Bu yaz tatilinde çalışmaya başladım ve hayatın zorluklarını daha yakından görüp bizzat yaşadım, yaşıyorum. Bu sistemin emekçilerin hayatını zindana çevirmek üzerine kurulu olduğunu çok daha net kavradım. Avcılar’ın yoksul bir emekçi mahallesinde yaşıyorum ve oturduğum yerden bir buçuk saat uzaklıktaki işyerine gitmek tam bir işkenceye dönüşüyor. Bunu bir işkence haline getiren asıl neden ise her gün maruz kaldığımız toplu taşıma zulmü.
Her sabah tıklım tıklım otobüse binince nefes almakta bile zorlanıyorum. Üstelik yaz aylarında bu uzun yolculuk çok daha çekilmez oluyor. Yolcuların çoğu sanayi sitesindeki işyerlerine gidiyor. Zaten hava sıcak, bir de buna aşırı kalabalık eklenince yolculuk herkesi bıktırıyor. Daha işyerine varmadan enerjimiz yollarda tükeniyor, hem fiziksel hem de moral olarak bitkin düşüyoruz. Her sabah istisnasız tartışma yaşanıyor:
“Abi binmeyin ya!”
“Yeter kardeşim, yeter! Onlar da başka otobüse binsin. Yer yok, tavana mı çıkalım?”
“Kaptan savaşa mı gidiyoruz?”
“Alma, binmesinler otobüse!” diye söylenenler oluyor. Ardından yeni binenlerin tepkileri yükseliyor:
“Biz de işe gitmeye çalışıyoruz, ne yapalım?”
“Konuşmayın oradan ya!”
“Arkadakine bin diyorsun da arkadaki de aynı değil mi?”
“Ne diyorsun sen ya?”
“Asıl sen ne diyorsun?”
“Tamam kardeşim, hadi susun ya sabah sabah…”
Oysa otobüse binen herkes işçi, emekçi… Otobüs şoförü bazen kapıları açmıyor, ona bağırıyoruz; sonra da dönüp birbirimize laf atıyoruz. Hâlbuki ne şoförde ne de otobüse binenlerde bir kabahat var. Sorun da belli, çözümü de açık: Sefer sayısını artırmak. Seferdeki otobüs sayısı artırılabilir; böylece işçiler de sabahları daha insani koşullarda işe gidebilirler. Ama bunu yapmak, toplu taşımaya daha fazla bütçe ayırmak demek… Bu da egemenlerin işine gelmiyor.
Devlet bütçesi büyük oranda bizim vergilerimizden oluşuyor. Vergilerin büyük kısmını bizler ödüyoruz; işçiler, emekçiler, onların çocukları olan biz öğrenciler ve emekliler… Fakat bütçe emekçi halk için harcanmıyor. İktidar topladığı bu vergileri kapitalist kâr düzeninin çıkarları için kullanıyor. İğneden ipliğe her şeye vergi ödeyen bizleriz ama sıra patronlara gelince vergi afları çıkarılıyor, toplanan kaynaklar savaşa ve sermayeye akıtılıyor. En büyük pay savaş ve silah harcamalarına ayrılıyor. Üstelik bu savaş harcamalarını sanki halkın çıkarınaymış gibi yutturmaya çalışıyor!
Temmuz ayının başında NATO zirvesi Ankara’da yapıldı. Bu zirvede, NATO üyesi ülkelerin savaş harcamalarına daha fazla pay ayırması yönündeki kararlar bir kez daha pekiştirildi. Normalde üye ülkelerin gayrisafi yurtiçi hasılalarının (GSYİH) en az yüzde 2’sini askeri harcamalara ayırması asgari bir kural olarak kabul ediliyor. Fakat ABD, bu oranın yüzde 3’lere, 5’lere çıkartılmasını istiyor ve tüm ülkeler çılgınca bir silahlanma yarışına sürükleniyor. Bu korkunç bir durum değil mi? Yani emekçilerden toplanan ve onların en temel ihtiyaçlarına harcanmayan kaynaklar; savaşa, yıkıma ve emperyalist haydutluğa akıtılacak!
