Totaliter rejim yargısı, CHP’nin 38. Kurultayını geçersiz sayarak (mutlak butlan) Kemal Kılıçdaroğlu’nu partiye kayyum olarak atadı. Hatırlanacağı üzere 19 Mart 2025’te, bir gün önce üniversite diploması iptal edilen İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu gözaltına alınarak tutuklanmış, ardından da hem belediyeye hem de CHP’ye kayyum atanmak istenmişti. Ancak İstanbul Üniversitesi önünde toplanan öğrencilerin polis barikatlarını yarıp geçmesi, uzun yıllardır toplumda biriken öfkenin sokağa taşmasının önünü açmıştı. Başlayan emekçi halk hareketliliğinin yarattığı basınçla Özgür Özel ve CHP liderliği daha dirençli bir çizgi benimsemiş ve rejim o dönem kayyum kararından geri adım atmak zorunda kalmıştı.
Siyaset bir güç mücadelesidir ve nitekim rejimin geçici de olsa geri basmasını sağlayan, toplumun öfkesinin sokakta bir güce dönüşmesiydi. Ne var ki CHP liderliği, başta muhalif kesimler olmak üzere toplumun geniş kesimlerinde dışa vuran huzursuzluğu ve öfkeyi rejimi geriletecek bir mücadeleye dönüştürmedi; bu öfkeyi bol nutuklu mitinglerde soğurdu ve düzen içi kanallarda etkisiz hale getirdi. Bu süreçte kitle hareketi geri çekilirken, toplumun üzerine bir kez daha karamsarlık ve “hiçbir şey olmuyor” duygusu çöktü. İşte bu koşullarda, İran savaşının yol açtığı kaosun ve kitlelerdeki düzen arayışının kendisine avantaj kazandırdığını hesaplayan rejim, ekonomideki tüm olumsuzluğa rağmen tam cephe saldırıya geçti.
Çok açık ki mutlak butlan kararıyla CHP’ye kayyum olarak atanan Kılıçdaroğlu ve onun etrafında toplanan devletçi-ulusalcı kesimler, rejimin fiilen bir bileşeni haline gelmiştir.
Tepeden tırnağa yolsuzluğa gömülmüş bir iktidarın “yolsuzlukla mücadele” adı altında CHP’ye operasyon çekmesi, tam anlamıyla ikiyüzlülüktür. Kuşku yok ki yolsuzluk bu düzenin mayasında var; kapitalizm bir sömürü ve yolsuzluk düzenidir. Tüm belediyeler, burjuva düzenin rant ve yolsuzluğunun önemli merkezlerindendir. Fakat söz konusu yolsuzluk olduğunda, 20 yıldan fazladır mutlak bir iktidar gücüne sahip AKP’nin ve rejim bileşenlerinin eline kimse su dökemez! Devrimci işçi sınıfı, her türlü sömürüye ve yolsuzluğa karşıdır. Türkiye toplumunun ezici çoğunluğu, gerçek meselenin yolsuzluk olmadığının bilincindedir. Rejim, her türlü muhalefeti ezmek, kendisini sıkıştırabilecek seçim mekanizmasından kurtulmak ve varlığını garanti altına almak istemektedir.
Bu rejim nasıl kuruldu ve ne yapmak istiyor?
Bu rejimin nasıl kurulduğu, nasıl bir nitelikte olduğu ve ne yapmak istediği anlaşılmadan, ona karşı doğru bir toplumsal mücadele de yürütülemez.
7 Haziran 2015 seçim sonuçlarının tanınmamasıyla başlayan kaotik süreçte şekillenen ve 15 Temmuz 2016’da kurulan bu rejim, OHAL uygulaması altında fiilen kurumsallaştı. 16 Nisan 2017 referandumu, bu rejimin kendi anayasal dayanaklarıyla kurumsallaşmasını sağladı. O dönem CHP’nin başında olan Kılıçdaroğlu, referandumda aleni şekilde hile yapılmasına itiraz etmeyerek rejimin kurumsallaşmasına sessizce onay verdi. AKP ve MHP’nin, Ergenekoncu ve Avrasyacı Kemalist kesimlerin ittifakı üzerinde yükselen bu rejim, zaten zayıf olan burjuva parlamenter sistemi tasfiye ederek tüm devlet gücünü Erdoğan’da topladı.
