Türkiye’de iş cinayetleri düzeni işçilerin canını almaya devam ediyor. Her gün ortalama 5 işçinin can verdiği Türkiye’de, bu kez Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olan 1 Mayıs’ta 6 işçi kapitalist kâr düzeninin kurbanı oldu. Yaşamını kaybedenler arasında henüz 16 yaşında bir MESEM öğrencisi de var. Üstelik bu ölümler, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Nisanda Saray’da işçi-işveren temsilcilerine “iş sağlığı ve güvenliği alanında tarihi düzenlemeler yaptık” iddiasında bulunduğu günün hemen ardından yaşandı. Gerçek şu ki Erdoğan’ın sözünü ettiği düzenlemeler, bizzat kendi iktidarının patronlara yol vermesiyle tümüyle kâğıt üzerinde kalmaktadır. Zaten 6 işçinin resmi tatil olan “1 Mayıs Emek ve Dayanışma Gününde” çalışırken katledilmesi, meselenin sınıfsal özünü yeterince açıklamıyor mu? Hem patronların üretim baskısı, zorlaması hem de düşük ücretler ve derinleşen yoksulluktan dolayı gelirlerini bir parça artırmak isteyen yüz binlerce işçi, 1 Mayıs’ta çalışmak zorunda kaldı. 1 Mayıs’ta dahi işçilerin iş cinayetlerinde ölmesi, Türkiye işçi sınıfının ne denli örgütsüz ve sermayenin saldırıları karşısında savunmasız olduğunu bir kez daha gözler önüne sermektedir.
1 Mayıs’ta çalışırken ölmek!
Çankaya’da, Ankara Su ve Kanalizasyon İdaresinin (ASKİ) taşeron firmasında çalışan Kadir Ortataş ve Bayram Demirhan, 1 Mayıs sabahı kanalizasyon işi yaparken yokuştan geri kayan bir su kamyonunun altında ezilerek can verdiler. İşçi arkadaşlarının anlattıkları, sermaye düzeninin “önlemden” ne anladığını tüm çıplaklığıyla ortaya koyuyor. Yokuşta duramayan kamyonun arkasına sadece bir taş konmuş, sürücüye ise “sakın dışarı çıkmayın, arkadaşlar çalışıyor” denmiş! Patronun işçi sağlığı ve iş güvenliği önleminden anladığı, hiçbir teknik geçerliliği olmayan telkinden ibarettir. Neticede freni dahi tutmayan araç metrelerce sürüklenerek işçilerin üstünden geçmiş ve ölümlerine neden olmuştur. Bu iş cinayetleri, aynı zamanda AKP iktidarı döneminde taşeronluk düzeninin nasıl kurumsallaştırılıp yaygınlaştırıldığını gözler önüne sermektedir.
Adana Sarıçam’daki bir BİM marketin deposunda boya işi yapan 33 yaşındaki Mahmut Turan, kepçeyle taşınan demir profilin altında kalarak hayatını kaybetti. İşe henüz bir ay önce başlamıştı, geride üç çocuk bıraktı. Aksaray Güzelyurt’ta bir mobilyacıda aşçı olarak çalışan 56 yaşındaki Hatice Başata’nın üzerine ise işyerine ait arazide kesilen kavak ağacı devrildi. Geride dört çocuk bırakan Hatice’nin hikâyesi; kayıt dışı, güvencesiz ve görev tanımı sermayenin keyfine göre esnetilen milyonlarca işçinin tipik hikâyesidir. Aşçısın ama kendini ağaç kesim sahasında buluyorsun; sigorta yok, eğitim yok, ekipman yok! Ama çok çalışma, yoğun sömürü ve ölüm var!
Yine Kastamonu Araç’ta, ormanlık alanda ağaç kesim işçisi Satılmış Gücükçavuş, kestiği ağacın üzerine devrilmesi sonucu hayatını kaybetti. Türkiye’de orman işçiliği; denetimden ve kişisel koruyucu donanımdan azade, mevsimlik, taşeron ve ölümün kol gezdiği bir sektör haline getirilmiştir. Hatay İskenderun’da bir pastanede çalışan Mahir Buğra K. ise henüz 16 yaşında bir MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) öğrencisiydi. Elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti.
Sendikasızlaştırma, MESEM ve İş Cinayetleri!
Siyasi iktidar ve sermaye sınıfı, yıllardır “fıtrat” ve “kader” söylemiyle iş cinayeti düzenini meşrulaştırmaya çalışıyor. Sınıf bilinçli işçiler ise haklı olarak soruyor: Eğer ölüm bir kaderse, patronlar neden ölmüyor?
Gözünü kâr hırsı bürüyen patronların gerekli önlemleri almaması, devletin kamusal denetim yükümlülüğünü yerine getirmemesi, az işçiyle daha fazla üretim zorlaması ve dolayısıyla çalışma temposunun ölümcül düzeyde yoğunlaşması, uzun mesai saatleri, taşeronlaştırma ve sendikal hakların gasp edilmesi… Bütün bunlar, iş cinayetlerinin doğrudan nedenidir.
