Dünya kapitalizminin içinden geçtiği tarihsel sistem krizi, her alanda sorunları büyütüp sınıfsal çelişkileri keskinleştiriyor. Emperyalist rekabet ve militarizm hızla tırmanırken; eğitim ve sağlık başta olmak üzere kamusal alana ayrılan bütçelerin kısılmasının emekçi sınıflar üzerindeki yıkıcı etkileri her geçen gün derinleşiyor. Burjuva hükümetler, işçi sınıfının kazanılmış haklarını tümüyle ortadan kaldırmaya, emekliliği imkânsız hale getirmeye, eğitim ve sağlığa ayrılan bütçeyi asgariye çekmeye, işçi sınıfı çocuklarının eğitime ulaşmasını sınırlandırmaya dönük bir politika izliyorlar. Eğitim sisteminin çöküşe sürüklenmesi, müfredatın niteliksizleşmesi, okulu bitiren öğrencilerin iş bulamaması, derinleşen yoksulluk, genç kuşakların hayatı anlamsız ve kendilerini geleceksiz hissetmesi… Tüm bunlar, kaçınılmaz olarak toplumsal öfkenin büyüyüp patlamasına ve sınıf mücadelesinin alevlenmesine neden oluyor. Nitekim son haftalarda Avrupa kapitalizminin merkez ülkelerinden Fransa ve İspanya’da dalga dalga yayılan kitle eylemleri, emekçi sınıfların ve gençliğin bu saldırılara boyun eğmeyeceğini ortaya koyuyor.
Fransa’da 17-21 Eylül tarihlerinde, Paris’in emekçi banliyölerinden Créteil’deki Saint-Exupéry Lisesi’nde ve Rennes yakınlarındaki Théodore-Monod Lisesi’nde öğretmen eksikliğine, derslerin boş geçmesine, yeni öğretmen kadrolarının atanmamasına ve temizlikten bina güvenliğine kadar okulların fiziksel çöküşüne karşı başlayan yerel protestolar kısa sürede ülke çapında bir emekçi gençlik isyanına dönüştü. Sınırları aşan bu öfke dalgası, komşu Belçika’nın Liège kentine kadar uzandı; Belçikalı lise öğrencileri de aşırı kalabalık sınıflara ve eğitim bütçelerindeki kesintilere karşı sokaklara çıktı.
Fransa genelinde 15-18 yaşlarındaki liselilerin başlattığı ders boykotları ve okul işgalleri, 29 Eylülde on binlerce kamu emekçisinin, öğretmenin ve itfaiyecinin emeklilik yaşının 64’e çıkartılmasına karşı greve çıkmasıyla daha da güçlendi. Ülke genelindeki 3700 lisenin 1027’si (neredeyse üçte biri) eylemlere ve boykotlara katıldı. Burjuva devleti, gençliğin mücadelesinden duyduğu korkuyla valilikleri devreye sokarak yaklaşık 400 liseyi “güvenlik” bahanesiyle tatil edip uzaktan eğitime geçirmek zorunda kaldı. Şu ana kadar 3 bin genç gözaltına alındı. Ancak eylemler sadece liselerle sınırlı kalmadı; öğrencilerin barınma yardımlarının (APL) budanması, artan kira ve beslenme krizleri nedeniyle üniversite gençliği de (Union Étudiante verilerine göre Nanterre başta olmak üzere yaklaşık 30 üniversite) amfileri boşaltarak lise barikatlarıyla birleşti.
Silahlanmaya milyarlar var ama eğitime bütçe yok!
Emekçi gençliğin bu öfke patlaması, burjuva medyanın manipüle ettiği gibi ne “ergenlik hevesi” ne de “aşırı sol provokasyon”dur. Bu isyan, hem kapitalist eğitim sisteminin çökmesine hem de Fransız burjuvazisinin emperyalist savaş hazırlıkları kapsamında kamu harcamalarında açıkladığı 54 milyar avroluk devasa tasarruf paketine karşı verilmiş bir yanıttır.
