Ekim Devrimi ve Troçki’nin Rolü Üzerine / 2

Ekim Devrimi ve Troçki’nin Rolü Üzerine / 2

Eşitsiz ve bileşik gelişme yasası ve Rusya’nın özgün gelişim dinamikleri

Nasıl ki doğa düz bir çizgide tedrici bir gelişme izlemez, sıçrama ve kırılmalarla ilerlerse; aynı şekilde toplumlar, ekonomiler, sektörler, bilim, üretici güçler ve ülkeler de sıçramalarla ilerler. Eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının hüküm sürdüğü kapitalizm altında dünya pazarına çekilen geri ülkeler; kendi tarihsel mirasları, coğrafi özellikleri, nüfusları ve kültürel düzeyleriyle birlikte en ileri sanayi tekniğini, kapitalist üretim ilişkilerini ve modern toplumsal kalıpları doğrudan devralırlar. Kuşkusuz bu süreç basit bir taklit, sorunsuzca yeni olanı benimseme ve adapte olma değildir; en geri ekonomik ilişkilerle en modern kapitalist biçimlerin tek bir toplumsal gövdede çelişkili bir bileşiminden meydana gelir. Bu bileşimin doğurduğu çelişki, ilgili ülkenin ekonomik, toplumsal ve siyasal yaşamında sarsıntılara yol açmakla kalmaz, emperyalist çağın devrimci dinamiklerini de doğrudan belirler.

Tam da bu yüzden Troçki’nin geliştirdiği sürekli devrim teorisi, ekonomik ve toplumsal alanda karşılığı olmayan soyut bir şablon değildir. Dünya ekonomisinin girift ilişkiler ağına çekilen ülkelerin eşitsiz ve bileşik geliştiği, emperyalizm çağının toplumsal çelişkileri keskinleştirip dayanılmaz bir noktaya taşıdığı, bu yüzden devrimin ileri kapitalist ülkelerden önce geri ülkelerde patlak verebileceği tarihsel çözümlemesine ve nesnel gerçekliğe dayanır. “Dünya ekonomisinin bir parçası olarak alınmadığı takdirde, ulusal kapitalizmin, bırakın dönüşüme uğratılmasını, anlaşılması bile mümkün değildir” diyen Troçki, Sürekli Devrim’in Almanca baskısına yazdığı önsözde şöyle yazıyordu:

“Gerçekte, ulusal özellikler, dünya sürecinin temel çizgilerinin özgün bir bileşimini temsil ederler… Bir ulusal toplum tipinin özgüllüğü, onun oluşumundaki eşitsizliğin kristalleşmesinden başka bir şey değildir. Ekim Devrimi, tarihsel sürecin eşitsizliğinin en büyük tezahürü oldu. Sürekli devrim teorisi, soyut biçimiyle değil, ama Rusya’nın toplumsal ve politik özelliği içindeki maddi kristalleşmesiyle eşitsiz gelişim yasasına dayanıyordu.”[1]

Bir zamanlar Rusya gibi farklı tarihsel ve toplumsal arka plana sahip ülkeler, bir taraftan içine çekildikleri kapitalist dünya ekonomisinin yasalarına tabiyken, öte taraftan hâlâ geleneksel ekonomik, toplumsal ve kültürel yapının etkisi altındaydılar. Bu durum, ekonomik ve toplumsal alanda muazzam çelişkilere, sınıflar arasında keskinleşen mücadelelere neden oluyordu. Mesela Rusya, Batı’nın yüzlerce yıl boyunca geçtiği ekonomik aşamalardan geçmeden, kendine özgü tarihsel özellikleriyle kapitalist dünya ekonomisine eklemlenmişti. Sanayinin en gelişmiş biçimiyle bir anda tanışmış, devasa fabrikalarla birlikte ekonomik ve toplumsal ilişkiler köklü bir dönüşüme uğramıştı. Troçki’nin saptadığı üzere Rus tarihinin en kalıcı ve belirleyici niteliği; ülkenin geri bir ekonomik yapı, ilkel bir toplumsal doku ve son derece düşük bir kültür düzeyiyle birlikte kapitalist dünya ekonomisinin bir parçası olmasıdır. Bu tarihsel gecikmişlik, kapitalizmin dünya pazarını fethettiği çağda mutlak bir yerinde sayma hâli olarak kalamazdı. Nitekim ileri Batı’nın askeri ve iktisadi kamçısı, Çarlığı sıçramalarla ilerlemeye zorladı ve geriliği tarihsel bir imtiyaza dönüştürdü:

