Bolivya’da emekçiler, bir kez daha kapitalizmin yarattığı dayanılmaz koşullara, sağcı Rodrigo Paz Pereira hükümetinin kemer sıkma programına ve demokratik hakların yok edilmesine karşı seferber olmuş durumda. Madenciler, fabrika ve ulaşım işçileri, öğretmenler, yoksul köylüler, kadınlar ve öğrenciler; kısacası işçi sınıfı ve ezilen kitleler, yerli/yabancı sermaye tekellerinin ve ABD’nin adamı Rodrigo Paz’ın derhal istifa etmesini istiyor. 1 Mayıs’ta başlayan iş bırakma eylemleri, yürüyüşler ve protestolar; ana ulaşım yollarında, madenlerde ve kentlerin emekçi mahallelerinde barikatların yükseldiği, çatışmaların ülke çapına yayıldığı bir emekçi isyanına ve devrimci duruma dönüştü.
Huanuni maden işçilerinin ve mahalle emekçilerinin barikatlar kurduğu El Alto ile başkent La Paz, mücadelenin kalbi konumundadır. Hâlihazırda 90’dan fazla stratejik noktada şehirler arası yollar tamamen barikatlarla kilitlenirken, özellikle El Alto büyük ölçüde emekçilerin denetimindedir. Hem iş bırakma hem de tedarik zincirinin kesilmesi nedeniyle üretimin durduğu; bankaların, devlet dairelerinin ve okulların fiilen kapandığı ülkede, emekçi isyanı toplumsal yaşamın her alanına damga vuruyor ve burjuva düzenin işleyişini felç ediyor.
Bolivya’daki emekçi isyanının en önemli yönü, bizzat emekçilerin tabandan gelen öz-örgütlenmeleridir. Mevcut sendikaların ve köylü örgütlerinin liderliklerinin mücadelede kararsız ve uzlaşmacı bir çizgi izlemesinden dolayı; emekçi mahallelerinde ve direniş noktalarında ortaya çıkan taban komiteleri, taban meclisleri (autoconvocados) ve halk meclisleri (cabildo) isyanda çok önemli bir rol oynuyor. Direnişi örgütleyen, mücadelenin nasıl sürdürüleceğini tartışarak karar alan bu öz-örgütlenmeler; doğrudan demokrasinin yani işçi demokrasisinin hayat bulmasını sağlarken aynı zamanda işçi iktidarının da nüvelerini oluşturuyor.
Çok açık ki devrimci bir durum yaratan bu toplumsal ve siyasal kriz, aynı zamanda tarihsel ömrünü dolduran kapitalizmin çıkışsızlığının ve derinleşen emperyalist hegemonya krizinin Bolivya’daki yansımasıdır. İsyanı çarçabuk ezecek kadar güçlü olmayan burjuva hükümet, bir taraftan toplumsal olaylara müdahale için orduya geniş yetkiler verirken ve olağanüstü hâl ilan etme yetkisinin sınırlarını genişletirken, öte taraftan da kilise dâhil çeşitli egemen güçleri devreye sokarak, sendikal bürokrasiyle pazarlıklara oturarak isyanı soğutmaya, mücadeleyi pörsütüp kitlelerin devrimci iradesini kırmaya çalışıyor.
Latin Amerika kıtasını kendi arka bahçesi olarak gören ABD emperyalizmi, ayrıca Arjantin, Ekvador, El Salvador ve Şili’deki sağcı, faşizan hükümetler, Paz hükümetinin arkasına sıralanmış durumdadır. Yani Bolivya emekçileri, yalnızca yerli oligarşiye karşı değil, aynı zamanda tüm Amerika kıtasındaki egemen güçlere karşı da bir kavga yürütüyor.
İsyanı ne tetikledi?
Birçok kez dikkat çektiğimiz üzere 2000’lerin başı, tarihsel sınırlarına ulaşan uluslararası kapitalist düzenin sayısız krizle karşı karşıya geldiği önemli bir dönemeç noktasıdır. Emperyalist hegemonya krizi, bunun doğrudan bir yansıması olarak ABD’nin başlattığı “sonsuz” emperyalist savaşlar, toplumsal eşitsizliğin akıl almaz ölçüde derinleşmesi, ekolojik kriz, küresel göç krizi, burjuva liberal demokrasinin iflası ve elbette yükselişe geçen sınıf mücadelesi… Bu tarihsel dönemeçte sınıf mücadelesi dalgası yükselişe geçerken, ilk perdeyi açan Latin Amerika işçi sınıfı oldu.