Neresinden bakarsak bakalım, bu rejim olağan bir burjuva rejimi değildir. Karşımızda; kendine has, daha en baştan zayıf bir karakterde doğan ve kırılganlıkları olan faşist bir rejim var. Kuşkusuz bu rejim, Türkiye’de sınıf mücadelesinin keskinleştiği ve işçi sınıfının devrimci mücadelesiyle kapitalist düzeni tehdit ettiği koşullarda, korkuya kapılan burjuvazinin kendini siyaseten mülksüzleştirmesiyle doğmuş değildir. Fakat unutmamak gerekiyor ki faşizmi iktidara taşıyan koşullar, kapitalist düzenin derin kriz ve açmazlarla yüz yüze kaldığı zorlu koşullardır. Bugün, klasik faşizmleri doğuran dönemdeki gibi bir devrimci işçi sınıfı hareketi yoktur; lakin kapitalizmin tarihsel ömrünü doldurarak sınırlarına ulaştığı, emperyalist hegemonya krizinin ve Üçüncü Dünya Savaşının bununla üst üste oturduğu, bu yüzden sistemin muazzam krizlerle sarsıldığı bir dönemden geçiyoruz. Nitekim tüm dünyada burjuva demokrasisi alabildiğine gericileşip daha fazla kabuğa dönüşürken faşist hareketler yükselişe geçmiş; baskıcı ve otoriter rejimler kurulmuştur. Keza son 25 yıldır halkalar halinde birbirine eklenen emekçi halk isyanları söz konusudur. Yani kapitalizmin tarihsel çıkışsızlık koşullarında, işçi sınıfı ve emekçi yığınların potansiyel mücadelesi burjuva siyasetinin şekillenmesinde belirleyicidir.
İşte kapitalizmin içine girdiği bu koşullar, Türkiye’de egemen sınıf içindeki çatışmayı derinden etkileyerek belirleyici olmuştur. Türkiye egemen sınıfı, emperyalist hegemonya mücadelesinin ve Ortadoğu’da yoğunlaşan Üçüncü Dünya Savaşının doğrudan parçası konumundadır. AKP hükümetleri ve bugünkü faşist rejim, Türkiye’nin alt-emperyalist bölgesel bir güç olarak emperyalist paylaşımdan büyüyerek çıkmasını hedefleyen bir siyaset güdüyor. Ortadoğu’daki savaş, emperyalist güçler arasında sertleşen rekabet, bölgeselleşen Kürt sorunu ve Türkiye egemen sınıfı içinde sürüp giden çatışma, bugünkü rejimin nesnel zeminini oluşturmuştur. AKP, MHP, Ergenekoncu ve Avrasyacı kesimlerden oluşan ittifak, bir faşist iktidar bloku olarak şekillenmiş; tüm siyasal gücü ele geçirerek devlet sopasıyla Batıcı tekelci sermaye kesimlerine de boyun eğdirmiş, onları siyaseten mülksüzleştirmiştir.
Elbette bu rejim, hiçbir zaman kendini mutlak anlamda güçlü hissetmedi ve kırılgan bir yapıya sahip oldu. Tüm muhalif kesimleri aynı anda bastırıp toplum üzerinde mutlak bir zapturapt sağlayamadı. Bir taraftan faşist bir rejim kurup, diğer taraftan meşruiyetini seçimden ve sandıktan aldığını gösterme ihtiyacı çelişkili gelebilir ama gerçeklik budur. Bunu arzuladığı için değil, nesnel olarak zorunlu olduğu için yaptı. Hem tüm muhalefeti bastıramaması hem de meşruiyetini sandıktan aldığını gösterme ihtiyacı, rejimin kontrollü bir seçim mekanizması oluşturmasına neden oldu.
Ortada parlamenter bir rejim ve burjuva demokratik çerçevede bile olsa işleyen bir Meclis olmamasına rağmen, CHP’nin başını çektiği burjuva muhalefet cephesi Meclisin açık olmasından hareketle normal bir işleyiş varmış gibi hareket etti. CHP ve Kılıçdaroğlu, rejime karşı mücadeleyi seçim ve sandığa indirgeyerek toplumda biriken öfkeyi soğurdu ve emekçi kitleleri etkisiz hale getirdi. Ancak Kılıçdaroğlu’nun CHP liderliğinden düşmesi, 31 Mart 2024 belediye seçimlerini muhalefetin kazanması ve İmamoğlu’nun güçlü bir cumhurbaşkanı adayı olarak sahneye çıkması, rejimin sürdürdüğü kontrollü seçim mekanizmasının sınırlarını gösterdi. İşte bu nedenle rejim, CHP’yi parçalayarak bir tabela partisine dönüştürmek, İmamoğlu’nu tasfiye etmek ve karşısındaki tüm muhalefet cephesini ezmek üzere 19 Martta harekete geçti.
