Devrimci ve Askeri Uzman Olarak Engels

Devrimci ve Askeri Uzman Olarak Engels

Friedrich Engels, 29 Temmuz 1870 ile 18 Şubat 1871 tarihleri arasında Fransa-Prusya Savaşına dair Londra’da yayımlanan Pall Mall Gazette için tam 60 imzasız makale kaleme aldı. Engels’e dost çevresinde “General” lakabını kazandıran da bu yazılardır. Avusturya sosyal demokrasisinin önde gelen isimlerinden Friedrich Adler (Victor Adler’in oğlu), 1923 yılında Viyana’da bu yazıları derleyerek Savaş Üzerine Notlar (Notes on the War) başlığıyla kitaplaştırdı. Troçki, 19 Mart 1924’te bu kitap vesilesiyle aşağıdaki inceleme yazısını kaleme aldığında henüz Askeri İşler Halk Komiseri ve dolayısıyla Kızıl Ordunun başkomutanı konumundaydı. Nitekim Engels’in askeri metinlerini tahlil ederken, 1917 Ekim Devrimini izleyen iç savaş döneminde Kızıl Ordunun sevk ve idaresinde edindiği paha biçilmez askeri birikimi de doğrudan çözümlemesine dâhil eder. Troçki bu yazıda Engels’i hem bir devrimci hem de yetkin bir askeri uzman olarak ele alır. Engels’in askeri sorunlara yaklaşımındaki materyalist ve diyalektik yöntemi açığa çıkarırken; savaşı soyut “siyasi kategoriler içinde buharlaştırmadan” onun kendine özgü içsel yasalarını, verili üretici güçlerin gelişmişlik düzeyini, orduların teknik ve örgütsel kapasitesini ve burjuva siyasetinin anlık ihtiyaçlarının cephedeki rolünü kavrayan devrimci tutumu gözler önüne serer.

Engels’in Savaş Makaleleri

19 Mart 1924

Friedrich Engels’in bu kitabı (Savaş Üzerine Notlar), esas olarak 1870-71 Fransa-Prusya Savaşının analitik bir dökümüdür.[1] Savaş sürerken İngiliz Pall Mall Gazette gazetesinde yayımlanan makalelerden oluşur. Sadece bu bile, okurun bu sayfalarda savaş üzerine derli toplu bir monografi ya da savaş sanatı teorisinin sistematik bir sunumunu aramaması gerektiğini göstermeye yeter. Hayır, Engels’in üstlendiği görev, iki hasmın elindeki güç ve araçların genel bir değerlendirmesinden yola çıkarak ve bu imkânların kullanımını gün gün takip ederek, okurun askeri harekâtın gidişatını kavramasına yardımcı olmaktan ve hatta zaman zaman geleceği örten gizem perdesini hafifçe aralamaktan ibaretti. Bu türden askeri makaleler kitabın en az üçte ikisini kaplar. Geriye kalan üçte bir ise, yine Fransa-Prusya Savaşının seyriyle doğrudan bağlantılı olarak, askerlik mesleğinin çeşitli özel alanlarına ilişkin yazılardan oluşur: Prusyalılarla Nasıl Savaşmalı, Prusya Ordu Sisteminin Mantığı, Zaragoza-Paris, İmparator’un Savunusu ve benzerleri.

Böylesi bir kitabın, Engels’in öteki salt teorik yapıtları gibi okunup incelenemeyeceği açıktır. Bu çalışmada yer alan somut ve olgusal nitelikteki düşünce ve değerlendirmeleri eksiksiz kavrayabilmek için, Fransa-Prusya Savaşının tüm harekâtlarını harita üzerinde adım adım takip etmek ve en yeni savaş tarihi literatüründe ortaya konan görüşleri göz önünde bulundurmak gerekir. Ortalama bir okurun böylesine eleştirel ve bilimsel bir çalışmayı üstlenemeyeceği kuşkusuzdur; zira bu çaba askerî bir formasyon, ciddi bir zaman harcaması ve konuya özel bir ilgi gerektirir. Peki, böyle bir ilgi haklı mıdır? Bize göre kesinlikle evet. Bu ilgi, her şeyden önce bizzat Friedrich Engels’in askeri seviyesini ve askeri ferasetini doğru bir biçimde değerlendirmek açısından haklıdır. Engels’in bu son derece özlü metninin derinlemesine incelenmesi ve onun yargı ve öngörülerinin, dönemin askeri yazarlarının aynı dönemde ortaya koydukları yargı ve öngörülerle karşılaştırılması büyük bir ilgi uyandırabilir. Bu çaba yalnızca Engels’in biyografisine –ki onun biyografisi sosyalizm tarihinin önemli bölümüdür– değerli bir katkı sunmakla kalmayacak, aynı zamanda Marksizm ile askerlik mesleği arasındaki karşılıklı ilişkiler sorununa da son derece isabetli ve açıklayıcı bir örnek teşkil edecektir.

Eksiksiz bir çalışma

Engels, bu makalelerin hiçbirinde Marksizmden ya da diyalektikten tek bir sözcükle bile bahsetmez. Bunda şaşılacak bir yan da yoktur, zira o sırada iliklerine kadar burjuva bir yayın organına imzasız yazıyordu ve üstelik Marx’ın adı henüz son derece az biliniyordu. Ancak Engels’i genel teorik çıkarımlardan kaçınmaya iten şey yalnızca bu dışsal nedenler değildi. Şundan emin olabiliriz ki Engels, o dönemde savaşın gelişimini devrimci Marksist bir gazetede –siyasi sempati ve antipatilerini ifade etme konusunda çok daha geniş bir özgürlükle– tartışma olanağı bulsaydı bile, savaşın gidişatını tahlil ve değerlendirirken, Pall Mall Gazette’de izlediği çizgiden neredeyse hiç sapmazdı. Engels, savaş bilimi alanına dışarıdan soyut hiçbir doktrin taşımamış, kendi keşfettiği hiçbir taktik reçetesini evrensel bir ölçüt olarak ortaya koymamıştır.

