Borsada şişirilen fon balonu sonunda patladı ve eski bakan Fatma Betül Sayan Kaya dâhil rejim çevresinin nasıl büyük vurgunlar yaptığı açığa çıktı. Ortaya saçılan bu vurgun, buz dağının görünen kısmı olsa da iktidar eliyle sürdürülen yağmanın büyüklüğü hakkında fikir veriyor. Ben, bu vurgunun işyerlerinde nasıl etki yarattığını ve patlayan fon balonunun sınıf bilinçli işçiler olarak bizleri neden şaşırtmadığını, öngörümüzün nasıl doğrulandığını anlatmak istiyorum.
Bir iki yıldır borsa, fonlar ve yatırım konusu, hem üretimdeki mavi yakalı hem de beyaz yakalı işçi arkadaşlar tarafından daha fazla konuşulmaya başlanmıştı. İnsanlar kripto paradan bu kez borsaya doğru özel olarak yönlendiriliyordu. Bir anda borsaya çok daha fazla şirket girmiş, her nasılsa hisse senetleri yükselmeye başlamıştı. Borsadaki hisse senedi yatırımcısı sayısı 6 milyonu aşmıştı. Bazı işçiler, çay ve yemek aralarında borsadaki satışları, çeşitli hisselere girip çıkışları takip ediyorlardı. Kimisi gece yarısına alarm kurup borsadaki fiyat iniş çıkışlarını takip edecek kadar işi abartmıştı. Bazıları, borsa yoluyla nasıl ek gelir elde ettiğini anlatıyordu. Bu işin sonunun iyi olmayacağını, kumardan farksız olduğunu konuşuyorduk ama verilen cevaplar hep aynıydı: “Geçinemiyoruz, aldığımız üç kuruş enflasyon karşısında eriyip gidiyor, hiçbir birikim yapamıyoruz, çocukların masrafları her geçen gün artıyor, yetiştiremiyoruz… Ne yapalım?” İşçi sınıfını örgütsüz ve dağınık yakalayan “usta yatırımcı” kılığındaki düzen temsilcileri ve iktidar, işçileri borsacı olmaya zorluyordu. Oysa bu düzende emekçiler, borsada yolunacak kazlardan başka bir şey değildir ve nitekim öyle de oldu.
Daha o zaman borsaya giriş kurallarının son derece gevşetildiğini, gerçekte ne yaptığı veya ne ürettiği belli olmayan şirketlerin borsaya girip hisse senetlerini halka arz ettiğini, bunun bir balon oluşturacağını ve patlayacağını konuşuyorduk. İktidar, borsaya giriş kurallarını özellikle gevşetmişti. Çünkü yüksek faize rağmen yurt dışından yeterince sermaye gelmiyordu ve rejimin paraya ihtiyacı vardı. Ayrıca rejim etrafındaki kapitalistlerin sermaye birikim düzeyi görece düşüktür. Geniş kitleler borsaya çekilerek emekçilerin dağınık haldeki tasarrufları özellikle rejim çevresi için bir sermaye birikimine dönüştürülmek isteniyordu. Yani birçok yoldan sürdürülen servet transferi, ayrıca borsa kanalıyla da yapılacaktı. “Yastık altındaki altınlar piyasaya çıkarsa ülke düzlüğe çıkar” propagandası yapan rejim bunda başarılı olamayınca, elinde üç kuruş olanı da borsaya çekmek üzere harekete geçti. “Yerli ve milli yatırım”, “AKP’ye yakın isimlerin olduğu şirketler, bunlar güvenli! Bu şirketlere ortak olun” denerek kapan kuruldu; emekçiler fon tuzağına çekildi. 500 bin insanı etkileyen fon vurgununun 25-30 milyar doları bulduğu düşünülürse, muazzam bir servetin el değiştirmesi söz konusudur.
Borsa zaten kapitalizmin resmi kumarhanesidir. Kâra susamış sermaye, üretim alanında yaratılan toplam artı-değere borsa yoluyla ortak olur ve onu kendi arasında bölüşür. Kâr oranlarındaki düşme eğilimi, üretim sürecinin riskleri ve yüksek vurgun hesabı, sermayenin finans alanına daha fazla kayma eğilimini güçlendirir. Sonuçta hisselerini borsaya açan şirketler para toplarken, alıcılar da ellerindeki hisse, bono ve tahvil kâğıtları aracılığıyla bu şirketlerin gelecekte sağlayacağını vaat ettiği kârlar üzerinden yatırımlarını artırmak isterler. Bu mekanizmanın borsada nasıl kurgusal (hayali), spekülatif sonuçlar doğurduğunu, mevcut şirketlerin üretimden gelen gerçek değeri ile borsadaki spekülatif değeri arasındaki ilişkinin nasıl koptuğunu, şişirilen balonun ise eninde sonunda patladığını fon vurgununda görmüş olduk.
