Gazetelerde, TV’lerde ve sosyal medyada filan şirketin üretim ve ihracat rekorları kırdığını, yüksek kârlar elde ettiğini okuruz, dinleriz. Hatta “sıfırdan var etti” gibi klişe ifadeleri de eklemeyi çok severler. Verilen mesaj nettir; o, büyük işler başarmış bir kahramandır. Sanırsınız her şeyi patron tek başına yapmış, işçileri gece gündüz iliklerine kadar sömürmemiş de çalışıp didinerek zengin olmuş! Kendime sormadan edemiyorum: Şu gök kubbenin altında emek sömürüsü olmadan kim nasıl zengin olabilir? Bizden çalıyorlar ve bildiğin hırsızlığı büyük başarı diye anlatıyorlar.
Türkiye’de zenginler ile yoksullar arasındaki uçurumun her geçen gün açıldığını gösteren araştırmalara denk geliyorum. Beş sene, bir sene ve hatta düne göre daha yoksuluz. İşçi sınıfı olarak çok ama çok örgütsüzüz. Patronlar, karşılarında itiraz, direnç ve direniş görmüyor. Meydanı boş buldukları için canlarının her istediğini yapıyorlar. Hem çalıştığım fabrikadaki durum hem de etraftaki fabrikalarda çalışan arkadaşlarımın anlattıkları bana şunu düşündürdü: İşçi sınıfı sahipsiz! Örgütsüz olmak; sahipsiz olmaktır, yalnızlık ve çaresizliktir! Edirne’de ücretlerini alamayan Özşen Madencilik işçilerinden birinin eşinin çaresizce ağlamasını gördüğümde, bunu daha derinden hissettim! Kendi sınıfımın örgütlü, güçlü olmaması ve patronlar karşısında çaresiz kalması beni çok üzüyor ve öfkelendiriyor.
Ağır iş yükü, uzun çalışma saatleri, geçim sıkıntısı ve geleceğe dair belirsizlik hepimizi çok etkiliyor. Çoğu zaman yorgunluktan ayakta durmak zorlaşırken, ertesi gün işe gitmek insana işkence gibi geliyor. Çalıştığım metal fabrikası sanayinin göbeğinde olduğu için birçok işyerinden işçilerle karşılaşıyorum; özellikle iş çıkışlarında yorgun ve bıkkın yüzleri daha yakından görüyorum. Çalıştığım fabrika ağır işlerin yapıldığı bir yer. Tüketici koşullarda çalışmamız yetmiyormuş gibi, bir de kadınlar olarak ayrıca ayrımcılığa maruz kalıyoruz.
Kadına karşı ayrımcılık her yerde
İşbaşı zili çalınca artık akşama kadar posamız çıkana kadar çalışıyoruz. 07.30’dan saat 12.30’a kadar aralıksız çalışıyoruz. Çay molası varmış çok eskiden ama patron “çok zaman kaybı oluyor” diye kaldırmış. Patron için işçinin nefes alması bile zaman kaybı ne de olsa! Çay saati olmadığı için aralıksız beş saat çalışıyoruz. Saat 12.30’da yemek molası veriliyor. İşlerin ağırlığından ve sürekli ayakta kalmamızdan dolayı bildiğiniz açlık krizine giriyoruz. Yemek yemek ve biraz nefes almak istiyoruz ama yemek de büyük sorun!
İlk günlerden itibaren gözlemlediğim şey şuydu: Erkek işçilere daha fazla yemek verilirken, kadın işçilere daha az yemek veriliyordu. Zamanla bunun bir ayrımcılık olduğunu fark ettim. Bir gün yemekte köfte vardı. Genelde yemekler çok kötü. Köfte olduğunu duyunca bir parça sevindik. Fakat bir de ne göreyim; yemek sırasında erkek işçilere üç köfte verilirken, kadın işçilere iki ya da bir köfte veriliyordu.