Metnin bu denli özlü ve yoğun anlatımına rağmen yazarın, askerlik mesleğinin her bir unsurunu ne büyük bir titizlikle ele aldığını görüyoruz: İlgili ülkelerin yüzölçümleri ve nüfus verilerinden tutun da, sırf yöntem ve alışkanlıklarını daha yakından tanıyabilmek adına General Trochu’nun geçmişine dönük yapılan biyografik araştırmalara kadar her şey bu kapsama dâhildir. Bu makalelerin arkasında, muazzam bir ön hazırlık ve kesintisiz bir zihinsel emek hissedilir. Yalnızca derin bir düşünür değil, aynı zamanda usta bir yazar olan Engels, okurun önüne asla işlenmemiş ham veri koymaz. Bu durum, onun bazı gözlem ve genellemelerinde ilk bakışta bir yüzeysellik izlenimi yaratabilir; oysa gerçekte durum böyle değildir. Ampirik malzeme üzerinde yürüttüğü eleştirel işleme son derece köklü ve derinliklidir. Nitekim savaşın sonraki seyri, Engels’in öngörülerini defalarca doğrulayarak bunu açıkça kanıtlamıştır. Genç savaş teorisyenlerimizin işaret ettiği anlamda, Engels’in bu eserine dönük derinlemesine bir incelemenin, onun savaşı bizzat kendi somut gerçekliği içinde ne kadar büyük bir ciddiyetle ele aldığını çok daha net ortaya koyacağından kuşku duymamalıyız.

Savaşta nicelik ve nitelik

Ancak kitabı derinlemesine incelemeyip yalnızca okumakla yetinenler arasında bile –ki bunlar askeri çevreler içinde bile ezici çoğunluğu oluşturacaktır– Engels’in bu yapıtı büyük bir ilgi uyandıracaktır. Bu ilginin kaynağı, muhtelif askeri harekâtların analitik dökümünden ziyade, savaşın gidişatına dair genel değerlendirmelerde ve savaş kroniğinin birçok yerine serpiştirilmiş, gerekse yukarıda belirttiğimiz üzere ayrı makalelerde ele alınan somut askerî alanlardaki isabetli yargılarda yatmaktadır.

Pisagorcuların dünyayı sayıların yönettiğine dair eski düşüncesi –sözcüğün mistik değil, somut ve materyalist anlamıyla– bilhassa harp sahasına son derece başarıyla uygulanabilir. Her şeyden önce taburların sayısı gelir. Ardından topların ve topçu silahlarının sayısı devreye girer; bunların niceliği, ateşli silahın menzili ve isabet oranıyla ifade edilir. Askerlerin moral nitelikleri ise uzun intikallere dayanabilme, düşman ateşi altında uzun süre direnebilme gibi kapasitelerle ölçülür. Ancak bu alana daha derinlemesine nüfuz ettikçe sorun daha da karmaşıklaşır. Donanımın miktarı ve niteliği, ülkenin üretici güçlerinin gelişmişlik düzeyine bağlıdır. Ordunun toplumsal bileşimi ve komuta kademesi, toplumun sınıf yapısı tarafından koşullandırılır. İdari ikmal aygıtı, niteliğini egemen sınıfın doğasından alan genel devlet aygıtına tabidir. Ordunun morali, sınıfların karşılıklı ilişkilerine ve egemen sınıfın harp hedeflerini ordunun öznel amaçları haline getirebilme yetisine dayanır. Komuta kademesinin yetenek ve birikim düzeyi ise, yine egemen sınıfın tarihsel rolüne, ülkenin en yetkin yaratıcı güçlerini kendi hedefleri doğrultusunda seferber edebilme kapasitesine bağlıdır. Bu kapasite de en nihayetinde egemen sınıfın hâlâ ilerici bir tarihsel rol oynayıp oynamadığına ya da miadını doldurup sadece kendi varlığını sürdürmek için savaşıp savaşmadığına göre şekillenir.

Burada temel koordinatları, üstelik yalnızca şematik bir biçimde açığa çıkardık. Gerçekte ise, savaşın yürütülmesine dair muhtelif alanların birbirine olan bağımlılığı ve hepsinin birden toplumsal düzenin çeşitli yönleriyle olan diyalektik bağı son derece karmaşık ve ayrıntılıdır. Savaş sahasında tüm bu karmaşa, son tahlilde erlerin, komutanların, ölü ve yaralıların, esir ve firarilerin sayısında; ele geçirilen toprakların genişliğinde ve savaş ganimetlerinin miktarında ifadesini bulur. Peki, nihai sonuç nasıl öngörülebilir? Bir muharebenin ve savaşın tüm unsurlarını önceden milimetrik olarak kaydetmek ve saptamak mümkün olsaydı, zaten savaş diye bir şey olmazdı. Zira hiç kimse önceden kesinleşmiş bir yenilgiye doğru bile bile koşmayı düşünmezdi. Ne var ki tüm faktörlerin böylesine mutlak bir kesinlikle öngörülmesinden söz edemeyiz. Savaşın yalnızca en dolaysız, en somut maddi unsurları sayılarla ifade edilebilir.

Ne var ki iş, ordunun maddi unsurlarının bir bütün olarak ülke ekonomisine olan bağımlılığına geldiğinde; yapılacak her türlü değerlendirme ve dolayısıyla her türlü öngörü zorunlu olarak çok daha koşullu bir değer kazanır. Bu durum bilhassa “moral faktörler” denilen unsurlar için geçerlidir: Ülkedeki siyasi denge, ordunun mukavemeti, cephe gerisinin tutumu, devlet aygıtının işleyişindeki koordinasyon, komutanın yetenekleri ve benzerleri… Laplace, evrende gelişen tüm süreçleri tek bir bakışta kavrayabilecek bir zekânın, gelecekte vuku bulacak her şeyi hatasız biçimde öngörebileceğini söyler. Bu kuşkusuz determinizm ilkesinden –yani nedensiz hiçbir olgunun var olamayacağı ilkesinden– türetilmiş bir çıkarımdır. Ne var ki bilindiği üzere, gerek bireysel gerekse kolektif düzeyde böylesi bir zekâ mevcut değildir. Bu nedenle en donanımlı ve en yetenekli insanların bile öngörülerinde sık sık yanılmaları kaçınılmazdır. Ancak şurası açıktır ki, sürecin unsurları ne kadar derinlemesine bilinirse, bunları doğru yere oturtma, değerlendirme ve birleştirme yetisi ne kadar yüksek olursa, bilimsel ve yaratıcı deneyim ne kadar güçlüyse ve ufuk ne kadar genişse, isabetli bir öngörüye de o kadar yaklaşılmış olur.

