Türkiye toplumu, okullarda artan şiddet nedeniyle sarsılıyor. 14 Nisanda Urfa’da bir lisede yaşanan silahlı saldırıda 9 kişinin yaralanmasından bir gün sonra, bu kez Maraş’ta bir ortaokul öğrencisi, emniyet müdürü babasının silahlarıyla bir okula baskın yaptı. 8 öğrenci ve bir öğretmeni öldürerek intihar etti. Eğitim sendikaları üç günlük iş bırakma kararı alırken; okullardaki şiddete, gerici eğitim sistemine, iktidarın şiddet üreten politikalarına, çeteleşmeye ve uyuşturucunun yaygınlaştırılmasına karşı biriken toplumsal öfke sokağa taşıyor. Sendikalar, sosyalist örgüt ve partiler, öğrenciler ve veliler ülkenin dört bir yanında protesto eylemleri gerçekleştiriyor.
Okullardaki şiddet ve güvenlik konusu ele alınırken, ne yazık ki çoğunlukla meselenin kaynağına inilmiyor; esas olarak sonuçlara odaklanılıyor ve “güvenlik” adı altında okulların karakola dönüştürülmesi öneriliyor. Katliamın ardından düzen muhalefeti, her zamanki gibi sığ bir bakış açısıyla “okullarda polis ve uzman çavuşlar görevlendirilsin” çağrıları yapmaya başladı. Oysa okulları adeta birer karakola ve kışlaya çevirmekten öteye geçmeyecek bu tür önlemler, rejimin elini güçlendirmekten ve toplum üzerindeki baskıyı artırmaktan başka hiçbir işe yaramaz. Çünkü sorun, bir “güvenlik görevlisi” eksikliği değildir. Okullarda artan şiddetin kaynağında, sermaye-devlet-mafya ve tarikat dörtlüsünün iç içe geçerek şekillendirdiği AKP-MHP liderliğindeki faşist rejimin politikaları ve kapitalist düzenin çürümesi vardır.
Tepeden tırnağa çürüyen kapitalist düzen, savaş ve şiddet üretiyor. Bu düzen tarihsel ömrünü doldurmuş, sınırlarına dayanmıştır. Toplumu ileriye doğru çekecek, pozitif yönde dönüştürecek, yeni ufuklar açacak, insanları umutlandırıp heyecanlandıracak, genç kuşaklara iş ve gelecek verecek potansiyellerini tüketmiştir. 5 milyar insan devasa kentlerde, adeta bir cangılın içinde yaşamaktadır. Yüz milyonlarca insan işsizdir ve açlıkla boğuşmaktadır.
Eğitim sistemi kelimenin gerçek anlamıyla çökmüştür. Eğitim kurumları kâr odaklı ticarethanelere dönüştürülürken, emekçi çocuklarının gittiği devlet okulları çürümeye terk edilmiş ve pislik içinde bırakılmıştır. Okullarda sabun ve tuvalet kâğıdı gibi en temel hijyenik malzemeler bile yoktur. Müfredat ise her geçen gün daha fazla gerici bir içerikle dolduruluyor.
Bu gerici ve ezberci eğitim sisteminin gençlerin yeteneklerini açığa çıkarması kesinlikle mümkün değildir. Üretim sisteminin dışına atılan genç kuşaklar işsiz, umutsuz ve geleceksizdir. Kendilerini yetersiz ve işe yaramaz hissetmektedirler. Depresyon evrensel bir sorun haline gelip ruhsal hastalıklar patlarken, kapitalizm bizzat ürettiği sorunları anında pazara dönüştürüyor; ilaç tekelleri muazzam kârlar elde ediyor.
