Bolivya’da 8 Kasım 2025’te iktidarı devralan aşırı sağcı Rodrigo Paz Pereira hükümeti, zaman kaybetmeden yerli ve uluslararası tekellerin çıkarları doğrultusunda emekçilere karşı topyekûn bir saldırı başlattı. Fakat Paz ve arkasındaki sermaye odakları karşılarında Bolivya işçi sınıfını, köylüleri ve yerli halkın direnişini buldular. Bolivya’nın dört bir yanında, özellikle de direnişin merkezi konumundaki El Alto şehrinde ve başkent La Paz’da; sokaklarda, şehirlerarası yollarda ve maden havzalarında barikatlar yükseliyor.
Neoliberal saldırı ve 1720 Sayılı Yasa
Rodrigo Paz hükümeti göreve gelir gelmez, Sosyalizme Doğru Hareket (MAS) lideri Evo Morales ve ardından Luis Arce’nin iktidarda olduğu yirmi yıllık süreçte, kısıtlı da olsa emekçiler lehine yapılan kimi düzenlemeleri tırpanlamaya başladı. Bu saldırının en somut ifadesi 1720 Sayılı Yasa oldu. Bu yasa, köylülerin ve yerli toplulukların topraklarını daha fazla kapitalist piyasanın egemenliğine sokarken, sermaye gruplarının bu topraklara ipotek koyabilmesinin önünü açıyor, madenleri ve doğal kaynakları sınırsızca sermaye yağmasına sunmayı hedefliyor.
Bolivya’daki köylülerin önemli bir kısmı, mülksüzleşme tehdidi altında olan, geçimlik üretim yapan küçük üreticilerden (minifundio) oluşuyor. Bu küçük araziler, Bolivya Anayasası’na (2009) göre “haczedilemez” ve “parçalanamaz” bir aile mirasıdır. Fakat Paz hükümetinin getirdiği yasa, köylüye “arazini orta ölçekli işletmeye çevir, bankadan kredi al” diyerek aslında bu korumayı kaldırıyor ve geniş ölçekli kapitalist tarımı dayatıyor. Kredi bataklığına çekilen ve borcunu ödeyemeyen köylünün toprağına bankalar el koyacak, böylece topraklar yavaş yavaş tarım tekellerinin elinde toplanacaktır. Hükümetin “ekonomik istikrar” ve “döviz rezervlerini koruma” yalanıyla ambalajladığı bu saldırı, işçi sınıfı ve köylüler için daha fazla yoksullaşmadan başka bir şey ifade etmiyor.
Yakıt sübvansiyonlarının kaldırılmasıyla birlikte emekçilerin yoksulluğu daha da derinleşiyor. Tırmanan enflasyon, ücretlerin erimesi ve alım gücünün düşmesi emekçilerin sofrasındaki ekmeği daha da küçültürken, döviz krizinin faturası her zaman olduğu gibi yoksul halk kitlelerine kesilmek isteniyor.
“Üretimi durduranlar hayatı da durdurur!”
Bolivya İşçi Merkezi (COB), saldırıları durdurmak ve kazanımları korumak amacıyla 1 Mayıs’ta El Alto’daki tarihi “Cabildo”da (Halk Meclisi) mücadele kararı aldı. Alınan genel grev kararı, giderek ülke geneline yayılan ulusal bir direnişe dönüştü.
Direnişin omurgasını, her zamanki gibi Bolivya işçi sınıfı mücadelesinin en militan gücü olan madenciler oluşturuyor. Lakin yerli halk, başta Bolivya Emekçi Köylü İşçileri Birleşik Sendika Konfederasyonu (CSUTCB) olmak üzere köylü konfederasyonları ve El Alto’nun yoksul emekçileri de eylemlere aktif şekilde katılıyor. Sokaklarda “Hükümet İstifa!” sloganları yükseliyor.
Hükümetin ülke topraklarını tekellere sattığını söyleyen COB, eylemleri başlatırken şu açıklamayı yaptı: “Bu mücadele sadece bugünü değil, çocuklarımızın ve torunlarımızın geleceğini korumak içindir. Eğer bugün direnmezsek, yarın satacak bir şeyimiz, bir vatanımız da kalmayacak! Kararlar artık yukarıdaki bir avuç azınlık tarafından değil, bu ülkeyi var edenler tarafından alınacak.”