Dün ve bugün piyade

Üstlendiği görev bakımından son derece mütevazı olan bu askeri gazete yazılarında Engels, daima kendisi olarak kalır: O, bu çalışmasına Marx ile Engels’in büyük toplumsal-teorik okulundan, 1848 Devriminin ve Birinci Enternasyonal’in pratik okulundan geçmiş bir askeri analist ve sentezcinin keskin bakışını taşır. Engels şöyle der:

“Şimdi karşılıklı imha için hazırlanan güçleri kıyaslayalım; meseleyi yalınlaştırmak adına da yalnızca piyadeyi ele alalım. Muharebelerin kaderini belirleyen ana sınıf piyadedir. Süvari ve topçu kuvvetlerindeki –mitralyözler ve harikalar yaratan diğer araçlar da dâhil– küçük güç dengesizlikleri her iki taraf için de pek bir anlam ifade etmeyecektir. (Savaş Üzerine Notlar, 1. Not, s.1)[2]

1870’te Fransa ve Almanya için genel hatlarıyla doğru olan şey, hiç şüphesiz günümüz için artık geçerliliğini yitirmiştir. Artık askeri güç dengesini yalnızca tabur sayısıyla belirlemek imkânsızdır. Piyadenin bugün dahi muharebedeki temel unsur olmayı sürdürdüğü doğrudur. Ancak farklı ordularda son derece eşitsiz oranlarda da olsa, piyade bünyesindeki teknik katsayıların rolü olağanüstü artmıştır. Burada yalnızca 1870’te hâlâ “mucizevi” gözüyle bakılan makineli tüfekleri ya da sayıca ve önem bakımından devasa boyuta ulaşan topçuyu değil; aynı zamanda tamamen yeni yardımcı unsurları –gerek harp gerekse intikal amaçlı motorlu taşıtları, havacılığı ve askeri kimyayı– kastediyoruz. Bu “katsayıları” hesaba katmayan ve yalnızca tabur sayısını esas alan her türlü istatistik, bugün tamamen gerçeklikten kopuk bir yanılsama olacaktır.

Kendi hesaplamalarından hareket eden Engels şu sonuca varır: Almanya’nın elindeki eğitilmiş asker sayısı Fransa’ya kıyasla katbekat fazladır ve Almanların bu üstünlüğü zaman ilerledikçe kendini çok daha belirgin biçimde hissettirecektir; yeter ki Louis Bonaparte daha işin en başında davranıp düşmanı gafil avlamasın ve onun bu potansiyel üstünlüğünü sahada harekete geçirmesine imkân tanımadan indireceği kesin darbelerle onu etkisiz hâle getirmesin.

Buradan hareketle Engels, politika, ekonomi, kültür ve idari yapıyla karmaşık bir kaldıraç ve iletim mekanizması üzerinden bağlı duran ama buna rağmen en yüksek askerlik sanatının bağımsız alanını oluşturan stratejiye geçer. Söz konusu strateji olduğunda Engels, daha işin en başında şu kaçınılmaz gerçekçi kayıtları düşmeyi zorunlu görür:

“Bu arada, bu stratejik planların vaat ettiği tüm sonuçları eksiksiz doğuracağına asla güvenilemeyeceğini akılda tutmakta fayda vardır. Harekâtta daima şurada ya da burada bir pürüz baş gösterir; kolordular tam ihtiyaç duyulan anda yerine ulaşmaz; düşman beklenmedik hamleler yapar ya da öngörülemeyen tedbirler almıştır. Nihayet çetin, inatçı bir muharebe yahut bir generalin göstereceği feraset, yenilgiye uğramış bir orduyu çoğu kez bir bozgunun getirebileceği en ağır sonuçtan –yani ana üssüyle olan iletişiminin kopmasından– çekip çıkarır.” (age, III. Not, s.6)[3]

Bu tespit kuşkusuz son derece doğrudur. Böylesi gerçekçi bir strateji kavrayışına ancak merhum Pfuel yahut onun sonradan türeme hayranlarından biri itiraz edebilirdi: Bütün bir savaş planında en hayati unsurları hesaba katmak ve bunu koşulların elverdiği azami titizlikle yerine getirmek; önceden saptanamayan faktörleri dikkate almak; emirleri, somut duruma ve onun öngörülemeyen varyantlarına esneklikle uyarlanabilecek biçimde formüle etmek ve en önemlisi, durumdaki her köklü değişikliği zamanında kayda geçirip planı buna uygun olarak tadil etmek, hatta baştan aşağı yeniden düzenlemek… İşte gerçek askerlik sanatının özü tam olarak burada yatar. Eğer bir stratejik plana bütün ayrıntıları kapsayan mutlak bir nitelik kazandırılabilseydi; havanın durumu, askerin midesi, ayaklarının sağlığı ve hasmın niyetleri önceden eksiksiz biçimde hesaba katılabilseydi, o zaman aritmetiğin dört işleminden başka bir şey bilmeyen herhangi bir otomaton dahi muzaffer bir saha komutanı olabilirdi. Ne var ki, neyse ki de denebilir ne yazık ki de, bu mümkün değildir. Harp planı hiçbir biçimde mutlak bir nitelik taşımaz ve en mükemmel planın varlığı bile, Engels’in haklı olarak vurguladığı üzere, zaferi garanti etmekten çok uzaktır. Öte yandan, her türlü plansızlık da yenilgiyi kaçınılmaz kılar. İşi az çok ciddiye alan her komutan, mutlak olmasa dahi bir planın yol gösterici değerini bilir. Fakat sırf mutlak değil diye bir planı reddetmeye kalkışacak bir komutan ise ya kurşuna dizilmeli ya da bir tımarhaneye kapatılmalıdır.