Son 25 yıldır dünyanın gündemini, toplumsal ve siyasal süreçleri belirleyen temel unsur, ABD’nin başlatıp sürdürdüğü emperyalist savaştır. Emperyalist güçler arasındaki rekabetin doğurduğu bu savaş ve siyasal gerilimler, Ortadoğu başta olmak üzere tüm dünyayı derinden etkileyip şekillendiriyor. Savaş, soykırım, demokratik hakların yok edilmesi, Trump gibi faşist liderlerin yükselmesi ve otoriter baskıcı rejimlerin kurulması şiddeti körüklüyor. Bir taraftan topluma sürekli şiddet pompalanırken, öte taraftan bencillik, bireycilik ve “altta kalanın canı çıksın” anlayışı kışkırtılıyor. Dayanışma ve paylaşım söyleminin aşağılandığı, “babana bile güvenmeyeceksin” anlayışının hâkim kılındığı ve insan olmanın, yani toplum olmanın temellerinin dinamitlendiği bir çürüme süreci yaşıyoruz.
İşçi sınıfının örgütsüz olduğu; sendikaların, sosyalist örgütlerin ve dayanışma ağlarının son derece zayıf kaldığı koşullarda, kapitalist bencillik toplumun hücrelerine kadar nüfuz ediyor. Toplumsal ilişkiler çürüyüp toplumsal çözülme hızlanırken, tek amacı kâr olan teknoloji şirketleri, başta genç kuşaklar olmak üzere insanları zehirleyip bilinçlerini teslim alıyor. Sosyal medyaya bağımlılık, savaş oyunları, güç ve iktidarla her şeyin elde edilebileceği algısı, insani değerlerin ayaklar altına alınması, derinleşen yalnızlık, burjuva iktidarların milliyetçi ve kirli dilinin, savaşçı söylemin hâkim olup yaygınlaşması… Bu boğucu gerici sarmal, en fazla da genç kuşakları vuruyor.
Bu küresel tabloya, Türkiye’deki rejimin politikalarını da eklemek gerekiyor. Bu rejim yıllardır milliyetçiliği kışkırtarak, savaşçı politikaları egemen kılarak, toplumu korkutup sindirerek ayakta kalıyor. Toplum yapay temellerde kutuplaştırılıp düşmanlaştırıldı. “Kindar ve dindar nesil” söylemiyle kitlelere aralıksız nefret pompalandı. Eğitim sistemi, tam da rejimin faşist hedefine uygun olarak yeniden kurgulandı. Gerici, gerçek dışı, kurgusal, hamaset ve şovenizmle dolu savaşçı bir tarih anlatısı okullarda egemen kılındı. Okullar giderek mafya ve tarikatların hâkimiyet kurduğu alanlar haline geldi.
Rejim, burjuva hukukun en asgari kurallarını bile tanımıyor. Kendisi tepeden tırnağa yolsuzluk ve talan bataklığına gömülmüşken, CHP’li belediye başkanlarını yolsuzluk bahanesiyle cezaevlerine dolduruyor. Toplumun büyük çoğunluğu, asıl meselenin yolsuzluk olmadığını, rejimin devlet gücünü kullanarak muhalefeti ezmek istediğini biliyor. Mafya babalarının iktidarın en “saygın” ortaklarına dönüştüğü, zehir ticareti bizzat yukarılardan himaye edilirken kamuoyunu oyalamak için ünlülere göstermelik operasyonların yapıldığı, gerçekte ise uyuşturucu kullanım yaşının 12’ye kadar düştüğü ve torbacıların okulları sardığı bir ülkede yaşıyoruz.
İktidar ve sermaye sınıfı, doğayı ve emeği hiçbir sınır tanımadan sömürüp talan ediyor. Köylülerin büyük bir emekle var ettikleri zeytinlikler hunharca sökülüp atılıyor, yaşam alanları yok ediliyor. Toprağını savunan köylüler, çevreciler ve iktidara muhalefet eden gazeteciler tutuklanıyor. İşçi sınıfının ekonomik ve demokratik haklarını savunan mücadeleci sendikacılar ve sosyalistler keyfi olarak cezaevlerine atılıyor; direnişlerin kırılması ve patronların önündeki engellerin temizlenmesi hedefleniyor. En temel demokratik talepleri karşılanmayan Kürt halkının siyasi temsilcileri, hukuk kuralları hiçe sayılarak zindanlarda rehin tutuluyor. Böylece iktidarın çıplak zorbalığı, toplumsal alandaki tek belirleyici güç haline getiriliyor. Faşist rejim, toplumda demokratik ve ilerici değerlerin, paylaşım kültürünün gelişip yayılmasına dönük çabaları boğuyor, aileleri ve gençleri korku iklimiyle sindirmeye çalışıyor.
