Franz Mehring, Engels’in ölümünün 10. yıldönümünde iki büyük ustadan devralınan tarihsel mirası ele alırken, aynı zamanda Doğu’da yükselen 1905 Rus Devrimini de selamlar. 1848 yenilgisinden beri gericiliğin topuğu altında inleyen Avrupa’nın ufkunda beliren bu yeni devrimci çağı, Marx ve Engels’in anısına gönderilen tarihsel bir selam olarak nitelendirir. Şöyle yazar: “Bugün Batı’dan Doğu’ya kayan mücadele şafağı, selamını Marx’ın uyuduğu Highgate’teki mezara ve Engels’in küllerinin serpildiği deniz dalgalarına yollamaktadır.” Yazının “Friedrich Engels” olan orijinal başlığını, “Batı’dan Doğu’ya Kayan Mücadele Şafağı Marx ve Engels’i Selamlıyor” olarak değiştirdik.
Friedrich Engels
Die Neue Zeit, Ağustos 1905
Bu yılın Ağustos ayında, mutlu ve verimli yaşamının sonundan ziyade zirvesindeyken gözlerini yuman F. Engels’in aramızdan ayrılışının üzerinden on yıl geçmiş oldu. Saygıdeğer ulu bir yaşa ulaşana dek her daim genç kaldı; gençliğinde Lassalle’ı, olgunluk çağında Marx’ı etkilediği gibi, en büyük tarihsel etkisini de ömrünün son yıllarında gösterdi.
Engels’in zihninin yavaş olgunlaştığı sonucuna varmak tamamen yanlış olur. Aksine, tıpkı Lassalle ve Marx gibi o da çok erken gelişti. Hatta her ikisinden de genç olduğu bir yaşta, çığır açan ve kalıcı değere sahip bir eseri, bilimsel sosyalizmin ilk büyük anıtını yazdı. İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu kitabını kaleme aldığında henüz 24 yaşındaydı. Genç bir insanın bilimsel alanda böyle parlak bir ilk yapıtla sahneye çıkması her zaman nadir görülen bir durumdur ve bu, Engels’in sahip olduğu güç ve dehanın büyüklüğünü kanıtlar; hele ki yarım yüzyıl boyunca kesintisiz bir teorik ilerleme kaydettiği düşünülecek olursa… Nitekim bu yaşlı adam, o genç delikanlının vadettiği her şeyi bütünüyle hayata geçirmiştir.
Engels yolu açan ilk eserini kaleme aldığında, Marx ile zaten tanışmış durumdaydı. Sadece mektuplaşmakla kalmamış, yüz yüze de görüşmüş ve daha sonra Kutsal Aile adıyla yayımlanacak ortak bir yapıtın planını çıkarmışlardı. Fakat Engels’in İngiliz işçi sınıfının durumunu incelediği bu kitap üzerinde Marx’ın hiçbir etkisi yoktu; aksine Engels, o sıralar Marx’a henüz haberdar olmadığı pek çok alanda yepyeni ufuklar açmıştı. Ancak birkaç yıl sonra birlikte Komünist Manifesto’yu kaleme aldıklarında, bizzat kendisinin de her zaman açıkça teslim ettiği üzere, Engels ikincil bir konuma geçti. Devrimci yıllarda dostunun en sadık ve en hakiki yoldaşı olarak ön safta savaştı; sonrasında ise, önemsiz birkaç ara dönem haricinde, kamusal alandan çekildi. Ve nihayet, altmışına merdiven dayamışken, bilimsel sosyalizmde büyük bir ileri adımı temsil eden ikinci büyük eseriyle (Anti-Dühring) yeniden sahneye çıktı; ölmekte olan dostunun elinden düşen kılıcı kavrayarak uzun yıllar boyunca uluslararası işçi hareketinin en önde gelen önderi olarak kaldı.
Sabahın ve öğlenin ondan esirgediği şeyi, akşamüstü ona cömertçe sundu. Engels, kendi kaderini kendi elleriyle örmek için çok şey yaptığını kabul etse de, bunun kendisine hak ettiğinden bile fazla bahşedildiğini alçakgönüllülükle düşünürdü. Gerçekte, Karl Marx ile olan dostluğu hayatının en büyük mutluluğu ama aynı zamanda en büyük ıstırabıydı. Bu uğurda, kendisi gibi büyük bir figür için bile muazzam sayılabilecek pek çok fedakârlıkta bulundu. Fakat üstün bir dehaya kederli ve tereddütlü bir biçimde değil, katıksız bir adanmışlıkla kendini feda etmek, onun gözünde en parlak entelektüel yeteneğin bile sunabileceğinden çok daha yüce bir onurdu. Marx’ın işçi sınıfı için ne denli devasa bir güç ifade ettiğini bildiğinden, nerede duracağını ve nasıl mütevazı olunacağını da çok iyi biliyordu. Nitekim bu hayranlık uyandıran deha karşısında pek çok kayda değer yetenek ezilip parçalanırken, Engels –ve onunla birlikte Lassalle–, yanı başında hiçbir kıskançlık kırıntısı barındırmadan yürüyerek onunla taydaş ve denk olduğunu kanıtladı.
Hiç karşılaşmamış olsalardı, Marx’a ya da Engels’e ne olacağı üzerine kafa yormak beyhude bir zihin jimnastiğidir. Yollarının kesişmesi tarihsel bir kaçınılmazlıktı; onların ortak yapıtı karşısındaki borcumuzu öderken yapabileceğimiz tek şey ise, her birinin bu kolektif üretime katkısını ayrı ayrı hakkıyla teslim etmektir.