Bu çağrıyla birlikte Oruro, Potosi ve La Paz’ı birbirine bağlayan ana arterler, madenciler ve köylüler tarafından bloke edildi. Bu blokajlar (Bloqueos de caminos) sadece ulaşımı engellemekle kalmıyor, üretim için gerekli olan tedarik zinciri akışını da durdurarak sermayeyi can damarından vuruyor.
Devlet terörü, direniş ve ordunun geri çekilmesi
Rodrigo Paz hükümeti, madencilerin önderliğindeki bu kararlı direnişi kırmak için devlet aygıtını devreye soktu. Şu ana kadar polis ve jandarmanın saldırıları sonucunda 4 kişi yaşamını kaybederken, onlarca işçi ağır şekilde yaralandı. 100’den fazla kişi ise gözaltına alınıp tutuklandı. İçişleri Bakanlığının sıkıyönetim tehditleri savurması ve orduyu barikatları dağıtmak üzere sokağa sürme girişimi, emekçilerin tepkisini daha da artırdı.
Ordu birlikleri sokağa inerken, madencilerin dinamitli ve kararlı mücadelesiyle karşılaştı ve hükümet geri adım atmak zorunda kaldı. Kuşkusuz bu geri adımda, madencilerin ve köylülerin askerlere yönelik “biz aynı halkız, kardeşiz” çağrısının ve kimi alt-rütbeli askerlerin emekçilerle karşı karşıya gelme konusunda isteksiz olmasının da etkisi var. Ancak ordunun geri çekilmesinin amacı taktikseldir. Hükümet, sendikalarla anlaştığı yönünde dezenformasyon yayarak işçi kitleleri arasında bilinç bulanıklığı yaratmaya, direnişin bütünlüğünü zayıflatmaya ve kırmaya çalışıyor.
Polis saldırılarının şiddetlenmesi, sendika liderlerine açılan davaların ve tutuklanmaların artması üzerine COB şu açıklamayı yaptı: “Bugün her zamankinden daha açık ki bu artık bir demokrasi değil, yasal kılıfa büründürülmüş bir diktatörlüktür. Tarih, susanları yargıladığı gibi kendi halkına ihanet edenleri de yargılayacaktır. Korkuyla, baskıyla ve sessizlikle hüküm sürülemez. Giriştiğimiz bu mücadelede bizi asla dize getiremeyecekler. Halkı La Paz ve El Alto’daki eylemliliği sürdürmeye çağırıyoruz!”
Kuşku yok ki Bolivya’da aşırı sağın bu pervasız neoliberal taarruza girişebilmesinin nesnel zemini, yirmi yıllık MAS iktidarlarının reformist politikalarıyla döşenmiştir. Latin Amerika işçi sınıfı, köylüler ve yerli halk, özellikle son 25 yıldır aynı kısır döngüye hapsolmuş durumda: İşsizliğe, derinleşen yoksulluğa, baskı ve zorbalığa karşı ayağa kalkıyor, ortaya devrimci durumlar çıkıyor ama ne yazık ki devrimci bir önderlikten yoksun olduğu için iktidarı alamıyor. Sol burjuva veya reformist partiler, işçi kitlelerinin mücadelesi üzerinde iktidara yükseliyor ve ardından devrimci dinamizm geri çekiliyor. İktidara gelen sol partiler veya liderler, kitlelerin mücadelesini düzen içine kanalize ediyor ve kapitalizmin yarattığı cehennem koşulları olduğu gibi yerinde kalıyor. Bu koşullarda umutsuzluğa kapılan kitleler yeniden sağ partilere yöneliyor ya da emperyalist tekellerle ve ABD ile iç içe geçmiş oligarşi, iktidarı yeniden ele geçirip emekçilere dönük saldırılarına devam ediyor. İşte Bolivya’da olan tam olarak budur. Morales ve Arce yönetimleri, kitlelerin devrimci enerjisini kapitalist sistem sınırları içinde soğurmuş ve mülkiyet ilişkilerine dokunmamıştır. Bugün aşırı sağ hükümetin zorbalığına karşı sokakları ve maden havzalarını mücadele alanına çeviren Bolivya proletaryası, yalnızca Paz hükümetinin saldırılarını püskürtmekle yetinemez. Devrimci önderliğini yaratarak ve MAS gibi reformist partilerin tahakkümünden kurtularak ateşlediği isyanı bir devrime dönüştürmelidir. Bu, tüm Latin Amerika işçi sınıfının ortak görevi ve kurtuluş yoludur. Bunu yapmadan bu kısır döngüden ve kapitalizmin yarattığı cehennemden kurtuluş mümkün değildir!
