1 Mayıs 1944, Atina’nın Kaisariani semti. İşçi sınıfının uluslararası birlik, dayanışma ve mücadele günü, faşist Almanya’nın işgali altında kitlesel olarak kutlanamıyordu. Yunan emekçiler, bu günün sabahına çok farklı ve ağır bir atmosferde uyandılar. 1936 yılında kurulan faşist diktatörlüğün ve ardından gelen işgalci Nazi Almanyası’nın zindanlarda esir tuttuğu 200 komünist, o gün kurşuna dizilerek katledildi. Naziler özellikle 1 Mayıs gününü seçerek direniş iradesini teslim almak istemişlerdi ama başaramadılar. Katliamın üzerinden seksen iki yıl geçtikten sonra, faşistler tarafından kurşuna dizilen komünistlerin son anlarına dair tarihi fotoğraflar gün yüzüne çıktı. Fakat Kaisariani’de kurşuna dizilen 200 komünistin hikâyesi 1944’te değil, çok daha önce başlar.
Faşizme giden yol: 1922-1941
Birinci Dünya Savaşı ve Anadolu yenilgisinin ardından yaşanan sarsıntılarla birlikte, Mart 1924 tarihinde kral tahttan indirilerek cumhuriyet ilan edildi. Nasıl ki Osmanlı egemenleri imparatorluğu ayakta tutmak ve topraklarını büyütmek istiyorsa, aynı şekilde Yunan egemenler de “Megali İdea” hayali kuruyorlardı. Nitekim İngiliz emperyalizminin de ön açmasıyla Yunan ordusu, 1919 baharında Batı Anadolu topraklarının büyük kısmını işgal etti.
“1918’de Osmanlı savaşta yenildi. Versailles Anlaşmasıyla Almanya’nın kolunu kanadını kıran İngiliz, Fransız ve İtalyan emperyalistleri, Osmanlı’yı da kendi aralarında paylaşmışlardı. Ege’yi de içine alan Anadolu’nun bir bölümü ise Yunanistan’a bırakılmıştı. Anadolu içlerindeki toprakları da kapsayan ve başkenti İstanbul olan bir «Megali İdea» –büyük ülkü– hedefi güden Yunan burjuvazisi, bu amaç doğrultusunda, 1917’de İngiliz ve Fransız emperyalistlerinin yanında savaşa girmişti. Yunanistan üzerinden Küçük Asya’yı kontrolü altında tutmak isteyen İngiliz emperyalizminin arzuları ile Yunan burjuvazisinin Megali İdea taşkınlığı birleşmişti. Nitekim 1919 baharında Yunan orduları İzmir üzerinden Anadolu’nun bir bölümünü işgal ettiler. Ancak Yunan egemenleri arzularına ulaşamadılar.”[1]
1917 Ekim Devrimi, Yunan askerlerini de derinden etkilemişti. Egemenlerin savaşına karşı çıkan askerler arasında barış arzusu o kadar etkiliydi ki, bu arzu Anadolu’yu işgal eden Yunanistan’ı yenilgiye uğratacaktı. Cephelere sürülen işçi ve köylüler bu savaşın kendi savaşları olmadığını görüyor ve ona karşı çıkıyorlardı. Yunanistan Komünist Partisinin (KKE) de etkisiyle Yunan askerleri, birçok cephede savaşmayı reddettiler. “Atina’yı yakmaya gidelim” diyen askerler, “Kahrolsun savaş ve subaylar”, “Yaşasın Lenin” sloganları atıyordu. Yunan askerlerinin savaşmayı reddetmesi, Türkiye’nin Yunanistan’ı yenerek işgale son vermesinde çok büyük bir rol oynamıştı. Nitekim İsmet İnönü de anılarında bu gerçeğe yer vererek bunu kabul etmek zorunda kalmıştır.[2]
Emperyalist devletlerle birlikte Birinci Dünya Savaşının galibi olarak Anadolu macerasına çıkan Yunan monarşisi, 1922’deki yenilginin ardından tüm itibarını kaybetti. 1924’te egemen sınıf, siyasal krizi aşmak üzere cumhuriyet ilan etti ama gerçek anlamda istikrar sağlanamadı. 1925 yılında General Theodoros Pangalos bir darbeyle yönetime el koydu ve bir diktatörlük rejimi kurdu. Fakat Pangalos rejimi de uzun sürmedi; 1926’da bu kez General Georgios Kondylis bir başka askeri darbeyle onu devirdi. Birkaç yıllık görece parlamenter dönemin ardından, 1933’te bu kez başarısız bir darbe girişimi yaşandı. Böylece Yunanistan, 1920’lerin ortasından itibaren darbelerin, olağanüstü hallerin ve kronik krizlerin sürüp gittiği bir ülke haline geldi.
