NATO’ya Karşı Devrimci Tutum Ne Olmalı?

NATO’ya Karşı Devrimci Tutum Ne Olmalı?

36. NATO Liderler Zirvesi bu yıl 7-8 Temmuzda Ankara’da toplanacak. Rejim, NATO’nun emperyalist bir savaş ve baskı örgütü olduğunu kanıtlamak istercesine, ülkede adı konmamış bir olağanüstü hâl ilan etti; toplum üzerindeki baskı ve şiddeti daha fazla artırdı. Hem burjuva devlet liderlerine ne kadar güçlü olduğunu göstermek hem de imaj tazelemek için hazırlıklar kapsamında kesenin ağzını sonuna kadar açtı. Emekçilerin yararına olan harcamalar kısılırken, burjuva egemenlerin rahatı için bütçeden oluk oluk para akıtılıyor.

Etimesgut’taki askeri havaalanı, NATO Zirvesi için yenilendi ve Erdoğan tarafından “Ankara Havalimanı” adıyla hizmete açıldı. Yollar yenilendi, güzergâhtaki evler boyandı, gecekonduların görünmemesi için yollara paravanlar çekildi. Uluslararası sivil havacılık kuralları nedeniyle tam olarak kapatılamayan Esenboğa Havalimanı’nın kapasitesi yüzde 20’ye düşürüldü. Türkiye genelinden binlerce polis Ankara’ya taşındı; olası her türlü protestonun şiddetle ezilmesi hedefleniyor! Lojistik, belediye, sağlık ve itfaiye gibi destek ekipleri de dâhil edildiğinde toplam görevli personel sayısının 70 bine ulaştığı belirtiliyor. Her türlü devlet olanağının seferber edildiği zirveye üye ülkelerin liderleri, savunma bakanları, dışişleri bakanları, orduların genelkurmay başkanları ve istihbarat örgütleri katılacak. Erdoğan için Türkiye’deki zirveye katılacağını söyleyerek lütfeden Trump, 1400 kişilik bir heyetle Ankara’ya gelecek.

Kamu personeli zirvenin olduğu hafta boyunca idari izinli olacak. Dokuz ilçe merkezindeki ana caddelerin neredeyse tamamı trafiğe kapatılacak. Burjuva devlet başkanlarının kalacağı otellerin bulunduğu, “kırmızı alan” olarak ilan edilen bölgelerde yürümek bile yasak! Spor rutinini yurt dışı ziyaretlerinde dahi bozmayan Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un koşması muhtemel parkların tamamı kapatılacak. Evinden çıkıp hava almak isteyen olursa, kenti terk etmek zorunda kalacak. 28 Haziran ile 10 Temmuz arasında, tam 13 gün boyunca, kentte açık ve kapalı alanlarda her türlü toplantı, gösteri yürüyüşü, basın açıklaması, oturma eylemi, açlık grevi, protesto, miting, stant açma, çadır kurma, bildiri/broşür dağıtma ve afiş asma gibi tüm faaliyetler yasaklandı. Konser ve benzeri sanatsal/kültürel etkinlikler ile eğlence programları da bu yasak kapsamına alındı.

Her türlü yasağa rağmen gösteri yapma hakkını kullanmak isteyenleri sindirmek isteyen rejim, günler öncesinden gözaltı ve tutuklama operasyonlarına girişti. 23 Haziran sabahı ev baskınlarıyla iki yüzden fazla insan gözaltına alındı, büyük çoğunluğu “silahlı terör örgütüne üye olma” suçlamasıyla tutuklandı. TEMA Vakfı üyelerinin piknikten dönerken denk geldikleri Doruk Madencilik işçilerine yolda selam vermelerinin bile “suç” sayılması gibi, keyfi ve kara komediyi aratmayacak cinsten uygulamalar devreye sokuluyor. Bu baskı dalgasının amacı, topluma açık bir gözdağı vermek ve kitleleri sindirmektir. Rejimin çizgisinde yayın yapmayan çok sayıda medya kuruluşu ve gazetecinin akreditasyon başvurusu, doğrudan NATO tarafından “gerekçesiz” bir şekilde reddedildi. Bu yüzden, muhalif gazeteciler zirveyi yerinde izleyemeyecek. Bir karşı-devrimci örgüt olan NATO, rutin toplantısında bile gerici doğasını sergiliyor ve bu durum bile emekçilerin neden ona karşı çıkması gerektiğini ortaya koyuyor.

NATO nedir?

North Atlantic Treaty Organization (Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü) yani NATO, İkinci Dünya Savaşının ardından, 1949’da ABD liderliğindeki Batılı emperyalist güçler tarafından kuruldu. Bir savunma örgütü olarak tanımlanan NATO’nun amacı, güya “barış ve istikrarı” korumaktı! Gerçek amaç ise SSCB liderliğindeki “sosyalist” kampı çökertmek, burjuva düzeni tehdit edebilecek devrimci ayaklanmaları ve işçi sınıfının yükselen mücadelesini bastırarak emperyalist-kapitalist sistemi güvence altına almaktı. İşte bu yüzden NATO, emekçi insanlığın düşmanı, eli kanlı emperyalist bir savaş örgütüdür. SSCB’nin çöküşünden sonra da NATO varlığını sürdürdü ve emperyalist kamplar arasındaki rekabette Batılı emperyalist güçlerin Rusya ve Çin gibi rakiplerini kuşatan bir askeri ittifaka dönüştü.

