Lenin’i Farklı Yapan Neydi?

Lenin’i Farklı Yapan Neydi?

Birinci Bölüm

Kaos içinde bir dünya

21 Ocak 1924’te gözlerini sonsuza dek kapatan Lenin, kapitalizmin ilk ve en büyük kırılma döneminde, dünya tarihinde neredeyse tüm halkları aynı anda içine alan, köklü altüst oluşların meydana geldiği kaotik bir çağda yaşadı.

Avrupa’da on yıllara yayılarak gelişen ama sanayi devrimiyle kükreyen kapitalizmin emperyalizm aşamasına geçmesi, sistemin bağrındaki çelişkileri keskinleştirip hızla bir patlamaya doğru sürükledi. Dünyanın her köşesine gitmek, oraları fethetmek, eski üretim ilişkilerini tasfiye ederek dönüştürmek ve sınırsızca büyümek sermayenin doğasında vardır. Fakat emperyalizm çağıyla birlikte, kapitalizmin her alanda yarattığı merkezileşme, yoğunlaşma, rekabet, hızlanma ve sabırsızlık çok daha üst boyutlara yükseldi. Emperyalist tekellerin dünyayı ve pazarları yeniden paylaşmaya dönük sabırsızlığı dizginlenemez oldu. Emperyalist devletlerin büyük bir iştahla hazırlandıkları ve sonunda 1914’te patlayan Birinci Dünya Savaşı, o güne kadar tarihin gördüğü en büyük savaştı. Nitekim sonuçları da büyük, tarihsel ve dünyasal ölçekte oldu.

Savaşın yarattığı ağır yıkımın altında ezilen emekçi milyonlar, sarsılmaz görünen kudretli Çarlık rejimini Şubat 1917’de yıktı ve Ekim ayında Rusya işçi sınıfı siyasal iktidarı ele geçirdi. 20. yüzyıl tarihinin akışını değiştiren Ekim Devriminin ve Bolşevik Partinin lideri Lenin’di. Savaş ve Ekim Devriminin Avrupa’dan başlayarak estirdiği toplumsal değişim fırtınasının etkisiyle, Çarlığın ardından Alman, Avusturya-Macaristan ve Osmanlı imparatorlukları çöktü. Asya’dan Afrika’ya, Avrupalı emperyalistlerin sömürgeleştirdiği ülke ve coğrafyalarda ulusal kurtuluş mücadeleleri dinamizm kazandı, ezilen halkların özgür olma umudu elle tutulur hale geldi. Sömürüyü, savaşı, ezme ve ezilme ilişkisini ortadan kaldıracak, gelişmiş sanayi ve kültür üzerinde yükselecek yeni bir toplum umudu, ileri ülke işçi sınıflarının bilincinde somut bir karşılık buldu. Avrupa’da ama özellikle de Almanya’da işçi sınıfının iktidarı alabilmesini mümkün kılacak devrimci durumlar oluştu. Zaten Lenin ve Troçki gibi Bolşevik liderler, Rusya’da her türlü olumsuz koşulu, kapitalizmin yeterince gelişmemesini, geri ekonomik ve kültürel ilişkilerin belirleyiciliğini hesaba katarak işçi sınıfının iktidarı almasını savunduklarında, bunu Avrupa devrimiyle birlikte ele alıyorlardı. Tümüyle enternasyonalist bir perspektiften, Rus ve Avrupa devrimini bütünleşik bir süreç olarak düşünüyorlardı. Rus devrimi Avrupa sosyalist devriminin başlangıcı olacak ve yolu açacaktı; Avrupa’nın gelişmiş ekonomisi ise Rusya’daki olumsuz şartların üstesinden gelinmesini sağlayacaktı.

Kapitalizm, dünya ölçeğinde gerçekten de eşi benzeri olmayan bir kriz yaşıyordu. Savaş, dünya ekonomisinin ve pazarının ağır darbe alması, Rus işçi sınıfının tetiklediği devrimci dalga, burjuvaziyi köşeye sıkıştırmıştı. Sendikalarda, sosyalist ve komünist partilerde örgütlü Avrupa işçi sınıfı gerçek bir güç konumundaydı ve iktidarı ele geçirme olasılığı ilk kez bu denli yüksekti. Devrim, iktidar, sınıf ve siyaset gibi konular günlük hayatın sıradan bir parçasıydı ve her yerde tartışılıyordu. Burjuva sınıfının tüm katmanlarında, geleceğe dair ciddi bir belirsizlik, kaygı ve korku hâkimdi. Fakat keskinleşen sınıf savaşımının işçi sınıfı cephesinde büyük ihanetler yaşandı; II. Enternasyonalin merkez partisi konumunda olan Alman Sosyal Demokrat Partisi (SPD), savaşı ve burjuva devleti destekleyerek 1914’te oynadığı uğursuz rolünü 1918 Kasım Devriminde de oynadı. SPD liderliğinde kurulan hükümet, monarşinin yıkılıp cumhuriyetin kurulduğunu ve devrimin tamamlandığını söyleyerek işçi ve asker konseylerini işlevsizleştirdi, ikili iktidarın tasfiyesini sağladı. 15 Ocak 1919’da Alman işçi sınıfının ve komünist hareketin en hünerli liderleri olan Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in katledilmesi emrini vererek, karşı-devrimci rolünü doruğa çıkardı. Neticede Almanya’da proleter devrimin gerçekleşmemesi, 1919 Martında Macaristan’da kurulan Sovyet iktidarının yenilmesi ve 1920 İtalyan genel grevinin başarısız olması, burjuvaziye nefes aldırdı ve güçlenmesini sağladı.

Esasında 1917 Ekim Devrimiyle başlayan devrimci uzun dalga, kimi zaman yükselip sertleşerek kimi zaman ise geri çekilip etkisizleşerek İkinci Dünya Savaşının sonuna kadar sürdü. Emperyalist kapitalist sistemin bu dönemde içine girdiği istikrarsızlık o denli güçlüydü ki, Lenin’in “can çekişen kapitalizm” tezi hiç de boşlukta durmuyordu. Kuşkusuz beklenen bir kendiliğinden çöküş değildi. Burjuvazi yükselen devrimci dalgayı sosyal demokrasi sayesinde kırmış olsa da, düzenin istikrar kazanamaması, ekonomik kriz ve savaşın yarattığı yıkımla birleşen çok yönlü toplumsal sorunlar sınıf mücadelesini canlı tutuyordu. Giderek güçlenen Komünist Enternasyonalin önderlik boşluğunu doldurması, işçi sınıfının işbirlikçi sosyal demokrasinin hegemonyasından kurtulması ve toplumsal öfkenin kapitalizme yönlendirilmesi mümkündü. Ancak devrim cephesi sayısız sorun ve eksiklikle sakatlanmıştı; Rusya’daki gibi Bolşevik bir parti, Lenin ve Troçki ayarında liderler yoktu. Devrim cephesinin burjuva düzeni alaşağı edemediği ama burjuvazinin de kalıcı istikrar kuramadığı bu kaotik dönemde faşizm boy verdi ve 1922’de İtalya’da zafer kazandı.

Dünya ekonomisi toparlanıp uluslararası ticaret hızlanırken, savaşın olumsuz toplumsal etkileri azaldı ve devrim dalgası sönümlenmeye başladı. Kapitalizm istikrar kazanmış gözüküyordu. Lakin büyük hayallerle başların döndüğü bir anda, ABD merkezli patlayan 1929 krizi tüm dünyayı sarstı. Kapitalizm tarihinin bu en büyük ekonomik krizi, sistemin istikrarsızlığını daha da derinleştirdi. Kitleler umutsuz ve arayış içindeydi. Sosyal demokrasinin ve SSCB’de hâkimiyet kazanmış Stalinist bürokrasinin işçi hareketini parçalayıcı politikaları yüzünden güç kazanan faşizm, bu kez 1933’te Almanya’da iktidara geldi. Faşizm, proleter devrim cephesinin kapitalizmi yıkarak toplumu kaostan çıkartamamasına verilmiş son derece ağır bir cezaydı. Burjuvazi, yeni bir toplum kurulmasını engellemek ve kapitalist düzeni kurtarmak için faşizmin önünü açtı.

