu olan yüce hedefe yöneltmeyi ve hayatını “sosyalizm davasına ve halkların kardeşliğine” vakfetmeyi öngörüyordu.[31] Gönüllü olarak saflara katılmamış erler açısından bu yemin cebri bir nitelik taşısa da, gerek söz konusu metnin gerekse merasimin kendisinin geleneksel bir ordu imgesini çağrıştırmadığını teslim etmek gerekir.
Üniformalar konusunda da durum aynıydı; başta Kızıl Ordu’nun önderinin üniforması geliyordu. Ressam Georges Annenkov şöyle anımsıyor:
“İç Savaşın tam ortasında Lev Troçki, yarı şaka yarı ciddi bir edayla bana şöyle dedi: «Bu arada, Kızıl Ordu’nun en yüksek komutanı olduğuma göre, benim de şöyle bir üniforma giymem gerekmez mi acaba? Bana buna benzer bir şeyler karalayabilir misiniz?»
“Apoletlerin henüz nefretle anılan bir simge olduğu, muteber sayılan yegâne nişanın ise göğse yahut süngüye iliştirilmiş bir parça kızıl bezden ibaret bulunduğu günlerdi. O vakit, göğsünün tam ortasında koca bir cebi olan koyu renk bir yağmurluk ve üzerinde koruyucu gözlükler bulunan siyah deri bir kasket karaladım. Mujik çizmeleri, enli bir meşin kemer ve ön kolun yarısına kadar uzanan uzun konçlu siyah deri eldivenler bu kıyafeti tamamlıyordu. İşte 1923’te Troçki, devrimin bu kıyafeti içinde, Sovyet hükümetinin Moskova’daki Kızıl Ordu Müzesi için sipariş ettiği anıtsal portresi için bana poz verdi.”[32]
Başındaki önderin alenen şu sözleri sarf edebildiği bir ordu da “geleneksel” bir ordu değildi: “Kızıl Ordu’da en iyi asker, kesinlikle en itaatkâr ve hiç şikâyet etmeyen asker demek değildir. Tam tersine.”[33]
Ordudaki komuta kademesi ile taban arasındaki ilişkileri ele almak üzere bir konferans toplanması önerisi bizzat Troçki’den gelmişti. Ayrıcalıkların (tayın ve teçhizat) zorunlu asgari düzeye indirilmesini, suiistimalden doğan ayrıcalıkların amansızca üzerine gidilmesini, ayrıcalıklara ilişkin şikâyetlerin dikkate alınmasını sağlayacak tedbirlerin belirlenmesini ve komutanların suiistimallerine ilişkin davalara aleniyet kazandırılmasını bu konferansın gündemine taşımayı teklif eden de yine kendisiydi.
İlk bakışta Kızıl Ordu’nun köklü özgünlüğünü oluşturan niteliklerden biri, bir süre Rakovski’ye emanet edilen devasa propaganda aygıtı, yani “Kızıl Ordu Siyasi İdaresi”dir (PUR). Merkez konseyinde 600, toplamda ise 16 bin kişinin görev yaptığı bu muazzam örgüt, ordudaki 120 bin komünistin faaliyetlerini denetlemekle kalmıyor; aynı zamanda ordunun bütün harekât sahasında, kurtarılmış bölgelerde sovyet seçimleri yapılana dek kurulan devrimci komitelerin (revkom) çalışmalarını da denetliyordu. Bu aygıt aynı zamanda siyasi ve kültürel çalışmalara, gazete, bildiri ve afişlerin basımına, tiyatro ve sinema faaliyetlerine, Kızıl Ordu’nun kurs ve üniversitelerine, tiyatro ve müzik topluluklarına, korolara ve bale topluluklarına, köy okullarına ve kütüphanelere de yön veriyordu.[34] Beyazlar, onlara göre Kızılların zafer kazanmasını sağlayacak olan bu “fanatizm”in payesini işte bu “siyasi emekçiler” ordusuna vereceklerdi.
