Kepez’de 5 İşçiyi Hortum Değil Kâr Düzeni Öldürdü!

Kepez’de 5 İşçiyi Hortum Değil Kâr Düzeni Öldürdü!

26 Ekim gecesi saat 23.00 sıralarında, Antalya Kepez’de bir site inşaatında hortum meydana geldi ve kule vinç devrildi. Hortum, işçilerin kaldığı iki konteyneri parçaladı ve içlerindeki altı işçiyi metrelerce öteye savurdu; 5 işçi yaşamını yitirdi, biri ise yaralandı. Yaşamını yitiren işçiler, o saatte çalışmıyorlardı; şantiyede dinlenmek ve uyumak için kendilerine ayrılan konteynerde bulunuyorlardı.

İş cinayetinin yaşandığı alana giden Antalya Valisi’nin ilk değerlendirmesi şu oldu: “Çok enteresan bir doğa olayıyla karşı karşıyayız.” Burjuva basın da aynı dili kullandı: “Hortum faciası”, “hortum felaketi.” Oysa Vali aynı açıklamada başka bir şey daha anlatıyordu: O gün yapılan il koordinasyon kurulu toplantısında meteoroloji bölge müdürü, aşırı hava olaylarına karşı hazırlıklı olunması gerektiği konusunda uyarmıştı. Meteoroloji kent için sarı kodlu sağanak uyarısı da vermişti. Yani aşırı hava olayı riski, önceden devlet yetkililerinin de gündemindeydi. Bu uyarıya rağmen şantiyede herhangi bir önlem alınmadığı çok açıktır. Zira acı sonuç, konteynerlerde dinlenen işçileri koruyacak hiçbir adımın atılmadığını gösteriyor.

Vali hortuma “çok enteresan bir doğa olayı” diyor. Bir doğa olayı olan hortum neden enteresan oluyor? Olağan bir doğa olayından söz ediyoruz. Çok açık ki doğa felaket bilmez: Hortum bir doğa olayıdır ama onu felakete dönüştüren kapitalist sistemdir; kâr hırsıdır, alınmayan önlemlerdir, sermayenin hizmetindeki devlet yetkilileridir, burjuva iktidarıdır! Zira bu düzenin şantiyedeki somut karşılığı, patronun kararlarıdır: İşçileri hangi barınakta, şantiyenin neresinde, hangi uyarı ve tahliye planıyla barınmaya mecbur bırakan bizzat odur! Gerçekler bunlarken, iş cinayetine “doğa olayı” deyip geçmek, sorumluluğu rüzgâra yükleyerek sermayeyi aklamaktır.

İşyerinde, çadırda, yatakhanede, barakada, sokakta iş cinayeti!

On dört yıl önce, 9 Nisan 2012’de Elazığ’ın Maden ilçesinde bir yol şantiyesinde hortum, içinde 12 işçinin yemek yediği konteyneri onlarca metre savurmuş, altı işçi bu iş cinayetinde yaşamını yitirmişti. Aradan geçen yıllar içinde işçiler şantiye çadırlarında, konteynerlerde yanarak, konteynerlerinin üzerine devrilen vinçlerin altında kalarak alınmayan önlemler sebebiyle can verdiler. Bu ölümlerin ortak noktası, işçinin üretim dışında kullandığı yerin, yani yemek yediği, dinlendiği, uyuduğu alanın da kâr hırsı yüzünden birer ölüm tuzağına dönüştürülmüş olmasıdır. Bu düzende işçiler yalnızca çalışırken değil, dinlenirken, yemek yerken ve uyurken de iş cinayetlerinde ölüyor. Çünkü sermayenin hesabında işçinin barınağı bir yaşam alanı değil, en aza indirilmesi gereken bir maliyet kalemidir.

11 Mart 2012’de gece saatlerinde İstanbul Esenyurt’ta, Marmara Park AVM inşaatında işçilerin yatakhane olarak kullandığı naylon çadırlarda yangın çıktı. 11 işçi yanarak yaşamını yitirdi. Şantiyede yaklaşık 200 işçi kalıyordu. Çoğu Van, Sivas ve Ordu’dan gelmişti ve aralarında Van depreminden çıkıp İstanbul’a iş aramaya gelenler de vardı. Çadırların tek girişi vardı, acil çıkışı yoktu. Yangının nereden başladığı kadar, işçilerin neden dışarı çıkamadığı da sorulmalıydı. Çalışma Bakanlığı müfettişleri şantiyeyi denetlemiş, ama işçilerin yattığı çadırlara girmemişti. Yargılamada sorumluluk bir kez daha alt kademedeki çalışanların ve taşeronların sırtına yıkıldı. AVM’nin sahibi ECE İnşaat ile ana yüklenici Kayı İnşaat’ın sahipleri ilk davada sanık bile değildi. Marmara Park AVM’nin genel müdürü ise 2015’te beraat etti. Bu büyük şirketlerin yöneticileri hakkında ancak Yargıtay’ın bozma kararından sonra, ailelerin ısrarıyla suç duyurusunda bulunuldu. 2021’deki yeniden yargılamada burjuva yargısı asıl patronları korumaya devam ederken, taşeron Kaldem’in ortakları 14’er yıl hapis cezası aldı. Eğer iş cinayetinde hayatını kaybeden işçilerin ailelerinin mücadelesi olmasaydı, taşeronların feda edildiği bu sınırlı sonuca da ulaşılamayacaktı.