Hitler ve Mussolini liderliğindeki faşizm, örgütlü işçi sınıfını ezerek Alman ve İtalyan emperyalizmini yeniden savaşa hazırladı. 1939’da İspanya’da faşizmin iç savaştan galip çıkması ve hemen ardından kudurgan Alman emperyalizminin Avrupa’yı işgal ederek İkinci Dünya Savaşını başlatmasıyla girilen süreç, tarihin en karanlık ve en boğucu dönemidir. Fakat aynı anda, tüm umutsuzluk atmosferine rağmen direniş de vardı. Balkanlarda, Yunanistan’da, Fransa ve İtalya’da faşizme karşı gelişen partizan direnişi, anti-kapitalist bir potansiyelle doluydu. Nitekim faşizm ezildikten sonra, SSCB’nin nüfuz alanı olarak tanımlanan Doğu Avrupa haricinde Yunanistan, İtalya ve Fransa’da iktidar fiilen komünist partilerin liderliğindeki partizanların eline geçti. Ne var ki Sovyet bürokrasisi, ABD ve İngiltere’yle yaptığı anlaşma doğrultusunda bu ülkelerde iktidarın burjuvaziye teslim edilmesini sağladı. Böylece dünya kapitalist ve “sosyalist” olmak üzere iki kutba bölünmüş olsa da, 1914 ile 1945 arasında uzun bir kriz döneminin ardından kapitalizm istikrar kazandı. SSCB’deki bürokrasinin “barış içinde bir arada yaşama” politikası ve dünyanın en büyük sanayi gücü haline gelmiş ABD’nin sahip olduğu muazzam kaynaklar kapitalizme can suyu verdi.

20. yüzyıl tarihi, Lenin’in beklediği Avrupa devriminin gerçekleşmediği koşullarda, bir ülkede yalnız kalan işçi iktidarının akıbetinin ne olabileceğini göstermesi bakımından muazzam bir deneyim sunar. 120 milyon köylünün yaşadığı, sanayinin son derece cılız kaldığı, on milyonların okuma yazma bilmediği, geri ekonomik ve kültürel ilişkilerin hâkim olduğu Rusya’daki koşullar, iç savaşın yıkıcı etkisiyle daha da ağırlaştı. Bizzat Lenin’in vurguladığı gibi, işçi iktidarı çok erken bir dönemde bürokratik bozulmaya uğradı ve yıllar içinde devlete hâkim olan bürokrasi, kendi ideolojisini ve yaşam tarzını oluşturdu. Lenin’in ölümüyle tarihsel önemde bir devrimci figürün sahneden çekilmesi, bürokrasinin karşı-devrim sürecini hızlandırdı. Stalin liderliğindeki bürokrasi “tek ülkede sosyalizm” ideolojisi temelinde devleti tamamen ele geçirirken, başta Troçki olmak üzere eski Bolşevik kadroların dalgalar halinde yok edilmesi 1940’lara kadar sürdü.

Bürokrasi, devlete hükmeden ve bu sayede üretim araçları üzerindeki devlet mülkiyetinin tasarruf hakkına sahip olan, kolektif sömürücü bir sınıf oluşturuyordu. Sovyet bürokrasisinin sosyalizm söyleminden vazgeçerek üzerine bastığı dalı kesmesi düşünülemezdi. Onun kolektif sömürücü sınıf konumunu sürdürebilmesinin tek koşulu, üzerinde yükseldiği devlet mülkiyetini korumasıydı. Tek ülkede sosyalizm, devletçi sosyalizm veya reel sosyalizm biçimindeki teorik ve politik uydurmaların amacı, bürokrasinin devlet mülkiyetiyle kurduğu bu kopmaz ilişkiyi meşrulaştırmaktır. Esasında savaş sonrasında kapitalizm istikrar kazanırken, Doğu Avrupa’yı nüfuzuna almış olan Sovyet bürokrasisi de istikrar peşindeydi. Olası savaşların ve büyük devrimci altüst oluşların kendi iktidarını tehlikeye atmasını kesinlikle istemiyordu. Nitekim bu doğrultuda, dünya komünist hareketinin devrimci bir yönelime girmesine asla izin vermedi. Fakat kapitalizmin kuşatması altında tarihsel bir anomalinin ömrünü daha fazla uzatması mümkün değildi; 1989’da Berlin Duvarının yıkılmasıyla başlayan süreç, 1991’de SSCB’nin çökmesiyle tamamlandı.

Dünya burjuvazisi, emekçi kitleler üzerindeki ideolojik hegemonyasını sağlamlaştırmak, işçi sınıfının ekonomik, ideolojik ve politik mevzilerini dağıtmak için topyekûn bir saldırı başlattı: SSCB’nin çöküşü sosyalizmin iflasıydı, sınıf mücadelesi bitmiş, kapitalizm zafer kazanmış ve tarihin sonu gelmişti! Şaha kalkan gerici dalganın etkisine giren sosyalist harekette başlayan umutsuzluk ve depresyon, Marksizmden uzaklaşmaya, liberalleşmeye, işçi sınıfının devrimci rolünün reddedilmesine, kimlik siyasetinin öne çıkartılmasına ve örgütlü devrimci mücadeleden kaçışa neden oldu. Ne yazık ki aradan geçen onca yıla rağmen, dünya komünist hareketini kuşatan tasfiye, dağılma ve likidasyon dalgası son bulmuş değil.

Üstelik bu sürede, sosyalizmin ölümünü ilan edip zafer çığlıkları atan dünya kapitalizmi, tarihsel sınırlarına ulaşarak varoluşsal bir krize girmiştir. Lenin’in emperyalist kapitalizme dair çürüme tespiti, günümüz dünyasında gerçek anlamına kavuşmuştur. Son 25 yıldır kapitalizm, tarihsel çıkışsızlıkla bütünleşen emperyalist hegemonya krizinin her alanda doğurduğu istikrarsızlık ve büyük sorunlarla boğuşuyor. Ortadoğu’dan Ukrayna’ya kendine özgü biçimler alan Üçüncü Dünya Savaşı, bu kapsamda şiddetlenen emperyalist rekabet, düzenin otoriterleşmesi, demokratik hakların yok edilmesi, faşist hareketin büyümesi, soykırımın olağanlaşması, küresel göç krizi, ekolojik kriz, toplumları kuşatan umutsuzluk… İkinci Dünya Savaşının ardından ABD’nin hegemonyası altında kurulan uluslararası düzen fiilen dağılmıştır. ABD’nin Venezuela’ya saldırıp devlet başkanı Maduro’yu kaçırması örneğinde gördüğümüz üzere, hiçbir uluslararası kural ve kaide artık geçerli değildir. “Beni ancak kendi ahlakım, kendi aklım durdurabilir; uluslararası yasalar umurumda değil” diyen faşist Trump’ın kişiliğinde cisimleşen haydutluk ve sınırsız zorbalık tek gerçek ölçüttür. Nereden bakarsak bakalım, bir kez daha dünyaya hâkim olan kaostur.

Fakat her şey karşıtıyla var. 2000 yılı dönemecinde başlayan ve 2008 küresel kriziyle daha da şiddetlenen isyan dalgaları, halkalar halinde birbirine ekleniyor. Neredeyse her yıl, en az üç dört ülkede emekçi halk isyanları patlıyor. Ne var ki bu kitle isyanları devrimci durumlar yaratmasına rağmen, işçi sınıfı devrimci bir önderliğe sahip olamadığı için sermaye düzenini hedef alamadan geri çekiliyor. Günümüz dünyası ile Lenin’in yaşadığı dönem arasında sayısız benzerlik var. Ancak meseleye işçi sınıfının örgütlülüğü ve devrimci hareketin gücü açısından bakarsak, aynı benzerliği göremeyiz. Dünya devrimci hareketinin bugünkü dağınıklığının tek sebebi SSCB’nin tarih sahnesinden çekilmesi değildir. Kapitalizmin uzun istikrarlı döneminde Sovyet bürokrasisinin yurtdışı temsilciliği işlevi gören komünist hareket, sosyal devlet uygulamalarının da etkisiyle büyük ölçüde hareketsizleşmiş, içten içe çürüyerek devrimci niteliğini kaybetmiştir. Bu çürüme, reformist dönüşüm ve düzenle bütünleşme eğilimi, SSCB’nin çöküşüyle birleşerek uzun ve sancılı bir geri çekilmeye neden olmuştur.

