Trump’ın Çılgınlığı mı ABD Emperyalizminin Çılgınlığı mı?

Trump’s Madness or the Madness of US Imperialism?

ABD emperyalizminin ve Siyonist İsrail devletinin İran’a karşı başlattığı savaş üçüncü haftasını geride bırakırken, savaşın etkisi çok daha geniş bir bölgeyi içine alarak yıkıcılığını artırıyor. ABD-İsrail bloku, Velayet-i Fakih Ali Hamaney dâhil onlarca üst düzey devlet adamını ve ordu komutanını öldürmekle kalmadı, aynı zamanda İran’ın dört bir tarafını bombalayarak yüzlerce sivili katletti ve büyük bir yıkım yarattı. Ancak hâlihazırda istedikleri sonuca ulaşmış değiller ve bu yönde herhangi bir işaret de yok. ABD-İsrail bloku, en üst düzey ve kilit konumdaki yöneticileri yok ederek devlet yönetimini krize sokmayı, rejim içinde kaos ve çatlaklar yaratarak bir çöküşü tetiklemeyi hedefliyordu. Böylece rejim değişikliğinin önü açılacak ve ardından İran’ı tıpkı Venezuela ve hatta Suriye gibi şekillendirebileceklerdi. Nitekim Trump savaş düğmesine bastığında, iki-üç gün içinde istedikleri sonucu alacaklarını büyük bir keyif ve pervasızlıkla açıklamıştı. Fakat molla rejimi çökmediği gibi, İran, işbirlikçi Körfez Arap ülkelerindeki ABD askeri üslerini, petrol ve gaz tesislerini, askerlerin kaldığı otelleri ve doğrudan İsrail’i ağır bir şekilde vurmaya başladı. Hizbullah ve Irak’taki Şii gruplar da ABD-İsrail blokuna karşı savaşa dâhil olurken, İran ilk günden itibaren Hürmüz Boğazı’nı petrol ve doğal gaz tankerlerinin geçişine kapattı.

İlk gün, “şunu söyleyeyim, kazandık. Bilirsiniz, kazandığınızı çok erken söylemekten asla hoşlanmazsınız; ilk saatte iş bitmişti, kazandık” diyerek zafer çığlıkları atan Trump, savaşın süresini iki-üç günden iki-üç haftaya, daha sonra yüz güne revize etti ve hatta “savaş sonsuza kadar devam edebilir” dedi. İran direnç gösterdikçe ve ABD-İsrail bloku istediği sonucu alamadıkça, şiddetin ve yıkımın hem niceliği hem de niteliği artıyor. ABD-İsrail bloku, şu ana kadar birçok nükleer tesisi, petrol ve doğal gaz sahasını bombaladı ve İran altyapısına hesaplanamaz boyutta zarar verdi. Fakat Trump bununla da yetinmeyerek İran’ın enerji santrallerini de vurabileceklerini açıkladı. Amaç ülkeyi tam anlamıyla felç etmek! Yine Trump, İran’ın petrol toplama ve sevk merkezi olan Hark Adası’nı vurduklarını ve “eğlence olsun diye” yeniden vurabileceklerini açıklarken, başta bu ada olmak üzere ülkeyi işgal etmeye yönelik bir kara operasyonu da kamuoyu önünde tartışılmaya başlandı. Siyonist İsrail devleti ise İran’ı bombalarken aynı anda hiçbir sınır tanımadan bir kez daha Lübnan’ı yakıp yıkıyor, sivillerin yaşadığı mahalleleri havaya uçuruyor ve bu ülkeyi de yeni bir Gazze’ye dönüştürmeye çalışıyor.

Emperyalist haydutlukta ve kibirde sınır tanımayan ABD-İsrail bloku, İran’ın umulmadık direnişi ve savaş kapasitesi karşısında bir şaşkınlık içindedir ve elindeki mevcut askeri-siyasi plan artık iş görmemektedir. Bu tespit, Ortadoğu’da belirleyici bir güç olmak için mücadele eden gerici İran burjuva devletini kayırmak anlamına gelmiyor; sadece ABD-İsrail emperyalist blokunun başlattığı savaşın nesnel gidiş yönüne işaret ediyor. İran, bugüne kadar hedef alacağını açıkladığı tüm noktaları istisnasız vurdu ve büyük bir tahribat yarattı. Yeni nesil hipersonik balistik füzeler hedefine çok daha yüksek oranda isabet ediyor ve çok daha ağır bir yıkıma yol açıyor. ABD’nin uçak gemisinin ve daha da önemlisi radarlara yakalanmama özelliğiyle tasarlanan meşhur F-35 savaş uçaklarının vurulması dikkat çekiyor. Hürmüz Boğazı’nı kapatan İran, jeopolitik konumu nedeniyle savaşın gidişatını belirleyecek stratejik bir avantaj elde etmiştir. Hürmüz Boğazı; Suudi Arabistan, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Irak ve Kuveyt’te çıkartılan petrol ve doğal gazın Basra Körfezi’nden açık denizlere ulaştırılmasını sağlayan tek geçit konumundadır. Dünya petrol ticaretinin yaklaşık yüzde 25’i ve sıvılaştırılmış doğal gaz olan LNG’nin yüzde 20’si bu dar boğazdan geçiyor.