Esenyurt’ta işçilerin öldüğü çadırlarla Bornova’daki iş cinayeti arasında on yıl var. Barınağın adı değişti, ancak iş cinayetinin esas nedeni değişmedi. 30 Aralık 2022’de İzmir Bornova’da bir otel inşaatında kule vinç, yükseltme çalışması sırasında devrildi. Vincin karşı ağırlığı, işçilerin yatakhane olarak kullandığı konteynerin üzerine düştü. Üç işçi vinçte çalışırken, iki işçi ise mesaiden sonra konteynerde dinlenirken yaşamını yitirdi. Yaralı kurtulan bir işçi, vincin altına konteyner konulmaması gerektiğini kendi aralarında defalarca konuştuklarını anlattı; işçilerin konteynerin taşınması yönündeki talebi dikkate alınmadı. İddianame de aynı noktaya işaret ediyordu: Vinç yükseltme işi, mesai bitimi olan saat 17.00’dan sonra, işçilerin konteynerde bulunma olasılığının yüksek olduğu bir saatte sürdürülmüştü. Tehlike gizli değildi ve kâr hırsından gözü dönen patron bunu görmezden geldi. Fakat asıl sorumlu patron olmasına rağmen, iş cinayetinin sorumluluğu sermayeyi aklamak üzere iş güvenliği uzmanı Fikret A’nın sırtına yıkıldı. Geçtiğimiz günlerde 12,5 yıl ceza alan Fikret A. tutuklanarak cezaevine kondu. Böylece burjuva adalet mekanizması bir kez daha asıl katili, yani patronu korumuş oldu.

15 Ocak 2024 sabahı İstanbul Sultanbeyli’de, çelik yapı malzemesi üreten bir işyerinin hemen yanındaki konteynerde yangın çıktı. Konteynerde kaldığı bildirilen beş işçiden üçü yaşamını yitirdi. Konteynerdekiler arasında, daha 17 yaşında olan bir çocuk işçi de vardı. Yangının nedenine ilişkin o gün soruşturma başlatıldı. Ama hangi neden çıkarsa çıksın, ortadaki gerçek değişmiyor. Patronların işçiye “barınak” diye dayattığı bu ölüm kapanlarında yangına karşı önlem, güvenli ısınma ve kaçış yolu bulunmuyor. Elazığ’da yemek yerken, Esenyurt’ta ve Sultanbeyli’de barınırken, Bornova’da mesai sonrası ya da Kepez’de gece dinlenirken: Sermayenin kâr hırsı, işçi sınıfının üyelerini hayatın her alanında sistematik bir biçimde katlediyor!

Yatakhane de işyeridir: Mevzuatta var, sermayenin kitabında yok!

Patronların en sık başvurduğu savunmalardan biri, riskin yalnızca mesai saatlerine ait olduğudur. Bornova’da ölen işçilerin bağlı olduğu taşeron firmanın sahibi de, mesai saatlerinde zaten kimsenin konteynerde kalmadığını, işçilerin canının hesabını yapmanın iş güvenliği uzmanının işi olduğunu pişkince söylemekten geri durmadı.

Oysa burjuva hukuku bile sorumluluğun doğrudan patrona ve şirket yönetimine ait olduğunu yazıyor. Üstelik 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 3. maddesi işyerini tanımlarken, üretimin yapıldığı alanla yetinmez; dinlenme, yemek, uyku ve yıkanma yerlerini de işyerinin eklentisi olarak sayar. Yani patronun şantiyede kurduğu yatakhane konteyneri, yemekhane ya da çadır, hukuken işyerinin bir parçasıdır. Mesai bittiğinde sermayenin sorumluluğu bitmez. İşçi patronun gösterdiği yerde yatıyorsa, o yerin güvenliği de doğrudan ona aittir. İşçi servisle eve dönüyorsa servisin güvenliği de yine patronun sorumluluğundadır.

Yasanın 4. maddesi patrona; mesleki risklerin önlenmesi dâhil her türlü tedbiri alma, gerekli organizasyonu kurma ve araç-gereci sağlama yükümlülüğü getirir. 10. madde risk değerlendirmesini, 11. madde acil durum planlarını zorunlu kılar. İşyerlerinde Acil Durumlar Hakkında Yönetmelik doğal afetleri açıkça acil durumlar arasında sayar. 2013’te yürürlüğe giren Yapı İşlerinde İş Sağlığı ve Güvenliği Yönetmeliği ise daha da açıktır: Ek-4’e göre şantiyedeki barınma yerleri dış etkilerden korunmuş, mahfuz bir yere kurulmalıdır. Barınma amacıyla çadır ve branda kullanılamaz. Barınma yerlerinin ısıtma ve elektrik tesisatı yangın riski oluşturmayacak biçimde kurulmalı, açık ateşle ısınmaya izin verilmemelidir. Dolayısıyla işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması, doğrudan patronun sorumluluğundadır.