Bu geri çekilmenin uluslararası komünist harekete bulaştırdığı en yıkıcı hastalık, sektleşme ve sekterleşmedir. Parçalanma, kendi içine kapanma, eleştiriye düşmanca yaklaşma, SSCB’nin neden çöktüğünü sorgulamaya dönük ilgisizlik, eski ezberlerin biteviye tekrar edilmesi, işçi sınıfıyla bağların neredeyse tümden kopması ve daha da küçülme… Bunun sonuçları şunlardır: Kadroların çoğunlukla deneyimsiz ve disiplinsiz olması, devrimci mücadelenin kişinin hayatının her alanını kuşatamaması, bütünlüklü düşünme eksikliği, nitelikten yoksunluk, işlerin gerektiği gibi örgütlenememesi, sorumluluktan kaçınma ve benzeri. Sektleşme/tarikatlaşma, sosyalist kadro ve partizanlarda sekterleşme, düşünsel dar görüşlülük, farklı düşüncelere ilgisizlik doğurur; etkileşim ve canlı tartışmaların zeminini yok eder. Tarikatlaşma bir kez kendi kültürünü yarattıktan sonra, var olan esnekliği ve toleransı yok eder, en küçük farklılığa karşı şiddetli bir tahammülsüzlük gelişir. Ayrıca düzen siyasetinin otoriterleşip tek kişiye dayalı oluşturduğu işleyiş tarzı da sosyalist örgütleri etkisi altına almaktadır. Çift yönden baskı kuran bu nesnellik, devrimci Marksizm saflarında duran ve enternasyonalist komünist olma iddiasındaki çevreleri de aynı tarikatlaşma çukuruna sürüklemektedir. Kuşkusuz devrimci mücadele sürecinde ideolojik ve politik ayrışma kaçınılmazdır. Mesela bugün Türkiye’de anti-emperyalizm adına ulus-devleti savunan, milliyetçi, devletçi, sol Kemalist ve üstelik de reformist yapılarla zaten birlikte olmak mümkün değildir. Ancak bu kesimler de, neredeyse kelimesi kelimesine aynı şeyleri savunmalarına rağmen bir araya gelemiyorlar; bunun nedeni ideolojik-politik ayrışma değil, her çevrenin tarikat yapısını sürdürme arzusudur.

Fakat bu ayrışma ve kavgalar bahane edilerek sosyalist mücadeleden uzak durulmasının kabul edilemez olduğunun da altını çizmek gerekiyor. Öyle ya da böyle, sınıfsız dünya mücadelesinin nehri geçmişten günümüze akmaya devam ediyor. İşçi sınıfı, kapitalizmin yarattığı yıkıma karşı eninde sonunda örgütlü bir cevap verecektir. Bugün dağınık olan sosyalist hareket, günün birinde, yükselen devrimci mücadelenin ağır baskısı altında mevcut parçalı konumunu sürdüremeyip birleşme yönünde adım atacaktır. En azından bu yönde nesnel ve güçlü bir zemin oluşacak; benzer ideolojik ve politik kümelerin aynı büyük halka içinde toplanması olasılığı yükselecektir. Rus devrim tarihi incelendiğinde, Ekim Devriminin hiç de kolay olmadığı, işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki savaşımın 8 aylık süreçte birçok aşamadan geçtiği, devrimin öncüsü Bolşevik Partinin kendi içinde farklı görüşlerin ve gruplaşmaların olduğu, sert tartışmalar ve kavgaların ardından büyük bir dönüşüm geçirdiği görülür. Dinamik, değişim halinde olan, iç tartışma süreci canlı bir Bolşevik Parti yerine, en baştan, ideolojik ve politik açıdan monolitik, Lenin’in mutlak egemenliği altında devrime ilerleyen parti anlatısı Stalinist bir efsanedir. Amaç, her türlü itirazı boğmak, devlet ve parti üzerindeki mutlak kontrolü sürdürmek ve bunu da Lenin’e dayandırmaktı.

Lenin, partinin yüz yüze kaldığı her büyük sorunda ve her büyük devrimci dönemde, liderliği uzun yorucu tartışmalar ve yıpratıcı mücadelelerle yeniden kazanmış, bunu yaparken Bolşevik Parti içindeki birliği de sağlamıştır. Örgütsel mekanizmaların gücüyle, daha en baştan belirlenmiş mutlak bir liderlik yoktur; parti üzerindeki teorik ve politik hegemonyanın yeniden sağlandığı bir liderlik vardır. Burjuva karşı-devriminin propagandacıları Stalin’i Lenin’in paltosundan çıkmış gibi tasvir etmeyi pek severler. Onlara göre Lenin zalim tabiatlı, cani, diktatör, teröre meraklı, benmerkezci, ihtirastan gözü dönmüş bir kişiliktir. Stalinist resmi anlatıya göre ise o doğuştan büyük bir devrimci liderdir ve her adımında oynayacağı tarihsel rolün bilincindedir. Her iki anlatıda da gerçek Lenin yoktur.

Savaşta ya da devrimde, liderlerin toplumların kaderi üzerinde oynadığı tarihsel-hayati rolü vurgulamaya gerek var mı? Fakat liderler, kendi iradeleriyle özel olarak toplumsal koşullar yaratamazlar. Gerekli toplumsal koşullar oluşmadan, tarihe mal olmuş liderler ne ortaya çıkabilir ne de rollerini oynayabilirler. Yalnız, aynı toplumsal koşulların birilerini tarih sahnesinin ön saflarına itmesi, başkalarını ise durdukları yere çivilemesi nasıl açıklanır? Bu noktada, liderin, dönemin toplumsal gereksinimlerine herkesten daha çok uyum sağlayacak nitelikte olması ve sayısız unsuru kendi kişiliğinde cisimleştirmesi belirleyicidir. Lenin, evrensel bakış açısı ile Rus toprağının gerçekliğini, cesaret ile ihtiyatlılığı, analiz ile politikayı, toplumsal koşulların gerekliliği bilinci ile öznel müdahalenin belirleyici rolünü, sabır ile sabırsızlığı, proletaryanın en aktif bölümünün tecrübesi ile anlayışlılığı kişiliğinde cisimleştirmişti. Lenin’in oynadığı tarihsel rolü değişik vesilelerle vurgulayan Troçki, şöyle yazar: “1917’de orada olmasaydım, Petersburg’da, Ekim Devrimi Lenin’in varlığı ve idaresiyle yönlendirilmiş olarak gerçekleşirdi. Eğer ne Lenin ne de ben Petersburg’da olmasaydık, Ekim Devrimi olmazdı: Bolşevik Parti yönetimi devrimin gerçekleşmesini engellemiş olurdu.”[1]

Lenin nereden ve nasıl öğrendi?

Lenin’in eşi Nadejda Krupskaya, 1893 sonbaharında aktif şekilde devrimci faaliyete katılmak için Petersburg’a giden Lenin’le tanıştığında, karşısında, kendini çok iyi yetiştirmiş bir Marksist bulduğunu aktarır.[2] Lenin, başta Kapital olmak üzere Marx ve Engels’in birçok eserini okumuştu; Marksizmin teorik derinliğine ve diğer akımlara yönelttiği eleştirilere vakıftı. Mesela ihtiyaç duyulan pazarı yaratamayacağı düşüncesinden hareketle Rusya’da kapitalizmin gelişemeyeceğini ileri süren Narodnaya Volya’nın (Halkın İradesi) tezlerini, “Sözde Pazar Sorunu Üzerine” başlığı altında eleştirmiş ve bunları bir defterde toplamıştı.[3] Lenin, 4 Aralık 1887’de üniversiteden atılmasından 1893’ün sonbaharına kadar düzenli bir şekilde okumuş, araştırmış, toplumu gözlemlemiş, düşünmüş ve Marksizm yolunda fikirlerini netleştirerek sosyalist dünya mücadelesinin içine dalmıştı. Peki, Lenin’i bu kadar süre geride tutan neydi?

