İstanbul’a üç gün boyunca yoğun yağmur yağdı. Daha yağmurun başlamasıyla birlikte sokaklar, caddeler ve meydanlar göle döndü ve hayatımız felç oldu. Oysa Meteoroloji günler öncesinden uyarı vermişti. Ancak iktidar, her zaman olduğu gibi umursamaz davrandı. Hayatı felç olanlar da, bu rant düzeninde ölüme terk edilenler de yine emekçiler oldu. En fazla içimi acıtan ve isyan ettiren, 14 yaşındaki Mahmut Işıldak adlı çocuğun göle dönmüş sokakta, ertesi gün giyeceği ayakkabıları ıslanmasın diye çıplak ayakla yürürken elektrik akımına kapılarak yaşamını kaybetmesiydi. İnsan o görüntüleri izlerken donup kalıyor. Yoksulların, işçilerin, madencilerin, onların çocuklarının ölmesi bu kadar basit olmamalı! Neden pisi pisine ölüp gidiyoruz bu düzende? Kapitalizmde yağmur bile neden bize ölüm getiriyor?
Bu düzende emekçilerin hayatı çok ama çok ucuz. Tek amacı kendi sermayesini büyütmek olan ve kârı her şeyin önüne koyan para babalarına hiçbir şey olmuyor. İnsan hayatının hiçe sayıldığı, doğanın talan edildiği, derelerin ve ormanların bağrından sökülüp atıldığı bir düzende yaşıyoruz. Türkiye’de kentler kâr ve rant hırsıyla koca bir beton mezarına dönüştürüldü. Sermaye sınıfının tek derdi işçileri daha fazla sömürmek, doğayı talan etmek ve kârını büyütmektir. Oysa bir kentin altyapısından ulaşıma, barınmadan sağlığa kadar her şeyin merkezinde insan yaşamı olmalıdır.
Yaşadığımız kenti bir felaket merkezine dönüştüren şey, bu kâr ve rant düzenidir. Biz emekçiler, kış geldiğinde doğru düzgün ısınamıyoruz, sürekli hasta oluyoruz. Yazın ise kavurucu sıcaklarla mücadele ediyoruz. Yağmur yağdığında evler ve sokaklar sular altında kalıyor, kar yağdığında hayat duruyor. Artık yağmurun yağmasına, karın düşmesine, güneşin doğuşuna sevinmek bir yana, yarın başımıza ne gelecek diye endişeyle yaşıyoruz.
Oysa biz doğanın bir parçasıyız. Yağmur da yağacak, kar da düşecek, güneş de doğacak. Asıl mesele, bunların karşısında insanları çaresiz bırakan bir düzenin varlığıdır. Dereler bir günde değil, binlerce yıl içinde oluşur. Yağmur yağar ve yolunu bulur, akacağı dereyi oluşturur. Ama maalesef kapitalist sömürü düzeni her şeyi tahrip ediyor; gözü dönmüş rantçılar dereleri kurutuyor, üzerlerine devasa binalar yapıyor. Ya da kurutmasalar bile hemen kenarına alışveriş merkezleri, lüks siteler konduruyorlar. Dün az yağan yağmur, zamanı gelir eşi benzeri görülmemiş şekilde yağar. Çünkü geçmişte de yağıyordu, yarın da yağacak. Asıl felaket yağmurun yağması değil, kapitalist kâr hırsının doğayı ve insanı hiçe saymasıdır. Bu sömürü çarkı insanları ölüme sürüklüyor, acıya boğuyor. Bu yüzden korkuyoruz, yaşadığımız evler ve sokaklar asla güvenli değil.
Üstelik mesele yalnızca su baskınları da değil. 12 Temmuz 2024’te İzmir’in Konak ilçesinde, sağanak sırasında suyla kaplanan sokakta elektrik akımına kapılan iki kişi hayatını kaybetmişti. Tıpkı İstanbul’un Fatih ilçesinde 14 yaşındaki Mahmut Işıldak gibi… Ayrıca sokaklardaki sele kapılan 5 emekçi daha yaşamını kaybetti. İnsan, bu gördüğü manzara karşısında öfke patlaması yaşıyor. Yüreğimizde derin bir sızı var, tarifi yok.
Daha geçen hafta Maltepe ilçesinde 7 katlı bir binanın çökmesi yüzünden 5 kişi yaşamını kaybetti. Gece yatağına girerken yarın için ne umutları vardı, kim bilir? Elektrik akımına kapılan Mahmut, henüz altı ay önce babasını kaybetmişti. Aynı eve altı ay içinde ikinci kez ölüm ateşi düştü. Farklı kentler, farklı tarihler ama sonuç hep aynı: Bu sömürü düzeninin çaldığı hayatlar, yok ettiği hayaller…
Deprem, yangın ve yağmur doğal olaylardır ama bunları felakete dönüştüren kâra ve ranta dayalı kapitalist düzendir. Bu yüzden depremde göçük altında kalırız, yangında yanarak can veririz, sel olur boğuluruz. Her felaketin ardından geriye sadece gözü yaşlı aileler ve derin bir çaresizlik kalıyor. Bir ömür boyu köle gibi çalışıp içine girdiğimiz evler, bizzat bu kâr düzeni tarafından başımıza yıkılıyor. Ay sonunu nasıl getireceğimizi düşünürken, iktidar çevreleri para denizinde yüzüyor; fon vurgununda olduğu gibi, milyarları cebe indiriyor ve servetlerine servet katıyorlar!
Her felaketin ardından aynı söylemi duyuyoruz: “Önlemler alacağız ve suçlu olan kişiler yargılanacak.” Sormak lazım: Ne zaman sorumlulardan hesap sorulacak, ne zaman yargılanacaklar? Biz çalışıyoruz, üretiyoruz, hayatımızı sürdürebilmek için ölesiye emek veriyoruz. Vergilerimiz kimlere gidiyor? Güvenli binalarda yaşamak, depremlerde, yangınlarda, yağmurda ölmek istemiyoruz. “Dünyanızı robotlar alacak” haberleri yapılırken, her şeyin daha kolay ve ulaşılabilir olduğu, bilimin ve teknolojinin bu kadar geliştiği bir gezegende yaşarken insan sormadan edemiyor: Neden bilimin ve teknolojinin olanaklarından insan hayatını korumak için yararlanılmıyor? Çünkü insanı yaşatacak önlemleri almak onların kârını düşürüyor! İşte bu yüzden önlem alınmıyor, bu yüzden denetim yok, bu yüzden hiçbir şeyden ders çıkarılmıyor.
Büyük şairimiz Nâzım Hikmet, “ölüm adildir” diyenlere şu dizelerle cevap vermiştir:
Bir eski Acem şairi:
“Ölüm âdildir” diyor,
“aynı haşmetle vurur şahı fakiri.”
Biliyorum,
ölümün âdil olması için
hayatın âdil olması lâzım…
Evet, bu düzende yaşamlar adil değil; ölümler de adil olmuyor, olmayacak. O zaman ne yapacağız? Susup kabuğumuza mı çekileceğiz? Sömürüyü, yoksulluğu, aşağılanıp horlanmayı sineye mi çekeceğiz? Bir yağmur yağdığında bile can veren bizler mi olacağız? Yoksa ölümün adil olabilmesi için yaşamın da adil olmasını sağlayacak tek gücün, yani işçi sınıfının örgütlü mücadelesinin saflarına mı katılacağız? Seçim bizim!