Erdoğan, Saray’da patronlara ve iktidarın birer şubesi gibi çalışan sendika bürokratlarına konuşurken şöyle diyordu: “Hayata işçi unvanıyla başlamış bir kardeşinizim. 23 yılı geride bırakan iktidarlarımız boyunca daima işçi kardeşlerimizin yanında olduk. Sendikal hakları genişlettik. Örgütlenmenin önündeki engelleri kaldırdık. İş sağlığı ve güvenliği alanındaki tarihi düzenlemeleri devreye aldık.” Oysa gerçeklik, bu demagojik söylemin tam tersidir. Erdoğan bu sözleri sarf ettiği sırada, BİRTEK-SEN Genel Başkanı Mehmet Türkmen, Sırma Halı işçilerinin grevini desteklediği için tutukluydu. Hatırlarsak, birkaç gün önce haklarını isteyen Doruk Madencilik işçileri, Ankara Kurtuluş Parkında defalarca polis saldırısına uğramış, Bağımsız Maden-İş yöneticileriyle birlikte gözaltına alınmışlardı. 1 Mayıs’ta Taksim Meydanı bir kez daha işçi sınıfına yasaklanırken, sendikaların, sosyalist örgüt ve partilerin çağrısıyla Mecidiyeköy’de toplanan emekçilere karşı polis terörü estirildi.
AKP iktidarı boyunca sendikalaşma sistemli biçimde geriletildi ve işçi sınıfının sendikal örgütlülüğüne ağır bir darbe vuruldu. 16 milyon 864 bin sigortalı işçinin yalnızca 2 milyon 524 bini sendikalıdır. Ancak daha da vahimi, toplu iş sözleşmesi kapsamında olanların oranı yalnızca yüzde 7’dir. Yani her 100 işçiden 93’ü, en temel sendikal haklarından dahi mahrum bırakıldığı için patronların her türlü dayatması karşısında savunmasız ve yalnızdır! AKP iktidarı döneminde 22 grev, “milli güvenlik” veya “ekonomik istikrar” gerekçesiyle bizzat Cumhurbaşkanı imzasıyla yasaklandı. İşçi sınıfının elindeki en temel savunma ve mücadele aracı olan grev hakkı fiilen gasp edildi; işçiler örgütlü bir güçten yoksun bırakılarak sermayenin insafına terk edildi. İşte bu koşullarda işçilerin iş cinayetlerinde ölmesi ne sürprizdir ne de kader. Bu kıyım, sermaye sınıfına tanınan sınırsız sömürü özgürlüğünün ve işçi sınıfına dayatılan ölümcül kuralsızlığın kanlı bir bilançosudur.
AKP iktidarı döneminde çıkarılan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun, işçiyi korumak yerine sermayeyi sorumluluktan kurtarmaya hizmet eden göstermelik bir düzenleme olduğunu bizzat sahadaki deneyimlerimizden biliyoruz. İktidar, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması için patronlar üzerinde gerçek bir denetim ve basınç oluşturabilecek TMMOB ve TTB gibi meslek örgütlerini bilinçli bir tercihle Ulusal İş Sağlığı ve Güvenliği Konseyinden dışlamıştır. Söz konusu yasayla gerekli önlemler maliyet unsuru olarak görülüp alınmazken, iş cinayetlerinin hukuki sorumluluğu da asıl suçlu olan patronlara değil, hiçbir yetkisi bulunmayan iş güvenliği uzmanlarına yıkılmıştır.
MESEM, Türkiye tarihinde devlet eliyle kurulmuş, ucuz çocuk emeğini sermayeye peşkeş çeken en sistemli sömürü örgütlenmesidir. Milli Eğitim Bakanlığı, “mesleki eğitim” adı altında 14-15 yaşındaki çocukları okul sıralarından koparıp atölyelere ve fabrikalara gönderiyor. MESEM mekanizması, çocuğu “öğrenci” statüsünde tutarak iş yasalarının koruma şemsiyesinden çıkarıyor; böylece patronlar hem gerekli önlemleri almıyor hem de çocuk emeğini pervasızca sömürüyorlar. İSİG Meclisi verilerine göre, 2013-2026 dönemini kapsayan süreçte en az 852 çocuk işçi hayatını kaybetti. Sadece 2025 yılında katledilen çocuk işçi sayısı 94’tü. Mevcut yasalara göre “18 yaş altı gençler tehlikeli işlerde çalıştırılamaz.” Ne var ki bu hükümler bizzat iktidar eliyle kâğıt üzerinde bırakılmaktadır.
Nereden bakarsak bakalım, işçi sınıfı olarak sorunlarımız büyük ve ağırdır. Önümüzde, tavizsiz mücadele etmemiz gereken hayati talepler var: Taşeronlaştırmaya son verilmesi, sendikalaşmanın önündeki yüzde 1’lik işkolu barajı dâhil tüm yasal engellerin kaldırılması, grev hakkının kullanılabilir hâle gelmesi, MESEM sömürü düzeninin tasfiyesi, 18 yaş altı her tür kayıt dışı çalıştırmaya son verilmesi, parasız ve nitelikli kamusal eğitim hakkının kazanılması… En önemlisi de işçi sağlığı ve iş güvenliği denetiminin patronun insafından çıkarılıp, emek ve meslek örgütlerinin doğrudan denetim ve karar mekanizmasında olduğu kamusal bir yapıya kavuşturulmasıdır. Fakat işçi sınıfı olarak tabanda örgütlenip dirençli bir mücadele vermediğimiz müddetçe, bu taleplerin hiçbirini hayata geçiremeyiz!