Lenin, toplumun üzerine bir karabasan gibi çöken Rus despotizmini bireysel terör eylemleriyle yıkmak üzere harekete geçmiş devrimci bir aydın kuşağın içinde yetişmiştir. 1861’de kaldırılan toprak köleliği (serflik), köylülerin yaşamında köklü bir değişim yaratmamış, siyasal özgürlükler tanınmamış ve toplum üzerinde açık şiddete dayalı zorbalık sürüp gitmişti. Çoğunlukla soyluların, bürokratların ve burjuvaların çocuklarından oluşan entelijansiya, Batı ülkelerinde sanayinin gelişmesini, devrimleri, dönüşen toplumsal yaşamı biliyordu ve derinden etkilenmişti. Rusya’da ise boğucu bir durgunluk, cehalet, köylülerin iliklerine kadar sömürülmesi, salgın ve kıtlık kol geziyor; tüm bunları umursamayan hantal bir bürokrasi ve siyasal yönetim hüküm sürüyordu. Anton Çehov’un ünlü yazar Dmitri Grigoroviç’e yazdığı şu satırlar, dönemin değişmeyen kasvetini ve devrimci aydın kuşağın çıkışsızlığını son derece etkili bir şekilde betimliyordu: “Bir yanda hayata ve hakikate duyulan tutkulu bir susuzluk, bozkırlar kadar engin bir eylem düşü. Diğer yanda ise uçsuz bucaksız bir ova, haşin bir iklim; o ağır, o dondurucu tarihiyle gri ve çetin bir halk, yabanilik, bürokrasi, yoksulluk ve cehalet… Rus hayatı, Rus insanının üzerine bin tonluk bir kaya gibi çöküyor.” [4]

Rus toplumu ve aydın kuşak ile Rus despotizmi arasındaki bu derin çelişki, büyük ve köklü devrimci bir hareketin doğmasını sağlamıştır. Bu sürece katılan aydınlar, Rus halkının üzerine bin tonluk kaya gibi çöken Çarlık rejimini temellerinden sarsıp devirmek için harekete geçmişti. Aleksandr Herzen, Nikolay Çernişevski, Mihail Bakunin gibi dönemin aydınları, farklı isimlerle anılan Rus Halkçılık Hareketinin en önemli kurucuları ve düşünsel öncüleriydiler. Hem Herzen hem de Çernişevski, Rus köy komününün (obşçina) Rusya’daki sosyalist dönüşümün temeli olabileceğini ve Batı’daki kapitalist aşamalardan geçmeden doğrudan sosyalizme ulaşabileceğini düşünüyordu. Köylülerin doğuştan sosyalist ve isyankâr olduğunu ileri süren, halkın içgüdülerine dayanan topyekûn bir yıkım ve devrim çağrısı yapan Bakunin de aynı sonuca varıyordu: Ulusun zekâ ve iradesiyle kapitalizmin korkunç bedelini ödemekten kaçmak mümkündü. “Halk çok acı çekiyor… Kitap beklemiyorlar; inanç, irade, ikna kabiliyeti ve enerjiyi kendilerinde birleştiren havariler bekliyorlar” diyen Herzen, 1861’in sonbaharında öğrencilere şu çağrıyı yaptı: “Üniversitelerin kapanması gerçek öğrenimi yok etmeyecektir. Üniversitelerin genç insanları eyaletlere dağılsın. Özgür bir insan olmak için halkın içine gitmek şarttır.”[5] Böylece “halka gitme” söylemi etrafında siyasal bir hareket doğmuş oldu.

Kendini halka adamış bu havariler, özü itibariyle “sosyalist” bir yapıda olduklarını varsaydıkları köylülerin içine girip propaganda yapmayı, onları toplumsal bir isyana hazırlamayı ve Çarlığı devirmeyi önlerine koydular. O dönemde Rusya’da kapitalizm henüz emekleme aşamasındaydı ve gelişmiş bir işçi sınıfı yoktu. Devrimci aydınlar, işçi sınıfının devrimci rolünü ya derinlemesine kavrayamıyor ya da bunu Batı’ya özgü bir olgu olarak görüyorlardı. Mesela Çernişevski, ortak toprak mülkiyeti sayesinde Batı Avrupa’daki “korkunç proleterleşme ülserine” karşı koyabileceklerini dile getiriyordu. Yani kapitalizmin gelişmesi, köylülüğün çözülmesi ve işçi sınıfının oluşması; sürecin sarsıcı, sancılı ve acı verici yanlarından hareketle, olmaması ve mutlaka kaçınılması gereken bir felaket olarak görülüyordu. Bu yüzden mücadelenin öznesi işçi sınıfı değil köylülüktü! Oysa hayatın içindeki gerçek köylülük ile aydınların zihinlerinde teorize ettiği köylülük aynı değildi.

Çeşitli örgütler kurulup dağıldıktan sonra, Rusya’da Halkçılığın kökleşmesini sağlayan Zemlya i Volya (Toprak ve Özgürlük) 1862-63’te kuruldu. Örgütün ismi, Nikolay Ogarev’in Herzen’in Kolokol (Çan) dergisinde yayınlanan yazısında “halkın neye ihtiyacı var?” sorusuna verdiği “Toprak ve Özgürlük elbette” cevabından doğmuştur. Hareketin manevi lideri sayılan Çernişevski’nin tutuklanmasıyla başlayan baskı döneminin ve 1863’teki başarısız Polonya ayaklanmasının ardından örgüt 1864’te dağıldı. Baskı ve yükselen Rus milliyetçiliği, halk desteğinin dibe vurmasına neden olmuştu. Fakat Rusya’nın dört bir tarafında çeşitli öğrenci grupları, aynı geleneğin devamı olarak köylüler içindeki mücadeleyi sürdürdüler. Özellikle 1874’te, binlerce genç kadın ve erkek, ayrıcalıklı koşullarını terk edip büyük bir tutkuyla köylere gittiler. Köylülerle ilişki kurabilmek, onları uyandırıp örgütleyebilmek için köylü kıyafetleri giyip yoksul bir yaşam sürmeyi göze aldılar.

Dağınık haldeki çeşitli devrimci gruplar, 1876’da Kuzey Devrimci Halkçı Grubunun öncülüğünde birleşerek yeniden Zemlya i Volya adı altında toplandılar. Merkezi yapıda örgütlenen gizli bir hareketti bu. Toprağın kolektif mülkiyetine dayalı, özünde bir “köylü sosyalizmi” olan yeni bir toplum kurmayı hedefliyordu. Fakat 1879’da toplanan Voronej Kongresinde örgüt ikiye bölündü: Bir kesim siyasi mücadelenin aracı olarak terör eylemlerine başvurulması gerektiğini savunurken, diğer kesim eski yöntemle köylerde kalarak propagandaya devam edilmesinde ısrar etti. Terörü savunan kanat Narodnaya Volya (Halkın İradesi) olarak siyaset sahnesine çıktı. Daha sonra örgütün lideri olacak Andrey Jelyabov, bir grup devrimcinin kendini halk hareketinin yerine ikame etmesini şu sözlerle meşrulaştırmaya çalışıyordu: “Tarih çok yavaş ilerliyor, onun bir itişe ihtiyacı var.” İleride Rusya’da Marksizmin kurucusu haline gelecek Plehanov’un başını çektiği bir grup ise Çornıy Peredel (Kara Bölüşüm)[6] adını aldı. Çarları öldürmeye dönük birçok suikast düzenlendi ve sonunda 1 Mart 1881’de II. Çar Aleksandr öldürüldü. Ancak bu suikast, korkunç bir gericilik dalgasına yol açmaktan öte bir sonuç doğurmadı.