Kapitalizmin ve faşist rejimin politikaları, toplumda ve genç kuşaklar arasında derin bir anlamsızlık duygusu yaratarak nihilizmi besliyor. Gençler, sadece okuyarak ve üniversite bitirerek sınıf atlayamayacaklarını, bu sömürü düzeninde kendilerine bir gelecek sunulmadığını haklı olarak derinden kavrıyor. Bu karanlık ortamda, “ev genci” diye toplumsal yaşamda yeni bir olgu ortaya çıkıyor. Bizzat TÜİK’in verilerine göre bile 15-34 yaş arası 6,5 milyonu aşkın genç (her dört gençten biri) ne eğitimde ne de istihdamda yer alıyor; üniversite mezunu işsizlerin sayısı ise 1 milyonu aşıyor. Böylece milyonlarca genç, yeteneklerini geliştirebilecekleri ve topluma yararlı olabilecekleri en verimli çağlarında adeta bir hiçliğe mahkûm ediliyor. Gençler bu çıkışsızlıktan dolayı öz saygılarını kaybediyor, kendilerini yetersiz ve işe yaramaz görüyorlar. Düzenin de tam olarak istediği budur: Gençliğin, bu yıkım tablosundan dolayı çürümüş kapitalizmi ve iktidarı değil, bizzat kendisini suçlaması!
Genç kuşaklarda hâkim olan duygu çaresizlik ve çıkışsızlıktır. Onlara, MESEM projesi adı altında patronlara bedava köle olup iş cinayetlerinde can vermeleri ve çeteleşerek uyuşturucu baronlarına teslim olmaları dayatılıyor. Örgütlü mücadele yolunun kapatıldığı, bencilliğin kışkırtıldığı ve kısa yoldan zengin olmanın yüceltildiği bu karanlık ortamda, gençler adeta çetelere sürükleniyor. Büyük mafya grupları, umutsuz ve çaresiz gençlerden oluşan “küçük çeteleri” kendi kirli işlerinde birer piyon gibi kullanıyor. Rejimin güce tapınmayı ve açık şiddeti meşrulaştırdığı, ekranlarda mafya dizilerinin hâkim olduğu bir ortamda, şiddetin genelleşerek okullara kadar sızması asla tesadüf değildir.
İşte okullarda patlayan şiddetin ya da kadınlara dönük artan erkek şiddetinin arkasında bu toplumsal gerçekler var: Çürümüş kapitalist düzen ve burjuva siyasal iktidarların gerici politikaları! Şiddet sadece sonuçtur, onu neyin doğurduğunu görmek zorundayız. Gençleri bir katil haline getiren kapitalizmin karanlığı görülmeden, doğru sonuçlar çıkartılamaz ve doğru temellerde mücadele verilemez! Kapitalist bataklığa karşı çıkmadan, sadece ortaya çıkan vahim sonuçlara tepki göstermek bizleri hiçbir yere götürmez. Çözüm, okulları jandarma ve polis ablukasına almak değil; gençliği geleceksizliğe, çeteleşmeye, uyuşturucu bataklığına ve şiddete mahkûm eden bu sömürü düzenine karşı mücadeleyi yükseltmektir. Genç kuşakları umutsuzluk ve çıkışsızlık sarmalından çıkaracak, düzenin ve iktidarın şiddet politikasına teslim olmalarını önleyecek, çetelerin ve uyuşturucu baronlarının elinden kurtaracak olan tek yol, örgütlü sosyalist mücadeledir. Gençler devrimcileşerek, paylaşım ve dayanışma kültürünü öğrenip sahiplenerek, bireyin mutluluğunun toplumun mutluluğundan geçtiğini kavrayarak ve kapitalizmi yıkmak üzere sosyalist mücadeleye katılarak düzenin pisliklerine karşı durabilirler!