İkinci Dünya Savaşı ABD’yi emperyalist sistemin hegemon gücü olarak en tepeye taşırken, aynı zamanda SSCB’nin de muazzam bir güç kazanmasını sağlayarak dünyayı iki karşıt kampa böldü. Devasa nüfusuyla Çin, Mao önderliğinde emperyalist-kapitalist sistemden koptu. Böylece SSCB, Çin ve Doğu Avrupa ülkelerindeki bürokratik diktatörlüklerin oluşturduğu, resmi ideolojide “sosyalist” olarak adlandırılan bir blok ortaya çıktı. Aynı dönemde, başta Afrika olmak üzere sömürgelerdeki ulusal kurtuluş mücadelelerinin tırmanışa geçtiğini, bağımsızlık savaşı veren veya kazanmış olan birçok ülkenin bu blokun etkisine girdiğini belirtelim. Savaşın ardından Fransa, İtalya ve Yunanistan’da komünist hareket iktidarı alabilecekken, Stalinist Sovyet bürokrasisi emperyalist güçlerle yaptığı pazarlıklarla bunun önüne geçmişti. Fakat buna rağmen Avrupa’da işçi sınıfı ile komünist hareket büyük bir toplumsal güce sahipti ve burjuvazi devrim korkusunu ensesinde hissediyordu.

“Komünizmin” güç kazandığı ve Avrupa’nın savaştan tam anlamıyla yıkıma uğrayarak çıktığı bu uluslararası konjonktürde ABD emperyalizmi, Marshall Planı gibi iktisadi araçlarla kapitalizmi restore ederken, NATO ile sistemi askeri bir güvenceye alıyordu. Dolayısıyla NATO’nun asıl işlevi, tüm burjuva devlet ordularının üzerine çıkarak ve kolektif bir askeri güç niteliği kazanarak emperyalist-kapitalist sistemi korumaktı! Bu doğrultuda kurulan sayısız özel askeri savaş birliği ve istihbarat örgütü; burjuva siyasal alanı, üniversiteleri, medyayı ve kültürel alanı yönlendirmek için çeşitli kurumlar kurdu. Amaç, bir taraftan sömürüsüz bir dünya isteyen komünist harekete karşı ideolojik ve siyasal mücadeleyi keskinleştirmek, öte taraftan ise gerici-faşist güçleri örgütleyerek devrimci işçi hareketini çökertmekti.

Emperyalist sistemin jandarma gücü olarak tasarlanan NATO’nun kuruluşuna ABD, İngiltere, Fransa, İtalya ve Kanada gibi 12 Avrupa ve Kuzey Amerika ülkesi öncülük etti. 1952 yılında eş zamanlı olarak Türkiye ve Yunanistan’ın bu emperyalist savaş örgütüne alınması çok önemliydi. Zira iki ülke de emperyalist sistemin sınırında yer alıyordu ve “komünizm” tehlikesine karşı karakol işlevi görecekti! 1955 yılında, savaştan yenik çıkarak ikiye bölünmüş ve kolu kanadı kırılmış Almanya’dan geriye kalan Federal Almanya, 1982’de ise –Franco faşizminin çözülüp parlamenter burjuva sistemin kurulmasının ardından– İspanya bu savaş örgütüne dâhil edildi. Böylece emperyalist-kapitalizmin merkezini oluşturan Avrupa ve Kuzey Amerika ile çeperdeki en önemli kapitalist ülkeler, komünizme karşı NATO şemsiyesi altında birleştirilmiş oldu. Bugün bu birinci evre, NATO 1.0 olarak tanımlanıyor.

Bu birinci evrede, emperyalist sistemin kolektif ordusu NATO’nun tarihi; işçilere, emekçilere ve devrimci güçlere karşı yürütülmüş kirli, kanlı ve gizli bir sınıf savaşının tarihidir. Her türlü ideolojik ve psikolojik savaş aracının pervasızca devreye sokulduğu bu yıllarda, komünizm “terörle” eş anlamlı gösterildi ve emekçiler SSCB işgaliyle korkutuldu. NATO aracılığıyla, hayali “dış düşman” bahanesine dayanılarak faşist-paramiliter gizli örgütler kuruldu. Elbette NATO güdümündeki bu paramiliter karşı-devrimci örgütlerin amacı; bulundukları ülkelerde sol, sosyalist ve komünist hareketi ezmek, manipüle etmek ve mücadeleci sendikal hareketi gerileterek kapitalizmin bekasını sağlamaktı. Sol burjuva hükümetlerin işbaşına gelmesine, sosyal reformlar yapmasına bile tahammül yoktu. İtalya’da işçi grevlerine, direnişlere, öğrenci eylemlerine saldıran ve komünistleri katleden Gladio, NATO’nun en tipik faşist-paramiliter örgütlenmesidir. İtalyancada “kılıç” anlamına gelen Gladio, arka planda işleyen bir özel harp aygıtı olarak yapılandırılmıştı. Yıllar sonra ifşa edilen belgelerle bu gizli ordunun doğrudan CIA tarafından eğitildiği ve olağanüstü savaş yöntemleri için şekillendirildiği ortaya çıkartıldı.