Petrol ve doğal gaz akışının durması, hem enerji tedarik krizine hem de küresel enerji fiyatlarının fırlamasına yol açıyor. Doğal gaz aynı zamanda gübre üretiminde kullanılıyor; tarımda kullanılan amonyak, üre ve azotun küresel sevkiyatında en önemli geçiş noktasını Hürmüz Boğazı oluşturuyor. Bank of America’ya göre, savaşın başlamasının ardından gübre fiyatlarında yüzde 30-40’ı bulan artışlar yaşandı.[1] Hürmüz’ün kapalı kalması, sanayinin tüm alanlarında kullanılan petrol ürünlerinde “kıtlığa” da neden oluyor. Ham madde tedarik zincirindeki bu devasa tıkanma, dünya kapitalist ekonomisinin nasıl küresel ve iç içe geçmiş bir yapı oluşturduğunu bir kez daha gözler önüne seriyor. Bir zamanlar burjuva liberaller, tedarik zincirlerindeki büyük bir kırılmanın tüm ülkeleri etkileyeceğini, kimsenin bunu göze alamayacağını ve dolayısıyla dünya ekonomisinin bu bütünleşik yapısının savaşları önleyebileceğini iddia ediyorlardı. Fakat bu, tümüyle bir burjuva aldatmacasıydı. Zira savaşı doğuran şey, emperyalist-kapitalist sistemin bağrındaki derin ve uzlaşmaz çelişkilerdir; dünya ekonomisinin küresel ve girift yapısı bu çelişkilerin patlamasının önüne geçemez, nitekim geçemiyor da! Diğer taraftan, savaş kitleler için yıkım anlamına gelirken, özellikle Amerikan silah ve teknoloji tekelleri kâr rekorları kırıyor; silah fabrikaları başta füze olmak üzere cephane üretimi için gece gündüz çalışıyor. Lenin ne demişti; savaş muazzam kârlar demektir!

Emperyalist kampta çatlaklar

Neredeyse çeyrek asırdır Üçüncü Dünya Savaşının merkezini oluşturan Ortadoğu, tamamen savaşın etkisine girmiş durumda. İran, bir taraftan kapitalist ekonominin en önemli tedarik zinciri konumundaki Basra Körfezi’ni bloke ederken, öte taraftan kendi petrol, doğal gaz veya elektrik santrallerinin vurulmasına karşılık İsrail ve Körfez ülkelerindeki benzer tesislere misilleme yaparak, emperyalist savaşın İran coğrafyasını aşıp küresel bir boyut kazanmasını sağladı. ABD-İsrail blokunun muazzam askeri gücüne rağmen İran’ın savaş kapasitesinin geriletilememesi ve Hürmüz Boğazı’nın açılamaması, Trump yönetimini hem öfkelendiriyor hem de içeride ve dışarıda sıkıştırıyor. Trump, Hürmüz’ün açılması için NATO ülkeleri İngiltere, Fransa ve Almanya’dan ve hatta Çin’den yardım istedi. Ancak Avrupalı emperyalist güçler, İran’ı hedef alsalar da “bu bizim savaşımız değil” diyerek şimdilik doğrudan savaşın aktif bir parçası olmaya yanaşmıyorlar. Savaş kararını önceden kendilerine haber vermediği için de Trump’ı eleştiriyorlar.

Avrupalı emperyalist güçleri dikkate almayan ve hatta savaşın ilk günlerinde hedeflerine ulaşıp elde edeceği bu zaferi onlara karşı bir koz olarak kullanmayı hayal eden Trump, şimdi reddedilmekten dolayı çok öfkeli. Nitekim sosyal medya hesabından şu satırları paylaşmaktan geri durmadı: “Askeri alanda elde ettiğimiz bu büyük başarılar nedeniyle, NATO ülkelerinin yardımına artık «ihtiyacımız» yok ve bunu istemiyoruz da, hiçbir zaman istemedik! Hiç kimsenin yardımına ihtiyacımız yok.” Daha sonra ise “Korkaklar, bunu unutmayacağız” diyerek NATO ülkelerini yeniden hedef aldı. Trump “ihtiyacımız yok” diyor ama NATO zaten uydu sistemleri, askeri istihbarat ve üslerin kullanılması dâhil birçok alanda hâlihazırda ABD-İsrail blokunun hizmetindedir.