“Tarihsel olarak geri bir durumun sunduğu imtiyaz -böyle bir imtiyaz varittir- bir halka, bir dizi ara aşamayı atlayarak, daha zamanı gelmeden önce, yaratılan her şeye ulaşma imkânı tanır ya da daha doğrusu onu buna zorlar.”[2]

Tarihin ilerleyişi mekanik şemalara göre gerçekleşmez. Tarihsel sürecin en genel yasası olan eşitsiz ve bileşik gelişme, farklı tarihsel evrelerin, arkaik olanla en modern olanın tek bir toplumsal gövdede düğümlendiği geri ülkelerin gelişim çizgisinde çok daha yakıcı bir biçimde açığa çıkar. Rusya örneğinde olduğu üzere, dış zorunlulukların ve dünya pazarının basıncı altında geri kalmış toplumsal yapı, ara basamakları atlayarak sıçramalarla ilerlemek zorundadır. Troçki’nin belirttiği gibi, bileşik gelişme yasasını doğuran nesnel zemin tam da burasıdır:

“Bu ritimlerin eşitsizliği evrensel yasasından değişik aşamaların birbirine yaklaşması, farklı evrelerin birleşmesi, arkaik biçimlerin en modern biçimlerle alaşımı anlamında, daha uygun bir tanımlamanın yokluğunda bileşik gelişme yasası diye adlandırabileceğimiz bir başka yasa doğar.”[3]

Rus toplumsal formasyonu yalnızca coğrafi konumuyla değil, sınıfsal dinamikleri ve tarihsel gelişim çizgisiyle de Doğu ile Batı arasında özgün, amfibik (iki yaşamlı) bir ara durumu temsil ediyordu. İleri sanayi toplumunu doğuran Batı Avrupa feodalizmine benzemediği gibi, durağanlığın hüküm sürdüğü Asyatik Doğu modellerinin kalıplarına da bütünüyle oturmuyordu. Çarlık otokrasisi, yayılmacı askeri hırslarına rağmen, ileri Batı’nın sarsıcı iktisadi ve askeri baskısına boyun eğmek zorunda kaldığı için kendisini saf bir Doğu despotizmi kalıbında muhafaza edemedi. Tam da bu baskı nedeniyle Rus toplumsal gövdesi, ara basamakları atlayarak sıçramalarla ilerlemek zorunda kaldı.

Çarlık otokrasisi, toplumun içsel sınıfsal evriminin organik bir ürünü olarak değil, daha zengin ve gelişmiş Batı Avrupa’nın askeri ve iktisadi baskısı altında, hem halk kitlelerini iliklerine kadar sömürü cenderesine sokarak hem de mülk sahibi sınıfları doğrudan kendine bağımlı kılarak ayakta kalabilmişti:

“Zengin Avrupa’nın baskısı altında, Rus devleti Batı’ya kıyasla kamusal servetin göreli olarak çok daha büyük bir kısmını yutuyordu ve böylelikle de halk kitlelerini yalnızca çifte bir yoksulluğa mahkûm etmiyor, aynı zamanda varlıklı sınıfların temellerini de zayıflatıyordu. Bununla birlikte, varlıklı sınıfların desteğine de muhtaç olan devlet bunların oluşması için hem baskı uyguluyor hem de yeni düzenlemeler getiriyordu. Sonuçta, ayrıcalıklı, bürokratlaşmış sınıflar hiçbir zaman boylu boyunca ayağa dikilemediler ve Rus devleti gittikçe Asya’nın despotik rejimlerine daha çok yaklaştı.”[4]