Orduda siyaset

Peki, ama III. Napolyon’un stratejik planında durum neydi? Almanya’nın devasa potansiyel üstünlüğünün, eğitilmiş insan gücünün sayısal ağırlığında yattığını zaten biliyoruz. Engels’in de vurguladığı üzere Bonaparte’ın üzerine düşen görev, düşmana indirilecek hızlı ve kararlı darbelerle bu üstünlüğün sahada kullanılmasını imkânsız kılmaktan ibaretti. İnsan, Napolyoncu geleneğin tam da böylesi bir harekât tarzını teşvik edeceğini düşünebilirdi. Lakin bütün diğer etkenleri bir yana bıraksak bile, böylesine cüretkâr harp planlarının hayata geçirilmesi ikmal ve levazım teşkilatının kusursuz işleyişine bağlıdır. Oysa dizgin tanımaz ve liyakatsiz bürokrasisiyle İkinci İmparatorluk rejimi, birliklerin iaşe ve donatımını güvence altına almaktan fersah fersah uzaktı. İşte bu yüzden, savaşın daha en başında baş gösteren aksama ve zaman kayıpları, genel çaresizlik, hiçbir planı uygulamanın mümkün olmayışı ve tüm bunların kaçınılmaz bir sonucu olarak gelen o muazzam çöküş ortaya çıktı.

Bazı pasajlarda Engels, “siyasetin” harp harekâtının gidişatına sızmasının yaratabileceği zararlı etkiden kısaca bahseder. Onun bu gözlemi ilk bakışta, savaşın esas itibarıyla siyasetin başka araçlarla devamından ibaret olduğu anlayışıyla çelişiyor gibi görünebilir. Oysa gerçekte burada en ufak bir çelişki yoktur. Savaş siyaseti devam ettirir, ancak bunu kendine özgü araç ve yöntemlerle yapar. Siyaset, temel görevlerini çözüme kavuşturmak adına savaşın yardımına başvurmak zorunda kaldığında, ikincil hedefleri uğruna harp harekâtının gidişatını sekteye uğratmamalıdır. Engels’in de belirttiği üzere Bonaparte, sırf “kamuoyunu” günübirlik başarılarla göz boyayarak etkilemek adına askeri mantığa açıkça aykırı hamlelere giriştiğinde; bu durum hiç kuşkusuz siyasetin askerlik sanatına kabul edilemez bir müdahalesi olarak görülmeliydi. Nitekim bu türden bir müdahale, savaşın bizzat siyaset tarafından önüne konan asli görevleri yerine getirmesini imkânsız kılmaktan başka bir işe yaramamıştır.

Bonaparte kendi rejimini muhafaza etme kavgasında siyasetin savaşa bu türden müdahalesine izin vermek zorunda kaldığı ölçüde, rejimin kendi kendini mahkûm ettiği ve erken çöküşünü kaçınılmaz kıldığı açıkça gözler önüne serilmiştir.

Yenilgiye uğrayan ülke, silahlı kuvvetlerinin mutlak bir bozguna uğrayıp esir düşmesinin ardından Gambetta’nın önderliğinde yeni bir ordu kurmaya giriştiğinde, Engels bu çabaları askeri örgütlenmenin özüne dair şaşırtıcı bir kavrayışla takip etmişti. Engels, derme çatma yöntemlerle alelacele bir araya getirilmiş bu genç ve disiplinsiz birlikleri mükemmel bir biçimde tasvir eder. Bu tür birlikler, der Engels, “derhal düşmanın üzerine sürülmediklerinde «ihanet!» diye feryat etmeye dünden razıdır. Ancak o düşmanın varlığını ciddi biçimde hissettikleri anda ise kaçışıp dağılıverirler.” (age, s.88 vd.)[4] Burayı okurken insanın aklına 1917-18’deki o ilk birlik müfrezelerimizin ve alaylarımızın gelmemesi imkânsızdır!

Halkın silahlı güçleri

Engels, gerekli tüm diğer önkoşulların sağlandığı varsayılsa dahi, bir insan yığınını bir bölüğe ya da tabura dönüştürmenin önündeki asli güçlüklerin tam olarak nerede yattığı konusunda son derece derin ve yetkin bir kavrayışa sahiptir. Engels şöyle yazmaktadır:

“Gerek tatbikat alanında gerekse ateş altında –ister Baden Freischaaren müfrezeleri, ister Bull-Run Yankeeleri, ister Fransız Garde Mobile (Hareketli Ulusal Muhafız) birlikleri ya da İngiliz Gönüllüleri olsun– halk milislerini gözlemlemiş olan herkes, bu birliklerin sergilediği çaresizliğin ve istikrarsızlığın temel nedeninin, subayların kendi görevlerini bilmemelerinde yattığını derhal kavramış olacaktır.” (age, s.79)[5]

Engels’in bir ordunun yerel savunma güçlerine ve halk milislerine ne denli titizlikle yaklaştığını görmek son derece öğreticidir. Bu büyük devrimcinin, tam da o dönemde Fransa’da pek revaçta olan sahte-devrimci lafazanlıktan –kitlesel seferberliğin (levée en masse), bir anda silahlandırılmış bir ulusun kurtarıcı gücünün ve benzerlerinin üzerine boca edilen nutuklardan– ne kadar uzak durduğu açıkça görülür. Engels, bir taburda subay ve astsubay kadrosunun ne büyük bir hayati önemde olduğunu çok iyi bilir. İmparatorluğun nizamî ordularının bozguna uğramasının ardından cumhuriyetin elinde ne kadarlık bir subay birikimi kaldığının tam hesabını yapar. Loire Ordusu olarak adlandırılan bu yeni yapıda, onları alelade bir silahlı insan yığınından ayıran temel niteliklerin gelişmesine azami dikkati gösterir. Nitekim bu yeni ordunun yalnızca bir bütün halinde hareket etme ve emirlere itaat etme kararlılığı sergilemesini değil; aynı zamanda “Louis Bonaparte ordusunun tamamıyla unutmuş olduğu son derece hayati bir sanatı –hafif piyade hizmetini, kanatları ve cephe gerisini baskınlardan koruma, düşmanla temas arama, düşman müfrezelerini pusuya düşürme, istihbarat ve esir toplama zanaatını– yeniden öğrenmiş olmasını” büyük bir memnuniyetle kaydeder. (age, s.96)[6]