Hükümetin bakanlıklara gönderdiği gizli talimatlarda, bütçe açığının Gayrisafi Yurt İçi Hasılaya (GSYH) oranının yüzde 6,5’e doğru tırmandığı belirtilerek, devletin finansman sınırlarının tükendiği itiraf edilmiştir. Başbakanlık, açıkça militarizm ve savunma sanayisi hariç tüm kamu harcamalarının dondurulması veya kesilmesi talimatını vermiştir. Ukrayna’dan Afrika’ya emperyalist nüfuz alanlarını korumak için orduya ve silah tekellerine milyarlar akıtan emperyalist Fransız devleti, işçi çocuklarının eğitimine gelince tasarruf mavalını okumaktadır.
Ekim 2026’da parlamentoya sunulan 2027 bütçe tasarısında, ulusal eğitim bütçesi nominal olarak 1,2 milyar avro artırılarak 64 milyar avroya çıkarılmış gibi gösterilse de, bu makyaj enflasyon karşısında reel bir gerilemeye tekabül etmektedir. Daha vahimi, okullardaki açığın kapanması için binlerce öğretmen atanması gerekirken, kriz gerekçesiyle 1588 kadrolu öğretmen pozisyonunun tamamen lağvedilmesidir. Tıpkı Türkiye’de rejimin uyguladığı politikalara benzer şekilde, Fransız burjuvazisi de öğretmenlik mesleğini değersizleştirmektedir. Düşük ücretler, uzayan çalışma saatleri ve bürokratik baskılar nedeniyle açılan kadrolar yıllardır doldurulamamaktadır. Bakanlık, açığı kapatmak adına pedagojik formasyondan ve iş güvencesinden yoksun, kölece şartlarda çalışan sözleşmeli öğretmen istihdamını kalıcı hale getirmiştir: 2015-2022 yılları arasında kadrolu öğretmen sayısı yüzde 2,5 azalırken, sözleşmeli öğretmen sayısı yüzde 12,5 oranında fırlamıştır.
Öğrencilerin temel sorunları ve talepleri
Eğitim sistemindeki çöküşün en çarpıcı yönünü “boş geçen dersler” oluşturuyor. SNES-FSU sendikasının araştırmasına göre, devlet okullarının yüzde 53’ünde en az bir öğretmen açığı bulunmaktadır. 2024-2025 eğitim-öğretim yılında atama yapılmaması nedeniyle tam 15,4 milyon ders saati boş geçmiştir. Liselerde ortalama sınıf mevcutları 2010’da 27 iken şu an 35’i aşmış, pedagojik süreç imkânsız hale gelmiştir. Rennes’deki Bréquigny Lisesi’nden bir öğrenci, “35 kişilik sınıflar yaşanmaz halde, öğretmenler bile isyan ediyor” sözleriyle duruma tepkisini dile getiriyor. Eylemlere katılan 17 yaşında bir genç, okulunda tepki gösterdiği koşulları “Yeterince tuvalet yok ve bazı sınıflarda su sızıntıları var. Binamız dökülüyor, yemekhane çok küçük. Hiç bütçe yok, kaynak yok, yeterli gözetmen de bulunmuyor” sözleriyle özetliyor. Isı yalıtımı olmayan, kışın dondurucu, yazın 35 dereceyi bulan döküntü binalar, yetersiz yemekhaneler ve hijyenden yoksun tuvaletler karşısında liselilerin haykırdığı “Bize insan gibi değil, hayvan muamelesi yapılıyor” tepkisi, bugünkü isyanın altında hangi dinamiklerin yattığını da ortaya koyuyor.