Düşman ordularının askerlerine –Beyazlara ya da İtilaf askerlerine– yönelik yapılan sık çağrılar, Yudeniç’in askerlerine ve hatta Vrangel’in subaylarına dağıtılan bildiriler, ancak ve ancak toplumsal dönüşüm ülküsünün hizmetindeki devrimci bir ordunun bağrından doğabilirdi. Daha da manidar olan ise, karşı saflarda yer alan, kendileri de halktan olan askerlere karşı hiçbir zaman nefret körüklemeyen Troçki’nin enternasyonalist eğitim kaygısıydı:
“Beyaz Ordu’nun yalnızca cüzi bir azınlığı yozlaşmış kimselerden, emekçi halkın satılmış düşmanlarından müteşekkildir. Geri kalan ezici çoğunluk ise ya aldatılmış ya da zorla silahaltına alınmış insanlardan oluşmaktadır. Üstelik bu, Beyaz subaylar arasında bile böyledir.”[35]
24 Ekim 1919’da, Londra tarafından donatılıp finanse edilen Beyaz birlikler Petrograd kapılarına dayandığı sırada Troçki, İngiliz “emperyalizminin akbabaları” diye adlandırdığı kimseleri teşhir ediyor ve Kızıl Ordu askerlerine seslenerek iki ayrı Büyük Britanya’nın var olduğunu asla unutmamalarını istiyordu:
“Kârın, şiddetin, çürümenin ve kana susamışlığın Büyük Britanyası’nın yanı başında; emeğin, manevi kudretin ve uluslararası dayanışmanın yüce ideallerinin Büyük Britanyası da vardır.”[36]
Haziran 1920’de, Polonya’ya karşı savaşın tam ortasında Troçki, “Lehlerin fıtri Cizvitliği” [kurnazlık, ikiyüzlülük, entrikacılık] ifadesini kullanan bir makaleye yer verdiği için bir ordu gazetesinin yayımını durdurur. Bu ifadenin, “Rus işçi sınıfının Polonya’nın işçi yığınlarına yönelik tutumuna yön veren kardeşlik ruhuyla” taban tabana zıt olduğunu belirtir.[37]
Devrimci ordunun inşası ve askeri muhalefet
Belki de hiçbir Bolşevik önder, Brest-Litovsk barışının hemen ertesinde Kızıl Ordu’nun başına getirildiğinde Troçki kadar şiddetli saldırıların hedefi olmamıştı. İlk salvolar elbette Menşeviklerden geldi. 22 Nisan 1918’de Tüm-Rusya Merkezi Yürütme Kurulu (VTsIK) kürsüsünden Çarlık subaylarından[38] yararlanma planını açıklamasının ardından, Menşevik önder Dan bağırarak sözünü kesmişti: “İşte Napolyonlar böyle peydahlanır!”[39] Sol SR’lerin itibarlı önderi Mariya Spiridonova da hemen ardından onu “Bonapart”[40] diye damgalamıştı. Bu eleştiriler Ekim ayaklanmasının açık hasımlarından geldiği için Troçki’nin uykularını pek kaçırmadığı tahmin edilebilir. Fakat devrim kampından gelen eleştiriler, devrimci koalisyonun kırılganlığı hesaba katılsa bile, çok daha ciddiye alınmak zorundaydı. Nitekim ardından anarşistler ve Sol SR’ler, yeni ordunun şahsında somutlaşan “militarizm” tehlikesine karşı infialle ayağa kalktılar.