Engels, “gazete” makalelerinin her birinde işte tam da böyledir: Olayları kavrayışında cesur, yönteminde gerçekçi, büyük ve küçük her meselede basiretli, ampirik malzemeyi işlemede ise daima son derece titiz… Fransızların yivli ve yivsiz top namlularının sayısını tek tek hesaplar, Alman topçusunun durumunu defalarca denetler, Prusya süvari atlarının niteliği üzerine kafa yorar ve Prusyalı astsubayın taşıdığı değeri asla gözden kaçırmaz. Olayların gidişatı içinde Paris’in kuşatılması ve savunulması sorunuyla yüzleştiğinde; kentin tahkimat durumunu, Alman ve Fransız topçu gücünü araştırır ve Paris surlarının arkasında muharebede etkin biçimde kullanılabilecek nizamî birliklerin bulunup bulunmadığı sorusunu son derece eleştirel bir süzgeçten geçirir. Engels’in bu yapıtının 1918’de elimizin altında olmaması ne kadar büyük bir kayıptır! Bu eser elimizde olsaydı; “devrimci coşku” ile “proleter ruhu”, profesyonel bir örgütlenmenin, kusursuz bir disiplinin ve eğitimli bir komuta kademesinin karşısına dikmeye çalışan o dönemin yaygın önyargısını çok daha hızlı ve kolay biçimde aşmamıza kesinlikle yardımcı olurdu.

Engels’in yöntemi

Engels’in askeri-eleştirel yöntemi, örneğin Berlin’den yayılan “Paris’e dönük kesin bir harekât” söylentisini tahlil ettiği on üçüncü mektubunda son derece açık biçimde kendini gösterir. Paris’in müstahkem mevkii üzerine yazdığı makale (On Altıncı Mektup), Marx’ın coşkulu alkışlarıyla karşılanmıştır. Paris kuşatmasının ele alındığı yirmi dördüncü mektup ise, Engels’in askeri sorunları ele alış tarzına mükemmel bir örnek sunar. Engels, daha baştan iki temel faktörü saptar: “Birincisi, Paris’in münasip bir süre içinde dışarıdan herhangi bir Fransız ordusu tarafından kurtarılmayı umut edemeyeceğidir… Kesinleşmiş olan ikinci nokta ise, Paris garnizonunun geniş çaplı bir taarruza girişmeye elverişsiz olduğudur.” (age, s.71)[7] Analizinin diğer tüm unsurları işte bu iki ana eksene dayanır. Franc-tireur (milis) savaşı ve bu yöntemin uygulanma olanakları üzerine yürüttüğü iki ayrı değerlendirme, gelecekte de bizim açımızdan önemini yitirmeyecek bir mesele olması bakımından son derece ilgi çekicidir. Engels’in üslubu, her mektupla birlikte çok daha belirgin bir özgüven kazanır. Bu özgüven son derece haklıdır, çünkü iki yönlü bir sınavla doğrulanmıştır. Bir yanda, aynı konularda “hakiki” asker kişilerin yazıp çizdikleriyle yapılan karşılaştırma, diğer yanda ise çok daha güvenilir bir hakem yani olayların bizzat kendisi.

Analizinden her türlü soyutlamayı amansızca dışlayan, savaşı somut operasyonlardan oluşan maddi bir zincir olarak gören, her bir harekâtı fiilen mevcut güçler, araçlar ve bunların kullanılma imkânları açısından değerlendiren bu büyük devrimci; adeta uzman bir asker gibi, yani sırf mesleği yahut uzmanlık alanı gereği savaşın yürütülüşüne yön veren içsel dinamiklerden hareket eden bir kişi gibi davranır. Engels’in makalelerinin o dönemin ünlü askerlerine atfedilmesine ve bunun sonucunda arkadaş çevresinde kendisine “General” lakabının takılmasına şaşmamak gerekir. Evet, o askeri sorunları adeta bir “general” gibi ele alıyordu. Belirli askeri alanlarda elbette önemli eksikleri ve gerekli pratik deneyimden yoksunluğu vardı; ancak buna karşılık, her generalin omuzlarında bulunmayan ölçüde parlak ve deha sahibi bir kafaya sahipti.

Fakat tüm bunlardan sonra, “peki Marksizm bu işin neresinde?” diye sorulabilir. Buna verilecek yanıt şudur: Marksizm –belirli bir sınıra kadar– tam da burada kendisini ifade etmektedir. Marksizmin temel felsefi öncüllerinden biri, hakikatin her zaman somut olduğudur. Bu ise askerlik zanaatının ve sorunlarının, soyut sosyal ve siyasal kategoriler içinde eritilip çözülemeyeceği anlamına gelir. Savaş savaştır ve ona dair bir yargıda bulunmak isteyen Marksist, savaşın hakikatinin de somut olduğunu asla hatırdan çıkarmamalıdır. Engels’in yapıtının öncelikle öğrettiği şey işte tam olarak budur. Ama öğrettikleri bununla da sınırlı değildir.