O günün koşullarında, kitlelerin sokağa inmesiyle ertelenen mutlak butlan kararı, 21 Mayıs 2026’da hayata geçirildi. Aradan geçen sürede ise İstanbul, Adana, Bursa ve Antalya büyükşehir belediyeleri ile onlarca ilçe belediyesine operasyon düzenlendi; belediye başkanları ve çalışanlar tutuklandı. Rejim, doğrudan CHP’li belediyeleri baskı altına alarak şu ana kadar 20 belediye başkanının AKP saflarına geçmesini sağladı. Devlet sopasıyla karşı karşıya kalan bu burjuva siyasetçiler, düne kadar rejim partilerine yönelik ağır eleştirilerini yalayıp yutarak kendi ayrıcalıklarını ve belediye olanaklarını korumak adına faşist iktidar blokuna teslim oldular.
Hiç şüphe yok ki uluslararası konjonktür de rejimin elini güçlendirmektedir. Zaten bir diktatör olmaya çalışan faşist Trump yönetimindeki ABD, Erdoğan’dan her istediğini almakta ve onun içeride rejimini güçlendirmesine karşı çıkmamaktadır. Hızla sağa kayan, gericileşen ve burjuva demokrasisinin sınırlarını her geçen gün daha fazla daraltan AB egemenleri, hem emperyalist rekabette Türkiye’ye ihtiyaç duyuyor hem de göçmenleri kendileri için dizginleyen Erdoğan’ı karşılarına almak istemiyorlar.
Keza Öcalan üzerinden devlet aygıtıyla yürütülen görüşmeler, henüz hiçbir kalıcı sonuç doğurmamasına rağmen, Kürt hareketinin sürece zarar gelmemesi adına pasif bir geri çekilmeyi tercih etmesine yol açmıştır. Bu durum muhalefet cephesinin zayıflamasına yol açarken, rejimin CHP’ye yönelik saldırısında elini büsbütün güçlendirmiştir.
Bir düzen partisi olarak CHP’nin çıkmazı
Ortada burjuva çerçevede bile olsa işleyen bir anayasa ve yargı, bağlayıcı hukuk kuralları, gerçek bir rolü olan Meclis ve olağan seçimler yoktur! Rejim, varlığına tehdit olarak gördüğü kontrollü seçimleri de kaldırmak, bunu tümüyle yapamazsa bile seçimleri son derece göstermelik hale getirip anlamsızlaştırmak istiyor. Kendini mutlaklaştırıp varlığını garanti altına alırken CHP’nin ve diğer düzen partilerinin de rejimin, bir başka ifadeyle majestelerinin muhalefeti olmasını istiyor. Kayyum olarak atanan Kılıçdaroğlu ve birçok düzen partisi buna razıdır. Erdoğan’ın amacı, hem yeniden seçilmesinin anayasal koşullarını yaratmak hem de karşısında bu sürece müdahale edebilecek gerçek bir muhalefet odağının oluşmasını engellemektir
Fakat rejimin çizdiği çerçevenin içinde rol almayacağını ve kayyumu kabul etmeyeceğini söyleyen Özgür Özel liderliğindeki CHP, verili düzen sınırlarını aşamıyor. Mesela burjuva siyasetinde zaman zaman gündeme getirilen “sine-i millet” konusuna uzak duruyor. Meclis ve belediyelerden çekilerek kitlelerin aktif rol alacağı bir mücadele yürütmek, rejimi gayrimeşru ilan etmek, sıkıştırmak ve düşürmek gibi bir hedefi yoktur. Bu yüzden, kitleler son derece tepkili olmasına rağmen, onlara evlerine gitmelerini ve yalnızca çağrıldıkları zaman gelmelerini söylüyor. “Gerekirse hayatı durdururuz” diyor ama rejimin topyekûn saldırısına rağmen o gereklilik bir türlü oluşmuyor. Çünkü kitlelerin mücadelesine yaslanmayı değil, bürokratik mekanizmaları kullanmayı ve burjuva zirvelerde pazarlıklar yaparak sonuç almayı tercih ediyor.
Bu tercih elbette bilinçlidir ama aynı zamanda CHP’nin açmazının da bir sonucudur. CHP’nin açmazı, onun bir düzen partisi olmasıdır. Kontrolsüz bir kitle hareketi, sadece faşist iktidar blokunu değil, CHP’nin de üzerinde yükseldiği burjuva düzeni tehdit etme potansiyeli taşır. CHP sadece bir burjuva düzen partisi değil, aynı zamanda devleti kurmuş, genlerine devletçilik işlemiş bir kurumdur. Nitekim 31 Mart 2024 yerel seçimlerinden büyük bir toplumsal destekle çıkmasına rağmen rejimi sıkıştırmaya ve geriletmeye çalışmamıştır. Bunu yapmadığı gibi, Özgür Özel liderliği “normalleşme” siyasetiyle sıkışmış olan Erdoğan’a adeta can simidi uzatmıştır. Bu sayede rahatlayarak güçlenen Erdoğan, 19 Martta CHP’yi ezmek üzere harekete geçti.