NATO ittifakını içeriden zayıflatacağı düşüncesiyle, İtalyan Komünist Partisi (PCI) ile İtalyan Sosyalist Partisi’nin (PSI) seçimler yoluyla iktidara gelmesi istenmiyordu. Nitekim bu partilerin önünü kesmek için bir “gerilim stratejisi” yürürlüğe kondu. Bu strateji kapsamında halka yönelik bombalı saldırılar, suikastlar ve provokasyonlar düzenlenerek suç devrimci örgütlerin üzerine atıldı; kamuoyu sağ partilere yönlendirildi ve emekçiler gerici önlemlere rıza göstermeye zorlandı. Yıllar sonra yürütülen Gladio yargılamaları sırasında; devletin resmi güvenlik güçlerinin, yargı organlarının ve askeri istihbaratının da içinde yer aldığı bu paramiliter örgütün, doğrudan sosyalist harekete karşı terör eylemleri gerçekleştirdiği ortaya kondu. 1990 yılında İtalyan parlamentosunda Gladio’nun varlığı resmen kabul edildi; tüm Avrupa’yı saran bu paramiliter ağ kamuoyunun gündemine oturdu ve soruşturmalara izin verildi. SSCB’nin çökmesinin ardından burjuva devletlerin günahlarını temize çıkartma ve kitleleri burjuva demokrasisine ikna etmek için kullanılan bu soruşturmalar, hiçbir zaman orduları ve militarizmi doğuran nesnel koşulları hedef almamıştır. Kuşku yok ki kapitalist üretim ilişkilerini ve ordu dâhil düzenin bekçisi olan tüm burjuva devlet aygıtlarını hedef tahtasına koyan bir sınıf mücadelesi yürütülmeden, militarizmin tasfiye edilmesi imkânsızdır!

Türkiye burjuvazisinin NATO’yla tarihsel suç ortaklığı

Gördüğümüz gibi NATO, emperyalist-kapitalist sistemin vurucu gücü olarak kurulmuştur ve Türkiye burjuvazisi de onun bir parçası olmak için elinden gelen her şeyi yapmıştır. Fakat sosyalist hareketin büyük çoğunluğu NATO’ya karşı çıkarken, sanki Türkiye Batılı emperyalist güçler tarafından bu savaş örgütüne üyeliğe zorlanmış gibi bir algı yaratıyor. Oysa burjuva egemenler, Türkiye’nin 18 Şubat 1952’de NATO’ya kabul edilebilmesi için 1950 yılında Kore Savaşına asker göndermeyi tereddütsüz onaylamışlardı. Çünkü Türkiye burjuvazisi ve onun devlet aygıtı, kapitalist sistemin bir parçası olarak çıkarlarının NATO ile birleşmekten geçtiğini düşünüyordu. Nitekim üyelik süreci Truman Doktrini fonlarıyla doğrudan desteklenmiş ve 1947’de sağlanan 100 milyon dolarlık askeri yardım, Türkiye’nin 1950’de Kore’ye asker göndermesinin ardından 233 milyon dolara yükseltilmiştir.

NATO’nun bir parçası olmak isteyen burjuva hükümet, işçi ve köylü çocuklarını ABD gemilerine bindirerek adını bile bilmedikleri bir ülkeye, Kore’ye, ölüme gönderdi. Dönemin Demokrat Parti iktidarı ve Başbakan Adnan Menderes, büyük bir hevesle Kore Savaşına beş binden fazla asker göndererek, Türkiye’nin emperyalist-kapitalist sistemin önemli bir parçası olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Hürriyet gazetesi, “Kore harbinde Amerikalılarla ortaklık kurduk. Onlar dolar ve silah, biz Mehmetçiğin kanını koyduk” sözleriyle bu işbirlikçiliği manşetine taşımaktan utanmıyordu. Egemen sınıfın tüm kesimleri, Batılı emperyalist ittifakın bir parçası olmayı amaçlayan bu politikada ortaklaşıyordu. Savaşa karşı çıkmak tutuklanma gerekçesiydi; barışı savunmak suç ilan edilmişti. Emekçi halkın çocuklarının savaşa gönderilmesine karşı çıkan işçi sınıfının komünist ozanı Nâzım Hikmet de bu gerici histeri dalgasında egemen sınıf tarafından “vatan haini” ilan edilmişti.

Türkiye’deki tüm askeri darbelerde ve muhtıralarda NATO’nun doğrudan etkisi, planlaması ya da destekleyici rolü vardır. Mesela küçük-burjuva devrimciliği ve reformist sol tarafından “ilerici” bir yönelime sahipmiş gibi pazarlanan 27 Mayıs 1960 askeri darbesinin hemen ardından, cuntanın önde gelen ismi Kurmay Albay Alparslan Türkeş’in radyodan okuduğu ilk bildiride şöyle deniyordu: “Bütün ittifaklarımıza ve taahhütlerimize sadığız. NATO’ya inanıyoruz ve bağlıyız. CENTO’ya bağlıyız.” NATO’ya bağlılık, esas olarak emperyalist-kapitalist sisteme bağlılık anlamına geliyordu. Tam da bu yüzden 12 Mart 1971 askeri müdahalesinde ve 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesinde de benzer taahhütler, cuntacıların bildirilerinin en başına konmuştur.