Yalnızca Rus feodalizminin değil, tüm eski Rusya tarihinin de belirleyici niteliği olan bu derin iktisadi kısırlık, en çarpıcı yansımasını zanaatkâr ve tüccar merkezleri olarak Batı tipinde özerk Orta Çağ kentlerinin bulunmayışında gösteriyordu. Despotik idari merkez, köylülerin yarattığı artı-ürünün muazzam bir kısmını çekip alıyor, bağımsız ticaretin ve belirleyici bir tüccar sınıfının gelişmesine olanak tanımıyordu. Bu yüzden Rus ticaretinin 16. yüzyıldaki genişlemesi, üretici güçlerin ileri bir evrim düzeyine ulaştığı anlamına gelmiyordu; aksine bu genişleme, bizzat Rus tarım ekonomisinin ilkel, dağınık ve kır temelli karakterinin dolaysız sonucuydu. Batı Avrupa’da kentler, tarımsal boyunduruktan koparak sınai özerkliğini kazanan zanaatkâr loncaları ve tüccar birlikleri tarafından inşa edilirken; Rus kentleri birer üretim merkezi değil, Çarlık otokrasisinin tüketime dayalı idari ve askeri garnizonları olarak şekillendi.

Batı Avrupa’da kapitalizm zanaatkârlıktan manifaktüre, oradan büyük fabrikaya uzanan doğrusal ve organik bir evrim çizgisi izlemişken; Rusya’da zanaat üretimi kırsal el işleri (kustari) düzeyinde kalmış, yani tarımsal gövdeden hiçbir zaman tam olarak kopamamıştı. Kentlerin üretimden yalıtılmış bu durumu, Rusya’da Batı tarzı köklü demokratik bir burjuva devriminin nesnel toplumsal zeminini daha doğmadan kurutmuştu. Rusya’da bağımsız, üretici ve monarşiye kafa tutabilecek devrimci bir kent burjuvazisi hiçbir zaman tarih sahnesine çıkmadı. İşte burjuvazinin iktidarsızlığının doğurduğu bu tarihsel boşluk, doğrudan doğruya modern sanayi proletaryasının devrimci önderliğine açılan kapıyı aralayacaktı. Bu konuda Troçki, Sürekli Devrim’de şöyle yazıyordu:

“Burjuva ve proleter devrimleri arasında ayrım yapmak politikanın ABC’sidir. Ama ABC’den sonra heceler, yani harf bileşimleri gelir. İşte tarih, burjuva alfabesinin en önemli harfleri ile sosyalist alfabenin ilk harflerini böylesine bir bileşim içine sokmuştur… Rusya’da fabrika dönemi, manifaktür ve şehir el zanaatları dönemlerinin üzerinden atlayarak ortaya çıkmıştır… Çünkü Rusya tarihi birkaç aşamayı atlamıştır.”[5]

Rusya’ya kapitalist ilişkiler Batı’dan girdi ve özellikle Batı mali sermayesi kapitalist dönüşümün motor gücü oldu. Rusya, uzun bir yerli kapitalist gelişme süreci yaşamadan, yabancı sermayenin doğrudan yatırımlarıyla binlerce, hatta on binlerce işçinin çalıştığı 20. yüzyılın en ileri teknolojisine sahip devasa fabrikalarla tanıştı. Bu baş döndürücü atılım neticesinde; ahşap ve saman damlı Rus köylerinin ortasında, teknik yoğunlaşmasıyla Batı’yı dahi geride bırakan devasa Belçika, Fransız ve Amerikan fabrikaları yükseliyordu. Ağır sanayide Batı’nın geçtiği ara aşamalar hızla atlanırken, köylü tarımı 17. yüzyılın ilkel düzeyinde çakılı kalmıştı. İşte en ileri fabrika teknolojisi ile ilkel kır ekonomisinin bu patlayıcı birlikteliği, Rusya’nın bağrında mayalanan en temel çelişkiydi.