2002 yılında Venezuela tekelci burjuvazisi, ABD destekli bir askeri darbeyle sol ve ulusal kalkınmacı bir programa sahip Devlet Başkanı Hugo Chávez’i devirmeye kalktığında, emekçi kitleler ayaklandı. Darbeyi püskürten bu ayaklanma, yalnızca Venezuela’da bir devrimci duruma yol açmakla kalmadı, aynı zamanda tüm Latin Amerika kıtasında emekçileri harekete geçirdi. Nitekim korkunç yoksulluğa, kronikleşen işsizliğe, bakımsız kent varoşlarında milyonların nefessiz bırakılmasına, emekçilerin eğitim ve sağlık gibi en temel hizmetlerden mahrum edilmesine, doğal kaynakların yerli ve yabancı tekeller tarafından yağmalanmasına ve oligarşinin burjuva yönetim mekanizmalarını gasp etmesine karşı biriken öfke patladı. Bu patlama, Bolivya dahil kıtanın birçok ülkesinde devrimci durumların önünü açtı.
2003’teki isyanın ardından, 2005’te Bolivyalı emekçiler yeniden isyan sahnesine çıktılar. Evo Morales liderliğindeki reformist Sosyalizme Doğru Hareket (MAS), kitlelerin devrimci mücadelesinin yarattığı dalgaya dayanarak seçimleri kazandı ve iktidara geldi. MAS yönetimi, bir Kurucu Meclis oluşturup devrimci kitle hareketinin enerjisini burjuva düzen içinde soğururken, tıpkı Chávez gibi kapitalist mülkiyet ilişkilerine ve burjuva devlet aygıtına dokunmadan kimi madenleri, petrolü ve doğal gazı devletleştirdi, kamu hizmetlerini artırdı. Anayasa değişikliği yapılarak küçük topraklarda geçimlik tarım yapan yerli halkın topraklarının parçalanmasının önüne geçildi. Büyük servet sahiplerinden alınan vergiler artırıldı, akaryakıtta devlet sübvansiyonu devreye sokularak emekçileri ezen yoksulluk hafifletildi. Nitekim bu reformlardan dolayı işçiler ve köylüler, kendileri gibi yerli halktan olan Morales’e ve MAS’a yaklaşık yirmi yıl boyunca kitle desteği sağladılar. MAS, 2019’daki faşist darbenin ardından, 11 ay sonra tekrar ve bu kez eski Maliye Bakanı Luis Arce liderliğinde seçimleri kazansa da zamanla kendi içinde bölündü. Morales ile Arce arasındaki koltuk savaşı, 2025’in sonbaharında yapılan seçimleri tekelci burjuvazinin ve ABD’nin desteklediği sağcı Rodrigo Paz Pereira’nın kazanmasına neden oldu.
8 Kasım 2025’te iktidar koltuğuna oturan Paz Pereira, yerli/yabancı tekellerin, Bolivya oligarşisinin ve ABD emperyalizminin neoliberal saldırı programını derhal hayata geçirmeye girişti. Yerli oligarşi ve emperyalist burjuvazi, emekçilerden yana en küçük kırıntıya bile tahammül edemiyor. Bu yüzden, kapitalist düzen altında MAS iktidarlarının gerçekleştirdiği kısmi reformlara “20 yıllık sosyalizm” diyerek tam cephe saldırıyor. Neoliberal kapitalist program; kamu hizmetleri dâhil emekçiler lehine olan tüm hakların yok edilmesini, yakıt sübvansiyonunun kaldırılmasını, eğitim ve sağlığın özelleştirilmesini, köylü topraklarının tekelci tarım kapitalistlerine açılmasını içeriyor. Nitekim “kambersiz düğün olmaz” misali, IMF ile 5 milyar dolarlık bir borç anlaşması yapıldı ve kemer sıkma programı emperyalist sermaye tarafından mühürlendi. Diğer taraftan, Paz hükümeti kısa zamanda madenleri özelleştirmek, lityum ve nadir toprak elementlerini Batılı emperyalist tekellere açmak, Çin ve Rus şirketleriyle sözleşmeleri yeniden düzenlemek istiyor. Tesla ve Amazon başta olmak üzere ABD teknoloji tekelleri, Bolivya’daki lityum ve nadir toprak elementlerini ele geçirmek için aç kurtlar gibi bekliyor. Bolivya, dünya lityum rezervlerinin yaklaşık yüzde 25-30’una ev sahipliği yapıyor.