KKE, bu kriz ortamında ülkede hızla güç kazanmıştı. Yükselen sınıf mücadelesinden korkan burjuva iktidar, Ekim 1935’te General Kondylis eliyle monarşist bir darbe yaptı. Ardından Kasım 1935’te düzmece bir referandumla krallığı geri getirdi. Referanduma katılım zorunluydu ve açık oy kullanımı söz konusuydu. Krallığın geri gelmesini isteyenler mavi pusula, istemeyenler kırmızı pusula atıyorlardı. Baskı altında yaptırılan bu oylamada, sandık başına gidenlerin yüzde 98’inin monarşiyi istediği açıklandı.
Krallığın geri gelmesi bile, işçi sınıfının yükselen mücadelesini tümüyle geriletmeyi başaramadı. 1936 yılında yapılan seçimlerde KKE, parlamentoya 15 milletvekili soktu. Mayıs ayında tütün işçileri 8 saatlik işgünü için genel greve çıktı. 8 Mayısta başlayan genel greve 9 Mayısta diğer sendikalar da katıldı. Greve çıkan işçilere polis şiddetle saldırdı ve 12 işçi öldürüldü. İşçilerin grevi karşısında iktidar geri adım atmış gibi davrandı; işçilerin taleplerini kabul ettiğini açıkladı ve grev sonlandırıldı. Ama burjuva iktidar, bu talepleri hiçbir zaman karşılamadı.
Yunanistan işçi sınıfı yeni bir genel greve hazırlanırken, kralın da onayıyla General Metaksas 4 Ağustos 1936’da parlamentoyu feshetti. Kurulan faşist rejim tarafından; KKE liderleri, komünistler, sendikacılar, öncü işçiler, kısacası darbeci iktidara karşı duran herkes tutuklanarak zindanlara atıldı. Metaksas rejimi, Hitler ve Mussolini’nin faşist modelinden esinleniyor, onlara olan hayranlığını açıkça ifade ediyordu. Fakat Yunan burjuvazisinin İngiliz emperyalizmine bağımlılığı, rejimi faşist kardeşleriyle değil İngiltere ile hizalanmaya mecbur etti. 1940 sonbaharına gelindiğinde Mussolini, Yunanistan’ı işgal etmek için Arnavutluk üzerinden saldırdı. Yunan emekçilerinin direnişiyle karşılaşan Mussolini hedefine ulaşamadı. Ancak Mussolini’nin imdadına 1941 baharında Hitler yetişti ve bu kez Yunanistan tümüyle işgal edildi.
İşgale ve faşizme karşı direniş
İkinci Dünya Savaşı döneminde Yunan emekçi halkı, faşizme ve faşist işgale karşı militan bir mücadele yürüttü. Eylül 1941’de, KKE’nin öncülüğünde faşizme karşı mücadele için çeşitli siyasal örgütleri bir araya getiren Ulusal Kurtuluş Cephesi (EAM) kuruldu. Ertesi yıl, 1942’de, bu cephenin silahlı kolu olarak Yunan Halk Kurtuluş Ordusu (ELAS) oluşturuldu. ELAS’ın sayısı ilk zamanlarda çok azdı ama işgal altında ezilen emekçiler, geniş ölçüde bu mücadeleye katıldılar. Birkaç yıl içinde ELAS, on binlerce silahlı partizanı kapsayan bir emekçi halk ordusuna dönüştü; EAM ise milyonlarca insanı saflarında toplayan bir hareket haline geldi. Nüfusu yedi buçuk milyon dolayındaki bir ülkede EAM’ın üye sayısının bir buçuk milyonu aşması, faşizme karşı nasıl bir seferberlik olduğunu ortaya koyar.