CHP liderliği, rejime karşı mücadelede biraz ileri gidip kitleleri siyaset sahnesine çekmeye çalıştığında, üzerine bastığı toprağın altından kaydığını hissediyor ve derhal geri basıyor. Zaten CHP liderliği bunu kendi öz disipliniyle yapmaya kalkmadan önce, parti içindeki ve dışındaki burjuva cenah “gittiğin yol yanlış ve tehlikeli” diyerek vaveylayı koparıyor; ona sınırlarını göstererek yön ve hiza veriyor. Öyle ki bunca yoksulluk ve toplumsal sorun olmasına rağmen, gerçek anlamda sosyal demokrat bir program ortaya koyarak kitlelerin desteğini bile örgütleyemiyor. Buna hem Kemalist tarihsel prangaları hem de burjuva düzene olan derin sadakati izin vermiyor. Bu yüzden en asgari demokratik haklar mücadelesi verirken bile rejimin çizdiği sınırları aşamıyor. Sosyalist hareketten ödünç aldığı sloganlar ve şarkılar, CHP liderliğinin pasifliğini ve yetersizliğini örtmeye yetmiyor. Bu ortamda, demokrasi söylemiyle meydanlarda yapılan mitingler kitlelere inandırıcı gelmiyor ve örgütsüz yığınların karamsarlığı daha da derinleşiyor.
İşçi sınıfının bağımsız devrimci hattını inşa edelim
Sosyalist hareket, elbette rejimin her türlü demokratik hakkı yok etmeye ve toplumu mutlak anlamda susturmaya yönelik baskı dalgasına karşı en ön safta durmak zorundadır. Ancak işçi sınıfının bağımsız devrimci hattı oluşturulmadığı sürece, kalıcı bir sonuç alınamaz. Eğer CHP liderliği kitlelerin basıncıyla daha ileri adımlar atmak zorunda kalacaksa, bu ancak sosyalist hareketin sınıf eksenli fiili mücadelesinin yaratacağı zorlamayla mümkündür. Sosyalist hareketin rejime karşı mücadelede CHP’nin çizdiği sınırları aşıp geçmesinin, toplumda biriken muazzam sorunlar temelinde işçi kitlelerini harekete geçirmesinin ve bugünkü kısır döngüyü kırmasının yegâne yolu; devrimci bir sınıf cephesinin, bir emek cephesinin inşasından geçiyor. Amaç sadece rejimin baskı dalgasına karşı durmak değil, aynı zamanda tüm toplumsal sorunları anti-kapitalist bir içerikle doldurarak burjuva düzene karşı devrimci bir mücadele hattı yaratmak olmalıdır.
Bu rejim, emeği ve doğayı yağmalarken tüm sınır duvarlarını yıkmıştır. Derinleşen yoksulluk, milyonları içine alan işsizlik, her dört gençten birinin işsiz olması, geleceksizlik duygusunun büyümesi, umutsuzluk, depresyon, kadına ve hayvanlara yönelik artan şiddet… Kapitalist düzenin ve rejimin üretip büyüttüğü sorunlar toplumu nefessiz bırakıyor. Milyonlarca insan büyük kentlerin çeperlerinden kentin merkezine dahi inemiyor; yoksulluk yıkıcı bir yoksunluk doğuruyor. Ne var ki sosyalist hareket, tüm bu can yakıcı sorunları rejime ve kapitalist düzene karşı mücadeleye dönüştürecek bir örgütlülükten yoksundur.
Sosyalist hareketin bunu yapamıyor olmasının nedeni, kâğıt üstünde ilan edilen teorik ve soyut “devrimci stratejilerin” eksikliği değildir. Esas sorun, bu doğruları sınıfın bağrında hayata geçirecek devrimci örgüt ve kadro eksikliği ile işçi sınıfından kopukluktur. Sosyalist hareketin büyük çoğunluğu, işçi sınıfı kitlelerini gerçek anlamda örgütlemek için zahmetli, sebat isteyen ve uzun vadeli planlı bir çalışma yürütmemektedir. Nitekim etkili ve dişe dokunur bir güce sahip olamadığı için sendikal hareket içinde de belirleyici olamıyor. Sendikal harekette belirleyici olamadığı için de işçi sınıfı içinde, dolayısıyla emekçi halk ve toplum içinde etkili olamıyor. Belirttiğimiz üzere siyaset bir güç mücadelesidir ve sosyalist hareket bugün bu belirleyici güçten yoksundur. Bir avuç insanın ötesine taşmayan kendinden menkul devrimci keskinlik, sadece dar kadrolarda bir tatmin üretir ama işçi sınıfı içinde örgütlü ve kalıcı bir güç yaratmaz. Meselenin özü budur; bu kısır döngü ancak işçi sınıfının bağımsız devrimci hattı örgütlenerek kırılabilir.