Bir ekonomik paket hazırlayan Paz hükümeti, sermayenin hizmetinde olduğunu herkesin gözüne sokmak istercesine, bir kararnameyle zenginlerden daha fazla vergi alınmasını sağlayan “büyük servet vergisi” yasasını lağvederek göreve başladı. Sermayeyi ihya ederken, IMF’nin şartlarını yerine getirmek için görevinin daha ilk ayında akaryakıt sübvansiyonlarını kaldırarak emekçilere tam cephe saldırıya girişti. Sübvansiyonların kaldırılmasının hemen ardından benzin ve motorine büyük bir zam yapıldı. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı emperyalist savaşın yol açtığı enerji kriziyle birleşen bu yakıt şoku (El Gasolinazo); tüm temel tüketim maddelerinin zamlanmasını, enflasyonun yüzde 20’ye yükselmesini, reel ücretlerin erimesini ve yoksulluğun büyümesini beraberinde getirdi. Nitekim istatistiklere göre 2026’nın Nisan ayında satın alma gücü, bir önceki yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 14 düştü.
İşçiler ve köylüler, kemer sıkma programına karşı aslında ilk büyük tepkiyi Aralık ve Ocak aylarında verdiler. İş bırakma eylemleri, protestolar, yol kesme eylemleri ve başkent La Paz’a kitlesel yürüyüşler düzenlendi. Ancak üç hafta süren bu eylem seferberliği, Bolivya İşçi Merkezi (COB) liderliğinin hükümetle yaptığı uzlaşmalar nedeniyle hedefine ulaşamadı. Bu geri adımdan cesaret alan hükümet, özünü koruyarak saldırılarına devam etti. Kamusal eğitim ve sağlık hizmetlerini hedef alırken, 1720 Sayılı Toprakları Yeniden Yapılandırma Yasası ile kolektif toprakların ve küçük köylü topraklarının kapitalist tarım tekellerinin eline geçmesinin önünü açtı. Paz, köylü topraklarını kapitalist piyasanın mutlak egemenliğine sokan ve sermaye gruplarının bu topraklara ipotek koyabilmesinin önünü açan bu yasayı 10 Nisanda onaylayarak yürürlüğe soktu.
Fakat Amazon ve And bölgelerinden 8 Nisanda yola çıkan ve haftalarca yürüyerek La Paz’a varan köylülerin kitlesel eylemi, 1 Mayıs’ta madencilerin öncülüğündeki iş bırakma dalgasıyla birleşti. Yollarda ve kentlerde barikatların yükselmesi, gösteri dalgasının yayılması üzerine hükümet, 9 Mayısta yasanın iptal edilmesi için tasarıyı Temsilciler Meclisine göndermek ve 13 Mayısta da buradan çıkan iptal kararını onaylamak zorunda kaldı. Ancak işçiler ve köylüler, Paz Pereira hükümetinin ve burjuvazinin bu son derece önemli geri adımına rağmen mücadeleyi sürdürme kararı aldılar. Zira hem bu yasa uygun zamanda yeniden yürürlüğe sokulabilir hem de kemer sıkma programı yerinde duruyor. Bu yüzden emekçiler, Paz hükümetinin kesin olarak istifa etmesini ve tüm bu saldırıların son bulmasını istiyor.