Sıra bana geldiğinde aşçı tabağıma iki köfte koydu. Ben de “neden üç değil de iki” olduğunu sordum. “Yetmiyor” cevabıyla karşılaştım. “Ama erkeklere üç köfte veriyorsun, biz kadınlara gelince nasıl yetmiyor?” diye sordum. Aşçı “ama onlar erkek” diye yanıt verdi. Bunu söyleyenin de bir emekçi kadın olması ayrıca insanın içini acıtıyor. Doğal olarak sinirlendim ve tepki gösterdim. Aynı işi yaparken, hatta yeri geldiğinde erkeklerin kaçtığı ağır işleri kadınlar yaparken iyi de yemeğe gelince “ama onlar erkek” cevabını duyuyoruz. Üretimde çalışırken, zaten ustabaşıları ve müdürler kadınlara kötü davranıyor ve ayrımcılık yapıyor. Bu ayrımcılığa yemekte bile maruz kalıyoruz.
Köfte için mücadele!
Elbette aşçı kendi başına hareket etmiyor; patronların ve müdürlerin söylediklerini yapıyor. Onlar, erkeklere daha fazla yemek verilmesini, çünkü erkeklerin daha fazla çalıştığını söylüyorlar. Oysa bu doğru değil. Kadınların herkes gibi ve erkekler gibi hakları olan yemeği istemesi ya da benim “köfte neden eksik” diye sormam ayıp karşılanıyor. İliklerimize kadar sömürülen işçiler olarak, hakkımız olanı istemek neden ayıp oluyormuş anlamadım? İtirazımı sürdürdüm: Üretimde kadın ve erkek aynı işi yapıyorsak, yemekte de eşit olmamız lazım. Ben istersem az köfte alırım zaten, bu kararı onların veremeyeceğini söyledim.
Tepkim üzerine diğer kadınlar şaşırdı; biri yemek için ses çıkarmıştı, hem de bir kadın! Erkekler de şaşkındı; sanki gözlerindeki bağ çözülmüş gibi bir kendi tabaklarına, bir kadınların tabaklarına baktılar. Mesele basit gibi duruyor ama değil. Çalışma koşullarımız o kadar kötü ki bir köfte için bile mücadele vermek zorundayız! Bu yüzden yemek konusunu bırakmadım; çünkü yemek sorunu ciddi bir sorun. Geçtiğimiz günlerde yemek alırken, aşçıdan tabağıma biraz daha fazla makarna istedim. Aşçı ise “makarna yok, ekmek yiyin” dedi. Yani bir paket makarna fazla pişirilse hiçbir sorun olmayacak ama patron bunu bile bize fazla görüyor ve sonra da “sıfırdan başladım, buralara geldim” diye etrafa röportajlar veriyor. Makarna meselesi bu kez diğer kadın işçileri de sinirlendirdi. Yıllardır bastırdıkları şeyleri konuşmaya başladılar. Bir süre sonra yemekle ilgili itirazlar artmaya başladı. “Yemek az, erkeklere daha fazla veriliyor” gibi sözler daha açık söylenir oldu. Üretim amiri devreye girdi ve konuyu geçiştirmeye çalıştı ama sorun tekrar etti.
Kadınlara az yemek verilmeye, köfte geldiğinde yine önceki gibi erkeklere daha fazla verilmeye devam etti. Yeniden itiraz ettim. “Ben hakkımı istiyorum” dedim. Çünkü mesele artık sadece yemek değil, açık bir ayrımcılık vardı. Amirler ve şefler bu meseleyi kişiselleştirmeye ve üzerini kapatmaya çalıştılar.
