Belirsizliğe Yürümek: İnsanlar Neden Göç Eder?

Belirsizliğe Yürümek: İnsanlar Neden Göç Eder?

Göç ve göçmenlik konusu gündemden düşmeyen bir konu ve düşeceğe de benzemiyor. Son 20-25 yılda bu mesele hayatımıza daha fazla girdi. Göç konusunu biz Türkiye’de Suriye’deki savaştan dolayı yakından biliyoruz ama bir de iç göç var. Türkiye’deki insanların önemli bir kısmı 1990’larda köylerden büyük kentlere ve özellikle de İstanbul’a göç etti. Aynı ülkenin içinde göç ederken nasıl zorluklar yaşadığımızı düşünürsek, ülke değiştiren insanları daha iyi anlarız. Bizzat yakını göçmen olan birisi olarak biliyorum; dünya genelinde göç ve göçmenlik konusunda bir duyarsızlık var. Faşist Trump göçmenlere karşı terör estiriyor; Avrupa’da milliyetçilik kışkırtılarak göçmenler düşman ilan ediliyor.

Göç etmek demek, bir belirsizliğe yol almak demek. Peki, insanlar neden göç ediyorlar? Neden doğup büyüdükleri yerleri terk ediyorlar? Neden yerlerini yurtlarını bırakıp dillerini ve kültürlerini bilmedikleri ülkelere göç ediyorlar? Göç etmek kolay mı? Kim köklerinden koparılmak; büyük zorluklarla, ölümle ve aşağılanmayla karşı karşıya gelmek ister? Bu soruları sormazsak, sorgulamazsak gerçekte ne olup bittiğini asla anlayamayacağız.

Hiç keyfi göç denen bir şey duymadım. Parası olanların daha iyi koşullarda zengin ülkelerde yaşamaya gitmesi göç değildir. Göç edenler çoğunlukla emekçilerdir, yoksullardır, topraklarından atılanlardır. Göçün birçok sebebi var; mesela küresel iklim değişikliği ve kuraklık, işsizlik ve geleceksizlik, en başta da emperyalist savaşlar ve onların neden olduğu iç iktidar kavgaları… Yani göç bölgesel değil küresel bir sorundur ve krize dönüşmüştür.

Siyonist İsrail devleti bir kez daha Lübnan’a saldırıyor, yakıp yıkıyor; şimdiye kadar bir milyondan fazla Lübnanlı ülkenin güneyini terk etmek zorunda kaldı. Bunların bir kısmı ülkesini de terk etti. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş donmuş olsa da hâlâ bitmiş değil. Yarın bu ülkeden de milyonların göç etmeyeceğini kim söyleyebilir?

Yani göçün en büyük nedeni, emperyalizmdir; emperyalist devletler arasındaki güç rekabetidir. ABD’nin Afganistan ve Irak’ı işgal etmesi büyük bir göç dalgasına neden olmuştu. Sonra Suriye’de savaş başladı. Yıllar içinde Türkiye’ye gelenlerin sayısı 4 milyona yaklaştı. Afganistan’dan, Orta Asya ve Afrika ülkelerinden de göçmenler geldi. Türkiye ne de olsa bir geçiş güzergâhı aynı zamanda… Rusya Ukrayna’ya yönelik savaş başlatınca, savaştan kaynaklı göç dalgası doğrudan Avrupa’ya akmaya başladı. Bir ülke nüfusunu oluşturabilecek insan yani 7 milyon Ukraynalı göç etmek zorunda kaldı. Bu savaşlar, emperyalist hegemonya savaşlarıdır; bunu özellikle ABD’nin Venezuela devlet başkanını kaçırması ve İran’a karşı başlattığı savaştan sonra çok daha iyi anladım. Trump, herkes ABD’ye boyun eğsin istiyor; bu ülkelerdeki doğal zenginlikler, petrol gibi kaynaklar ABD’nin denetiminde olsun istiyor. Utanıp sıkılmadan bunu açıkça söylüyor.