Gladio aracılığıyla Avrupa’da gerçekleştirilen karşı-devrimci provokasyonlar ve saldırılar, benzeri faşist-paramiliter örgütlenmeler üzerinden Latin Amerika ülkelerinde ve Türkiye’de de devreye sokuldu. SSCB’ye karşı Türkiye’yi emperyalizmin cephe ülkesi olarak gören NATO; burjuva devlet aygıtıyla (ordu, polis, istihbarat ve yargı) birlikte İslamcı çevreleri ve faşist hareketi örgütleyip sola ve işçi sınıfına karşı kullandı. Bugün “terör örgütü” ilan edilen Gülen cemaatinin temeli, bizzat bu süreçte kurulan Komünizmle Mücadele Dernekleriyle atılmıştı.[1] Keza Alparslan Türkeş, Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) üzerinden kontrgerillanın sokak gücü olan sivil faşist çeteleri örgütlemişti.

İtalya üzerinden anlattıklarımız, neredeyse aynen 12 Eylül 1980 askeri-faşist darbesi öncesinde Türkiye’de de sahneye kondu. NATO ve CIA eliyle eğitilip donatılan benzer paramiliter örgütlerin sadece isimleri farklıydı. İtalya’daki Gladio’nun Türkiye’deki karşılığı Özel Harp Dairesi’ydi (Kontrgerilla). Bu yapılanma, MHP’ye bağlı ülkücü çeteleri ve gizli istihbarat servislerini devreye soktu. Yükselen işçi sınıfı hareketini ezmek için sokak ortasında aydınların, devrimcilerin, öğrencilerin, mücadeleci işçi önderi Kemal Türkler’in ve grevci işçilerin katledildiği kanlı bir tırmanışa sürüklendi ülke. İstanbul’da 1 Mayıs 1977, Maraş ve Çorum katliamları bizzat NATO’cu devlet aklının onayıyla, Özel Harp Dairesi üzerinden tezgâhlandı. “Kardeş kardeşi öldürüyor” demagojisiyle kitleler, 12 Eylül askeri-faşist darbesine düşünsel ve psikolojik olarak hazırlandı.

Yukarıda kısaca örneklerini sunduğumuz üzere Türkiye egemen sınıfı, kendi sınıfsal varlığını ve tarihsel kaderini NATO ile etle kemik gibi birleştirmiştir. Türkiye burjuvazisi için NATO, yalnızca bir dış güvenlik şemsiyesi değil, aynı zamanda içeride yükselen işçi sınıfı mücadelesine ve devrimci harekete karşı bir güvence duvarıydı. SSCB’nin çöküşüyle birlikte sol ve komünist hareket dibe vurdu ve NATO’nun işlevinde bir dizi değişiklik gerçekleşti.

“Soğuk Savaş” sonrası NATO’nun rolü ve iç çelişkileri

1991’de Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla, NATO’nun kuruluş gerekçesi olarak ileri sürülen “komünist tehdit” tarihsel olarak ortadan kalktı. Ancak ABD emperyalizmi kendisini dünyanın mutlak hegemon gücü ilan ederken, NATO da eski Doğu Bloku ülkelerinin kapitalist sisteme derinden entegre edilmesi sürecinde, buralardaki orduları dönüştürüp bünyesine alma misyonunu üstlendi. NATO, emperyalist-kapitalist sistemin jandarmalığı görevini, artık ABD liderliğindeki Batı emperyalizminin dünyaya hâkim olma misyonuna dönüştürmüştü. Bu yeni askeri strateji çerçevesinde dünyanın her coğrafyasını potansiyel müdahale alanı olarak ilan etti.

Böylece NATO 2.0 dönemi başlamış oluyordu. İttifak, Varşova Paktı’nın eski üyelerini ve Baltık ülkelerini bünyesine katarak Rusya sınırlarına doğru dalga dalga genişledi. Bu genişleme, aynı zamanda eski Doğu Bloku ülkelerinin kapitalist sisteme derinden entegre edilmesi ve tüm haklarını kaybeden örgütsüz işçi sınıfının ucuz emeğinin sömürüsü, uluslararası finans-kapitalin kârlarını katlaması anlamına geliyordu. Bu süreçte en büyük lokmayı Yugoslavya oluşturuyordu. Bu ülke parçalandı ve kanlı bir iç savaşa sürüklendi. 1999 yılında ise NATO, BM Güvenlik Konseyi kararı olmaksızın Yugoslavya’yı (Sırbistan) bombaladı. Balkan ülkelerinin büyük çoğunluğu yıllar içinde NATO üyesi yapılırken, 2001’de ABD’nin Afganistan’ı işgali de NATO şemsiyesi altında meşrulaştırıldı. 2011’de ise “sivil halkı koruma” ve “insani müdahale” kılıfıyla bu kez Libya bombalanarak Kaddafi rejimi yıkıldı.