Emekçi gençliği sokaklara döken en yakıcı sorunlardan biri de 2018’den bu yana yürürlükte olan yükseköğretime geçiş sistemi Parcoursup algoritmasıdır. Bu sistem, burjuva çevrelerin iddia ettiği gibi “tarafsız ve liyakate dayalı” bir yönlendirme aracı değildir. Tam aksine, sendikaların, öğrenci birliklerinin ve devrimci örgütlerin dikkat çektiği üzere üniversitelerin adayları nasıl elediğine dair kara kutu niteliğindeki algoritmalarıyla, emekçi çocuklarının önüne dikilmiş sınıfsal bir barikattır.
Paris’in merkezindeki burjuva seçkinlerin çocuklarının okuduğu köklü liselerden mezun olanlar prestijli fakültelere kolayca yerleşirken; emekçi mahallelerinde öğretmen açığıyla boğuşan devlet liselerinden gelen, önemli bir kısmını eski sömürgelerden getirilmiş Afrikalı ve göçmen işçi çocuklarının oluşturduğu gençler, sistem tarafından doğrudan elenmekte ve ucuz işgücü pazarına sürülmektedir. Toulouse’daki Arènes Lisesi önünde barikat kuran bir öğrencinin şu haykırışı, meselenin sınıfsal özünü en yalın haliyle ortaya koymaktadır: “Parcoursup stres üretiyor, geleceğimizi çalıyor! Paranın milyarderlerin cebine ve savaş sanayisine değil, eğitime aktarılmasını istiyoruz!”
Geçmişte emekçi kitlelerin eğitim alması, kapitalist üretim ve piyasa için çok önemli ve gerekliydi. Ayrıca üniversite okuyup sınıf atlama imkânları da görece vardı ve burjuvazi bunu kitleleri aldatmak, düzene bağlamak için kullanıyordu. Lakin kapitalizmin tarihsel sınırlarına dayandığı bir süreçten geçiyoruz. Gelişmiş makineler ve robotlar üretim sürecine daha fazla sokulurken, canlı emek hem üretimden hem de hizmet sektöründen artan ölçüde kovuluyor ve devasa bir yedek işgücü ordusu yaratılıyor. Bu koşullarda burjuvazi, sömürü çarklarına dâhil edemeyeceği bu “artık nüfus” için eğitime daha fazla bütçe ayrılmasını, okulların yenilenmesini, yeni okullar yapılmasını, öğretmen kadrolarının artırılmasını umursamıyor. Eğitim bütçesinin kısılması, aynı zamanda işçi ve emekçi çocuklarının da önünün kesilmesi ve doğrudan vasıfsız ucuz işgücü pazarına sürülmesi anlamına geliyor. Bu duruma tepki gösteren öğrenciler ve mücadeleci sendikalar Parcoursup filtreleme sisteminin derhal lağvedilmesini, sınıf mevcutlarının azami 20’ye (dezavantajlı bölgelerde 16’ya) düşürülmesini, boş kadroların kadrolu ve güvenceli öğretmenlerle doldurulmasını talep ediyorlar.
Polis terörü: İşte burjuva devletin gerçek yüzü!
Emekçi gençliğin haklı taleplerine burjuva devletinin verdiği yanıt bir kez daha çıplak polis şiddeti oldu. Özellikle Afrikalı ve göçmen işçilerin çocuklarının yoğunlukta olduğu banliyö liselerinde, burjuva devletin ırkçı ve sömürgeci refleksleri derhal devreye girdi. İçişleri Bakanlığı’nın talimatıyla çevik kuvvet ve jandarma birlikleri liselerin etrafını ağır teçhizatla kuşattı. 15-18 yaşındaki yüzlerce öğrenciye biber gazı, göz yaşartıcı el bombaları ve plastik mermilerle saldırıldı; bu gençlerin birçoğu ters kelepçeyle gözaltına alındı.