Filler tepişirken çimenler eziliyor, olan emekçilere oluyor. Savaşlar insanların yaşamını derinden sarsıyor ve ülkelerini yaşanmaz hale getiriyor. 1980’lerin sonundan bu yana savaşların sürdüğü Afganistan resmen taş devrine çevrilmiş durumda; bu insanlara “göç etme, bu cehennemde yaşa” nasıl denebilir? Göç, beraberinde ırkçılığı ve milliyetçiliği de getiriyor. Patronlar göçmenleri ucuz işgücü olarak kullanıp iliklerine kadar sömürüyorlar. İşsizlik ve kiralardaki artış sorunu göçmenlerin sırtına yıkılıyor. Burjuva siyasetçiler ise göçmenleri düşman ilan ederek “yerli” emekçilerin öfkesini yanlış kanallara çekiyorlar. Kışkırtılan bu insanlar, artan kiralardan ve işsizlikten dolayı göçmenleri suçluyor, nefret kusuyorlar. Bence bu şekilde göçmenleri suçlamak, ağaca bakıp ormanı görmemektir. Zayıf ve savunmasız göçmenleri hedef almak kolay ama kimse emperyalist devletlere “neden savaş çıkardınız, dünyayı neden ateşe veriyorsunuz, sizin yüzünüzden bütün bunlar oluyor” diyemiyor. Asıl suçlu olan kapitalist sisteme karşı mücadele etmek yerine göçmenlere öfke kusmak hiçbir sonuç doğurmaz. Bizim gibi emekçi olanlara vuracağımıza ve onları düşman ilan edeceğimize, emperyalist güçleri, sömürücü kapitalistleri düşman ilan etmeliyiz.

Yıllar önce okuduğum bir yazı aklımda kalmış; dünya üzerinde 300 milyon insan hareket ediyor ve bu da neredeyse bir kıta büyüklüğünde… O zamanlar gözümde canlandıramıyordum ama şimdi çok daha iyi anlıyorum. Göçmen olmak demek, dediğim gibi bir belirsizliğe ve ölüme yol almak demek. Uluslararası Göç Örgütü (IOM), 2026 yılında sadece 16 Mart’a kadar Akdeniz’de 682 göçmenin kaybolduğunu açıkladı. Üstelik bunlar kayıtlara geçenler, ya kayıtlara geçmeyen ölüler? İtalya, Tunus ve Malta, Akdeniz’deki göçmen kurtarma operasyonlarına dair verileri kısıtlıyor. Kayıplarını arayan aileler, 2025’te 1500 kişinin kaybolduğunu söylüyor. 2025’te 8 bin göçmen, göç yollarında hayatını kaybetmiş. Yüzlerce insanın sadece Akdeniz’de boğulması ve binlerce insanın göç yollarında ölmesi nasıl normal olabilir? Ben de bu kadar insanın öldüğünü yeni öğrendim; insan hayatı bu kadar ucuz olmamalı, değil mi?

Akdeniz, adı sanı bilinmeyen binlerce insan için devasa bir mezarlığa dönüşmüş durumda. Kaybedecek hiçbir şeyleri olmayan bu insanlar, çıktıkları umut yolculuğunda hayatlarını kaybediyorlar. Akdeniz’in göçmenleri nasıl yuttuğunu en iyi özetleyen görüntü, 2015’te Suriyeli Kürt bir ailenin bebeği olan Alan Kurdi’nin cansız bedeninin kumsala vurmasıdır.

Bu topraklarda bir ifade var: “Vatanın doğduğun yer değil, doyduğun yerdir!” Bu doğrudur, insanlar daha iyi bir yaşam kurabilmek için ülkelerini terk ediyorlar. Türkiye’de de birçok insan ve özellikle gençler, geleceksizlikten ve umutsuzluktan dolayı yurt dışına gitmek yani göçmen olmak istiyorlar. Ama kendisi de göç etmek isterken aynı zamanda göçmenlere düşmanca yaklaşanların sayısı hiç de az değil.

Uzun süre yaşadığımız evi ve mahalleyi bile terk etmek zor gelirken, insanların yerlerini yurtlarını bırakıp gitmesinin sanki çok kolay ve keyfi bir şey olduğunu düşünmek, onlara karşı kin ve nefret beslemek doğru değildir. Emekçiler olarak, yine göç eden emekçilerin halinden anlamak zorundayız. Farklı inanca ve kültüre sahip olabiliriz, farklı dilleri konuşabiliriz ama biz aynı sınıfın insanlarıyız; emekçileriz, yoksullarız! İşçiler ve emekçiler olarak birbirimize düşman olmak yerine dost olmalı, dayanışma içinde hareket etmeliyiz. Çünkü bizlerin asıl düşmanı kapitalist sömürü düzenidir, dünyayı kana bulayan emperyalist devletlerdir, faşist Trump gibileridir. Kapitalizm yıkılırsa bugünkü göç dalgası da son bulur. Çünkü sömürü ve savaşlar bittiğinde kimsenin yerinden yurdundan edilmesine gerek kalmaz. İşte o zaman, dünyanın her köşesini özgür ve sınıfsız bir cennete dönüştürebiliriz!