Ancak yeni nüfuz alanları üzerindeki emperyalist güçler arasındaki rekabet alabildiğine kızıştı. ABD’nin 2001’de “sonsuz savaş” sloganıyla başlattığı emperyalist savaşın amacı, en yakın rakipleri olan Almanya ve Fransa ile daha uzakta görülen yükselişteki rakipleri Rusya ve Çin’in önünü kesmekti. Ortadoğu’da yoğunlaşan, bugün sayısız coğrafyayı içine çeken ve kendine has biçimler alan Üçüncü Dünya Savaşı, emperyalist rekabeti ve doğal olarak NATO içindeki çelişkileri artırdı. Bir türlü gerçeğe dönüşmese de AB’nin kendi ordusunu kurma ve böylece bağımsız bir emperyalist blok olarak yükselme arzusu uzun süredir gündemdedir. Nitekim Trump’ın ilk döneminde ABD’nin tek yanlı dayatmaları bu konuyu daha fazla gündeme getirmiş ve Fransa Cumhurbaşkanı Macron 11 Kasım 2019’da “NATO’nun beyin ölümü gerçekleşti” çıkışını yapmıştı. Bu çelişkiler sürüp gitmektedir ve nitekim ABD’nin İsrail’le birlikte İran’a karşı başlattığı savaşla tekrar su yüzüne çıktı. Trump, NATO’yu doğrudan İran savaşına eklemek istese de bunu bütünüyle başaramadı.

Fakat Ukrayna Savaşıyla birlikte NATO, bağrındaki tüm çelişkilere rağmen, Rusya ve Çin’e karşı ABD-AB-Asya Pasifik blokunun vurucu gücü olarak yeniden yapılandırılmaya başlanmıştır. NATO’nun son genişleme dalgasıyla üye yaptığı ve aralarında Baltık ülkeleri ile Karadeniz’e kıyısı olanların da içinde yer aldığı Doğu Avrupa ülkelerinin tamamı, bir zamanlar SSCB denetimindeydi. Tüm bu ülkelerin üye yapılmasının amacı, kaotik yılların ardından kendini toparlayarak emperyalist bir güç olarak uluslararası siyaset sahnesine çıkan Rusya’yı çevrelemekti. Fakat Ukrayna ve Gürcistan’ın da üye yapılmak istenmesi, Rusya açısından bardağı taşıran son damla oldu. Nitekim bu kuşatmanın son derece ileri giderek kendisi için boğucu hale geldiğini değerlendiren Rus emperyalizmi, Ukrayna’yı işgal ederek buna yanıt verdi. Ukrayna Savaşının başlamasıyla, bu kez Finlandiya ile İsveç de NATO’ya üye olmuş ve Rusya’nın etrafı neredeyse tamamen kuşatılmıştır.

Şubat 2022’den beri Ukrayna’da devam eden savaşın, NATO’nun Rusya sınırlarına kadar genişlemesi ve Doğu Avrupa’yı militarize etmesi sonucunda patlak verdiği aşikârdır. Ukrayna topraklarında yürütülen bu savaş, Batı emperyalizmi (ABD-AB-NATO) ile emperyalist Rusya arasındaki hegemonya ve pazar paylaşım savaşıdır. Gerçekte Ukrayna’da savaşan Rusya ile Batı emperyalizmidir. NATO, Ukrayna’ya doğrudan kendi savaş güçlerini göndermekten kaçınsa da ileri düzeyde füze ve uçakların da içinde yer aldığı milyarlarca dolarlık istihbarat, taktik, lojistik ve gelişmiş ağır silah desteği sağlayarak savaşı sürekli tırmandırmaktadır.

NATO’nun Washington’daki 75. kuruluş yıldönümü zirvesinde, hem ilk kez Amerikan uzun menzilli ve nükleer başlık taşıyabilen füzelerin Avrupa’ya konuşlandırılması kararı alınmış hem de Rusya ve Çin birlikte tehdit olarak tanımlanmıştır. Yani NATO’nun artık ikili bir görevi bulunuyor: Bir taraftan Karadeniz’i de kapsayacak şekilde Rusya’nın kuşatılmasının tamamlanması, öte taraftan Asya-Pasifik’te Japonya, Güney Kore ve Avustralya üzerinden Çin’e karşı bir deniz duvarı örülmesi! Çin, NATO’nun Japonya üzerinden Asya-Pasifik’e girmesine ve bölgedeki ülkelerin silahlandırılmasına karşı sert tepki gösteriyor. Nitekim 7-8 Temmuzda gerçekleşecek zirveye, NATO üyesi olmadıkları halde Ukrayna, Moldova, Gürcistan ile Japonya, Güney Kore, Avustralya ve Yeni Zelanda gibi ülkeler de katılacak. Bu tablo, ABD-AB ve Asya-Pasifik ittifakının NATO üzerinden Rusya ve Çin’i kuşatmada daha ileri gitmek istediğini gözler önüne seriyor. Nereden bakarsak bakalım, Üçüncü Dünya Savaşının en önemli iki düğüm noktası ortaya çıkmıştır: Birisi Ukrayna üzerinden Avrupa’yı da içine alan geniş bölge, ikincisi ise Çin’in hedef alındığı Asya-Pasifik bölgesidir! İşte bu misyonla yeniden yapılandırılan NATO, NATO 3.0 olarak tanımlanıyor.