En temel siyasal özgürlüklere (söz, basın, toplantı) bile izin vermeyen, toplumsal ve düşünsel hayatı boğan Çarlık rejiminin umutsuzluğa sürüklediği devrimci entelijansiya, başka bir yol olmadığı düşüncesinden hareketle teröre yöneliyordu. Nitekim Lenin’in ağabeyi Aleksandr İlyiç Ulyanov da, “mutlak kötülüğe” karşı direnmek için Narodnaya Volya’ya katıldı. III. Aleksandr’a, babasının öldürüldüğü 1 Martta suikast düzenlenecekti. Fakat Aleksandr İlyiç ve arkadaşları yakalandı. Mahkemede yaptığı konuşmada, toplumsal hayata etki etmenin tek doğru yolunun “kalem ve sözle yapılan propaganda” olduğuna inandığını ve fakat Rusya’daki mutlakiyet rejiminin bu yolu kapattığını dile getirmişti. Bu yüzden terör, mevcut baskıcı düzenin ve yaşamdaki çelişkilerin kaçınılmaz bir sonucuydu. Toplumsal bir uyanış ancak bu yolla yaratılabilirdi.[7] Petersburg Üniversitesi Doğa Bilimleri son sınıf öğrencisi olan Aleksandr, haksızlığa ve adaletsizliğe tahammül edemeyen yetenekli, meraklı, tutkulu bir gençti. 8 Mayıs 1887’de Çarı öldürmeye teşebbüsten idam edildi.

Henüz sosyal demokrasinin (o dönem sosyal demokrasi Marksizmi ifade ediyordu) son derece zayıf olduğu ve tanınmadığı bir dönemde, sayısız genç gibi Lenin’in de doğal devrimci çevresini Halkçılık ve Narodnaya Volya oluşturuyordu. Üstelik lise son sınıf öğrencisi olan Lenin, şehit olarak kabul edilen bir ağabeyin kardeşiydi ve mutlaka üzerinde onun mirasının ağırlığını hissetmişti. Narodnaya Volya saflarına katılması için her şey uygundu ama o katılmadı. Bunun nedeni, iddia edildiği gibi Lenin’in o dönem Marx’ı okuması ve Marksist olması değildir. Lenin’in devrimciliğe dair ilk sözleri ağabeyinden duyduğu ve ilk fikirleri ondan öğrendiği yönünde yaygın bir kanaat vardır. Troçki, Lenin’in tüm eserlerinin ilk editörü Kamenev’in bu yöndeki düşüncesine değindikten sonra, İzvestia gazetesinin eski editörü Yuri Steklov’un şu satırlarını aktarır: “Tutuklanmasından kısa bir süre önce ağabey, küçüğe [Marx’ın] Kapital’in ilk cildini verdi. Aleksandr Ulyanov bu hareketiyle sadece kendi halefini değil, aynı zamanda Karl Marx’ın halefini ve sürdürücüsünü de yarattı.”[8] Troçki’nin ifade ettiği gibi bu satırlar, tarihi keyfi şekilde kurgulamaya dönük, Marksist olmayan bir bakış açısının ürünüdür. Ağabeyi idam edildiğinde Lenin hiçbir siyasal görüşe sahip değildi ve ablası Anna gibi o da Aleksandr’ın gerçekte siyasal bir faaliyetin içinde olduğunu bilmiyordu.[9]

Anna İ.U. Yelizarova, iki kardeş arasında pek diyalog olmadığını aktardıktan sonra şöyle yazar:

“Yazın, hatırlıyorum, hem Saşa [Aleksandr] hem de ben, Volodya’nın [Lenin] Turgenyev’i birkaç kez tekrar okuyabilmesine şaşırarak bunu aramızda konuşmuştuk; bazen yatağına uzanır, okur ve tekrar okurdu. Ve bu, Saşa ile aynı odada yaşadığı aylarda oluyordu. O sırada Saşa, masasının üzerindeki kitap rafını tıka basa dolduran Marx ve diğer ekonomi-politik literatürün başında gayretle çalışıyordu. Bir sonraki sonbaharda, yani Saşa’nın gidişinden sonra, eğer Volodya’nın arkadaşlarından birinin anılarına inanılacak olursa, ikisi birlikte Marx’ın Kapital’ini Almancadan çevirmeye başlamışlar. Bu çalışma daha ilk sayfalarda kesilmiş olmalı ki bu da beklenilecek bir şeydi: Toy lise öğrencileri böyle bir girişimi nasıl yerine getirebilirdi ki? Kardeşini taklit etme arzusu, yol arayışı elbette vardı ama fazlası değil. Volodya, Marx’ı okumaya ancak 1888-89 yıllarında, Kazan’da, Rusça olarak başladı. Dolayısıyla, o dönemde Volodya’nın belirli siyasi görüşleri yoktu.”[10]

Aleksandr, Marx’ı okumuştu ama net politik bir sonuç çıkartmaktan uzaktı ve onu nasıl kullanacağını bilmiyordu; bu durumda Kapital okuması entelektüel bir faaliyet olarak kalıyordu. Bu konuları evde kimseyle tartışmaz, düşüncelerini dile getirmezdi. Lenin ise aynı odada Turgenyev okuyordu. Doğaldır ki belirli bir siyasal görüşü olmayan ve üstelik de Marksizmle tanışmamış Lenin’in, Aleksandr’ın idam haberi geldiğinde, terör yöntemini kastederek şöyle haykırması mümkün olamazdı: “Hayır, biz bu yoldan gitmeyeceğiz. Bu doğru yol değil.” 7 Şubat 1924’te Moskova Sovyetinin düzenlediği anmada konuşan Lenin’in kardeşi Mariya İlyiniçna, ağabeyinin bu sözleri sarf ettiğini söylüyordu.[11] Keza alnını silip “o halde daha etkili bir yol bulacağız” dediği iddiası da var. Lenin’e ait olduğu iddia edilen bu sözler SSCB Marksizm Leninizm Enstitüsünün hazırladığı Lenin: Bir Biyografi’de aynen tekrarlanıyor.[12] Troçki, durumun garipliğini şöyle dile getiriyor: “Burada insan psikolojisinin tüm yasaları ayaklar altına alınmıştır. Volodya, bu korkunç haberi aldığında umutsuzluğa kapılmıyor, telafisi imkânsız bu kayıp için yas tutmuyor; bunun yerine alnını siliyor ve «daha etkili bir yol» bulmak gerektiğini ilan ediyor. Peki, bu sözler kime sarf edilmişti? Anne Petersburg’daydı, Anna ise hâlâ hapisteydi. Anlaşılan o ki Vladimir, bu taktiksel keşiflerini on üç yaşındaki Dimitri’ye ve dokuz yaşındaki Mariya’ya aktarıyordu.” Stalinist bürokrasinin amacı; doğuştan devrimci, her türlü çelişkiden azade, kusursuz ve insanüstü bir Lenin imgesi yaratmaktı. Lenin bu şekilde soğuk, ulaşılmaz ve granitten bir idole dönüştürüldükçe, Stalin’in ve bürokratik makinenin toplum üzerindeki gölgesi de giderek koyulaştı.

Lenin’in siyasal yönden ağabeyinden etkilenmesi, hayatın olağan akışına uygun görünse de tarihsel gerçeklik farklıdır. Kuşkusuz Lenin çocukluğunda Aleksandr’dan çok etkilenmiş, onu taklit ederek her şeyi onun gibi yapmak istemiştir.[13] Aleksandr’ın, babasının hizmetinde çalışan insanlara dostça yaklaşması, onları ezmemesi ve tepeden bakmaması örnek teşkil etmiş olmalı. Kopyalanan toplumsal kalıplar, uygun koşullar altında içselleştirilir. Her insan, ilk olarak içinde yaşadığı toplumdan öğrenir; yeme içmeden konuşmaya kadar verili insan ilişkilerini ve kültürel kalıpları devralır. Çoğu insan, özellikle içe kapalı ve değişim dinamiğinin zayıf olduğu toplumlarda, verili yapıya aynen uyum sağlar; önceki kuşakların ilişkiler ağının dışına çıkamaz, buna cesaret edemez, hatta bunu düşünemez bile ve adeta onların bir tekrarına dönüşür. Fakat her şeye rağmen, az sayıda insan büyük bir tutku ve iradeyle yerel, dar kültürel kalıpları aşarak evrensel dünyanın bir parçası olur; hem dönüşür hem de dönüştürür. Lenin işte bu tür insanlardandır.