Çarlık Sanayi Müfettişliğinin verilerine göre Rusya’da 1905’te dar anlamda fabrika işçisi sayısı 1,5 milyon iken, 1917’ye gelindiğinde bu sayı yaklaşık 2,5 milyona ulaşmıştı. Kuşkusuz bu veriler yalnızca büyük ölçekli özel sınai imalathanelerde çalışan işçileri kapsamaktadır. 130 milyonluk devasa bir köylü nüfusa sahip Rusya’da; madencileri, demiryolu ve ulaştırma çalışanlarını, küçük imalathane emekçilerini ve kır proletaryasını kapsayan geniş anlamda proletarya ve yarı-proletarya ise yaklaşık 15 milyon civarındaydı. 1917’de fabrikalarda çalışan sanayi işçileri toplam nüfusun yalnızca yüzde 1,5-2’sini, bu genişletilmiş proleter kitle ise yaklaşık yüzde 10’unu oluşturmaktaydı.

Ancak bu sayıca mütevazı işçi nüfusu, dünya kapitalizminde eşine az rastlanır bir mekânsal ve sınai merkezileşmeye sahipti: “Binden fazla işçi çalıştıran dev şirketlerin tümü ABD’de toplam işçi sayısının yüzde 17,8’ini istihdam ederken, Rusya’da bu oran yüzde 41,4’tü! Dahası, belli başlı sanayi bölgelerinde oran daha da yüksekti: Petrograd bölgesinde yüzde 44,4 ve Moskova bölgesinde yüzde 57,8.” [6] Örneğin, Şubattan Ekime uzanan süreçte devrimin fiili kalesi haline gelecek olan Petrograd’daki Putilov Fabrikası, tek başına 40 bine yakın işçiyi barındırıyordu. Devasa fabrikalardaki bu benzersiz mekânsal yoğunlaşma, sayıca küçük ama üretim alanlarında kenetlenmiş Rus proletaryasına kapitalizmin kalbini durduracak, toplumsal ayaklanmayı örgütleyecek tarihsel bir yetenek ve bir siyasal kaldıraç kazandırıyordu. Troçki’nin belirttiği gibi, ezilen köylü denizine “bir program, bir bayrak, bir doğrultu verebilecek durumda olan yalnızca genç proletarya” idi.[7]

Rus proletaryası, Orta Çağ’ın kalfa okulundan geçmemişti. Yüzyıllık lonca geleneklerinin getirdiği muhafazakârlıktan ve kitle mücadelesini frenleyen köklü bir “işçi aristokrasisi” kastından yoksundu. İlkel köy ve karasabandan koparılıp doğrudan devasa modern fabrika cehenneminin içine fırlatılmıştı. Troçki’nin deyimiyle proletaryada köhnemiş lonca alışkanlıklarının bulunmayışı, onun devrimci ruhunun tazeliğini besliyordu. Sanayideki disiplin eksikliği ve kültürel gerilik bu ani kopuştan kaynaklansa da, tarihsel gecikmişlik sınıfın önüne eşsiz bir imtiyaz sundu: Rus işçi sınıfı, Batı proletaryasının on yıllarca süren acı tecrübelerle kazandığı hazır mücadele araçlarını (Marksist kuramı, sendikaları) doğrudan devraldı. Lenin’in önderliğinde Bolşevik öncü partiyle birleştiğinde, genç proletaryayı tarihin en kararlı devrimci gücüne dönüştürdü.

Menşevizm ve daha sonra da Stalinist bürokrasinin egemenliği altındaki Komintern; Marksizmi kaba bir determinizme indirgeyerek toplumsal ve tarihsel gelişmeyi tedrici bir evrimciliğe daraltmış, ulusal ekonomik gelişme düzeyi ile devrim arasındaki ilişkiyi mutlaklaştırmış ve herhangi bir ülkedeki devrim sorununu dünya ekonomisinden yalıtarak ele almıştır. “Demokratik devrim”, “milli demokratik devrim”, “tam bağımsızlık” ve türevi önermeler hep aynı kapıya çıkar: Sosyalist proleter devrimin koşulları henüz olgunlaşmamıştır!