İsyanın büyümesi ve ortaya çıkan öz-örgütlenmeler
Rodrigo Paz, toprak yasası konusunda taktiksel olarak geri adım atmasına rağmen, yerli ve yabancı sermaye adına neoliberal saldırıları sürdürmeyi hedefliyor. Daha da önemlisi, ABD emperyalizmi Paz üzerinden Bolivya’daki nüfuzunu yeniden kurup güçlendirmek istiyor. Trump yönetimi, Latin Amerika’yı ABD’nin arka bahçesi ve tarihsel nüfuz alanı olarak tanımlayan Monroe Doktrini kapsamında, Bolivya’daki sağcı Paz iktidarını destekliyor. İsyanı ezmesi için orduyu devreye sokmasını ve daha sert bir çizgi izlemesini dayatıyor. Nitekim ABD Dışişleri Bakanlığı emekçi isyanını “darbe girişimi” olarak nitelendirirken, ABD Büyükelçiliği de “Bolivya’yı kaybedemeyiz!” diyerek Paz hükümetine baskı yapıyor.
Hâlihazırda Paz hükümeti kendini çok güçlü hissetmiyor. Çünkü burjuvazi ve özellikle ordu içinde derin görüş ayrılıkları var. Sağ burjuva siyaseti ve geleneksel burjuva kesimler, Paz’ı yeterince sert olmamakla eleştiriyor. Fakat hükümetin olağanüstü hâl ilan edip emekçi isyanını kanla bastırma yönünde hareket etmesi, ordu içinde açık bir bölünmeye yol açabilir. Çünkü ordunun bileşimi, hem yirmi yıllık MAS iktidarları döneminde belirli ölçüde farklılaşarak geleneksel ABD çizgisi zayıfladı hem de komuta kademesi dışındaki erler ve alt rütbeliler doğrudan yoksul halkın çocuklarından oluşuyor. Nitekim 27 Mayısta, Bolivya Anneler Günü vesilesiyle gerçekleştirilen yürüyüşlerde, kadın öncülerden birinin şu sözleri durumu yeterince özetliyor: “Eğer askerlik hizmetini yapan evlatlarımız halkı kurşunlamak, barikatları ezmek için göreve çağrılacak olursa, derhal kışlaları terk edip evlerine dönecek ve halkın saflarında bu savaşıma katılacaktır!”
Esasında Paz hükümeti, polis ve orduyu kullanarak isyanı derhal şiddetle ezmeyi denedi ama başaramadı. Hükümet 16 Mayısta geniş bir baskı ve tutuklama dalgası başlattı; bu saldırılarda dört emekçi polis tarafından katledildi. Fakat 19 Mayısta işçiler, madenciler, köylüler ve kadınlar, El Alto’dan kitleler halinde “Paz Defol!” (Fuera Paz) sloganıyla başkent La Paz’a yürüdü. Emekçilerin bu direniş iradesi karşısında ordu ve polis geri çekilmek zorunda kaldı. Rodrigo Paz, bir gün sonra, yani 20 Mayısta kabinede revizyona gitti ve “halkı daha fazla dinleyeceğini” açıkladı. Lakin emekçiler, bu açık emek ve doğa düşmanı sermaye hükümetinin derhal gitmesini istediği için geri adım atmadılar. 22 Mayısta yeni bir seferberlik dalgası yaşandı; barikatlarla kapatılan ana yolların ve direniş noktalarının sayısı arttı. 26 Mayısta La Paz ulaştırma işçilerinin ve şoförlerin ulaşım sektörünü tamamen kilitleyen süresiz grev kararı almasıyla, emekçi isyanı burjuva hükümet karşısında daha etkili ve daha güçlü bir konum kazandı.