Kuşkusuz bu karakterin oluşumunda anne ve babasının etkisi yadsınamaz. Lenin’in baba tarafından dedesi, özgürlüğünü sonradan kazanmış bir toprak kölesiydi.[14] Oğlu İlya Nikolayeviç ise tırnaklarıyla kazıyarak öğretmen, ardından müfettiş olmuş, en sonunda devlet okulları yöneticiliğine yükselerek miras yoluyla geçen soyluluk unvanını kazanmıştı. Kötü doğa şartları ve bürokrasinin hantallığı karşısında pes etmeyen, yorulmak bilmeyen, yeni okullar açmak için didinen, çocuklara bilgiyi tutkuyla öğreten ve yoksullara tepeden bakmayan ender insanlardan biriydi. Sırf bu yüzden adı liberale çıkmıştı. Gerçekte ise bir devrimci veya bir liberal değildi ama kendi döneminin olağan sınırlarını zorlayan vicdanlı biriydi. Alman köklere sahip kültürlü bir anne ile böyle bir babanın karakter mirası, tüm çocuklar gibi, belki de en çok Lenin’in üzerinde etkili oldu.

Dönemin lise müdürü Kerenski’nin yazdığı gibi, Lenin son derece yetenekli, daima gayretli ve titiz, bir ölçüye kadar da içine kapanık bir öğrenciydi.[15] Ancak hiç beklenmedik bireysel ve toplumsal olaylar, insanları sarsıp yeni bir yönelime sokar; içlerindeki yaratıcı potansiyeli açığa çıkartacakları bir yol hazırlar. Lenin, doğal olarak, ağabeyinin idam edilmesiyle derin bir sarsıntı geçirmiştir. İçinde yaşadığı toplum, Rus despotizmi, siyasal özgürlüklerin olmayışı ve devrimci hareketin terörü bir mücadele yöntemi olarak benimsemesi hakkında, gerçek anlamda işte o zaman düşünmeye başlamış olmalıdır. Terör yolunun değil de Marksizm yolunun tercih edilebilmesi için belirli bir düşünce netliğine sahip olmak gerekirdi ancak o henüz buna sahip değildi. Doğal siyasal çevreyi oluşturan Narodnaya Volya’nın yolundan gitmek ise daha kolaydı ama Lenin uzun bir düşünme, zahmetli bir okuma ve anlama sürecini tercih etti. Tarihin akış yönünü belirleyen dinamikleri kavradıkça, siyasal eğilimi de giderek daha fazla netleşti.

Kuşkusuz Lenin’in düşünme ve netleşme sürecinin uzamasında, liseyi bitirip 1887’nin sonbaharında girdiği Kazan Üniversitesinden kısa sürede atılması da önemli bir rol oynadı. Zaten Aleksandr’ın kardeşi olduğu için mimli olan Lenin, 4 Aralıkta yapılan bir öğrenci eylemine katılmasının ardından üniversiteden atıldı. Üniversite hayatını kısa sürede sona erdiren bu eylemde, aslında belirleyici bir rolü yoktu. Kazan’a 43 kilometre uzaklıktaki Kokuşkino köyüne sürüldü; bu uzak ve ıssız köyde yapabileceği tek şey okumaktı ve eline geçen ne varsa okudu. 1888’in sonbaharında yeniden Kazan’a taşınmasına izin verildi. Burada hem Narodnaya Volya çevresiyle hem de ilk dönem sosyal demokrat olan Nikolay Y. Fedoseyev’in etrafında toplanan Marksist grupla ilişki kurdu. Lenin’in övgüyle bahsettiği Fedoseyev ile yüz yüze görüşme şansı hiçbir zaman olmadı. İşte bu çevre içinde, 1889’un baharında Kapital’i okumaya, Marksist eserleri inceleyip tartışmaya başladı.

Fakat Lenin hâlâ bir Marksist değildi. Aile 3 Mayıs 1889’da Samara’ya taşındı; annesi, miras yoluyla satın aldığı çiftliğin başına geçmesini istiyordu. Kuşkusuz onu Çarlığın gazabından korumaya çalışıyordu. Lenin burada çiftlik yöneticisi olmadı; aksine dört uzun yıl boyunca dünya işçi sınıfının devrimci önderi haline gelecek bir dönüşüm geçirdi. Marx’tan Felsefenin Sefaleti’ni, Engels’ten İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nu, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’ni okudu. Halkçıların, Rusya’da kapitalist gelişmenin atlanabileceğine ve sosyalizmin köy komünleri üzerine kurulabileceğine dair tezlerini dinledi, ekonomik gelişmeleri takip etti. Petersburg Üniversitesi Hukuk Fakültesinin dışarıdan bitirme sınavlarına girme izni verilen Lenin, 1891 baharı ile sonbaharında yoğun bir çalışmayla hukuk sınavlarını geçti; dışarıdan sınavlara girmesine rağmen, tüm derslerde en iyi notu alan tek kişiydi.

Özellikle 1891’den itibaren, sıklıkla Narodnaya Volya çevresiyle tartışmalar yapıyordu. Anna, İlyiç Hakkında Anılarında şöyle yazıyor:

“Vladimir İlyiç bu çevrede ve ayrıca Narodnik çevrelerde konuşmalar yapıyordu; sonuncusunda hararetli tartışmalar yürütülüyordu. Eski Narodnaya Volya üyeleriyle karşılaşmalarda ve sohbetlerde de çokça tartışma olurdu. Bunlar arasında Vladimir İlyiç, devrimci çeliği nedeniyle çok değer verdiği Aleksandr İvanoviç Livanov ile en sık görüşürdü. Her yerden en iyiyi almayı bilen Vladimir İlyiç, sadece Livanov ve diğer Narodnaya Volya üyelerinin görüşlerine karşı çıkmakla kalmıyor, onlardan devrimci alışkanlıkları da özümsüyor, devrimci mücadele yöntemleri, gizlilik (konspirasyon) usulleri, hapishane koşulları ve oradan haberleşme yolları hakkındaki anlatılanları ilgiyle dinliyor ve hafızasına kazıyordu. Halkçıların ve Narodnaya Volyacıların davalarına ilişkin hikâyeleri dinliyordu… Vladimir İlyiç’in büyük cesareti ve uzlaşmazlığı, tartışmacıların çoğuna sadece gençlik taşkınlığı ve aşırı kendine güven gibi görünüyordu.”[16]

Lenin, 1921’de yapılan parti anketinde, devrimci faaliyetinin başlangıcını şöyle belirtmişti: “1892-93 Samara, yasadışı sosyal demokrat gruplar.” Bu dönemde Rusya’da, Marksizm ile Halkçılık arasındaki sınır çizgisi henüz son derece silikti. Temel ayrım noktasını, terör yöntemini kullanıp kullanmamak oluşturuyordu. Bu yüzden terörü reddeden Halkçılar ile Marx’ın kitaplarını okuyan insanlar, kolayca aynı zeminde buluşabiliyordu. Rusya’da Marksizm ile Halkçılık arasındaki ayrım noktalarını teorik düzeyde ortaya koyan ve Narodnaya Volya karşısında politik bir hat geliştiren Plehanov’dur. Lenin’in Narodnaya Volya’ya karşı net politik bir tutum alması, Plehanov’un çalışmalarını okuduktan sonra olabilmiştir. Bu konuda Troçki şunları yazıyor: “Vladimir, Plehanov’un çalışmalarını bilmeden, sosyal demokrasi ile Narodnaya Volya arasında bir seçim yapma konusunu ciddiyetle gündeme bile getiremezdi.”[17] Lenin’in Kazan’da kaldığı kısa dönemde bu yasaklı çalışmalara ulaşması mümkün değildi. Üstelik henüz bu iki akım arasında tercih yapabilecek bir fikri de yoktu. Fakat 1891’in sonundan itibaren Lenin, Plehanov’un Farklılıklarımız çalışmasını biliyordu ve övgüyle söz ediyordu.