Emperyalizm çağının fırtınalı karakterini görmezden gelen II. Enternasyonal çizgisi ve Menşevizm; verili ulusal ve uluslararası koşulları dikkate almadan, her koşulda Rusya’da önce burjuvazinin iktidara gelmesi, köklü bir kapitalist dönüşüm gerçekleştirmesi, feodal kalıntıları tasfiye etmesi ve ancak ondan sonra sosyalist devrimin gündeme gelmesi gerektiğini savunuyordu. Fakat kapitalizmin Rus toplumunda yol açtığı keskin çelişkiler, niceliksel ve niteliksel bir güce ulaşan proletarya karşısında burjuvazinin korkuyla karşı-devrim saflarına savrulması ve hepsinden önemlisi emperyalist dünya savaşı, burjuva-demokratik sınırları aşmayı ve devrimin kesintisiz bir biçimde sosyalist iktidara ilerlemesini kaçınılmaz kılıyordu.

Tüm insanlık tarihi boyunca geçerli olan eşitsiz gelişme, kapitalizm altında gerçek niteliğine kavuşur ve köklü sonuçlar doğurur. Emperyalizm çağıyla birlikte eşitsiz gelişme, şiddetlenen pazar ve hegemonya rekabeti nedeniyle çok daha sarsıcı bir boyut kazanır. Kuşku yok ki eşitsiz gelişme yasasını tek tek ülkelerin yalıtık sınırlarına hapseden yaklaşımlar, Marksist yöntemi tahrif eden ulusalcı bir sapmadır. Troçki’nin Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal yapıtında ortaya koyduğu üzere emperyalizm çağı; uluslararası işbölümüne dayanan organik bir dünya ekonomisi kurarak ulusal sınırları aşmış, onları üretici güçlerin gelişimi önünde gerici bir ayak bağına dönüştürmüştür:

“Her şeyden önce, eşitsiz gelişme yasasının tüm insanlık tarihine hükmettiğini söylemek daha doğru olacaktır. Kapitalizm, her biri kendi muazzam iç çelişkilerini yaşayan insanlığın çeşitli parçalarını, farklı gelişim aşamalarında yakalar. (…) Kendinden önceki ekonomik sistemlerin aksine, kapitalizm, doğası gereği ve sürekli olarak ekonomik yayılmaya, yeni topraklara sızmaya, ekonomik farklılıkların üstesinden gelmeye, kendi yağında kavrulan yerel ve ulusal ekonomilerin bir karşılıklı mali ilişkiler sistemine dönüştürülmesine gayret eder. Böylelikle onların birbirlerine yaklaşmalarına neden olur ve en ileri ve en geri ülkelerin ekonomik ve kültürel düzeylerini eşitler. (…) Ne var ki kapitalizm, ülkeleri birbirine ekonomik olarak yaklaştırıp bunların gelişme aşamalarını eşitlerken, kendine özgü, yani anarşik yöntemlerle işini görür, öyle ki, sürekli olarak kendi eserini baltalar, bir ülkeyi diğerinin karşısına, sanayinin bir kolunu diğerinin karşısına çıkarır, dünya ekonomisinin bazı parçalarını geliştirirken diğerlerinin gelişmelerine engel olup geriye savurur. Ancak bu iki temel eğilimin –ki her ikisi de kapitalizmin doğasından kaynaklanırlar–, birbiriyle ilişkilendirilmesi bize tarihsel sürecin canlı dokusunu açıklar.”[8]