Bir taraftan emekçi isyanı büyüyüp devrimci duruma dönüşürken, tam da bununla tutarlı olarak, El Alto ve La Paz dâhil kentlerde, emekçi mahallelerinde, madenci kasabalarında, köylerde ve direniş alanlarında tabandan gelen, kendiliğinden öz-örgütlenmeler ortaya çıktı. Emekçiler, COB dâhil CSUTCB (Bolivya Emekçi Köylü İşçileri Birleşik Sendika Konfederasyonu) veya FEJUVE (El Alto Mahalle Meclisleri Federasyonu) gibi işçi, köylü ve mahalle örgütlenmelerinin liderliklerinin uzlaşmacı tutumunun kendilerini bu öz-örgütlenmelere zorladığını, taban komiteleri kurarak kararları doğrudan halk meclislerinde (cabildo) aldıklarını ifade ediyor. Bu noktada, özellikle El Alto Bölge 8 Taban Komitesi öne çıkıyor. El Alto’da kurulan bir halk meclisinin şu açıklaması, emekçi isyanının karakterinin ve dinamiklerinin anlaşılması bakımından son derece önemlidir:
“Biz bağımsız inisiyatifle toplandık, kimse bize para ödemiyor. Tabandan gelen tek bir talebimiz var. Dün ve ondan önceki gün de üç meclis kurduk. Bizi 8. bölgeden bir grup mahalleli erkek ve kadını abluka komitesinin bir parçası olarak atadılar. Biz artık diyalog istemiyoruz. Bizim şimdi istediğimiz şey, Bolivya’nın mevcut başkanının istifasıdır. Neden mi? Çünkü Anayasa’yı çoktan ihlal etti, peş peşe kararnameler çıkarıyor. Bu yüzden artık diyalog istemiyoruz, tek istediğimiz başkanın istifasıdır.”
Taban örgütlenmeleri, sendika bürokrasisinin kendilerinden bağımsız karar almasına ve hükümetle diyalog kurulmasına kesinlikle karşı çıkıyor. 31 Mayısta, Bolivya İşçi Merkezi’nin (COB) çağrısıyla yapılan genişletilmiş toplantıya madenciler, sanayi, petrol ve ulaşım işçileri, öğretmenler, köylüler ile kitle hareketini yöneten taban komitelerinin temsilcileri katıldı. Mücadele alanından gelen tüm temsilciler, COB liderliğinin Rodrigo Paz Pereira hükümetiyle diyalog kurmasına karşı çıkarak bunu oy birliğiyle reddetti. Keza Túpac Katari Köylü Sendika Konfederasyonu ve Bartolina Sisa Kadın Federasyonu da 12 kanton ve 64 topluluğun katılımıyla yaptığı toplantıda direnişe devam kararı aldı. 2 Haziranda ise El Alto’da, bu kez binlerce kişinin katılımıyla açık bir halk meclisi toplantısı gerçekleştirildi. Bu toplantıya maden, elektrik, ulaşım ve fabrika işçileri sendikalarının yanı sıra, köylü ve mahalle federasyonlarının temsilcileri katıldı. İşçi temsilcileri, bir kez daha mücadelenin nasıl sürdürüleceğini tartıştı. Ancak en belirleyici konumda olan COB liderliği genel grev kararı almaya yanaşmazken, halk meclisinde, Paz hükümeti istifa etmeden barikatların kaldırılmayacağı ve mücadelenin sürdürüleceği kararı alındı.
Taban örgütlenmeleri, sendika liderlerinin daha mücadeleci bir çizgi izlemesini ve süresiz genel grev ilan etmesini istiyor. Latin Amerika işçi sınıfının mücadele geleneğinde, genel iş bırakma (paro general) ile genel grev (huelga general) arasında niteliksel farklar bulunuyor. “Genel iş bırakma” spesifik bir hedef doğrultusunda, emekçilerin hükümete karşı hoşnutsuzluğunu yansıtan geçici bir eylem biçimini ifade eder. Oysa genel grev, yalnızca üretimin durdurulması ve ekonominin felç edilmesi demek değildir, aynı zamanda siyasal iktidarı yıkmak üzere hedef almak ve iktidarın hangi sınıfın çıkarları doğrultusunda şekilleneceğini belirlemek anlamına gelir. Yani genel grev, tam da tarihsel anlamına uygun olarak iktidar sorununu gündeme getirir. Troçki’nin Fransa’daki genel grev deneyimini ele alırken değindiği şu hususlar, bu bakımdan son derece öğreticidir:
“Genel grevin temel önemi, elde edebileceği ya da edemeyeceği kısmi başarılardan bağımsız olarak, iktidar sorununu devrimci bir tarzda gündeme getirmesinde yatar. Fabrikaları, ulaşımı, genel olarak tüm iletişim araçlarını, elektrik santrallerini vb. felç ederek proletarya, yalnızca üretimi değil hükümeti de felç eder… Grev hangi sloganlarla ve hangi saiklerle ortaya çıkmış olursa olsun, eğer kitleleri gerçekten kapsıyorsa ve bu kitleler savaşmaya kararlıysa, genel grev ulusun bütün sınıflarının önüne kaçınılmaz olarak şu soruyu koyar: Evin sahibi kim olacak? … Genel grev özü itibarıyla siyasi bir operasyondur; işçi sınıfını bir bütün olarak burjuva devletinin karşısına diker… Genel grev, proletaryanın iktidarı fethi sorununu kararlılıkla gündeme getirir.”[1]
Bugün Bolivya işçi sınıfının ve emekçi köylülerinin önünde bu sorun tüm yakıcılığıyla durmaktadır. İsyanın dinamiği ve ortaya çıkan öz-örgütlenmeler, sendikal liderliği bütünüyle aşıp geçiyor. Nitekim COB Genel Sekreteri Juan Carlos Huarachi’nin şu sözleri de bu gerçeği doğrulamaktadır: “Devlet başkanı ve bakanları, olağanüstü hâl kararnamesini imzalamadan önce bin kere düşünmek zorundadır. Çünkü halk… İşte görüyorsun Junior! Kitleler kendi kendilerini örgütlüyor (autoconvocados); taban biz liderleri tamamen aşmış, bizi ezip geçmiştir! Hatta bize hain, satılmış sendika ağaları diye bağırıyorlar…”
Bolivya işçi sınıfı ve emekçi köylülük, öz-örgütlenmeler konusunda oldukça zengin bir deneyime sahiptir. Gerek 9 Nisan 1952’de askeri darbeye karşı ayaklanmayla yaşanan devrimci durumda gerek 1971’deki büyük madenci grevinde bu taban komitelerinin tarihsel rolüne tanıklık etmekteyiz. Hatta 1971’de grev ve taban komiteleri, fiili iktidar yetkileri üstlenerek birer işçi konseyine (consejo obrero) dönüşmüştü. Ancak Bolivya işçi sınıfı, 1917’de Rusya proletaryasının yaptığı gibi iktidarı ele geçirip burjuvaziyi alaşağı edemedi; keza bunu 2003 ve 2005 ayaklanmalarında da başaramadı. Çünkü Rusya’da olduğu gibi, devrimci bir programa sahip, kapitalizmi yıkmayı önüne koymuş, bu temelde işçi sınıfı içinde örgütlenerek kök salmış ve burjuva temsilcilerle asla uzlaşmayan Bolşevik tipte bir öncü partiden yoksundur. Dün olduğu gibi bugün de Bolivya ve tüm Latin Amerika işçi sınıfı, ne yazık ki aynı tarihsel açmazla karşı karşıyadır.
Morales’in rolü
Hem Bolivya burjuvazisi hem de emperyalist güçler, emekçiler içinde önemli bir desteği olan Evo Morales’in kitleleri kışkırtıp kendi çıkarları için kullandığını ileri sürüyor. Hatırlanacağı üzere, on dört yıl başkanlık koltuğunda oturan Morales, 20 Ekim 2019’da düzenlenen seçimlerde yüzde 47 oy alarak yeniden seçilmiş, ancak sağ muhalefet, seçimlere hile karıştırıldığını iddia ederek sokak gösterileri başlatmıştı. Ordu ve polis aygıtı da sağ muhalefeti desteklemiş ve ülkenin iç savaşa sürüklendiğini öne sürerek Morales’in istifasını istemişti. 10 Kasımda istifa etmek zorunda kalan Morales, ülkeden ayrılarak Meksika’ya iltica etti. Bu yaşanan, açık bir hükümet darbesiydi ve kitleler iktidarı gasp eden burjuva güçlerin, tıpkı bugünkü Paz Pereira hükümeti gibi kendilerine saldıracağını çok iyi biliyordu. Bu yüzden, hem kendi temsilcileri olarak gördükleri Morales’e hem de kazanımlarına sahip çıkmak için günlerce sokaklara indiler ve meydanlardan çekilmediler. Fakat o günlerde de MAS ve onun denetimindeki sendikal liderlik, emekçilerin mücadelesini dizginlemişti.
