İspanya’da sokaklar ve meydanlar, haftalardır öfkeli emekçilerin “İnsan onuruna yaraşır konut” (La vivienda digna) sloganıyla inliyor. İşçiler, emekliler ve öğrenciler, on binlerce konutu tekeline alan emlak şirketleri ile uluslararası fonların yüksek oranda rant sağlamak için ev kiralarını fahiş ölçüde artırmasına ve geçim sıkıntısını derinleştirmesine isyan ediyorlar. Ev sahibi olan hane halklarının oranı azalırken, kirada oturanların sayısı yükseliyor ve aşırı fiyat artışından dolayı bir işçinin ev sahibi olması giderek imkânsız hale geliyor. İspanya’da emekçilerin mücadelesinin doğrudan ana gündemi haline gelen konut sorunu, kapitalizmin her alanda nasıl büyük çelişkilere yol açtığını ve akıl dışılığı en uç noktasına kadar götürdüğünü gözler önüne seriyor. Bir tarafta yüz binlerce konut boş dururken, öte taraftan işçiler ve öğrenciler ücretlerinin ve gelirlerinin büyük kısmını kiraya vermek zorunda kalıyorlar. Emlak tekellerinin talep ettiği fahiş kiraları karşılayamayanlar ise zorla sokağa atılıyor.
Emekçilerin biriken öfkesinin patlamasına, 87 yaşındaki Maricarmen Abascal adlı emekli bir kadının 70 yılı aşkın süredir yaşadığı evden polis zoruyla sokağa atılması neden oldu. Maricarmen, 1956’da ailesiyle birlikte taşındığı bu dairede, eski kira sözleşmesi kapsamında aylık 500 avro kiraya oturuyordu. Ancak dairenin bulunduğu Retiro, Madrid’in rant değeri en yüksek bölgesi haline gelmişti ve “akbaba fonları” olarak adlandırılan kapitalist fon şirketleri için Maricarmen’in orada ucuza oturması akıl alır şey değildi! Daireyi 2018’de satın alan Urbagestión adlı emlak yatırım fonu, sermayenin nasıl açgözlülükte ve kâr hırsında sınır tanımadığını göstermek istercesine kirayı beş katından fazla artırarak (yüzde 430) tam 2650 avroya çıkardı. Emekli maaşıyla yaşayan ve üstelik yüzde 50 engelli bir kadının bu kirayı ödemesi elbette imkânsızdı; ama bu durum, daha yüksek gelir beklentisiyle kâr hırsından gözü dönmüş kapitalist akbabaların umurunda değildi. Nitekim emlak şirketi, Maricarmen’in evden zorla çıkarılması talebiyle dava açtı ve mahkeme, bu düzende burjuva yargının doğrudan kapitalistlerin hizmetinde olduğunu kanıtlamak istercesine bu talebi kabul etti. Dördüncü girişiminde şirket, 23 Eylül sabahı polisle birlikte yaşlı kadının kapısına dayandı ve Maricarmen sedye ile evinden atıldı.
Başta Kiracılar Sendikası (Sindicato de Inquilinas) olmak üzere, devrimci Marksistlerin başını çektiği öğrenci sendikası, komünist örgütler ile demokratik kitle örgütleri Maricarmen’in evinden atılmasına engel olmaya çalıştılar ve daha sonra da eylem çağrısında bulundular. Gösteriler kısa zamanda büyüdü ve Madrid’deki Puerta del Sol Meydanı eylemlerin merkezi haline geldi. Bu meydan, 2011’de “Öfkeliler Hareketi”nin (Los Indignados) de merkeziydi. Meydan, kamp ve protestoların merkezine dönüşürken, akşam ve gece saatlerinde gösteriler daha da büyüdü ve aynı zamanda anti-faşist bir nitelik kazandı. Emekçiler, Madrid özerk bölgesinin yönetimini elinde tutan ve emlak tekellerinin siyasi acenteliğini yapan sağcı Halk Partisi (Partido Popular-PP) ile faşist Vox Partisi’nin provokasyonlarına hep bir ağızdan “anti-faşistler burada” sloganıyla yanıt veriyorlar.