Burjuva medya ise devlet terörünü aklamak için klasik karalama tezgâhını derhal devreye soktu. Örneğin devlet televizyonu France 2 kanalının ana haber bültenlerinde öğrenci hareketine ayrılan 25 dakikalık sürenin 19,5 dakikası yakılan çöp konteynerlerine, “şiddet” ve çatışma görüntülerine odaklanırken; öğrencilerin bütçe, kadro ve Parcoursup taleplerine yalnızca 2 dakika yer verildi. Böylelikle hem sorunun özü gözlerden gizlenmeye çalışılmakta hem de kitlelerin zihninde eylemlerin bir “güvenlik sorunu” ve “aşırı sol provokasyon” olarak yaftalanması hedeflenmektedir.
Ne var ki burjuvazinin bu marjinalleştirme taktiği fabrikalarda ve okullarda, emekçiler nezdinde ters tepti. SNES-FSU, CGT Educ’action, SUD Éducation ve Solidaires gibi sendikalar, öğrencilerin taleplerinin bizzat eğitim emekçilerinin talepleri olduğunu ilan edip barikatlarda yerlerini aldılar. Saint-Denis’deki Paul-Éluard ve Bartholdi liseleri ile Sevran’daki Blaise-Cendrars Lisesi’nde öğretmenler greve çıkarak okul kapılarında el ele tutuştular; polis coplarına ve plastik mermilere karşı öğrencilerine canlı kalkan oldular. Öğretmenlerin, “Çocuklarımızın polis terörüyle terbiye edilmesine izin vermeyeceğiz!” haykırışı, işçi-gençlik mücadelesinin alandaki en somut ifadesi oldu.
Tarihsel miras ve genel grev perspektifi
Sınıflar mücadelesinin birikimi ve tarihsel hafıza, elbette yeni kuşakların kendi sorunlarına verdiği tepkide de rol oynamaktadır. 1789, 1830, 1848 ve 1871 devrimleri ile 1968 işçi-öğrenci isyanı Fransız toplumsal hafızasına kazınmıştır ve burjuvazi çok istemesine rağmen bunu silememektedir. Fransa’nın sınıf mücadelesi tarihi, gençlik hareketlerinin sokakta işçi sınıfıyla buluştuğunda düzenin sarsılabildiği veya hükümetlerin devrilebildiği görkemli deneyimlerle doludur. 1968 genel grevi, 1986’da üniversite reformunu öngören Devaquet yasasının devasa sokak eylemleriyle geri çektirilmesi, 2005 Fillon reformuna karşı liseli isyanı ve 2006’da gençliği güvencesizleştirmeyi amaçlayan CPE (İlk İşe Giriş Sözleşmesi) yasasının geri püskürtülmesi; burjuvazinin sadece ve sadece sokaktaki fiili ve militan kitle mücadelesi karşısında geri adım atmak zorunda kaldığını kanıtlamaktadır. Fransa’da bugün sokakları zapt eden emekçi gençlik, işte bu tarihsel mirasın devamcıdır.
Dijital platformların yalnızlaştırıcı ve apolitize edici kuşatmasını kıran bugünün genç kuşağı, sınıfsal sorunları etrafında ortak bir eylem hattı örmüştür. Bu gelişme, sınıf mücadelesinin seyri açısından son derece önemlidir. Fakat lise ve üniversite gençliğinin tek başına yürüttüğü mücadele, burjuvaziyi geriletmeye ve burjuva hükümete geri adım attırmaya yetmez.
Şu hususun altı çizmekte fayda var: Gençliğin dinamizmi, kapitalist kâr çarklarını durduracak yegâne güç olan işçi sınıfının üretimden gelen gücüyle birleşmek zorundadır. 6 Ekimde ülke çapında liselerde ve üniversitelerde ilan edilen “Büyük Gençlik Yürüyüşü” ve boykot çağrısına, CGT ve SNES-FSU gibi sendikaların grev kararlarıyla yanıt vermesi son derece önemli bir adımdır. Ancak sendika bürokrasisinin bu öfkeyi göstermelik birer günlük eylemlerle gaz alma aracına dönüştürmesine ya da yaklaşan 2027 Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde düzen içi adayları öne çıkarmak için bir kaldıraç olarak kullanmasına izin verilmemelidir.