Borsa İstanbul’daki portföy şirketleri, kendileriyle bağlantılı ya da aynı çevreden şirketlerin borsada az sayıda dolaşan hisselerini fonlardaki parayla toplu halde aldı. Hisseler alındıkça, fonun kâğıt üzerindeki getirisi de akıl almaz rakamlara ulaştı. Yüksek getiriyi gören yeni “yatırımcılar” fona para yatırdı, fon o parayla aynı hisselerden daha fazla aldı, fiyat yine yükseldi. Mesela Tera’nın aracılık ettiği Destek Finans Faktoring hissesi yalnızca 46,98 liradan halka arz edildi; insanları borsaya ve bu şirketin hisselerine çekmek için fonların yoğun alımlarıyla hisse bedeli 3 bin 960 liraya çıktı. Artış, akıllara durgunluk verecek şekilde yüzde 7 bin 800’ü aştı. Bu şirket, bir ara Borsa İstanbul’un en değerli üçüncü şirketi haline geldi. Bu devasa soyguna bizzat devlet kurumları tarafından bilerek göz yumuldu.
Borsa kapitalizmin kumarhanesidir ama yine de kendi içinde burjuva işleyişine dayanan belirli temel kuralları vardır. Fakat Türkiye’deki faşist rejim, kendi ihtiyaçları doğrultusunda oyunun kurallarını değiştirdi. Tam da bu yüzden, spekülasyon ve vurgunun önündeki tüm engeller temizlenmiş oldu. Esasında Ponzi adı verilen saadet zinciri, resmen yasal kılıklar altında borsaya taşındı ve bizzat devletin kontrolü altına alındı.
Bu rejim etrafındaki herkes, tümüyle yağmaya odaklanmış durumda. Nereden nasıl vurgun yapacaklarının, kamu kaynaklarını ve doğayı nasıl yağmalayacaklarının derdindeler. Emekçilerin örgütsüz olduğunu biliyor ve rejimin toplumu devlet zoruyla korkutup sindirmesinin verdiği güçle hiçbir sınır tanımıyorlar. Nitekim böyle olduğu içindir ki AKP’nin bilmem hangi gençlik kolu başkanı bir milyonluk saat takıyor, fon şirketi kuran bir başkası özel jetle etrafındaki vurguncuları umreye götürüyor. Yağma ve talan o kadar rahat sürdürülüyor ki bu ortamda, eski bakan ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Fatma Betül Sayan Kaya eşiyle birlikte pervasızca bir vurguna yöneliyor. Bir taraftan sabah akşam dinden, imandan, ahlaklı olmaktan dem vururken, öte taraftan deveyi hamuduyla götürmek için açgözlülükte sınır tanımıyorlar. Sayan, 63 milyon 359 bin lira koyup Özata Denizcilik’ten 250 bin hisse alıyor. Ve şu işe bakın ki 255 liradan aldığı her bir hisse senedini 4 ay sonra 4 bin 482 liradan satıyor. Böylece 4 ay içinde 1 milyar 344 milyon lira vurgun yapıyor. Keza eşinin vurgunuyla birlikte ellerine 2,2 milyar lira geçiyor.
Bu Sayan ailesi bu kadar parayı nereden getirdi sorusu bir yana kalsın. Tabii her insanın değil, bizim gibi ay sonunu getirmekte zorlanan işçilerin aklı milyonları, milyarları almıyor. Gelin bir hesap yapalım da Sayan ailesinin fon vurgununun neye denk düştüğünü daha net görelim: Sayan ailesinin başlangıçta fona soktuğu 100 milyonu aşkın parayla tanesi 6 milyondan 16 ev alınabilirken; fon vurgunuyla elde ettikleri parayla ise tam 283 ev alınabiliyor. Peki, bu paralar nereden geldi? Tam da “Belki gelirimi biraz artırırım da bir ev alırım” diyen 78 yaşındaki emekli Rahime teyzeden, benim işyerim dâhil diğer işyerlerindeki işçilerden, emekçilerden, esnaftan koparılıp alındı. Toplumdaki öfkeden dolayı rejimin Betül Sayan’ı gasp ettiği bu paraları geri vermeye zorlaması, ortadaki vurgunu ve onun diğerleriyle birlikte bu vurgunun bir parçası olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
Fon krizinin patladığı sabah fabrikaya gittiğimde birçok insanın suratı düşmüştü. Herkes fon vurgunu karşısında şaşkındı. Aralarında parasını bu fonlara kaptıran arkadaşlar da vardı. Aralarından biri, “Ya arkadaş; biz niye bu fonları, borsayı, altını, dövizi takip edip duruyoruz? Bizim işimiz belli, üretim yapmak. Ben niye ekonomist gibi bunları takip ediyorum? Ben bunlara kafa yormak zorunda mıyım?” dedi. Sonra yine kendisi cevap verdi: “Mecburen takip ediyoruz çünkü aldığımız ücretler geçinmemize yetmiyor.” Bu arkadaş ne kadar para kaybettiğini söylemeye utanıyor. Parasını fona kaptıran bir başka arkadaş ise fona daha yeni on beş gün kadar önce yatırdığını, tek niyetinin biraz ek gelir gelmesi olduğunu söyledi. “Bizim hakkımız değil mi biraz daha insan gibi yaşamak?” dedi. Aynı akşam, birçok işyerinde aynı sohbetin neredeyse aynı cümlelerle yapıldığını öğrendim.