ABD emperyalizminin dikkatini Pasifik’e kaydırması, NATO’daki askeri ve mali yükü Avrupa ülkelerinin üzerine yıkmayı da beraberinde getirmektedir. AB’nin yeniden NATO’dan özerk bir askeri yapı inşa etme arayışına girmesi, Almanya’nın önümüzdeki yıllarda Rusya ile olası bir savaşa hazırlanması ve tüm Avrupa’nın doludizgin silahlanması, tüm bu gelişmelerin sonucudur. Silah harcamalarını kendi silah tekellerinin kârını katlama aracı olarak gören ABD, bu doğrultuda NATO ülkelerinin askeri bütçelerini artırması için sürekli bastırıyor. Geçtiğimiz süreçte yapılan zirvede, NATO üyesi ülkelerin savunma harcamalarını GSYİH’nin yüzde 5’ine çıkarmaları hedefi kondu. Burjuva devletler, bu devasa militarist bütçeleri gökten indirmiyor; sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik harcamalarını tırpanlayarak, doğrudan ve dolaylı vergileri artırarak finanse ediyor. Bütçede askeri harcamalara ayrılan pay arttıkça emekçilerin payına düşen kamu harcamaları azalmaktadır ve bu bütçe transferi, işçi sınıfının kazanımlarına yönelik küresel bir saldırı anlamına gelmektedir.

NATO Genel Sekreteri Mark Rutte, geçtiğimiz günlerde Trump’a yaptığı sunumda; AB ve Kanada’nın savunma harcamalarında büyük bir artış gerçekleştirdiğini, 2025 ve 2026 yıllarında 300 milyar dolara yakın askeri harcama yaptıklarını ve bunun Trump sayesinde gerçekleştiğini övgüyle anlattı. “ABD savunma sanayi üretimi için geçen yıl 54 milyar dolar harcadılar. Şimdi 300 milyar dolarlık siparişleri mevcut” diyen Rutte’nin açıklamaları, küresel silahlanma yarışını tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyor. Avrupalı emperyalistler silahların büyük kısmını ABD’den ithal ediyor, ancak bir yandan da kendileri silah üretim kapasitelerini arttırmaya yöneliyorlar. Bunun en belirgin örneğini, Almanya’da otomotiv ve metal sektörüne üretim yapan firmaların kapasitelerini silah sanayine kaydırmasında görüyoruz. Bu durum, tırmandırılan militarizmin geldiği noktayı yeterince göstermektedir. Keza Kanada yönetimi de silah üretiminin ülke ekonomisini canlandıracağı iddiasıyla kitlelerin tepkilerini yatıştırmaya çalışıyor.

Devrimci işçi sınıfının NATO’ya karşı enternasyonalist tutumu

Zirve vesilesiyle Türkiye sosyalist hareketi, bir kez daha yoğun bir şekilde NATO ve emperyalizm hakkında tartışmalar yürütüyor. Devrimci Marksistler ve komünistler olarak, elbette yapısı gereği kolektif bir karşı-devrim ve savaş örgütü olan NATO’ya karşıyız. Ancak bizler, NATO’ya karşı çıkarken ve emperyalizmi teşhir ederken, bunu işçi sınıfının enternasyonalist perspektifinden hareketle yapıyoruz. Yukarıda gördüğümüz üzere NATO, kapitalist sistemi ayakta tutmak için kurulmuş bir askeri ittifaktır ve tüm belirleyici rolüne rağmen yalnızca ABD emperyalizmiyle özdeşleştirilemez!

Bütün burjuva orduların amacı, içeride işçi sınıfının olası devrimci ayaklanmasını bastırmak ve kapitalist sömürü düzenini korumaktır. Bunun yanı sıra dışarıda diğer burjuva devletlerden gelebilecek tehditleri savuşturmak, daha da önemlisi askeri olarak güçlenip bulunduğu bölgede belirleyici olmak ve kendi burjuva sınıfının rekabet gücünü artırmaktır! İşte Türkiye burjuvazisi bu bakış açısıyla, hem içeride yükselen devrimci mücadeleyi rahatça bastırmak hem de uluslararası emperyalist rekabette kendini güvenceye almak ve kendisine alan açmak için ulus-devletinin kaderini Batı emperyalizmiyle ve onun askeri ittifakı olan NATO ile birleştirmiştir. Sosyalizm adına konuşup da “unutulan şu, 1945’ten itibaren Türkiye zaten her şeyiyle işgal altında” diyenler, milliyetçilikle işçi sınıfını körleştirmeye çalışmaktadır.[2] Çok açık ki Amerikalı, Fransız, İngiliz, Alman veya Türk egemen sınıflarından ve bunların ordularından bağımsız bir NATO yok! NATO’nun Türkiye’de işçi sınıfına, emekçilere ve ezilenlere karşı işlediği tüm günahlar, en başta da Türkiye egemen sınıfının ve onun devlet aygıtının günahlarıdır. Kapitalist sömürüye, bunun doğal uzantısı olarak burjuva devlete ve onun çekirdeğini oluşturan burjuva ordu kurumuna karşı çıkmadan, dışsal bir güce indirgenen NATO’ya karşı çıkılamaz!