Engels’in sürdüğü hayat, Lassalle’ın ve Marx’ın yaşamlarını sarsan fırtınalarla kıyaslandığında dışarıdan bakıldığında daha sakin ve talihli görünürdü. Lakin onun hayatı da dertlerden ve kederlerden azade değildi; kaderin bir yönden esirgediği yükleri, diğer bir yönden onun sırtına ikiye, üçe katlayarak bindirdiği söylenebilirdi. Nitekim kader, ölümünden sonra ona başka türlü davranarak hayattayken sunduğu cömertliği tersine çevirdi. Ne var ki Engels, bilge bir insan olarak bunun böyle olacağını zaten öngörmüştü. Öyle ki hayatının son yıllarında, o dönem kendisine aşırı ve abartılı görünen şöhretinin, kendisi aramızdan ayrıldıktan sonra gerçek ve doğal sınırlarına çekileceğini sık sık dile getirirdi.
Nitekim öyle de oldu. Bugün Engels’i hak ettiğinden fazla yüceltmekten ziyade, onu küçümseme tehlikesi çok daha büyüktür. Zira Karl Marx –umutsuz bir kibirle başındaki defne yapraklarını [zafer tacı] koparıp alabileceklerini sanarak anıtının kaidesine tırmanmaya çalışan Lilliputlular (cüceler) soyuna rağmen ya da belki de tam da bu yüzden– gitgide daha da büyüyor. Böyle bakıldığında Marx, Engels’in üzerinde tek başına yükseliyormuş gibi görünebilir. Oysa Marx, Engels’i de beraberinde taşımadan yükselemez. Çünkü Engels, Marx’ın sadece bir yorumcusu ya da (gerek sağlığında gerekse ölümünden sonra Marx’ın etrafında bolca bulunan türden) bir sadık takipçisi değildi; aksine onun bağımsız bir çalışma arkadaşıydı. Zihni belki Marx’ınkiyle aynı enginlikte değildi ama kesinlikle aynı kalibrede, aynı entelektüel hamurdandı –çok bariz görünen bir kıyaslama yapmak gerekirse– sırf Leibniz daha evrensel bir deha olduğu için Lessing’in tarihsel büyüklüğünü kimse görmezden gelemez.
Marx’tan bahsetmeden Engels’ten söz etmek ve aralarındaki tarihsel dostluğa değinmeden her ikisini birden anmak mümkün olmasa da; Engels, kaderin kendisinden esirgediği şeyler için asla sızlanmadı. “Tarih,” diyordu, “hiç şüphesiz, başka hiçbir şeyi hesaba katmadan her şeyi eninde sonunda ait olduğu yere koyacaktır.” Onun için şöhretten daha değerli olan, kendi ektiği tohumun olgunlaşıp hasada hazır hale geldiğini görmenin sevinciydi. Bu sevinç kadehindeki tek buruk damla ise, Marx’ın artık yanında olmayışı ve bu manzarayı göremeyişiydi. Dolayısıyla onun etken yaşamı mutlu bir yaşamdı; yıllar ruhunu yıpratmadan akıp gitti ve şikâyet etmeden katlandığı kısa bir hastalığın ardından, 75 yaşında sakin bir ölümle hayata veda etti.
Bizler de Engels’in, devrimin sunduğu bu manzaraya tanıklık edemeyişinin ve orakçıları bekleyen görkemli hasadı göremeyişinin derin kederini duyabiliriz. “Vazgeçilmez kimse yoktur” sözü bir bakıma doğru olsa da, eğer bugün yaşasaydı, onun keskin kavrayışının ve bilgece tavsiyelerinin modern işçi hareketini pek çok hatalı adımdan koruyabileceği de bir o kadar gerçektir. Fakat hepsinden önce o, bütün küçük hesapların ve sığ bayağılıkların ötesine geçerek, devrimci Rusya’da yükselen tarihsel manzara ve tutuşturduğumuz alevlerin görkemli şahlanışı karşısında coşkuya boğulurdu. İşte bu, Engels ile Marx’ın uluslararası işçi hareketinin minnettarlığı üzerindeki en büyük haklarından biridir.
Onlar tepeden tırnağa devrimciydiler ve Çarlık despotizminin yıkılmasının proleter devrimin ilk adımı olduğunu her zaman gördüler. Daha o dönemde, Neue Rheinische Zeitung’da (Yeni Ren Gazetesi), bu kan ve pislik hükümetine savaş ilan etmişlerdi. Hedefleri –ki bunu asla gözden kaçırmadılar– ölümcül bir darbeyle onu yere sermekti. Rus devrimi, onların bu öğretilerinden ve derslerinden ilham almıştır. Bugün Batı’dan Doğu’ya kayan mücadele şafağı, selamını Marx’ın uyuduğu Highgate’teki mezara ve Engels’in küllerinin serpildiği deniz dalgalarına yollamaktadır.
Avrupa gericiliğin topuğu altında inlerken, onların zihinleri hiç olmadığı kadar keskin, düşünceleri hiç olmadığı kadar berraktı. Uğruna yaşadıkları, mücadele ettikleri ve ölümsüz eserlerini yarattıkları bizler, onların anısını bugün de derinden hissediyoruz. Doğumlarının ve ölümlerinin her yıldönümü onlara yeni bir hayat kazandırıyor; yalnızca sömürenlerden ve sömürülenlerden oluşan bu mevcut sistemin yerini alacak yeni bir devrimci çağ başlarken, sanki hâlâ aramızdaymışçasına onların sesini duyuyoruz.
Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu
Çeviri Tarihi: 30 Temmuz 2026
Kaynak: Die Neue Zeit, Ağustos 1905, https://www.marxists.org/archive/mehring/1905/10/engels.htm