Afrikalı, İranlı, Orta Asyalı işçilerin de olduğu, tam anlamıyla uluslararası bir alan gibi fabrika… Her ne kadar dil konusunda zorlansak da açlığın dili aynı. Sömürü çarkı içinde hepimiz payımıza düşeni alıyoruz. Göçmen işçilerin de desteğiyle “biz aç kalıyoruz, bize hep az yemek veriliyor” diye itiraz ettik. Birimizin ses çıkarması diğer işçilere güç ve güven veriyordu. Yine bir gün yemek yetmedi. Başka bir işçi amire “biz aç kaldık, yemek yetmedi” dedi. Amir ise “Bir gün yemek yemeyin, ölür müsünüz?” diye cevap verdi. Ben de ona “o zaman sen de yeme, öl” dedim. Amir beklemediği bu cevap karşısında sustu ve gitti. Ve akşam çay molamızda bize kavurmalı ekmek arası dağıttılar. Verdiğimiz mücadele sonuç vermişti: Kavurmalı ekmek arası! O gün işçi arkadaşlarımın gözlerindeki mutluluk çok anlamlıydı benim için. Elbette kavurmalı ekmeğe değil, istediklerini yaptırabiliyor olmalarına sevinmişlerdi. Yıllarca “hiç değişmez” dedikleri şeyler değişmeye başlamıştı.
İşçiler çaresizliği nasıl aşabilir?
Bu anlattıklarım, patronların biz işçileri insan yerine koymadığını, böcek gibi gördüğünü göstermiyor mu? Aynı durumu inşaat işçileri de yaşıyor. Verilen yemek çöp gibi ve içinden kurt çıkıyor, besin değeri düşük.
Çalışma saatleri çok uzun, hem bizim fabrikada hem de Türkiye genelinde. Bütün işçi arkadaşlarımın ağzında şu var: “Ben çok yorgunum.” İnsan yemek yerken nasıl yorulur? Evet, yemek yerken bile yoruluyoruz. Eklem ağrılarımız, bacaklarımızdaki sızı dinmiyor. Kimyasal ve yağlı ortamda çalıştığımız için ellerimiz simsiyah. Ellerimizi yanlışlıkla yüzümüze vurduğumuzda hemen yara ve kızarıklıklar oluşuyor. Bu yüzden düzenli işe gitmek imkânsız. Her ay birçok arkadaşımız hastalanıp işe gelemiyor.
Yemek molalarındaki sohbetlerimizde herkes kendi çevresindeki işçilerin çalışma koşullarını anlatıyor. Konuşulan konular hep aynı: İş kazaları, düşük ücretler ve iş bulamayan işçilerin yaşadığı zorluklar. Aynı acıları, aynı yorgunluğu ve aynı geçim derdini paylaşıyoruz. Peki, neden biz işçiler birleşemiyoruz? Neden işçilerin emek ve mücadele günü 1 Mayıs’ta işçiler ölüyor? Neden 60-70 yaşına gelmiş insanlar hâlâ çalışıyor, çalışırken iş cinayetlerinde ölüyor?
Yeni bir hak kazanmak şöyle dursun, daha fazla yemek almak için bile mücadele etmek zorundayız. Son günlerdeki madenci eylemlerinin de konusu aynı: Daha iyi ücret, daha kısa iş saatleri, daha fazla hak elde etmek için değil, ödenmeyen ücretlerini almak için mücadele ediyorlar. Patronlar sınıfı kazanılmış tüm haklarımıza el koymuş; hak alma mücadelesi o kadar diplere vurmuş ki işçilerin ücretlerini alma mücadelesi bile ülke çapında bir etki yaratıyor.
Aynı tezgâhların başında çalışıyor, aynı dertleri yaşıyor, aynı ağrılarla eve dönüyoruz. Herkes kendi derdini omuzlarında taşıyor; başını kaldırıp yanındaki işçinin de aynı yükü taşıdığını göremiyor. Oysa bizi güçsüz bırakan dağınıklığımız, birlik olamamamız. İşçilerin ezici çoğunluğu sendikayı ve haklarının neler olduğunu bilmiyor. Kendilerini yalnız ve çaresiz hissediyorlar. Elbette onları suçlayamayız. İşçilerin çalışma ve yaşam koşulları bu kadar ağır ve kahrediciyken, sosyalistlerin fabrikalarda ve mahallelerde olmaması, onları örgütlemek için çalışmaması affedilemez. İçinde bulunduğumuz çaresizliği aşmanın tek yolu; koşullar ne olursa olsun mücadele etmek, örgütlenmek, etrafımızı dönüştürmektir!