5. Sovyetler Kongresinde Troçki, ivedi saydığı ve bilhassa Almanya’ya karşı savaşın yeniden başlatılmasını savunanların terör tehditleriyle ilgili olan bir “emir” okur. Aralarında Rakovski’ye yönelik olanın da bulunduğu, boşa çıkarılmış suikast planlarını anımsatarak, “Kızıl Ordu birliklerinin sevk ve idaresinden sorumlu sıfatıyla” konuştuğunun altını çizer. Kamkov, “Kerenski!”[41] diye haykırarak sözünü keser; Spiridonova ise bu emrin “militarist ve Bonapartist” üslubuna yüklenir. Troçki ilkine, “Kerenski burjuva sınıfların emrindeydi” diye karşılık verir; kendisi ise “Rus işçi ve köylülerinin temsilcilerine” karşı hesap vermekle yükümlüdür.[42] Spiridonova’ya ise, sataşmanın kışkırtıcı etkisine kapılmadan, sükûnetle şu karşılığı verir:
“Ben burada herhangi bir karar okumadım; sizlere okuduğum metin bir emirdir ve anlaşılan o ki üslubu sebebiyle bazı kimselerin canını sıkmıştır. Yoldaşlar, şahsen ben de bizatihi askeri üslubun meftunu değilim. Gerek yaşamımda gerekse yazı hayatımda, diğer tüm üsluplara yeğ tuttuğum gazeteci üslubunu kullanmaya alışkınım. Ne var ki her uğraş kendi üslubunu da beraberinde getirir. Ben burada bir gazeteci değil, temsilcilerimizin serserilerce katledilmesini engellemekle yükümlü Askeri İşler Halk Komiseri olarak bulunuyorum; dolayısıyla Spiridonova yoldaşla aynı lirik tonda konuşamam.”[43]
Fakat bu, Troçki’nin çok geçmeden “parti içindeki Spiridonovalar” diye adlandıracağı kimselerin hakaretleriyle döşeli uzun güzergâhın henüz başlangıcıydı. Kendisi Çarlık subaylarının hamiliğine soyunmakla, “kızıl” militarizm oyunu oynamakla ve kendine Bonapartvari bir kisve biçmekle itham ediliyordu. Bu suçlamalar son derece ciddiydi. Zira bizzat Bolşevik Partisi’nden ve kadrolarının mühim bir kesiminden yükseliyordu. İlk evrede, V. M. Smirnov, Buharin, Pyatakov ve Bubnov önderliğindeki “Sol Komünistler”, Troçki’nin komuta kademesine ilişkin politikasında Eski Rejim ile ilkesiz bir uzlaşma görüyor ve bunu Brest-Litovsk’ta Almanya karşısındaki “kapitülasyon” ile aynı mahiyette ve vehamette sayıyorlardı; tek kelimeyle, bu bir dava inkârıydı.[44]
Söz konusu savlar, çok geçmeden partinin militanları ve askeri kadroları arasındaki bir kesim tarafından sahiplenilip örgütlü bir kampanyaya dönüştürülür. Kendi anlayış ve deneyimlerini Troçki’nin direktiflerinin karşısına diken bu kadrolar, kendi “mevzilerini” ve “bağımsızlık” saydıkları durumu zedeleyen onun sıkı merkezileştirme politikasına şiddetle karşı çıkarlar. Burada partizan birliklerinin komutanları belirleyici bir rol oynamaktadır. Birbirinden bağımsız hareket eden, geniş bir özerkliğe sahip, esnek ve inisiyatif alabilen bu müfrezeler önceki evrede tartışmasız biçimde olumlu ve mühim bir işlev görmüştü. Nitekim Troçki de gerilla savaşının, yükselen bir sınıfın elinde, ufalanıp dağılmakta olan merkezi bir gücü yıpratan bir silah olabileceğini teslim eder. Lakin güçlü bir örgütlenmenin zorunlu hale geldiği bir dönemde, başarılarına sahne olan dar alandaki iktidarlarına sımsıkı sarılan, dışarıdan gelene kuşkuyla bakan, onun “müdahalesine” husumet besleyen ve meşru saydıkları otoritelerine yönelik her türlü müdahaleyi reddeden bu unsurlar; girdikleri tayin edici mücadelede, yukarıda tasvir ve tahlil edilen merkeziyetçilik ve militarizm karşıtı bütün duygu ve eğilimlere seslenirler.