Askeri sorunların genel siyasi sorunlar içinde eritilip buharlaştırılması nasıl mümkün değilse, siyaseti askerlikten koparıp soyutlamak da aynı şekilde kabul edilemez. Daha önce de belirttiğimiz gibi savaş, siyasetin kendine özgü araçlarla devamından ibarettir. Bu son derece derin diyalektik düşünce Clausewitz tarafından formüle edilmiştir. Savaş siyasetin bir devamıdır: “Devam”ı kavramak isteyen, bu devamdan önce neyin geldiğini açıklığa kavuşturmak zorundadır. Fakat başka araçlarla” sürdürülen bu devam şu anlama gelir: Savaşın bu “başka araçlarını” doğru biçimde değerlendirebilmek için yalnızca siyasi bakımdan sağlam bir kavrayışa sahip olmak yetmez. Engels’in eşsiz ve kıyas kabul etmez tarihsel büyüklüğü tam da şurada yatmaktadır: O, bir yandan savaşın kendi iç tekniği, yapısı, yöntemleri, gelenekleri ve önyargılarıyla birlikte taşıdığı bağımsız karakteri derinlemesine kavrarken, aynı zamanda savaşın son tahlilde kendisine tabi olduğu siyaset sahasının da büyük bir ustası ve uzmanıydı.

Bu muazzam üstünlüğün Engels’i somut askeri yargılarında ve öngörülerinde hatalar yapmaktan koruyamayacağını söylemeye bile gerek yoktur. Amerikan İç Savaşı sırasında Engels, Güneylilerin ilk evrede sergilediği salt askeri üstünlüğü gözünde büyütmüş ve bu nedenle onların zafer kazanacağına inanma eğilimi göstermişti. 1866 Alman-Avusturya Savaşında, Prusya’nın kıtasal üstünlüğünün temelini atan belirleyici Königgrätz Muharebesinden hemen önce Engels, Prusya ihtiyat ordusunda (Landwehr) bir isyanın patlak vereceği ihtimaline bel bağlamıştı. Fransa-Prusya Savaşı günlüklerinde de, her ne kadar Engels’in genel öngörüsü bu iki örneğe kıyasla mukayese kabul etmez derecede isabetli olsa da, münferit meselelerde tek tük hataların bulunabileceği kuşkusuzdur. Yalnızca son derece safdil insanlar bir Marx’ın, Engels’in yahut Lenin’in büyüklüğünün, tüm yargılarının mutlak bir yanılmazlık taşımasından kaynaklandığını sanabilir. Hayır, onlar da hata yaptılar. Ne var ki en büyük ve en çetrefilli sorunları tahlil ederken diğer herkesten katbekat daha az hataya düşerlerdi. Onların düşüncesindeki büyüklük de işte tam olarak burada yatar. Üstelik onların hataları, arkasındaki nedenler ciddi biçimde incelendiğinde, tesadüfen yahut değil, şu veya bu somut vakada kendilerine karşı haklı çıkmış olanların doğru görünen yargılarından çok daha derin ve öğretici olduğunu defalarca kanıtlamıştır.

Sınıf taktikleri ve stratejisi

Örneğin her sınıfın kendine özgü taktik ve stratejilere sahip olmak zorunda olduğu yönündeki türden her türlü soyutlama, Engels’te doğal olarak en ufak bir zemin bulamaz. O, bir askeri örgütlenmenin ve savaşın bütün temellerinin dayandığı esasın, yalın bir sınıf iradesiyle değil, üretici güçlerin gelişmişlik düzeyiyle belirlendiğini gayet iyi bilir. Kuşkusuz, feodal çağın kendine özgü taktikleri, hatta birbiriyle uyumlu bir dizi taktik sistemi olduğu; burjuva çağının ise tek bir taktikle sınırlı kalmayıp birkaç farklı taktik geliştirdiği ve sosyalizmin de, kapitalizmle uzun süre yan yana yaşamaya zorlanması durumunda kesinlikle yeni savaş taktikleri üreteceği söylenebilir. Bu genel biçimiyle ifade edildiğinde argüman doğrudur. Çünkü kapitalist toplumun üretici güçler düzeyi feodal toplumunkinden, geleceğin sosyalist toplumununkiyse zamanla kapitalizmindekinden daha yüksek olacaktır. Fakat bundan fazlası çıkarılamaz. Nitekim iktidarı ele geçirmiş ancak elinde henüz oldukça düşük bir üretim düzeyi bulunan bir proletaryanın –prensip olarak–, ancak geleceğin sosyalist toplumunun gelişkin üretici güçlerinden doğabilecek nitelikteki yeni taktikleri hemen oluşturabileceği sonucu buradan kesinlikle çıkarılamaz.

Geçmişte ekonomik süreçleri ve olguları askeri olanlarla son derece sık kıyasladık. Şimdi ise bazı askeri sorunları ekonomik olanlarla karşı karşıya getirip tartmak hiç de yararsız olmayacaktır. Zira bu ikinci alanda şimdiden kayda değer bir deneyim biriktirmiş bulunuyoruz. Sanayinin en önemli bölümü; işçi devletinin mülkiyetinde bulunması, onun hesabına ve doğrudan onun sevk ve idaresi altında üretim yapması sayesinde bizde sosyalist ekonomi koşulları altında işlemektedir. Bu durum sayesinde sanayimizin sosyal ve hukuki yapısı, kapitalist olandan köklü bir biçimde ayrılır. Bu niteliksel fark; sanayinin yönetim sisteminde, yönetici kadroların seçilmesinde, fabrika yönetimi ile işçiler arasındaki ilişkilerde vb. somut ifadesini bulur. Peki, üretim sürecinin bizzat kendisinde durum nasıldır? Kapitalist yöntemlerin karşısına dikebileceğimiz özgün, bize ait sosyalist üretim yöntemlerini yaratabildik mi acaba? Bundan henüz çok ama çok uzaktayız. Üretim yöntemleri; maddi tekniğe, işçilerin kültür düzeyine ve üretkenliğine doğrudan bağımlıdır. Yıpranmış tesislerimiz ve sanayi kapasitemizin yetersiz kullanımı göz önüne alındığında, üretim süreci şu anda savaş öncesine kıyasla mukayese kabul etmez ölçüde daha düşük bir seviyededir. Bu sahada yalnızca yeni hiçbir şey yaratmamış olmakla kalmıyor; gelişmiş kapitalist ülkelerde halen uygulanan ve onlara çok daha yüksek bir emek üretkenliği sağlayan üretim yöntem ve araçlarına ancak birkaç yıl sonra ulaşabilmeyi umuyoruz. Eğer ekonomi sahasındaki durum bundan ibaretse, askeri alanda prensip olarak nasıl farklı olabilir ki? Taktikler; mevcut savaş tekniğine, askerin askeri ve kültürel gelişmişlik düzeyine doğrudan bağımlıdır.