ELAS’ın verdiği mücadeleler sayesinde birçok köy ve kasaba Nazilerin elinden kurtarıldı. Kurtarılan bölgelerde doğrudan emekçi halk meclisleri, mahkemeler, okullar ve kooperatifler örgütlendi. İşgal devam ediyor, Naziler ise halk üzerindeki baskıyı artırarak direnişi kırmaya çalışıyordu. ELAS’ın öldürdüğü her Alman askerine karşılık Naziler, komünist olduğu bilinen onlarca insanı katlediyordu.
1 Mayıs 1944, 200 komünistin katliamı
27 Nisan 1944’e gelindiğinde ELAS, Molaoi’de General Franz Krech ile üç Alman subayını pusuya düşürerek öldürdü. Nazilerin yayımladığı resmi bildiride, “bu suça karşılık Yunan gönüllüleri kendi inisiyatifleriyle 100 komünist daha öldürdü” deniyordu. Bu “Yunan gönüllüleri”, gerçekte faşist işgalcilerin yanında emekçi halka karşı saf tutmuş yerli faşist çetelerdi (Tagmata Asfaleias-Nazi işbirlikçisi Güvenlik Taburları). Öldürülen bu 100 kişi rastgele seçilmiş insanlar değil, doğrudan hedef alınan komünistlerdi.
İşgalci faşistler ise partizanların saldırıları karşısında zayıf görünmemek ve faşist Almanya’nın gücünü göstermek için intikam peşindeydiler. Bu pusuda öldürülen Alman subaylarına misilleme olarak, 1 Mayıs’ta 200 komünistin öldürüleceğini açıkladılar. Bir kısmı askeri faşist diktatörlük döneminde tutsak alınan bu 200 komünist, Nazi işgali altında kurulan Haydari toplama kampında tutuluyordu. Misilleme tarihi olarak özellikle 1 Mayıs seçilmişti. İşçi sınıfının uluslararası mücadele gününde komünistler hunharca infaz edilerek faşizme karşı direniş zayıflatılmak ve psikolojik üstünlük kazanılmak isteniyordu. Fakat Haydari kampında, ertesi günün sabahında ölüme gidecek komünistler ve diğer hücrelerdeki yoldaşları, o geceyi marşlar ve mücadele ezgileriyle geçirdiler. Ölüme inat neşeyle halaylar çekip horonlar teptiler; sabaha kadar marşlar ve şarkılar söyleyerek düşmana meydan okudular.
1 Mayıs sabahı, sanki bayrama gider gibi en güzel elbiselerini giyip tıraşlarını oldular. İki yüz komünist, Haydari kampından Kaisariani atış poligonuna kamyonlarla götürüldü. Kamptan infaz alanına taşınan tutsaklar; ölüme alınları ak, başları dik, marşlar ve sloganlarla gittiler. Yol boyunca kamyonlardan çevreye, arkalarında bıraktıkları yoldaşlarına ve halka ulaştırılmak üzere yazdıkları son notları attılar. Bu notlar, geride kalanlara mücadeleyi büyütmelerini ve umutlarını asla kaybetmemelerini söylüyordu.
Kaisariani’de kurşuna dizildiğinde henüz 22 yaşında olan Spilios Ambeloyannis, küçük bir bez parçasına faşizme ve işgale karşı duygularını şu sözlerle aktardı: “Dürüst Yunanlar işte böyle ölür. Gururla ölüyorum. Yaşasın özgürlük. Ey bu yoldan geçen Yunan, bu bezi yukarıdaki adrese götür. Bu, özgürlük için ölmeyi bilen bir insanın son arzusudur. Yaşasın Yunan halkı!” Bu not, yıllar sonra yeğeni Vasilis tarafından KKE’ye gönderdiği bir mektup aracılığıyla kamuoyuyla paylaşıldı.
Tütün işçisi ve sendikacı Vagenas, infaz yerine götürülürken ardında şu satırları bıraktı: “Sizi asla unutmadım. Sizin ve Yunan halkı için hayatımı verdim. Bugün 1 Mayıs 1944. Sizi son kez öpüyorum.” Ziraat mühendisi Nikos Mariakakis ise Haydari’den Kaisariani’ye götürülürken yere şöyle bir not attı: “Özgürlük mücadelesinde ölmek, köle olarak yaşamaktan iyidir.”