Darbenin ardından, Bolivya Çok Uluslu Yasama Meclisinin üst kanadını oluşturan Senatörler Meclisinin Başkan Yardımcısı Jeanine Áñez devlet başkanlığı görevine getirildi. Oligarşi ve destekçisi ABD emperyalizmi, bu ırkçı kadını kullanarak siyasal alanı geri dönüşsüz şekilde kontrol etmek istedi ama başaramadı. Emekçilerin dinmeyen öfkesi nedeniyle, 11 ay sonra, 18 Ekim 2020’de seçimler yapıldı ve MAS’ın adayı Luis Arce oyların yüzde 52,4’ünü alarak devlet başkanı seçildi. Darbecilerin desteklediği eski Devlet Başkanı Carlos Mesa ise yüzde 31,5 oranında oy alabildi. Fakat zaman içinde Morales ve Arce açık bir iktidar mücadelesine tutuştular. Morales yeniden aday olmak isterken, yerleşik burjuva güçler ve Arce buna karşı çıktı. MAS içindeki bu iktidar kavgası, yaşanan bölünmeler ve Morales yanlısı yerli halkın bir kesiminin protestolar düzenlemesi emekçi kitlelerde büyük bir demoralizasyona neden oldu. Bu koşullarda 2025’teki seçimleri sağcı Rodrigo Paz Pereira kazandı.
Belirttiğimiz gibi, Morales’in emekçi kitleler içinde belirli bir etkisi ve gücü var. Rodrigo Paz hükümeti ve tekelci burjuvazi, Morales’i siyaseten tamamen tasfiye ederek yaklaşan seçimlerde aday olmasını engellemek istiyor. Bu kapsamda, hakkında “halkı isyana teşvik, devlete karşı komplo ve yolsuzluk” suçlamasıyla açılmış birçok dava bulunuyor. Haliyle Morales her an bir tutuklanma hamlesiyle karşı karşıya kalabilir. Keza ABD emperyalizmi de anti-Amerikancı bir siyasal çizgiye sahip olan, Rusya ve Çin eksenine yakın duran Morales’i, tıpkı Venezuela Devlet Başkanı Maduro gibi tasfiye etmeyi amaçlıyor. ABD emperyalizmi, milliyetçi, sol burjuva iktidarların Latin Amerika kıtasında kitle hareketlerini kullanarak yükselmesini, Rusya ve Çin gibi rakip emperyalist güçlerin önünü açmalarını ve kendi nüfuz alanlarını daraltmalarını engellemeye çalışıyor. Nitekim yıllardır ağır ambargo altında boğulan Küba, doğrudan hedefe konmuş durumdadır. Morales ise kitle hareketinin yarattığı basıncı rejime karşı bir kaldıraç olarak kullanarak siyaset sahnesinde kendine manevra alanı yaratmak ve adaylığının önünü açmak istiyor. Hiç şüphe yok ki Morales, burjuvazi ve devlet aygıtıyla yapılan pazarlıklar kapsamında kendi amaçlarına ulaştığı anda, Paz hükümetiyle hiçbir sorunu kalmayacaktır.
Oysa devrimci kitlelerin talepleri, Morales’in burjuva düzenin siyasal kanalları içinde kendine yer açma hedeflerinin çok ötesine taşmaktadır. Seferber olmuş emekçi kitleler ile yerli ve yabancı sermayenin temsilcisi Paz hükümeti arasında uzlaşmaz sınıfsal çelişkiler bulunuyor. Paz hükümetinin varlığı, IMF boyunduruğu, kemer sıkma programı, büyüyen yoksulluk, köylü topraklarının parçalanarak tarım tekellerine teslim edilmesi, eğitim ve sağlığın özelleştirilerek piyasalaştırılması, otoriterleşme ve demokratik hakların yok edilmesi anlamına geliyor.
Devrimci çıkış yolu!