Eşitsiz gelişme yasasını bir tür “yalıtık gelişme yasası”na indirgeyen ve 1924 sonrasında uydurduğu “tek ülkede sosyalizm” safsatasına payanda yapmaya çalışan Stalinist bürokrasi, bu yasanın devrimci ve enternasyonalist özünü tamamen tahrif etti. Sovyet bürokrasisi, Rusya’nın emperyalist kapitalist zincirin “en zayıf halkası” oluşu gerçeğini çarpıtarak, sanki bu geri kalmışlık tek başına sosyalizmi inşa etmek için yeterli bir ulusal zeminmiş gibi sunmaya kalkıştı. Stalin, serbest rekabetçi kapitalizm döneminde yaşayan Marx ve Engels’in eşitsiz gelişme yasasını bilmediklerini, dolayısıyla emperyalizm çağında mutlaklaşan sıçramalı gelişme dinamiğini öngöremediklerini iddia ediyor, kurucu önderlerin dünya devrimi perspektifini “eskimiş” ilan ediyordu. 1 Kasım 1926’daki Parti Konferansında bu tahrifatını şöyle temellendirmeye çalışıyordu: “Hepimiz, Marx ve Engels’ten başlamak üzere biz Marksistler, o zamanlar, tek başına alınmış bir ülkede sosyalizmin zaferinin imkânsız olduğu, sosyalizmin zaferi için bir dizi ülkede, en azından en gelişmiş ve en uygar bir dizi ülkede eşzamanlı bir devrimin zorunlu olduğu görüşünü savunuyorduk.”[9]

Bu tespitin “tekel-öncesi kapitalizm döneminde” yapıldığını ve eskidiğini iddia eden Stalin, elbette gerici “tek ülkede sosyalizm” tezini temellendirmek için gerçekleri çarpıtıyordu. Marx ve Engels, daha 1846’da Alman İdeolojisi’nde şöyle yazıyorlardı: “Bizim bakış açımıza göre, tarihteki tüm çatışmaların kökeninde üretici güçler ile ekonomik ilişki biçimi arasındaki çelişki yatar. Ayrıca, bir ülkede çatışmalara yol açması için bu çelişkinin mutlaka o ülkede son raddeye ulaşmış olması gerekmez. Uluslararası ekonomik ilişkilerin genişlemesi sonucu ileri sanayi ülkeleri arasında baş gösteren rekabet, sınai bakımdan daha geri kalmış ülkelerde de benzer bir çelişkinin doğmasına yeter (örneğin, İngiliz sanayisinin rekabeti Almanya’daki gizli proletaryanın ortaya çıkmasına neden olmuştur).”[10] Diğer taraftan Marx ve Engels, devrimin ileri ülkelerdeki gelişimi bağlamında, kronometreyle ayarlanmış mekanik bir “aynı anda başlama” takviminden asla söz etmiyorlardı. Kapitalizmin yarattığı uluslararası işbölümü ve dünya pazarı nedeniyle, tek bir ülkeye hapsolacak bir işçi iktidarı yalıtılarak ezilmekten kurtulamazdı. Dolayısıyla işçi iktidarının ayakta kalabilmesi ve sosyalizmin inşasına yönelebilmesi için, devrimin gecikmeksizin en azından belirleyici birkaç gelişmiş kapitalist ülkeye sıçraması ve uluslararası düzeyde birleşmesi gerekiyordu.

Kuşkusuz ülkeler eşitsiz gelişseler de, aynı kapitalist dünya pazarı içinde amansız bir rekabet ve karşılıklı bağımlılık temelinde var olurlar. Dolayısıyla eşitsiz gelişme, ülkelerin kendi ulusal sınırlarına hapsolarak, yalıtılmış bir biçimde sosyalist bir toplumu inşa edebilecekleri anlamına gelmez. Tersine bu dinamik, dünya pazarının kamçısı altında geri ülkelerin en ileri teknolojiyle, dolayısıyla en patlayıcı sınıfsal çelişkilerle donanması demektir. Yani eşitsiz ve bileşik gelişme, kendi başına sosyalizm için ekonomik bir temel sağlamaz; siyasal iktidarın alınması için güçlü bir devrimci kaldıraç sunar.