1879’da Çornıy Peredel grubunun başındaki Plehanov, terör eylemlerinin halkın ekonomik sorunlarını çözemeyeceğini, asıl olarak ekonomik temelde bir dönüşüm yaşanması gerektiğini söylüyordu. O dönem Plehanov ve arkadaşlarına göre de Rusya’da kapitalizm atlanarak sosyalizme geçilebilirdi, bunun için köylüler arasında propaganda yaparak onları toprakların bölüşümü için ayaklanmaya hazırlamak gerekiyordu. Fakat artan baskı nedeniyle 1880’de yurtdışına çıkmak zorunda kaldılar. Böylece “Kara Bölüşüm” grubu, Rus devrimci hareketinde Halkçılıktan Marksizme geçiş köprüsü oldu. Marksizmle tanıştılar ve Emeğin Kurtuluşu Grubu olarak Rusya’da Marksist hareketin gelişmesine öncülük ettiler.[18]

1885’te Farklılıklarımız’ı yazan Plehanov, köy komünü yapısının Narodniklerin iddia ettiği gibi sosyalizme geçişin eşsiz bir aracı olmadığını, tersine, Asyatik toplumların durgunluğunun temelini oluşturduğunu ifade etti. Marx’ın Asyatik üretim tarzı analizine atıfta bulunarak, kendi kendine yeten ve sürekli aynı biçimde kendini yeniden üreten bu komünlerin “Asyatik toplumların değişmezliğinin anahtarı” olduğuna dikkat çekti. Rus devleti, obşçinayı mali bir araç olarak kullanıyordu. Köy komünü, üyeleri için gönüllü bir birliktelikten çok, kolektif sorumluluk (kefalet) yoluyla vergi toplanmasını sağlayan ve devlet baskısıyla bir arada tutulan bir yapı konumundaydı. Köylüler topraklarını terk etmek isteseler bile, devletin pasaport sistemi ve vergi yükümlülükleri nedeniyle buna izin verilmezdi. Dolayısıyla, köy komünü devletin ve feodal beyin köylülük üzerindeki egemenliğini sürdürmesinin bir aracıydı. Rusya’da kapitalizmin gelişmesi bu yapının çözülmesini sağlayarak ilerici bir işlev görmekte ve devrimde öncü rolü üstlenecek işçi sınıfının büyümesinin önünü açmaktaydı.[19]

Plehanov, devrimcilerin kendi arzularını, tarihsel gelişmeyi belirleyen nesnel yasaların yerine koyamayacağını vurgulayarak, Narodnaya Volya’nın teorisyeni Lev Tikhomirov’u eleştirir. Çünkü Rusya’nın kapitalizmi atlayarak sosyalizme ulaşması fikri, tarihin yasalarını hiçe sayan bir ütopyadan ibaretti. Bilimsel sosyalizmin ortaya koyduğu üzere, arzulanabilir olan zorunlu olandan doğar; kapitalizm acı verici olsa da sosyalizmin maddi koşullarını hazırladığı için tarihsel bir zorunluluktur.

Farklılıklarımız, Rusya’da Marksizmin yolundan gidenlerin önünde yeni bir pencere açmıştır. Lenin, 1894’te yayımladığı “Halkın Dostları” Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?” kitabında, defalarca Plehanov’a ve çalışmasına atıfta bulunur. Liberal Narodnik yazar Nikolay Mihaylovski’nin, Marx’ın materyalist tarih anlayışına yönelik eleştirilerine ve tarihsel materyalizmin Rusya’da kapitalizmin gelişmesinin zorunlu olduğunu kanıtlayamayacağına dair iddialarına bu eseriyle yanıt verir. Troçki, “Vladimir dikkatini Rus devrimi meselesine verdikçe Plehanov’dan daha çok şey öğreniyordu” diyerek aradaki bağı vurgular ve Stalinist resmi tarih yazımının Plehanov’un etkisini silikleştirme çabasına dair şunları yazar:

“1922 sonlarında başka bir konu üzerine yazarken Lenin, doksanların başları hakkında şunları söylemişti: «Marksizm bir eğilim olarak, çok daha önce Batı Avrupa’da Emeğin Kurtuluşu Grubu tarafından ilan edilen sosyal demokrat eğilim yönünde ilerleyerek yayılmaya başladı.» Bütün bir kuşağın gelişimini özetleyen bu satırlar, Lenin’in kendi biyografisinden de bir parça barındırır. O, işe Marksizmi iktisadi ve tarihsel bir doktrin olarak kullanarak başlamış, ardından (Rus aydınlarının gelişiminin çok ilerisinde olan) Emeğin Kurtuluşu Grubunun fikirlerinin tesiri altında bir sosyal demokrat olmuştur. Lenin’in bizzat manevi babası saydığı göçmen Plehanov’un devrimci etkisini küçümserken, öz babası devlet müşaviri Ulyanov’a asla sahip olmadığı devrimci görüşler atfederek Lenin’in yüceliğine bir şeyler kattıklarını sanmak ancak ruh fukaralarının harcıdır.” [20]

Lenin, Marx ve Engels’ten sonra en çok Plehanov’a minnet borçludur; bunu asla inkâr etmez ve dile getirir. Yine Troçki’nin ifade ettiği üzere her büyük ressam, gençliğinde eski ustaların tuvallerini kopyalarken bile kendine has, bağımsız bir üslup sergiler. Plehanov Lenin’in öğretmeni, çalışma arkadaşı ve en sonunda da rakibi oldu. Lenin, sadece Plehanov’dan değil, daha sonra yolları ayrılan ama her zaman değer verdiği Martov’dan da birçok şey öğrendi. Kuşkusuz tek başına belirleyici olan öğrenilen kaynak değil; öğrenilen ile yetinip yetinmemek ve daha da önemlisi o öğrenilen şeyle ne yapıldığıdır. Kimileri ustaların resmini yalnızca kopyalar, kendine has çizgiler katsa bile bütünde karakteristik bir dönüşüm yaratamaz; özünde bu bir kopyadır ve kişi bununla yetinir. Kimileri ise uzun, meşakkatli, fedakârca ve tutkuyla bir çalışma sürdürür; öğrendiklerinin çerçevesini aşar ve pratiğe dönüştürür. Lenin böyle ortaya çıktı ve Marksizmin hem teorik hem de pratik alanda zenginleşip derinleşmesinde büyük bir rol oynadı.

Lenin ile bugün Türkiye ve dünyada sosyalist sektlerin/tarikatların başındaki lidercikleri karşılaştırmak elbette doğru olmaz. Yine de aradaki temel farkı anlamak için şu hususa değinilebilir: Lenin, devrimin zaferine gerçekten ve tüm benliğiyle odaklanmıştı. Kuşkusuz nesnel koşullar olgunlaşmadan, salt bu devrimci irade toplumsal bir hareket yaratamaz. Ancak derinden gelen bu itki, gerçek koşullar oluştuğunda, işçi sınıfının genel çıkarları doğrultusunda hedefe ulaşmak için sınır tanımaz. İleride göreceğimiz gibi Lenin yoldaşlarını karşısına alma pahasına, uzun bir dönem siyaseten ayrıştığı ve sert tartışmalar yürüttüğü Troçki ve Marksist gruplarla Bolşevik Parti’de birleşme mücadelesi vermekten geri durmadı. Bunu yapabildi çünkü temsil ettiği hareketi bir sekte dönüştürmeyi,  bunun üzerinde mutlak kontrol sağlamayı ve konforlu bir alanda kalarak siyaset yapmayı tercih etmedi. Asla kendi dünyasına hapsolmadı. Siyasal cesareti ve kararlılığı sayesinde Rusya işçi sınıfı iktidarı ele geçirip tarihe yön verdi. İşte bu yüzden, hem bizim gibi kendisini onun öğrencileri olarak kabul eden devrimci Marksistler hem de burjuva tarihçiler hâlâ Lenin hakkında yazılacak çok şey bulabiliyor.