Taban komiteleri, direniş komiteleri ve halk meclisleri gibi öz-örgütlenmeler örgütleyen Bolivyalı emekçiler, bu yapılarda mücadelenin sorunlarını birlikte tartışıyor ve birlikte karar alıyor. Bu şekilde, işçi demokrasisini yani doğrudan demokrasiyi fiilen hayata geçirmiş oluyorlar. Aslında üretenler olarak, aynı zamanda üretimi ve toplumsal yaşamı yönetebileceklerini de somut örnekler üzerinden sergiliyorlar. Fakat haftalardır seferber olan, öz-örgütlenmeler yaratan ve devrimci koşullar oluşturan emekçiler, eylemlerinin gücü ve niteliğiyle uyumlu stratejik bir hedefe sahip değiller. Hedeflerinde ve taleplerinde belirgin bir muğlaklık bulunuyor. Paz hükümeti istifa edene kadar mücadeleyi sürdürmekte kararlılar. Kuşkusuz Paz’ın istifa etmesi, onda ifadesini bulan neoliberal saldırıların kısmen geri püskürtülmesi anlamına geliyor. Fakat kapitalist düzen yıkılmadığı müddetçe, bugün geri çekilen kemer sıkma programı, sınıfsal güç dengeleri değiştiğinde egemenler tarafından yeniden gündeme getirilecektir.
Reformist MAS ve Morales, yirmi yıl boyunca iktidarda kalmasına rağmen, emekçi kitlelerin yoksulluğunu hafifleten bazı kısmi reformların ötesine geçmedi. Dolayısıyla Paz’ın istifası ve yeni bir MAS ya da Morales iktidarının tesisi, işçi sınıfının ve köylülüğün sorunlarını asla çözmeyecektir. İşçi sınıfı, kapitalizmin yarattığı tüm yıkıcı krizleri ortadan kaldırmak için doğrudan iktidarı ele almak zorundadır. Nitekim mücadele uzayıp sertleştikçe, emekçi kitleler bu nesnel gerçekle daha fazla yüz yüze geliyor. Emekçiler, Paz iktidarını düşürmek için süresiz genel grev (huelga general) kararı alınmasını istiyor. Fakat Troçki’nin altını çizdiği üzere genel grev, “evin sahibinin kim olduğunu” göstermek demektir. Hâlihazırda isyan, hızla kritik bir denge durumuna doğru ilerliyor. İşçi sınıfı daha ileri bir adım atmadığı takdirde, ne yazık ki burjuva hükümet, sendika bürokratlarını, düzenden beslenen köylü ve mahalle federasyonlarının liderliklerini ve kiliseyi kullanarak isyanı içeriden zayıflatacak, nihayetinde de çıplak güç kullanarak ezecektir. İsyanın bu trajik akıbetten kurtulmasının yegâne yolu, emekçilerin taban meclislerini merkezileştirerek iktidarı almak üzere mücadeleyi ileriye taşımasıdır.
İktidarı alma hedefiyle ileriye doğru adım atan işçi sınıfı ve köylülük, kaçınılmaz olarak taban örgütlerini madenlere, fabrikalara, kışlalara ve hayatın her alanına doğru genişletmek, bunları daha üst düzeyde merkezileştirerek işçi konseylerine dönüştürmek sorunuyla yüz yüze gelecektir. Bu işçi konseyleri, bir taraftan kitle hareketini daha fazla merkezileştirip disipline ederken, öte taraftan da direniş fonları kurmak, gıda tedarikini güvence altına almak, ulaşımı sağlamak, temel kamusal hizmetleri örgütlemek ve daha da önemlisi üretim üzerinde işçi denetimini (control obrero) tesis etmek zorundadır. Tüm bunlar, somut bir ikili iktidarın varlığı anlamına gelir ve uzun süre sürdürülemez. Ya işçi sınıfı kesin ve son darbeyi vurarak iktidarı ele geçirecek ya da karşı-devrimci burjuvazi devrimi korkunç bir intikam hissiyle bastıracaktır. Daha önce vurguladığımız gibi; defalarca isyan edip ayağa kalkan ve devrimci durumlar yaratan Latin Amerika ve Bolivya işçi sınıfı, kapitalizmi yıkmadan onun yarattığı bu cehennemden ve yirmi beş yıldır süren kısır döngüden kurtulamaz!
[1] Troçki, Fransa Nereye Gidiyor?, https://www.marxists.org/archive/trotsky/1936/whitherfrance/ch01.htm