NATO zirvesini elimden geldiğince takip ettim ve sitemizdeki yazıyı okudum. Savaşa daha fazla bütçe ayrılması yönündeki kararları görünce bu mektubu yazmaya karar verdim. Bir an her gün yaşadığımız otobüs çilesini, okullardaki ve hastanelerdeki vahim durumu düşündüm. Tıklım tıklım okullar, bir sınıfta 40 kişinin ders görmesi, yetersiz ve niteliksiz sağlık hizmetleri, insanı canından bezdiren toplu taşıma… “Neden böyle?” diye düşündüm ve hâlâ düşünüyorum. Bütçe neden savaşa değil de toplu taşımanın, sağlık ve eğitim sisteminin sorunlarını çözmeye harcanmıyor? Bütün zenginlikleri üreten bizler neden bu sefalet koşullarında yaşamaya mahkûm ediliyoruz? Savaşa ve silaha bütçe ayırmak; başta ABD’dekiler olmak üzere, yerli-yabancı tüm silah tekellerinin kasalarına milyarlar aktarmak demektir. Oysa bu devasa bütçeler doğrudan emekçi halkın acil ihtiyaçlarına ayrılabilir.
Mesela daha fazla otobüsün sefere konulması ve yeni şoförlerin istihdam edilmesi; hem şoförlerin ağır çalışma koşullarını hafifletir hem yeni iş olanakları yaratır hem de emekçilerin her sabah balık istifi gibi taşınmasını engeller.
Eğitime yeterli bütçe ayrılmadığı için okul sayısı yetersiz kalıyor. Bu yüzden, başta benim okulum olmak üzere pek çok yerde “sabahçı-öğlenci” şeklinde ikili eğitime mahkûm ediliyoruz. Teneffüslerimiz sadece on dakika sürüyor. Dersler ise dinlenmeye fırsat vermeden blok halinde işleniyor. Üstelik 40 kişilik kalabalık sınıflarda ders dinlemek o kadar yorucu ve boğucu hale geliyor ki öğrenciler olarak bir süre sonra hiçbir şey anlayamıyoruz.
Okullar temizlik ve genel hizmetler bakımından içler acısı durumda. Hijyenden tamamen yoksun, adeta kaderine terk edilmiş halde. Spor sahası, spor salonu, kütüphanesi veya laboratuvarı olmayan binlerce okul var; olanların olanakları ise son derece yetersiz. Eğitime yeterli bütçe ayrılsa yeni okullar inşa edilir, mevcut binaların fiziki eksikleri hızla giderilir ve öğrenciler soluk alabilecekleri bir eğitim ortamına kavuşurlar. Okul sayısının artması, sınıflardaki öğrenci yoğunluğunu azaltır. Bu da öğretmenlerin her bir öğrenciye yeterince vakit ayırabilmesini, eğitimin daha nitelikli hale gelmesini sağlar. Aynı zamanda yüz binlerce atanamayan öğretmenin göreve başlatılması, eğitim emekçileri arasındaki devasa işsizliğin de azalması anlamına gelir.
Sağlık hizmetlerinin giderek daha fazla paralı hale gelmesi ve kamu hastanelerinin yetersizliği yüzünden en temel sağlık hakkımıza bile erişemiyoruz. İktidar ise utanmadan “sağlıkta devrim” masalları anlatıyor. Muayene olabilmek için günlerce randevu kovalamak gerekiyor; bulabilirsek ancak haftalar sonrasına gün veriliyor. Hastane, doktor ve sağlık emekçisi sayısının azlığı, hekimlerin hastalara yalnızca birkaç dakika ayırabilmesine yol açıyor. Bu baskı altında doktor hastaya gerektiği gibi tanı koyamıyor.
Parasız, eşit ve nitelikli sağlık hizmetine erişmek, tüm zenginliği var eden emekçilerin en temel hakkıdır. Yeni kamu hastanelerinin açılması, yeterli sayıda doktor, hemşire ve sağlık emekçisinin istihdam edilmesi; bir yandan işsizliği azaltırken diğer yandan hekimlerin sırtındaki insanlık dışı iş yükünü hafifletir. Hastaya birkaç dakika değil de daha fazla zaman ayıran hekim, daha kapsamlı muayene yapabilir ve gerçek bir tedavi uygulayabilir. İşte bunun için nitelikli sağlık hizmeti istiyoruz.
NATO zirvesine karşı düzenlenen eylemde hep birlikte “Savaşa Değil Emekçiye Bütçe”, “Silah Tekellerine Değil Eğitim ve Sağlığa Bütçe” sloganlarını haykırmıştık. Bu sloganlar, her gün yaşadığımız çekilmez koşulların asıl kaynağını da ortaya koyuyor. Ben de geleceği çalınan genç bir işçi ve öğrenci olarak aynı öfkeyle haykırıyorum:
Savaşa Değil Eğitime Bütçe!
Savaşa Değil Ulaşıma Bütçe!
Savaşa Değil Sağlığa Bütçe!