Devam edecek…

[1] Troçki, Sürgün Günlüğü, Yazın Yay., s.62

[2] Krupskaya, Lenin’den Anılar-1 Bibliotek Yay., s.9

[3] Bu çalışma notları, daha sonra Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi adlı kitabının temelini oluşturdu.

[4] Çehov, 5 Şubat 1888, https://chehov-lit.ru/chehov/letters/1887-1888/letter-368.htm

[5] Franco Venturi, Roots Of Revolution-Devrimin Kökleri, s.35- rootsofrevolutio008262mbp

[6] Çornıy Peredel, soylulara ve devlete ait tüm toprakların el konularak, onu işleyen “kara halk” (köylüler) arasında eşit bir şekilde paylaştırılması anlamına geliyor.

[7] Anna İlyiniçna Ulyanova-Yelizarova, Aleksandr İlyiç Ulyanov ve 1 Mart 1887 Davası, Gosudarstvennoye İzdatelstvo Yay., 1927., s.338-43; Елизарова-Ульянова._Александр_Ильич_Ульянов_и_дело_1_марта_1887_г_%281927%29

[8] Troçki, Lenin Gençliği, Yazın Yay, s.162

[9] Abla Anna Yelizarova, Aleksander İlyiç Ulyanov’un Hatıraları’nda şöyle yazıyor: “Her şeyden önce, kardeşimin biyografisinde herkesin en çok ilgisini çeken şeyi, uğruna öldüğü «davayı» ve bu davanın hazırlığını yeterli açıklıkla aydınlatamam. Çünkü ben bu davanın bir katılımcısı olmamakla kalmayıp, aynı zamanda bu konuya (sırra) vakıf da değilim. (…) Saşa’nın [Aleksandr] sakinliği, yoğun çalışmaları ve benim kendi işlerim güçlerim beni oyaladı. Ve ben, Saşa’nın olaya dâhil edilmemiş diğer yoldaşları gibi, bir terör eyleminin hazırlanmakta olduğu düşüncesinden çok uzaktım. (…) Artık hapishanede, kardeşimin son zamanlardaki tüm davranışlarını en ince ayrıntısına kadar düşünürken anladım ki bir terör eylemine katılma kararı kesinleştiğinde –ki bu benden gizlenmişti–, yalan söylemeyi beceremeyen, sadece cevaptan kaçınabilen o dürüst insan, annesini ve ailesini o kadar derin seven o insan, onlara hazırladığı bu kederi çok acı bir şekilde yaşıyor olmalıydı” (Aleksandr İlyiç Ulyanov ve 1 Mart 1887 Davası içinde, s. 30, 107 ve 109).

[10] Anna İ.U. Yelizarova, age, s.96-97

[11] https://leninism.su/memory/1079-rech-na-traurnom-zasedanii-mossoveta-7-fevralya-1924-goda.html

[12] V. İlyiç Lenin: Biyografi, Sorun Yay., s.29

[13] Anna şunları yazıyor: “Belirli bir bilinçliliğin başlamasıyla yani 5-6 yaşlarından itibaren, büyük ağabey onun için en yüksek otorite, ateşli bir sevgi ve taklit nesnesi haline geldi. O yıllarda Volodya’ya ne sorulsa, değişmez bir şekilde tek bir cevap verirdi: «Saşa gibi.» Hatırlıyorum, onunla nasıl dalga geçerdik, onu bazen kasıtlı olarak zor duruma düşürürdük ama hiçbiri fayda etmezdi. Ve eğer yıllar geçtikçe kardeşe olan bu taklitçilik o komik karakterini yitirdiyse de, temel olan her şeyde, gücü yettiğince, Volodya, hepimiz gibi, «Saşa ile boy ölçüşmeye» (onun düzeyine erişmeye) çalışırdı. Aleksandr’ın aile içindeki rolü ve etkisi paha biçilemezdi.” (age, s.40)

[14] Lenin’in baba tarafından dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanin (sonradan Ulyanov), aslen bir toprak kölesiydi (serf). 1791’de efendisi Nijniy Novgorodlu toprak sahibi Stepan Brekhov, kendisine vergi ödemesi koşuluyla (obrok sistemi) çalışmak üzere Astrahan’a gitmesine izin verdi, henüz 20’li yaşların başındaydı. Hukuki özgürlüğünü 1799 yılında, Astrahan Valiliğinin bölge nüfusunu artırmak amacıyla çıkardığı bir kararname sayesinde kazandı. Bu kararname, bölgedeki kaçakların veya obroklu serflerin “meşçanin” (kentli esnaf) statüsüne geçmesine olanak tanıyordu. Yani Lenin’in babası İlya Nikolayeviç doğduğunda (1831), dede Nikolay artık yasal olarak meşçanin sınıfındaydı ve terzilik yapıyordu

[15] Ailenin dostu olan Simbirsk Lisesi Müdürü Fyodor Kerenski, bu mektubu, “teröristin kardeşi” gerekçesiyle Lenin’in üniversiteye kabul edilmemesi riskine karşı kaleme almıştı: “Devlet Müşaviri İlya Ulyanov’un oğlu olan Vladimir Ulyanov, son derece yetenekli, daima gayretli ve titiz bir öğrencidir. Ulyanov, lisedeki tüm derslerde sınıf birincisi olmuş ve eğitimi sonunda altın madalya ile ödüllendirilmiştir. Ulyanov’un eğitimi ve ahlaki gelişimi, ebeveynleri tarafından her zaman titizlikle gözetilmiştir. 1886 yılından (babasının ölümünden) itibaren ise, tüm ihtimam ve özenini çocuklarının terbiyesine yoğunlaştıran annesi, tek başına bu görevi üstlenmiştir. Gerek babasının hizmetteki gayreti ve dürüstlüğüyle tanınan bir devlet memuru olması, gerekse annesinin kendisini tamamen çocuklarının yetiştirilmesine adaması, ailede hayırlı bir atmosfer yaratmıştır. Bu eğitimin ve terbiyenin temelinde din ve makul bir disiplin yatmaktadır. Bu ailevi terbiyenin hayırlı meyveleri, Ulyanov’un mükemmel davranışlarında açıkça görülmektedir. Lise eğitimi süresince, Ulyanov’un gerek lise idaresine gerekse öğretmenlerine karşı, sözle veya eylemle herhangi bir hoşnutsuzluk yarattığı tek bir vakaya bile rastlanmamıştır. Derslerdeki başarısı sadece yeteneğine değil, ödevlerini yerine getirmedeki sürekli ve değişmez titizliğine dayanmaktadır. Daima annesinin gözetimi altında olan ve diğer kardeşleri üzerinde de ahlaki bir etkiye sahip bulunan Ulyanov’un karakterinde fark edilen tek bir kusur (zayıf nokta) vardır: O da aşırı içine kapanıklığı, insanlardan uzak duruşu ve sosyalleşmemesidir. Ulyanov’un annesi, oğlunun bu özelliklerini bildiğinden, üniversite hayatında da onun yanından ayrılmayacağını beyan etmiştir. Ulyanov’un yeteneklerine, genel gelişimine ve ahlaki yapısına güvenen Simbirsk Lisesi Yönetimi, onun üniversitede de aynı başarıyı göstereceği kanaatindedir.”

[16] Anna İ.U. Yelizarova, İlyiç Hakkında Anılar, Samara’da Yaşam bölümü, https://gelecekbizim.net/ilyic-lenin-hakkinda-anilar/#iv-samarada-yasam-1889-1893

[17] Troçki, age, s.186

[18] Emeğin Kurtuluşu Grubu 1883 yılında İsviçre’nin Cenevre kentinde Georgi Plehanov, Pavel Axelrod, Vera Zasuliç, Lev Deutsch ve Vasili İgnatov tarafından kuruldu. Komünist Manifesto başta olmak üzere Marx ve Engels’in temel eserlerini Rusçaya çevirdi.

[19] Plehanov, Farklılıklarımız, https://www.marxists.org/archive/plekhanov/1885/ourdiff/index.html

[20] Troçki, age, s.263-64