Avukat Dimitrios Remoutsikas’ın –yoldaşlarının deyişiyle Mitsos’un– son sözleri ise bir vasiyet gibidir: “Sevgili dostlarım, ölümüm sizi üzmesin; aksine, verdiğiniz mücadele için sizi daha da güçlendirsin. Yüreğinizi sıkın ve bu yeni sınavdan daha güçlü çıkın. Bir insan daha yüce idealler uğruna hayatını verdiğinde asla ölmez.”
Öldürülen komünistlerin arasında çalışkanlığı ve dil yeteneği ile öne çıkan Napolyon Soukatzidis de vardı. Yunanca ve Türkçenin yanı sıra Almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca biliyordu. Bu nedenle tutuklu bulunduğu Haydari kampında Alman general tarafından tercüman olarak görevlendirilmişti. 1 Mayıs sabahı idam edileceklerin isimleri okunurken, yedinci grupta onun da adı geçti. Napolyon, “Buradayım” diyerek öne çıktı. Faşist general, tercümanı olduğu için onu listeden çıkarmak istedi. Ama yerine başka bir yoldaşının infaza gönderileceğini anlayınca Napolyon bunu kabul etmedi. “Her yoldaşımın hayatı benimkiyle eşittir” dedi ve yoldaşlarıyla birlikte kurşuna dizildi.[3]
Onların, Alman faşizminin en kudretli ve yıkılmaz gözüktüğü bir dönemde asla umutlarını kaybetmeyerek ölümlerini bile birer direnişe dönüştürmeleri, bugün de tarihsel iyimserliğimizi besleyen bir mücadele kaynağı olmaya devam ediyor.
Sovyet bürokrasinin ihaneti
1944 yılı sonbaharına gelindiğinde EAM/ELAS ülkenin neredeyse üçte ikisini kontrol altına almıştı. Naziler artık çekilmeye başlamıştı. İşçi sınıfı iktidarı almaya çok yakındı ama Sovyet bürokrasisi tarafından ihanete uğradı. Ekim 1944’te Moskova’da Churchill ile Stalin, küçük bir kâğıt üstünde Balkanlar’ı pay ettiler (Yüzdeler Anlaşması). Churchill’in “yaramaz belge” diye anlattığı bu kâğıtta her ülkenin yanında bir yüzde yazıyordu: Romanya yüzde 90 SSCB, Yunanistan yüzde 90 İngiltere, Yugoslavya 50-50, Macaristan 50-50, Bulgaristan yüzde 75 SSCB. Stalin kâğıdı eline aldı, mavi mürekkeple bir onay işareti koydu ve geri verdi. Nitekim Moskova dönüşü Churchill, 7 Kasım 1944’te gönderdiği telgrafta bu anlaşmaya atıf yaparak Rusya’ya bedel ödediklerini ve EAM/ELAS’a karşı harekete geçilmesi gerektiğini söylüyordu. İngiliz birlikleri bu doğrultuda, 3 Aralık 1944’te Atina’da ELAS’a saldırdı ve 33 gün süren çatışmada ELAS yenildi; SSCB ise söz konusu anlaşma nedeniyle sessiz kaldı. Sovyet bürokrasisi, emperyalist güçlerle oturduğu uluslararası paylaşımda Balkan ülkelerinin işçi sınıflarını kurban vermekten bir an olsun geri durmadı. Şubat ve Temmuz 1945’te düzenlenen Yalta ve Potsdam Konferanslarında da küçük değişiklikler olsa da SSCB, ABD ve İngiltere bu paylaşımı esas alarak onayladılar.