Barınma alanlarının güvenliği konusunda mevzuatta açık yükümlülükler var. Ancak mesele mevzuatın varlığı değil, bu kuralların kâr hırsına çarpıp sahada nasıl yok sayıldığıdır. Şantiye risk değerlendirmelerinde iskele, kalıp, kazı, vinç ayrıntılı ele alınır. İşçilerin geceyi geçirdiği konteyner ise çoğu zaman tek satırla geçilir ya da hiç yer almaz. Konteynerin yeri; rüzgâr yüküne, devrilme ihtimali olan vinçlere, düşen malzemeye ya da su baskınına göre değil, şantiyede sermayenin işine yaramayan atıl köşelere göre belirlenir.

Kepez’de işlenen bu iş cinayetinin tüm ayrıntılarını henüz bilmesek de, sermayenin hareket tarzını açığa vuracak sorular bellidir:

  • Konteynerlerin yeri seçilirken rüzgâr ve vinç devrilme alanı dikkate alındı mı?
  • Konteynerler zemine sabitlenmiş miydi, bağlantıları rüzgâr yüküne göre değerlendirilmiş miydi?
  • Risk değerlendirmesinde aşırı hava olayları yer alıyor muydu?
  • Meteoroloji uyarısı geldiğinde gece saatlerinde işleyecek bir uyarı ve tahliye düzeni var mıydı?
  • Meteoroloji’den gelen uyarılara rağmen işçiler daha güvenli alanlara neden taşınmadı?
  • Ölümlerle doğrudan bağlantısı olmasa da, devrilen kule vinç o gece rüzgâra karşı güvenli konuma alınmış mıydı?

Sayılar katliamı söylüyor, bize düşen ise örgütlenmek ve hesap sormak!

İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi’nin verilerine göre 2025’te en az 2105 işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti; bunların 493’ü inşaat ve yol işkolundaydı. Eylülde de en çok ölüm inşaat ve yol işkolunda yaşandı. 2026’nın ilk dokuz ayında ise en az 1736 işçi iş cinayetlerinde öldü. Yalnızca Ekim ayında Soma ve Zonguldak’taki madenlerde 8 işçi iş cinayetlerinde yaşamını kaybetti. İSİG Meclisi, Eylül raporunda 2013’ten bu yana ilk kez beş ay üst üste 200’ün üzerinde iş cinayeti kaydedildiğine dikkat çekiyor. Bu tablo, faşist rejim altında işçi sınıfının örgütsüzlüğünün daha da derinleştiğini, bu koşullarda sermayenin nasıl daha da pervasızlaştığını ve sistematik biçimde işçi kanı döktüğünü doğrudan kanıtlamaktadır.

Bu rakamlar işçi ölümlerinin genel boyutuna işaret ediyor. Burada ele aldığımız olaylar ise işçilerin korunması gereken alanın sadece üretim sahasıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Burjuva devlet ve burjuva medya bu ölümlere “doğa olayı”, “elektrik kontağı”, “talihsizlik” diyerek iş cinayetlerinin üzerini kapatıyor. Kepez, Elazığ, Esenyurt, Bornova ve Sultanbeyli yan yana konduğunda ise görünen tek bir gerçek var: İşçinin canı, üretimde olduğu gibi barınakta da, yolda da sermaye sınıfı ve burjuva devlet tarafından umursanmıyor!

Kepez’de beş işçi kardeşimiz daha yaşamını kaybetti. Bildiğimiz şu: Çalışmıyorlardı; dinlenmek için kendilerine gösterilen o teneke tabutlara çekilmişlerdi. Onların ölümü bir doğa olayı değil, sermayenin kâr hırsının taammüden işlediği bir sınıf cinayetidir. Bu düzen kendiliğinden değişmeyecek. Mevzuat yıllardır işçinin uyuduğu yeri işyerinin parçası sayıyor, ama işçiler yine vincin dibinde, rüzgâra açık sahalarda, kaçış yolu olmayan barakalarda yatıyor. Burjuva devlete veya kâğıt üzerindeki yasalara bel bağlamak işçi sınıfını bu ölüm çarkından kurtaramaz. Bu sömürü sistemine son verecek olan, işçilerin üretim ve yaşam koşullarını doğrudan denetim altına almalarıdır. Bu katliam düzeninden hesap sormak, iş cinayetlerinde ölmemek ve sömürüden kurtulmak için bağımsız sınıf temelinde örgütlenmek ve kapitalizme karşı mücadele etmek zorundayız!