“Yanlış değerlendirmeler, emperyalizmi ve emperyalist sistemdeki hiyerarşik düzeni yanlış tahlil etmekten kaynaklanmaktadır. Bütün kötülüklerin kaynağı olarak tasvir edilen emperyalizm, kapitalizmden farklı, onun dışında, ondan kopuk olarak düşünülebilir mi? Hayır! Çünkü emperyalizm, kendileri emperyalistleşememiş kapitalist ülkeler için dışsal bir olgu olmayıp, bizzat bu ülkelerin kapitalist işleyiş mekanizmalarında içselleşmiştir. Demek ki çağımızda kapitalizm emperyalizm olmadan düşünülemez. Emperyalizmi dışsal bir olgu olarak görüp ulusal kapitalizme yamanan milliyetçi bir politika, işçi sınıfının politikası olamaz. Emperyalizm bir dünya sistemidir. Bu sistem içinde yer alanların hepsi; hiyerarşinin en üstündeki emperyalist devletler de en altında yer tutan kapitalist devletler de sistemin doğasına uygun olarak yeni pazarlara yönelmek, nüfuz alanları oluşturmak ister. Kapitalizm eşitsiz ve bileşik gelişir. Bu gelişim yasasıyla bağıntılı olarak, elbette ki emperyalist hiyerarşide yer değiştirmeler ve pazarların bu yer değiştirmelere uygun biçimde yeniden düzenlenişi gündeme gelecektir.”[3]

Sosyalist hareket içinde özellikle sol-Kemalist kesimler (TKP ve türevleri), burjuvazinin bir kesimi gibi akıl yürüterek ulus-devletin emperyalist ittifaklarda nasıl konumlanması gerektiği noktasından hareketle NATO’ya karşı çıkıyor. Bu milliyetçi perspektifin, işçi sınıfının enternasyonalist mücadelesiyle uzaktan yakından ilişkisi yoktur. Sosyalizmi devletçilik olarak gören bu anlayış, burjuva devleti proleter bir devrimle parçalanıp atılması gereken bir organizma olarak görmüyor; onlara göre devlet, olsa olsa yukarıdan aşağıya bürokratik bir yeniden örgütlenmenin konusudur. Mesele bir kez böyle konulunca, burjuva devletin hangi ittifaklar içinde yer alacağı onlar için hayati hale geliyor. Nitekim bu reformist mantık doğrultusunda, Türkiye’nin ABD-Batı ittifakının ve onun askeri yapılanması olan NATO’nun içinde değil, emperyalist olarak tanımlamadıkları Rusya ve Çin ekseninde yer alması savunulmaktadır!

Türkiye egemen sınıfı, NATO’nun bir parçası olarak onun içinde daha fazla rol almaya ve jeopolitik konumunu kullanarak emperyalist piramitte yükselmeye çalışıyor. Bir bütün olarak burjuvazi, uzun yıllardır ve giderek artan ölçüde emperyalist sistemin üst basamaklarına tırmanmayı ve emperyalist paylaşımdan daha fazla pay almayı hedefliyor. SSCB’nin dağılmasının ardından burjuva çevrelerde daha fazla konuşulan bu emperyal siyaset, ABD’nin 2001’de başlattığı emperyalist savaşla ve aynı dönemde AKP’nin iktidara gelmesiyle güçlü bir zemine oturmuştur. “Yeni Osmanlıcılık” denen şey, özellikle AKP döneminde alt-emperyalist bir güç haline geldiği daha belirgin şekilde ortaya çıkan Türkiye’nin emperyal yayılmacı siyasetinden başka bir şey değildir.[4] İsrail’in Filistin’de soykırım uyguladığı, Lübnan’ı yakıp yıktığı, ABD ile birlikte İran’ı dize getirmeye çalıştığı ve Ortadoğu’daki savaşın giderek genişlediği bir konjonktürden geçiyoruz. ABD-Batı ittifakı Karadeniz’i bir NATO gölüne dönüştürmeye, Rusya’yı giderek daha fazla kuşatıp Ukrayna’da hedefine ulaşmasını engellemeye çalışıyor. Bu noktada ise bir NATO ülkesi olan Türkiye’ye önemli bir görev düşüyor. Ekrem İmamoğlu tutuklandığı süreçte Financial Times’ın şu değerlendirmesi yeterince açıktır: “Avrupa savunmasını güçlendirmeye ve savaş sonrası Ukrayna için bir güvenlik gücü oluşturmaya çabalarken, NATO’nun en büyük ikinci daimî ordusuna ve gelişen savunma sanayisine sahip olan Türkiye hayati bir ortak olarak görülüyor.” Keza geçtiğimiz günlerde TÜSİAD başkanının yaptığı açıklama da aynı kapsamdadır:

NATO Zirvesi bize şunu gösteriyor: Dünya yeni bir güvenlik zemini arıyor. Askeri dengeler değişiyor. İttifak yapıları yeniden tartışılıyor. Enerji güvenliği, teknoloji güvenliği ve tedarik güvenliği artık savunma politikalarının ayrılmaz parçası haline geliyor. Türkiye’nin böyle bir dönemde NATO’nun yalnızca askeri değil, ekonomik, jeopolitik ve stratejik olarak da en önemli ülkelerinden biri olduğu net olarak ortaya çıkıyor. Karadeniz’den Orta Doğu’ya, enerji koridorlarından lojistik hatlara kadar çok kritik bir bölgede bulunuyoruz. Önümüzdeki dönemde güvenlik ile ekonomi, savunma ile sanayi ve jeopolitik ile teknoloji arasındaki sınırlar giderek daha fazla iç içe geçecek. Türkiye’nin bu yeni denklemde üstleneceği rol, NATO’nun dönüşümü ve transatlantik güvenlik mimarisinin şekillenmesi açısından kritik önem taşıyor.”  