Daha Mart 1918’de, silahlı kuvvetlerdeki komünistlerin bir toplantısında, meslekten subayların istihdamına karşı açık bir çoğunluk oluşmuş, ancak toplantıya başkanlık eden Lenin’in müdahalesi sayesinde bu yöndeki bir kararın oylamaya sunulması engellenebilmişti. 1919 başında, Partinin 8. Kongresine hazırlık sürecinde bu mesele pek çok bölge ve ordu konferansında hararetle tartışıldı. Fakat artık eski subayların istihdamı daha geri planda kalıyor, vurgu giderek ordudaki komünistlerin tabi tutulduğu özgül statüye kayıyordu: Bunlar bir parti organı tarafından değil, ordunun siyasi idaresi tarafından denetleniyor, böylece bir tür istisna rejimine bağlı kılınıyorlardı.
Mart 1919’da toplanan kongre, askeri meseleyi Troçki’nin yokluğunda tartışmak durumunda kaldı. Çünkü Troçki yeniden cepheye dönmüş, Kızıl Ordu birliklerinden gelen pek çok delege de onun izinden gitmişti. Buna karşılık muhalefet delegeleri kongre çalışmalarına katılmak üzere kalma hakkını elde etmişti. 20 Martta Sokolnikov, Troçki’nin yerine tezleri, V. M. Smirnov ise “Askeri Muhalefet” diye adlandırılan muhalefetin karşı-raporunu sundu. 64 delegenin söz talebinde bulunması üzerine, askeri meseleleri incelemek üzere özel bir komisyon kuruldu. 57’si oy hakkına sahip delege olmak üzere toplam 87 kişinin katıldığı bu komisyon, başkanlığına muhalefet saflarından Yaroslavski’yi seçti. Eski Çarlık subaylarının “ihanetlerini” bir bir sıralayan Askeri Muhalefet, “bürokratlıkla” suçladığı komutanların yetkilerinin sınırlandırılmasını ve siyasi komiserlerin salahiyetlerinin artırılmasını talep ediyordu. Disiplinin katı askeri niteliğini sorguluyor, ona göre subayları erlerden ayıran “rütbe işaretlerine” karşı çıkıyordu. Muhalefetin tezleri 21 Martta komisyonda 20’ye karşı 37 oyla kabul edildi. Fakat genel kurulda 95’e karşı 174 oyla reddedildi. Bir diğer özel olarak kurulan komisyon ise, Troçki’nin tezlerinin kabulünü tavsiye etmekle birlikte, muhalefete mühim tavizler içeren bir karar ve bir dizi tavsiye hazırladı.[45]
Troçki, Zinovyev’in 25 Martta bu doğrultuda sunduğu önerilere ilişkin Merkez Komitesine ilettiği bir raporda, söz konusu uzlaşmacı eğilimi son derece sert biçimde eleştirir. Ona göre Askeri Muhalefete yön veren grup, zafer kazanmış işçi sınıfının basıncını değil, askeri uzmanların istihdamına karşı kıskançlıktan beslenen “plebyen” bir tepkiyi yansıtmaktadır.[46] Zinovyev’in ortaya attığı daha az biçimsel ve “daha yoldaşça” yeni bir disiplin anlayışı önerilerine ise öfkeyle karşı çıkar: Orduda disiplin, zafer kazanmak ve yenilmemek için zorunludur. Askeri Muhalefetin talepleri yorgunluğu, bu yorgunluktan beslenen asabiyeti ve sürüp giden sinir gerginliğini dışa vurmaktadır. Zinovyev ise verdiği tavizlerle, azami kararlılığın zorunlu olduğu bir anda düpedüz paniğe teslim olmaktadır.