Kuşkusuz, ordumuzun siyasi ve sosyo-hukuki yapısı burjuva ordularından köklü biçimde farklıdır. Bu niteliksel fark; komuta kademesinin seçilip işbaşına getirilmesinde, bu kademe ile asker kitlesi arasındaki ilişkide ve her şeyden önce ordumuza ilham veren siyasi hedeflerde somut ifadesini bulur. Ne var ki, mevcut düşük teknik ve kültürel düzeyimiz temelinde, Batı’nın en “medeni” yırtıcılarının bugün ulaştığı taktiklerden ilke olarak daha yeni ve daha mükemmel taktikleri bugünden yaratabileceğimiz sonucu buradan kesinlikle çıkarılamaz. İktidarı fetheden proletaryanın attığı ilk adımlar –ki bu ilk adımlar yıllarla, hatta onlarca yılla ölçülür– bizzat Engels’in de öğrettiği üzere, çok daha yüksek bir gelişmişlik evresinde duran sosyalist toplumla birbirine karıştırılmamalıdır. Sosyalist mülkiyet temelinde üretici güçlerin büyümesine paralel olarak, üretim sürecimizin bizzat kendisi de zorunlu olarak kapitalizmdekinden bambaşka bir nitelik kazanacaktır. Üretimin niteliğini radikal biçimde değiştirmek için artık yeni devrimlere, mülkiyet rejiminde yeni altüst oluşlara ihtiyacımız yoktur; yalnızca hâlihazırda kurulmuş bu temel üzerinde üretici güçleri kesintisiz geliştirmemiz gerekir. Aynı ilke ordu için de birebir geçerlidir. Sovyet devletinde, işçiler ile köylüler arasındaki güçlü emek ortaklığı temelinde ve öncü işçilerin sevk ve idaresinde, kuşkusuz eninde sonunda yeni taktikler yaratacağız. Fakat ne zaman? Üretici güçlerimiz kapitalist üretici güçleri geride bıraktığında yahut en azından onlarla aynı düzeye ulaştığında.

Şurası şüphe götürmez ki, kapitalist devletlerle girilecek askeri çatışmalarda elimizde son derece mütevazı, fakat yine de muhtemel, düşmanlarımızın kellesine mal olabilecek bir avantaj bulunmaktadır. Bu avantaj; ordumuzun sevk ve idaresini elinde tutan sınıf ile asker kitlesini oluşturan sınıf arasında hiçbir sınıfsal antagonizmanın bulunmayışı gerçeğinde yatmaktadır. Biz bir işçi ve köylü devletiyiz; aynı zamanda bir işçi ve köylü ordusuyuz. Ne var ki bu durum askeri bir üstünlük değil, siyasi bir üstünlüktür. Söz konusu siyasi üstünlükten, askeri bir kibre ve kendini dev aynasında görme yanılsamasına kapı aralayacak sonuçlar çıkarmak son derece yersiz ve tehlikelidir. Aksine, geriliğimizi ne kadar açık yüreklilikle kavrarsak, kof hamasetten ve böbürlenmekten ne kadar kaçınırsak, gelişmiş kapitalist orduların tekniğini ve taktiklerini ne kadar hızlı öğrenip özümsersek; olası bir askeri çatışma anında burjuvazi ile onun ordularını oluşturan asker kitlelerinin tam ortasına yalnızca askeri değil, aynı zamanda devrimci nitelikte keskin bir kama saplama umudumuz da o derece haklı ve sarsılmaz bir zemine kavuşacaktır.

Engels’in “milliyetçiliği”

Burada, en az o meşhur keşfi kadar “ünlü” Çernov’un[8], Marx ve Engels’in sözde “milliyetçiliği” üzerine ortaya attığı iddiadan bahsetmenin yeri olup olmadığından pek emin değilim. Elimizdeki bu yapıt, önceki yargımızı değiştirmek şöyle dursun, aksine onu en çarpıcı biçimde pekiştirerek söz konusu soruya da son derece berrak bir yanıt vermektedir. Engels için en yüce kıstas, daima devrimin çıkarları olmuştur. O, Bonaparte İmparatorluğu’na karşı Almanya’nın ulusal çıkarlarını savundu. Çünkü dönemin somut tarihsel koşulları altında Alman ulusunun birleşmesi, ilerici ve potansiyel olarak devrimci bir güç anlamına geliyordu. Bugün bizler de emperyalizme karşı sömürge halklarının ulusal mücadelelerini desteklerken tıpatıp aynı yöntemden hareket ediyoruz. Engels’in bu tutumu, savaşın ilk döneminde kaleme aldığı makalelerde –üstelik son derece ölçülü bir dille– somut ifadesini bulmuştu. Başka türlüsü zaten mümkün olamazdı. Sonuçta Engels’in sırf Bonaparte’ın ve Çernov’un gönlü olsun diye, yalnızca kendisi de Alman olduğu için, Fransa-Prusya Savaşını tarihsel anlamının tam tersine değerlendirmesini beklemek abesti. Ne var ki savaşın bu ilerici tarihsel görevi tamamlandığı, Almanya’nın ulusal birliği güvence altına alındığı ve bunun yanı sıra İkinci İmparatorluk devrildiği anda Engels –eğer onun politik çizgisini bu duygusal terimle ifade etmemize izin verilirse–, “sempatilerini” radikal biçimde değiştirdi. Bunu neden yaptı? Çünkü artık mesele, kazanılmış olanın ötesine geçerek Prusyalı Junkerlerin [toprak aristokrasisi] Almanya’daki, Prusyalaştırılmış Almanya’nın ise Avrupa’daki egemenliğini tesis etme sorununa dönüşmüştü. Bu koşullar altında, parçalanma tehdidi altındaki Fransa’nın savunulması devrimci bir faktör haline geldi ya da gelebilirdi. Engels burada tereddütsüz biçimde Fransızların savunma savaşının yanında durur. Ancak tıpkı savaşın ilk yarısında olduğu gibi, o yine de “sempatilerinin” –ya da en azından buna izin vermemeye çalışır– savaş durumunun nesnel değerlendirmesi üzerinde etkili olmasına izin vermez. Savaşın her iki evresinde de savaşın maddi ve moral etkenlerinden hareket eder ve öngörüleri için daima sarsılmaz, nesnel bir zemin arar.