Çok açık ki Türkiye egemen sınıfı, “Yeni Osmanlıcı” emperyalist siyaseti doğrultusunda NATO’daki güçlü konumunu emperyalist emellerine ulaşmada bir kaldıraca dönüştürmeyi hedefliyor. Yani Türkiye finans-kapitali; Ortadoğu, Kafkaslar ve Afrika’da kendi nüfuz alanlarını genişletmek için NATO ile suç ortaklığı yapmaktadır. Burjuva egemenliğin Türkiye’deki askeri aygıtı olan TSK’yı NATO’dan bağımsız düşünmek hiçbir şekilde mümkün değildir. NATO, Türkiye burjuvazisinin tüm devlet politikalarında ve TSK’nın kurumsal yapısında içselleşmiştir. Tam bu yüzden, enternasyonalist devrimci Marksistler olarak “Dışarıda arama, NATO zaten içeride!” diyoruz. Dolayısıyla yalnızca NATO’ya karşı çıkmak yetmez; aynı zamanda bir bütün olarak kapitalist sisteme, Türkiye egemen sınıfının emperyalist yayılmacılığına, onun “Yeni Osmanlıcı” maceracı siyasetine de karşı çıkmak gerekir.

“NATO’ya hangi temelde karşı olunacağı, işçi sınıfının dünya ölçeğindeki çıkarları ve enternasyonalist mücadelesinin dışında düşünülemez. Soyut bir NATO karşıtlığının arkasına sığınıp gerçekte ise milliyetçi küçük-burjuva fikirleri işçi sınıfına yutturmaya çalışanlara ve kendi burjuvazisinin kuyruğundan ayrılamayanlara karşı uyanık olunmalıdır. Anti-kapitalist olunmadan anti-emperyalist olunamaz! İçerideki düşman ve onun tüm siyasal, ekonomik ve askeri aygıtları, mücadelenin temel hedefi durumundadır. Emperyalizmi sadece ABD veya AB ile sınırlı tutup, NATO’yu soyut bir düşman olarak ele alarak kendi kapitalist devletlerini ve bu devletlerin kanlı ordularını hedef tahtasının dışına çıkartanlar işçi sınıfını kandırmaktadır!” [5]

Emperyalizmi alt etmek, ulusal sınırları korumakla değil, kapitalist mülkiyet ilişkilerini tasfiye edecek proleter devrimlerle mümkündür. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’dan başlayarak şu hususun altını çizmişlerdir: İşçi sınıfının mücadelesi burjuva ulus-devlet sınırlarından dolayı biçimsel olarak ulusal olsa da içeriği her zaman enternasyonaldir! Burjuva ulus-devlet çizgisinden hareketle politika geliştiren ve egemen sınıfın bir kesiminin çıkarları doğrultusunda NATO’ya karşı çıkanlar, işçi sınıfının dünya kapitalizmini hedef alması gereken enternasyonalist mücadelesini zerrece önemsememektedir. Onlar milliyetçi ve devlet tapınmacı olabilirler ama asla Marksist, komünist ve enternasyonalist olamazlar!

Emperyalist savaşın tüm küreyi bir yangın yerine çevirdiği günümüzde, işçi sınıfının devrimci ödevi, ülke burjuvazisinin hangi emperyalist paktta yer alacağı sorusuyla meşgul olmak değil, bir bütün olarak kapitalist sisteme karşı mücadele etmektir. Her ulusun işçi sınıfı için asıl düşman dışarıda değil, kendi evindedir yani kendi egemen burjuvazisidir. Emperyalist-kapitalist sisteme karşı mücadele, yaşadığımız ülkedeki burjuvazinin egemenliğine karşı yürütülen mücadeleyle birleşmek zorundadır. NATO emperyalist-kapitalist sisteme içkin bir oluşumdur ve ona karşı mücadele, ancak dünya çapında işçi sınıfının enternasyonalist kavgasıyla başarıya ulaşabilir. Bu yüzden bir savaş aygıtı olan NATO’nun dağıtılmasını isterken, aynı zamanda tüm diğer gerici, kapitalist ve emperyalist askeri paktların dağıtılmasını da savunmak zorundayız!

[1] Utku Kızılok, İslami Harekette Yaşanan Ayrışma Süreci/1, https://gelecekbizim.net/islami-harekette-yasanan-ayrisma-sureci-1/

[2] https://haber.sol.org.tr/haber/sovyetler-turkiye-icin-tehdit-miydi-1945ten-beri-isgal-altindayiz-411225

[3] Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı, s.155, ucuncu-dunya-savasi

[4] Bu konuda Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı adlı kitabımızda yer alan Türkiye’nin Emperyalist Hevesleri bölümü incelenebilir.

[5] Akın Erensoy, NATO Zirvesi ve Solun Tutumu-19 Ağustos 2004, https://gelecekbizim.net/nato-zirvesi-ve-solun-tutumu/