Toplumsal öfke patlamasının hemen ardından emlak şirketi geri adım attı ve Maricarmen’in gelirinin yüzde 30’unu aşmayacak bir kira karşılığında, 8 yıllık yeni bir sözleşme yapılarak evine dönmesini kabul etmek zorunda kaldı. Lakin bu geri vites, doğal olarak kitle hareketini sönümlendirmedi. Zira mesele, Maricarmen olayını çok aşan ve doğrudan kapitalist mülkiyet ilişkilerinden kaynaklanan devasa bir toplumsal sorundur. Tam da bu yüzden, Madrid’deki eylemler yalnızca kitleselleşmedi, aynı zamanda Bilbao, Sevilla, Cádiz, Valensiya ve Barselona’yı da içine alarak genişledi. 5 Ekim Pazartesi akşamı Barselona’da 120 bin kişi evsizliğe, yüksek ev kiralarına, yoksulluğa ve geçim sıkıntısına karşı sokakları doldurdu. Emekçiler, konut gibi yaşam alanlarının emlak fonlarının rant alanı olmaktan çıkarılmasını ve herkese ücretsiz, nitelikli, sağlıklı, yaşanabilir konutlar inşa edilmesini talep ediyorlar.
Maricarmen, 7 Ekim akşamı kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Konut sorununun toplumsal mücadelenin gündemine oturmasında sembolik bir isme dönüşen Maricarmen’in yaşamını kaybetmesi, doğal olarak emekçilerin öfkesini daha da artırdı. Madrid başta olmak üzere birçok kentte gösteriler düzenlendi; Maricarmen’in aslında rantiyeciler tarafından öldürüldüğü dile getirildi. Sol Meydanından Maricarmen’in evinin önüne yapılan kitlesel yürüyüş ve anmada Asturyaslı madencilerin yaşam mücadelesini, acılarını ve direnişini anlatan Santa Bárbara Bendita şarkısının söylenmesi, İspanya işçi sınıfının mücadele ezgilerinin ve tarihsel hafızasının unutulmadığını, genç kuşaklar tarafından sahiplenildiğini göstermesi bakımından da son derece önemlidir.
Konut krizinin nedenleri
Kapitalizm, bir taraftan sanayi ve ticareti, bunlarla birlikte nüfusu kentlerde toplayıp merkezileştirirken, aynı zamanda kenti muazzam bir rant alanına dönüştürür. İnşaat ve konut sektörü, kapitalist piyasanın en yüksek kâr ve rant alanlarının başında gelir. Geçmişten günümüze burjuvazi, kent merkezlerinde büyük inşaat projelerine girişmiş ve işçi kitlelerini kentlerin dış çeperlerine sürmüştür. Fakat kentlerdeki nüfus durmaksızın şiştikçe, bir zamanlar varoş olan bir işçi mahallesi bile kapitalistler için büyük bir rant kapısına dönüşür. Bu yüzden, sıradan bir emekçi mahallesinde ev kiraları ve ev fiyatları, kapitalist şirketlerin pahalı konut projeleri nedeniyle bir anda astronomik rakamlara fırlamaktadır. Durum şehir merkezlerinde çok daha akıl dışı boyutlara ulaşmaktadır.