8. Kongre, Kızıl Ordu’nun örgütlenmesi ve komuta kadroları meselesine dair ilk ve son büyük siyasi muharebeye sahne olmuştu. Nitekim Troçki, 17 Mart 1919’da gazetecilere şunları söylerken kuşkusuz haklıydı:
“Bizi «soldan» eleştiren yoldaşlara defalarca şunu söylemek zorunda kaldım: «Bizim orduyu kurma yöntemimizin yanlış olduğunu düşünüyorsanız, öyleyse buyurun, kendi usullerinizle bize tek bir tümen kurun; komutanlarınızı kendiniz seçin, siyasi çalışmayı nasıl yürüteceğinizi bize gösterin. Savaş İdaresi de size yardımcı olacaktır.» Ne yazık ki onlarda bu meydan okumayı göğüslemeye en ufak bir istek göremedim. Eleştiri ise asabi tonunu koruyarak bir meseleden diğerine savrulup durdu ama genel olarak bütünüyle soyut ve biçimsiz kaldı.”[47]
Ancak askeri politikasına yönelik saldırılar bununla da son bulmadı; yalnızca, muhtemelen daha tehlikeli bir mahiyet kazandı. Parti içindeki klikler/fraksiyonlar arası mücadeleyi ve ordunun bağrındaki nüfuz kavgalarını besliyor, bunları belirleyici stratejik ve siyasi yönelimler üzerindeki son derece önemli çatışmalarla iç içe geçiriyordu.
İktidarın fethinden bir yıl sonra bile, Bolşevik Partisi’nin bağrındaki en hararetli çatışmalar ve en sert fikir ayrılıkları aynı biçimde çözüme kavuşturuluyordu. Herkes kendi fikirleri uğruna sonuna kadar mücadele ediyor; hasımları birbirinden ayırıp hükmünü veren ise tarihsel gelişmenin bizzat kendisi oluyordu.
Bütün bunlar, Troçki’nin mücadeleyi yürütmesine ve zafere ulaşmasına, yani bir savaşın vazgeçilmez aracı olan muharebe meydanında zafer kazanmaya muktedir bir orduyu yaratmasına engel olamamıştı.
—
Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu
Çeviri Tarihi: Ağustos 2026
Kaynak: Pierre Broué, Trotsky
[1] Kapsamlı tek çalışma, N. M. Heyman’ın Leon Trotsky as a Military Thinker [Bir Askeri Düşünür Olarak Lev Troçki] (Stanford, 1972) başlıklı yayımlanmamış doktora tezidir. Hayatım [Ma Vie] dışında başvurulacak temel yapıtlar ise belge derlemeleridir. Bunların başında, Moskova’da 1923’te yayımlanan Kak vooruzhalas’ revoliutsiia [Devrim Nasıl Silahlandı] gelir. Burada eserin Brian Pearce tarafından yapılan İngilizce çevirisinden, How the Revolution Armed (5 cilt, Londra: New Park Publications, 1979-1981; bundan böyle KaK) yararlanılmıştır. Troçki Arşivinin İç Savaş dönemine ait belgeleri iki dilli bir edisyon halinde yayımlayan The Trotsky Papers, 1917-1922 (2 cilt, 1964-1971; bundan böyle T.P.) de vazgeçilmez kaynaklardandır. Konuya ilişkin tartışma açısından bunlara N. M. Heyman’ın Leon Trotsky and the Birth of the Red Army [Lev Troçki ve Kızıl Ordu’nun Doğuşu], The Army Quarterly and Defence Journal, c. 105, no. 4 (1975), s.407-418 makalesi de eklenebilir.
[2] İki farklı bakış açısı şu çalışmalarda dile getirilir: Troçki’nin askeri düşüncesinin geleneksel sosyalist yönlerine vurgu yapan David R. Jones, Armies and Revolution: Trotsky’s Pre-1917 Military Thought [Ordular ve Devrim: Troçki’nin 1917 Öncesi Askeri Düşüncesi], Naval War College Review, c. 27, no. 4, 1974, s.90-98; onun geleneksel ve “nizami” yönleri üzerinde duran N. M. Heyman, Leon Trotsky’s Military Education: From the Russo-Japanese War to 1917 [Lev Troçki’nin Askeri Eğitimi: Rus-Japon Savaşından 1917’ye], The Journal of Modern History, c. 48, Supplement no. 2 (S2), Haziran 1976, s.71-98
[3] Pierre Naville, Léon Trotsky, La politique militaire et l’Armée rouge [Lev Troçki: Askeri Politika ve Kızıl Ordu], Il Pensiero Politico, s.209-238
[4] Troçki, Sochineniia [Toplu Eserler] (bundan böyle Soç.), c. II, s.269
[5] David R. Jones’un, N. M. Heyman’ı bu hususun önemini küçümsemekle suçladığı nokta tam da budur.