Ay sonunu getiremediğimiz, bir kredi kartıyla diğerinin borcunu kapattığımız, eksi hesaplardan kurtulamadığımız, tatile gidemediğimiz, en temel ihtiyaçlarımızı karşılarken bile en ucuzuna kaçtığımız doğru. Ama bir şey yanlış! Çözümü yanlış yerde arıyoruz. Kapitalistlerin kurdukları tezgâhlardan biz işçi ve emekçilere hayır gelmez. Borsa, kapitalistlerin kumarhanesidir. Nitekim Merkezi Kayıt Kuruluşunun Haziran 2026 verilerine göre yerli yatırımcıların yüzde 0,46’sı, yani yaklaşık 30 bin kişi, yerli hisse portföyünün yüzde 80’ine sahip. Geri kalan milyonlarca kişi ise borsa yoluyla yolunan, soyulan insanlardır.
Sendikalar zayıf, sendikalı işçi oranı düşük, sosyalist hareket dağınık ve güçsüz. Bu durumdan cesaret alan sermaye sınıfı ve rejim çevresi, devlet kaynaklarını sınırsızca yağmalıyor, çalıp çırpıyor, vurgun yapıyor. Türkiye devasa bir kumarhane bataklığına dönerken, örgütsüz işçi ve emekçi kitlelere de kurtuluşun borsa ve şans oyunlarında olduğu fikri dayatılıyor. Sosyal medyada “sen de günde 15 bin lira kazanabilirsin” reklamları herkesin malumudur. Pahalı yatlar, arabalar, kadınların birer meta gibi sergilendiği lüks yaşam görüntüleri… Bu doğrultuda yapılan reklamlar, özellikle emekçi gençleri daha fazla etkiliyor. Örgütlenerek düşük ücretlere, geleceksizliğe, sömürüye ve haksızlığa karşı mücadele etmek yerine kısa yoldan zengin olma tuzağına kapılanlar, ne yazık ki mafyanın eline düşüyor; ya ailesinin ya da kendi kazandığı üç kuruşu kumara ve borsaya kaptırıyor.
Elbette gelirimizi artırmalı, daha iyi koşullarda yaşamalı, geçim sıkıntısı altında ezilmemeliyiz. Ancak bunun yolu, kendimizi borsa ve şans oyunlarıyla avutmak ve bu arada elimizdeki üç kuruşu da kapitalistlere kaptırarak yaşamımızı daha kahırlı hale getirmek değildir. Rejimin baskısı ve her gün kışkırtılan “sen kendini kurtarmaya bak” şeklindeki burjuva anlayışı bunu besliyor. Bireysel çıkış yolu olarak sunulan borsa, sonunda kitlesel bir yıkım getiriyor. Bizler kapitalist değil işçileriz, işçi sınıfıyız. O borsada paylaşılan da bizim sırtımızdan gasp ettikleri artı-değerdir. İşçi sınıfı, üreten ve sömürülen bir sınıf olarak borsacı olamaz! Borsayı, borsacılığı ve şans oyunlarını kapitalistlere, küçük-burjuvalara bırakarak işçi sınıfının sendikal ve siyasal örgütlerinde birleşmeliyiz. Sınıf bilinçli işçiler olmalıyız. Eğer bunu yapabilirsek, hem ekonomik ve siyasal alandaki gelişmeleri takip eder, hem de bunların ne anlama geldiğini bilir ve kendi sınıf çıkarlarımız temelinde hareket ederiz. Ücretlerimizi yükseltmek ve nihayetinde ücretli kölelik düzenini yıkmak için vereceğimiz mücadele, borsada, bahis ve şans oyunlarından kazanacağımız paradan daha gerçekçidir. Tek başına kurtuluş olmadığını fon krizi bir kez daha göstermiş oldu. O halde tek seçenek var: Birlik olmalı, güçlerimizi sadece günü kurtarmak için değil, kapitalist düzenini kökten yıkmak için birleştirmeliyiz.