AKP iktidarı altında özellikle İstanbul’un nasıl bir rant alanına dönüştürüldüğüne, en yüksek rantı sağlamak için konut fiyatlarının nasıl uçurulduğuna bakarak Madrid, Berlin veya New York’taki durumu daha iyi anlayabiliriz. Mesela İstanbul’da asgari ücretle çalışan ve bu ücretiyle ev kirasını bile ödeyemeyen bir işçi, nasıl ev sahibi olabilir? Keza İstanbul’dan Madrid’e, asgari ücretli bir işçinin kentin merkezinde kirada yaşaması imkânsızdır; nispeten daha yüksek ücret alan işçiler bile ellerine geçen paranın büyük kısmını ev sahiplerine bırakmak zorundadır. İspanya’da asgari ücret 1134 avro bandındayken, Madrid veya Barselona gibi büyük kentlerde ortalama bir kira 1000 ila 1500 avro arasında değişmektedir. Bir odayı kiralamak bile asgari ücretin üçte birinden fazlasını yutmaktadır. Uzun saatler boyunca çalışan, artı-değer üreten ve sömürülen işçinin eline geçen ücret de bu şekilde ya emlak şirketleri ya da kapitalist ilişkilerin egemenliği altındaki ev sahipleri tarafından gasp edilmektedir.
Türkiye’de ev fiyatlarının bu denli artmasının esas nedeni, inşaat projeleri üzerinden devlet kaynaklarının sermaye sınıfına aktarılmasının daha kolay olması ve konuta yatırımın yüksek kârlar getirmesidir. Türkiye’deki mekanizma, diğer metropollerde de aynı şekilde işliyor. Özellikle Madrid, Barselona, Berlin veya New York gibi turistik kentler, emlak şirketlerinin yüksek rant elde ettiği merkezlerdir. Kapitalizmin 2008 küresel kriziyle birlikte, İspanya’da da şişirilen inşaat balonu patladı. Krizin ardından on binlerce işçi ve emekçi, işsiz kaldıkları için ödeyemedikleri ipotek (mortgage) borçları nedeniyle evlerinden atıldı; bu evler, devletin kurtarma paketleriyle ayakta kalan bankalar aracılığıyla Blackstone, Cerberus, Lone Star gibi uluslararası fonlara yok pahasına devredildi. Bu yüzden bu fonlar, leşe bedavadan konan akbabalara (fondos buitre) benzetiliyor.
Sadece Barselona’da kiralık evlerin yüzde 45’i, 8 bin 500 mülk sahibinin elinde bulunuyor. Fakat bu sayının içindeki bir azınlık, kiralık evlerin çok daha fazlasını kontrol ediyor. 917 mülk sahibi veya emlak şirketi, kiralık ev pazarının yüzde 20’sini yönetiyor. En zengin yüzde 0,1’lik kesim ise, şehirdeki kiralık evlerin yüzde 10’unu elinde tutuyor. Sosyal demokrat PSOE hükümeti, Mayıs 2023’te emlak şirketlerinin ve ev sahiplerinin kirayı istedikleri gibi belirlemesini ve kiracıları evden çıkarmasını önlemek için bazı düzenlemeler yaptı. Çıkartılan Konut Yasasıyla (Ley de Vivienda), kiracılara 5 yıllık sözleşme garantisi getirildi ve kira artışının TÜFE’yi aşamayacağı şartı kondu. Ancak emlak tekelleri, bu kısmi sınırlamaları bile fazla görüyorlar. Fiyat tavanını aşmak ve uzun dönemli sözleşmeler yapmaktan kaçınmak için evi bütün olarak değil, odalar halinde kiraya vermeye başladılar. Böylece bir ev hem dört ayrı kişiye kiralanabiliyor hem de daha yüksek kira elde edilmiş oluyor.
Ayrıca Maricarmen’in evden atılmasından sonra merkezi hükümetin yaptığı kimi düzenlemeler de parlamentoda sağcı Halk Partisi ve faşist Vox tarafından engellendi. Nitekim Başbakan Sánchez’in erken seçim kararı alarak sokaktaki öfkeyi sandığa hapsetme hamlesinde, bu engelleme ve elbette konut isyanı etkili oldu. Madrid özerk yönetimini elinde bulunduran sağcı Halk Partisi, merkezi hükümetin kısmi önlemlerine bile “komünist müdahale” diyerek karşı çıkıyor ve bu düzenlemeleri uygulamıyor. Neoliberal saldırı programının ve sermaye sınıfının en pervasız sözcülüğünü yapan Madrid Özerk Bölgesi Başkanı Isabel Díaz Ayuso, toplumsal olan her şeyi aşağılıyor ve emekçilerin yaşadığı krizle alay ediyor. Maricarmen’in tahliyesinin ardından başlayan protestolara nefret kusarken, şu küstah sözleri sarf etmekten geri durmadı: “Bana kiracılara hangi yaştan itibaren ev sahibine kira ödememelerine izin verildiğini söylesinler de, belki ben de bir sonraki kiracı eylemine katılıp ev sahibinin kurallarını çiğneme hakkını talep edeyim!”