[6] Kak vooruzhalas’ revoliutsiia (KaK) [How the Revolution Armed-Devrim Nasıl Silahlandı], c. I, s.5
[7] KaK, c. I, s.13
[8] KaK, c. I, s.57
[9] KaK, c. I, s.85
[10] KaK, c. I, s.159.
[11] KaK, c. I, s.28-48
[12] KaK, c. II, s.186.
[13] KaK, c. I, s.40.
[14] KaK, c. II, s.186
[15] KaK, c. I, s.294
[16] KaK, c. I, s.218
[17] KaK, c. I, s.218
[18] KaK, c. II, s.3
[19] KaK, c. II, s.3
[20] KaK, c. I, s. 44-45
[21] KaK, c. I, s.158
[22] KaK, c. I, s.129
[23] KaK, c. I, s.27
[24] KaK, c. III, s.12
[25] KaK, c. III, s.10
[26] The Trotsky Papers, 1917-1922 [Troçki Belgeleri, 1917-1922] (T.P.), c. I, s.149
[27] T.P., c. I, s.148-150
[28] KaK, c. II, s.179
[29] Troçki, Ma Vie [Hayatım], c. III, s.110; ayrıca bkz: Hayatım, Köz Yay., Cilt 2, s.483
[30] Troçki, Hayatım, c. III, s.111-112; ayrıca bkz: Hayatım, Köz Yay., Cilt 2, s.484
[31] KaK, c. I, s.160
[32] Georges Annenkov, En habillant les vedettes [Yıldızları Giydirirken], s.246; söz konusu portrenin bir röprodüksiyonu için bkz. Georges Annenkov, En habillant les vedettes [Yıldızları Giydirirken], Paris: Éditions Robert Marin, 1951, levha 23.
[33] KaK, c. II, s.218
[34] Bkz: Christian Rakovski, L’organisation communiste de l’Armée rouge [Kızıl Ordu’nun Komünist Örgütlenmesi], 8 Ekim 1920 tarihli konuşma, Die Seele des Sieges (zur Geschichte der roten Armee) [Zaferin Ruhu (Kızıl Ordu Tarihine Dair)], Berlin, 1920; Almancadan Fransızcaya çev. M. Stobnicer, Cahiers Léon Trotsky, no. 17, 1984, s.73-78.
[35] KaK, c. II, s.578
[36] KaK, c. II, s.580
[37] KaK, c. III, s.920
[38] KaK, c. I, s.126-156
[39] KaK, c. I, s.149
[40] KaK, c. I, s.357
[41] KaK, c. I, s.357
[42] KaK, c. I, s.357
[43] KaK, c. I, s.360
[44] Burada söz konusu olan, “Sol Komünistler”in ve daha sonra “Demokratik Merkeziyetçilik” grubunun mensupları olan “Desistler”in önderlerinden V. M. Smirnov’dur. Deutscher’in yazdığının aksine (age, s. 540), Troçki’nin yalnızca dostu değil, aynı zamanda Kızıl Ordu’nun yönetimindeki yakın çalışma arkadaşlarından biri olan I. N. Smirnov değildir.
[45] The Trotsky Papers, 1917-1922 [Troçki Belgeleri, 1917-1922] (T.P.), c. I, Lahey, 1964, s. 301, dn. 7. Jan M. Meijer’in bu notu, 8. Parti Kongresinde askeri meseleler üzerine yürütülen tartışmaları yetkin bir biçimde özetlemektedir.
[46] T.P., c. I, s.425-435
[47] KaK, c. II, s.64-65