Şubat 1945’te imzalanan Varkiza Anlaşması’yla ELAS silahsızlandırıldı. On binlerce tüfek, makineli silah ve top teslim edilerek devrimciler silahsız bırakıldı. Ancak silah bırakmaya karşı çıkan komünistler de vardı. Silah bırakmayı reddeden ve Sovyet bürokrasisinin çizgisine meydan okuyanların başını, ELAS kurucularından ve komutanlarından Aris Velouchiotis çekiyordu. Velouchiotis aynı zamanda KKE’nin Merkez Komitesi üyesiydi. Varkiza Anlaşması’nı bir ihanet olarak adlandıran Velouchiotis arkadaşlarıyla birlikte dağlara çekildi, KKE ise onu partiden ihraç etti. Haziran 1945’te hükümet güçleri tarafından kuşatılarak öldürüldü. Silah bırakan taraf sadece ELAS militanları oldu; oysa sağ, faşist çeteler bu silah bırakmaya hiç dâhil edilmedi. Silah bırakma sonrasında Yunanistan’da karşı-devrimci “Beyaz Terör” patladı; sosyalistler, işçiler ve gençler, anlaşma gereği bırakmaya zorlandıkları silahlardan çıkan kurşunlarla öldürüldüler. Yunanistan’da komünistler öldürülürken, Sovyet bürokrasisi sadece izledi ve Sovyet basını konu hakkında hiçbir şey yazmadı.
Karşı-devrimci dalga nedeniyle, 1946-1949 yılları arasında Yunanistan’da iç savaş yaşandı. KKE yeniden silahlı mücadeleye geri döndü ve Yunan Demokratik Ordusunu (DSE) kurdu ama SSCB, DSE’ye doğrudan destek vermedi. ABD ve İngiltere ise Yunan ordusunu sınırsızca silaha boğmaktan geri durmadı. 1949 yılında iç savaş, işçi sınıfı ve KKE açısından yenilgiyle sonuçlandı. Yenilgi sonrası KKE yasaklandı; binlerce kişi tutuklandı ve 100 binden fazla insan sürgüne gönderildi. Yunan burjuva devleti, ABD emperyalizminin kanatları altında, tepeden tırnağa anti-komünist temelde örgütlendi. 1952’de ise Türkiye ile birlikte, emperyalist-kapitalist sistemin uç karakolları olarak savaş örgütü NATO’ya alındı.
***
Faşizmin katlettiği komünistlerin ölüm anı, seksen iki yıl sonra bir Nazi subayının arşivinden çıkıp Belçikalı bir koleksiyoncu aracılığıyla açık artırmaya konuldu. Fotoğrafların ortaya çıkması tüm dünyada büyük bir yankı uyandırdı. Bu fotoğraflar, insanlığın üzerine kapkara bulutların çöktüğü, en gerici, en umutsuz anda bile direnişin ve mücadelenin son bulmadığını ortaya koyuyor. Tam da bu yüzden, geçmişten gönderilen bir umut ışığı gibi, içinden geçtiğimiz siyasal gericilik koşullarında yarınlar için mücadele edenleri heyecanlandırdı, gururlandırdı. Onların ölüme şarkılarla ve marşlarla gittikleri hep söylenirdi; hatta bu direnişi anlatan, Türkçeye Son Not adıyla çevrilen bir film de yapılmıştı. Fakat havada sıkılı yumruklarıyla Alman faşistlerinin namlularına meydan okuyan fotoğraflarının gün yüzüne çıkması, bu direnişin hem sembolü hem de maddi kanıtı oldu. Bu fotoğraflar, Yunanistan’daki komünistlerin faşizmin yenilgisine olan inancını ortaya koyarken, aynı zamanda sömürüsüz ve sınıfsız bir dünya mücadelesinde taşıdığımız tarihsel iyimserliğin ne kadar canlı ve haklı olduğunu bir kez daha kanıtladı.
[1] Utku Kızılok, Emperyalist Paylaşımın Yol Açtığı Büyük Trajedi, https://gelecekbizim.net/emperyalist-paylasimin-yol-actigi-buyuk-trajedi/
[2] Yunan askerlerinin savaşa karşı çıkması ve başlattıkları isyanların Türkiye’nin galip gelmesinde oynadığı rol hakkında, Foti Benlisoy’un “Kahramanlar, Kurbanlar, Direnişçiler: Trakya ve Anadolu’daki Yunan Ordusunda Propaganda, Grev ve İsyan, 1919-1922” kitabına bakılabilir, İstos Yay.
[3] Kaisariani komünistlerinin son sözleri, kamyonlardan atılan mektupları ve tarihsel vasiyetleri KKE Merkez Komitesi Tarih Arşivi bünyesinde korunan resmi belgelere dayanmaktadır. http://arxeio.kke.gr/collections/show/22