Konut sorunu kapitalizm altında çözülemez!
On milyonların toplandığı kapitalist kent cangılları, trafikten hava kirliliğine kadar sayısız sorunla emekçileri nefessiz bırakırken, aynı zamanda hayat pahalılığını daha da ağırlaştırmaktadır. Nitekim son dönemde kentlerdeki toplumsal mücadelenin ana başlıklarından birini fahiş ev kiralarının ve konut krizinin oluşturması tesadüf değildir. New York belediye başkanlığını Zohran Mamdani’nin kazanmasındaki en büyük etken; ev kiralarını donduracağını, kiraları sınırlayacağını ve sosyal konutlar yapacağını vaat etmesiydi. Keza Berlin’de Die Linke (Sol Parti) adayı Elif Eralp’ın kazanmasında da en güçlü faktör, konut kriziydi. Konut krizi emekçiler için hayat pahalılığı ve yaşamın çekilmez hale gelmesi anlamına gelirken, sermaye için yüksek kâr ve rant demektir. Bu çelişki bile kapitalizm altında neden konut sorununun çözülemeyeceğini açıklar. Dolayısıyla, bir taraftan tüm toplumsal sorunlar etrafında bir mücadele hattı geliştirilirken, aynı zamanda bu mücadelenin mutlaka düzen sınırlarını aşarak kapitalizmi hedefe koyan bir perspektife sahip olması gerekiyor.
Üretici güçlerin ve üretimin toplumsallaştığı, ama mülkiyetin ve dolayısıyla da bölüşümün burjuva özel mülkiyet biçimine hapsolduğu, insanın nefes alışının bile metaya ve kâra dönüştürülmek istendiği kapitalizm altında konut sorunu çözülemez. İspanya’daki konut isyanı, Engels’in 150 yıl önce bu konuda yazdıklarını bir kez daha gündeme getirdi. Engels’in vurguladığı üzere, zenginliği bir yanda, yoksulluğu, açlığı ve sefaleti diğer yanda toplayan bir düzende konut sorununun çözülebileceğini söyleyenler, ya hayal pompalayan küçük-burjuva sosyalistleri ya da düzen siyasetçileridir.
Engels, 1872’de kaleme aldığı Konut Sorunu adlı eserinde, konut krizinin geçici veya arızi bir sorun olmadığına, bunun bizzat kapitalizmin içsel yasalarından kaynaklandığına dikkat çeker. Kapitalist toplumda konut, insanların barınma ihtiyacını karşılamak için değil, tüm metalar gibi kâr elde etmek amacıyla üretilir. Konut, pazarda alınıp satılan, üzerinden kâr ve rant elde edilen bir “taşınmaz meta” konumundadır. Konut piyasasını bir ya da birkaç evi olanlar değil, inşaat tekelleri, bankalar ve fonlar belirler. Tek amacın kâr olduğu, çıkar ve bencilliğin kışkırtıldığı bu düzende, kapitalist ilişkilerin ve tekellerin yönlendirmesi altında, aldatma bir kural haline gelir. Bu yüzden, kâr hırsı ve kapitalist açgözlülüğün kışkırtıldığı koşullarda tekil ev sahiplerinin de acımasız birer insana dönüşmesine şaşırmamak gerekiyor. Engels, konut krizinin yalnızca işçi sınıfını değil küçük-burjuvaziyi de vurduğunu, ancak bu sorunun sömürü ortadan kaldırılmadan tek başına çözülemeyeceğini ortaya koyar:
“Bugün konut darlığı denildiğinde anlaşılan şey; nüfusun büyük kentlere aniden yığılması sonucunda işçilerin zaten kötü olan barınma koşullarının daha da ağırlaşması, kiralarda meydana gelen muazzam artışlar, tek tek konutlardaki aşırı kalabalıklaşmanın daha da artması ve bazıları için başını sokacak bir yer bulmanın tümüyle imkânsız hale gelmesidir. Konut darlığından bugün bu kadar çok söz edilmesinin tek nedeni, sorunun yalnızca işçi sınıfıyla sınırlı kalmayıp küçük-burjuvaziyi de etkilemiş olmasıdır. Modern büyük kentlerimizde işçilerin ve küçük-burjuvazinin bir kesiminin sıkıntısını çektiği konut darlığı, günümüz kapitalist üretim biçiminden kaynaklanan çok sayıdaki daha küçük, ikincil kötülükten yalnızca biridir.” [1]
Burjuvazi ve emlak şirketleri konut krizini “çözmek” istemezler; aksine kent merkezlerindeki rantı büyütmek için bu krizi derinleştirirler. Engels, burjuvazinin kentlerde izlediği yöntemi Bonaparte dönemi Parisi’nde büyük bulvarlar açarak işçi mahallelerini yıkan baronun adıyla, “Haussmann Yöntemi” olarak adlandırır. Kent merkezlerindeki işçi-emekçi evleri kenti daha “sağlıklı” ve “güzel” kılma veya “şehir düzenlemesi” kılıfı altında yıkılır; yerlerine lüks binalar, iş merkezleri ve rant alanları inşa edilir. İşçiler kent merkezlerinden dış çeperlere sürülürken ev fiyatları fırlamakta, o bölgelerde ev almak imkânsız hale gelmekte ve inşaat tekelleri muazzam kârlar elde etmektedir. Son 25 yıldır AKP iktidarları altında “rantsal dönüşüm” olarak adlandırılan sürece, “kentsel dönüşüm” adı altında işçi mahallelerinin nasıl yıkıldığına, Roman halkının Sulukule’den nasıl sürülüp buralara lüks “Osmanlı evleri” inşa edildiğine bakarak bu gerçeği daha net görebiliriz. Engels’in 150 yıl önceki sözlerinin güncelliğini korumasının nedeni kapitalizmdir, onun kâra dayalı işleyiş kurallarının değişmemesidir.
Engels’in konut sorununu ele almasının esas nedeni, küçük-burjuva sosyalizminin işçi sınıfı içinde hayal pompalaması ve kapitalizmin gözlerden ırak tutulmasıydı. O dönem küçük-burjuva sosyalistlerinin en tipik temsilcisi olan Proudhoncular, sorunun çözümünü her işçiyi kendi evinin sahibi yapmakta, onlara düşük faizli krediler sağlamakta buluyorlardı. Engels, sorunun kaynağını ortaya koyup işçi kitlelerini kapitalizme karşı mücadeleye çağırmak yerine onları ipotek borcuyla bağlamaya, ev borcu altında kıpırdayamaz hale getirmeye, işini kaybetme ve kredisini ödeyememe korkusu nedeniyle greve çıkmaktan alıkoymaya dayalı bu politikayı mahkûm eder. Elbette Engels’in hedefi ev alan işçiler değildir ve işçilerin ev almasına karşı da çıkmaz. O, kapitalist üretim ve mülkiyet ilişkilerinin egemenliği altında işçiler iliklerine kadar sömürülürken, küçük-burjuva sosyalizminin ucuz krediyle ev almayı bir kurtuluş programı olarak sunmasını hedefe koyuyordu. Ayrıca işçilerin ev sahibi olması, sanıldığı gibi toplamda yaşam koşullarının kendiliğinden iyileşmesi anlamına gelmez. Zira işçilerin ev sahibi olduğunu ve konut harcamalarının azaldığını söyleyen burjuvazi, emek-gücünün değerini (ücretleri) düşürmeyi dayatır. Yani kapitalizm altında işçi sınıfı, değil mülk sahibi olarak kurtuluşa ermek, mevcut yaşam standartlarını korumak için bile kesintisiz bir mücadele vermek zorundadır.