“Sosyalist devrimin eşzamanlı olmayan, eşitsiz ve düzensiz niteliği, kapitalizmin eşitsiz düzensiz gelişmesinden kaynaklanır; tek ülkede sosyalizmin inşasının sadece politik olarak değil fakat aynı zamanda ekonomik olarak da imkânsızlığı, çeşitli ülkelerin birbirlerine bağımlılıklarının aşırı gerginliğinden kaynaklanır.”[11]

Dolayısıyla, sosyalizm için gereken gelişkin ekonomik temel sorunu ancak dünya ölçeğinde, dünya devriminin ileri kapitalist merkezlere ulaşması ve uluslararası üretici güçlerin planlı birliğiyle geri dönüşsüz bir şekilde çözülebilirdi. Bu nesnel zorunluluk nedeniyle; geri bir ülkede iktidarı almak zorunda kalan proletarya, ulusal üretici güçlerin darlığı ve yetersizliği karşısında kendi nihai kurtuluşunu ancak dünya devrimi arenasında bulabilirdi. Tam da bu yüzden Lenin, Komünist Enternasyonal’in Üçüncü Kongresinde dile getirdiği şu satırların içeriğini, Nisan Tezleri’nden başlayarak bıkıp usanmadan tekrarlamıştı:

“Uluslararası devrime başladığımız zaman, onun gelişimini yöneltebileceğimize inandığımızdan değil, bazı koşulların bizi zorlamasından dolayı harekete geçtik. Şöyle düşündük: Ya uluslararası devrim yardımımıza gelir ve bu durumda zaferimiz kesinleşmiş olur, ya da yenilgi ihtimali olsa bile mütevazı devrimci görevimize devam eder ve böylece devrime hizmet etmiş olur ve deneyimiz diğer devrimlere yararlı olur. Uluslararası dünya devriminin desteği olmadan proleter devrimin zafere ulaşmasının olanaksız olduğu bizim için açıktı. Devrim öncesinde ve hatta sonrasında şöyle düşünüyorduk: Ya devrim diğer ileri kapitalist ülkelerde de aniden, hiç değilse çok çabuk patlak verir ya da mahvoluruz. Bu inancımıza rağmen Sovyet sistemini her ne pahasına olursa olsun bütün koşullar altında korumak için elimizden geleni yaptık, çünkü sadece kendimiz için değil fakat aynı zamanda uluslararası devrim için de çalıştığımızı biliyorduk. Bunun bilincindeydik, bu inancımızı Ekim Devriminden önce, ondan hemen sonra, Brest-Litovsk Barış Antlaşması’nı imzaladığımız zaman da birçok kez tekrarladık. Ve genel olarak bu doğruydu.”[12] (abç)

Kısacası Rusya’daki sovyet işçi iktidarı; kendi sınıf iktidarını kurmaya girişen Stalinist bürokrasinin ulusalcı iddialarının aksine, dünya sosyalist devriminin kazanılmış ilk kalesi ve onun kopmaz bir cephesi olduğu ölçüde tarihsel meşruiyete sahipti.

Ekim Devrimi ve Troçki’nin Rolü Üzerine / 1 İLGİLİ YAZI Ekim Devrimi ve Troçki’nin Rolü Üzerine / 1 21.08.2026

[1] Troçki, Sürekli Devrim, Yazın Yay., s.28-29

[2] Troçki, Rus Devriminin Tarihi, Cilt I, Yazın Yay,. s.15

[3] Troçki, age, s.16

[4] Troçki, age, s.16

[5] Troçki, Sürekli Devrim, Yazın Yay., s.121-122

[6] Troçki, Rus Devriminin Tarihi, Yazın Yay., Cilt I, s.20

[7] Troçki, age, s.24

[8] Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, Tarih Bilinci Yay., s.22-23

[9] Stalin, Eserler, Cilt 8, İnter Yay., s.211-12

[10] Marx-Engels, Alman İdeolojisi, Evrensel Yay.,s.74

[11] Troçki, Lenin’den Sonra Üçüncü Enternasyonal, s.49

[12] Lenin, Üçüncü Enternasyonal Konuşmaları, Koral Yay., s.150-51