“Yurtsever” ve “milliyetçi” Engels’in, Fransa başkentinin tahkimatı ve savunulması üzerine kaleme aldığı makalesinde; Fransa lehine bir İngiliz, İtalyan, Avusturya ve İskandinav müdahalesi ihtimalini nasıl da sempatiyle karşıladığına en azından kısaca değinmek hiç de gereksiz olmayacaktır. Onun bir İngiliz gazetesinin sütunlarında ileri sürdüğü argümanlar, “sevgili” Hohenzollern anavatanına karşı yürütülen savaşta yabancı güçlerin müdahalesini teşvik etme girişiminden başka bir şey değildir. Bu elbette mühürlü bir tren vagonundan çok daha ağır basar![9]

Engels’in askeri sorunlara duyduğu ilgi ulusal değil, tamamıyla devrimci bir kaynaktan besleniyordu. 1848 devrimci kasırgasından, arkasında Komünist Manifesto’yu ve fiili barikat mücadelelerini taşıyan olgun bir devrimci olarak çıkan Engels, proletaryanın iktidarı fethetmesi sorununu, çözümü hiç de son sırada olmayacak ölçüde harp sorunlarına bağlı bulunan son derece pratik bir mesele olarak ele aldı. 1859, 1864, 1866 ve 1870-71’deki ulusal hareketlerde ve savaş süreçlerinde Engels, doğrudan devrimci eylemin kaldıraçlarını aradı. Her yeni savaşı titizlikle inceledi, onun devrimle kurabileceği olası bağları açığa çıkardı ve geleceğin devrimini silahların gücüyle güvence altına almanın yollarını aradı. Engels’te karşılaştığımız, ordu ve savaş sorunlarını akademik kuruluktan ya da salt ajitasyondan uzak, son derece canlı ve eylemsel bir biçimde ele alışın sırrı işte tam da burada yatar. Marx’ta da ilkesel tutum tamamıyla aynıydı. Fakat Marx, askeri meselelerle özel olarak iştigal etmiyor, bu tür konularda kendini bütünüyle kendi “ikinci kemanına” emanet ediyordu.

İkinci Enternasyonal çağında, başka pek çok meselede olduğu gibi harp sorunlarına yönelik bu devrimci ilgi de neredeyse bütünüyle yitirilmişti. Oportünizm, belki de en açık biçimde, militarizme karşı takınılan o yüzeysel ve küçümseyici tavırda kendini gösteriyordu: Militarizm, “aydınlanmış” sosyal-demokrat dikkatine layık görülmeyen barbarca bir kurum olarak görülüyordu. 1914-18 emperyalist paylaşım savaşı –hem de ne amansız bir acımasızlıkla!– militarizmin hiç de öyle parlamentodaki basmakalıp ajitasyon nutuklarına konu edilecek alelade bir unsur olmadığını yeniden hafızalara kazıdı. Savaş, sosyalist partileri gafil avladı ve onların militarizme karşı biçimsel muhalefetlerini uysal bir diz çöküşe dönüştürdü. Savaş sorunlarına dönük aktif-devrimci tutumu yalnızca yeniden ihya etmekle kalmayıp, militarizmin sivri ucunu pratikte bizzat egemen sınıflara doğru çevirme görevini omuzlayan ilk güç Ekim Devrimi oldu. Dünya devrimi ise bu tarihsel işi nihai sonuna kadar götürecektir.

Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu

Çeviri Tarihi: 15 Temmuz 2026

Kaynak: https://www.marxists.org/archive/trotsky/1924/03/engels.html#n1

[1] Engels, Savaş Üzerine Notlar, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/notes-war/index.htm

[2] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/07/29.htm

[3] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/08/02.htm

[4] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/11/16.htm

[5] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/10/29.htm

[6] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/11/26.htm

[7] https://www.marxists.org/archive/marx/works/1870/10/21.htm

[8] Viktor Çernov (1873-1952): Rus Sosyal Devrimci (SR), partinin kurucusu ve teorisyeni

[9] Troçki burada, 1917 Devrimi sırasında Lenin’in ve diğer Bolşevik önderlerin İsviçre’den Rusya’ya geçmek için Almanya üzerinden hareket ettikleri “mühürlü vagon” olayına gönderme yapmaktadır. Bu olay, Rus gericileri ve hatta bazı “sosyalistler” tarafından Lenin’i “Alman ajanı” olarak karalamak amacıyla uzun süre propaganda malzemesi olarak kullanılmıştır.

Lenin, Friedrich Engels İLGİLİ YAZI Lenin, Friedrich Engels 05.08.2024 Ölümünün 112. Yılında Engels İLGİLİ YAZI Ölümünün 112. Yılında Engels 01.08.2007 Genç Engels Üzerine Bazı Notlar İLGİLİ YAZI Genç Engels Üzerine Bazı Notlar 31.07.2026 Engels’e Dair Kişisel Anılar İLGİLİ YAZI Engels’e Dair Kişisel Anılar 27.07.2026 Eleanor Marx’ın Gözünden Friedrich Engels[1] İLGİLİ YAZI Eleanor Marx’ın Gözünden Friedrich Engels[1] 05.08.2007