Kapitalist özel mülkiyet sınırları içinde kalındığı müddetçe, kısmi kira kontrolleri veya kiraların belirli bir süreliğine dondurulması, vergi indirimleri ya da sınırlı sayıda sosyal konut inşa edilmesi sorunu çözemez. Engels’in altını çizdiği gibi, konut sorununa son vermek için tek bir araç vardır. O da işçi sınıfının egemen sınıflarca sömürüsüne ve ezilmesine tümüyle son vermektir:
“Kapitalist üretim biçimi varlığını sürdürdüğü sürece, konut sorununa ya da işçilerin kaderini etkileyen herhangi bir başka toplumsal soruna kendi başına bir çözüm bulunabileceğini ummak budalalıktır. Çözüm, kapitalist üretim biçiminin ortadan kaldırılmasında ve bütün geçim ve emek araçlarına işçi sınıfının bizzat kendisinin el koymasında yatmaktadır.”[2]
Esasında sorun, yeterince konut olmaması ya da inşa edilemeyecek olması değildir. Sorunu yaratan, doğrudan doğruya kapitalizmin kâra dayalı işleyiş biçimidir. Engels, iktidarı ele alan işçi sınıfının, derhal mevcut boş ve lüks konutlara el koyarak evsiz ve yoksul emekçileri buralara yerleştirebileceğini belirtir. Dikkat edileceği üzere, burada burjuvazinin elindeki üretim araçlarına ve birer sermaye yatırımına dönüştürdüğü konutlara el konulacağı söyleniyor. “Komünistler mülkünüzü elinizden alacak” diye feryat eden burjuvazi, gerçekte tüm toplumsal mülkiyete el koymuş ve emekçileri mülksüzleştirmiştir. İşçi iktidarı altında mülkiyet, burjuva/özel karakterinden arındırılacak ve yeniden topluma ait olacaktır.
Kuşku yok ki konut sorunu, işçi-emekçiler için hayati, yakıcı ve ertelenemez bir sorundur. İşçi sınıfı en küçük hakkını bile mücadele ederek kazanmıştır ve fahiş ev kiralarına karşı da mücadele etmek zorundadır. Daha yüksek rant sağlamak için durmaksızın zenginlere lüks uydu kentler ve korunaklı siteler inşa edilerek (Kanal İstanbul projesi kapsamında olduğu gibi) kentlerin cehenneme dönüştürülmesine, ev fiyatlarının ve kiraların yükseltilmesine karşı mücadele etmek bir zorunluluktur. Devletin ve belediyelerin emekçiler için sosyal konutlar inşa etmesi, kaynakları buraya aktarması, kira yardımında bulunması ve aynı zamanda kiraların denetim altına alınarak işçi sınıfının yaşam koşullarının iyileştirilmesi için mücadeleden başka yol yoktur. Ancak komünistler ve sınıf bilinçli işçiler, bu mücadelenin kapitalist düzen içindeki sınırlarını bilir ve konut sorununun kapitalizm altında kalıcı olarak çözülebileceği yanılgısına karşı da mücadele ederler. Komünistlerin görevi, bir taraftan emekçi kitleleri acil ekonomik, demokratik ve çevresel sorunlar etrafında aktif şekilde mücadeleye çekmek, öte taraftan ise sorunun düzen sınırları içinde çözülemeyeceğini onlara göstererek hedefe kapitalizmi koymaktır.
[1] Engels, Konut Sorunu, Alter Yay., s.19 [düzeltilmiş çeviri, https://www.marxists.org/archive/marx/works/1872/housing-question/ch01.htm]
[2] Engels, age, s.82