Hedefine ulaşamayan Trump, ne yapacağını bilemez halde sürekli çelişkili ve tutarsız açıklamalar yapıyor. Bu çelişkili, belirsiz ve tehdit dozunu sürekli yükselttiği açıklamaları, aynı zamanda karşı tarafı baskı altına almak için taktiksel bir manevra olarak da kullanıyor. Keza Dışişleri Bakanı Marco Rubio’nun, savaşı gerekçelendirmek için sarf ettiği “İsrail saldırıyı başlatmadan önce bölgedeki Amerikan askerlerini olası bir misillemeden korumak için ilk vuruşu biz yapmalıydık” açıklamasını daha sonra yalanlaması, bedenine ırkçı dövmeler yaptıran ve kadınlara tecavüz edip şiddet uyguladığı belgelenmiş Savunma Bakanı Pete Hegseth’in “yakıp yıkıyoruz, daha fazla yakıp yıkacağız” açıklamalarının dışında stratejik bir şey söyleyememesi, hem egemen sınıf içinde hem de Batılı emperyalist güçler arasındaki çelişki ve sorunları derinleştirmiş durumda. Faşist MAGA hareketi içindeki kimi önemli isimler savaşa karşı çıkarken, ABD Ulusal Terörle Mücadele Merkezi Direktörü Joe Kent’in İran’ın yakın bir tehdit olmadığını ve İsrail’in Trump’ın karar alma süreçleri üzerinde belirleyici bir etkisi olduğunu söyleyerek istifa etmesi dikkate değerdir.

Batılı emperyalist güçler arasında sorun olduğunu şuradan da anlayabiliriz. Tekelci sermayenin 120 yıllık tarihe sahip İngiliz The Economist dergisi, Trump’ı kapağına taşıyarak “Kör Öfke Operasyonu” (Operation Blind Fury) başlığını attı. Savaşın çıkmaza girdiği, Trump’ın ne yapacağını bilemediği ve ortada bir planının olmadığı ifade edilerek ABD yönetiminin yetersizliği eleştiriliyor. Keza Netanyahu’nun Epstein dosyasını kullanarak Trump’a şantaj yaptığı ve onu bu şekilde İran savaşına ikna ettiği iddia ediliyor. Üstelik bu iddia hem ABD egemen sınıfı içinden hem Avrupalı emperyalist güçler ve İran cephesinden hem de kimi sol ve sosyalist güçler tarafından dile getiriliyor. Böylece pedofili Trump’ın, çocuklarla seks görüntülerinin açığa çıkmasını engellemek için ABD’yi plansız bir şekilde savaşa sürüklediği söylenmiş oluyor.

Peki, gerçekten de ABD-İsrail blokunun bir planı yok mu? Elbette var: Savaş ve boyun eğdirme! Trump ve yönetimi, keza Netanyahu, ağır darbeler altında kalan İran’daki rejimin kısa sürede çökeceğine fazlasıyla emindiler. Nitekim New York Times’a da yansıdığı üzere, ağır bombardıman altına alınan ve en üst düzey liderlerin öldürüldüğü İran’da isyan çıkacağı, bu olmasa bile rejimin felç edilerek krize sürükleneceği hesaplanıyordu. Ancak evdeki hesap çarşıya uymadı; zira savaş alanı sayısız nesnel etmen tarafından belirlenen çok daha karmaşık ve kaotik bir yapıya sahiptir. Trump ve Netanyahu’nun planının hiçbir sorunla karşılaşmadan hedefine ulaşmasını beklemek, hem emperyalist-kapitalist sistemin bağrındaki derin çelişkileri hesaba katmamak ve gelişmeleri mekanik bir bakış açısıyla ele almak hem de ABD emperyalizmine kadir-i mutlak bir üstünlük atfetmek anlamına gelir. Trump’ı plansızlıkla eleştiren Batılı emperyalist kamp açısından söz konusu olan, aslında emperyalist kibirden başka bir şey değildir! Onlara göre Batı emperyalizmi mutlak bir güce sahiptir ama bunu kullanamaya tek engel, cahil ve çılgın Trump’ın hesapsızlığı ve plansızlığıdır!

Trump ve Netanyahu’nun planlarının bölgesel bir savaşa dönüşmeden kısa sürede istenen sonucu yaratamaması ve ortaya yeni sorunların çıkmasının temel nedeni, derinleşen emperyalist hegemonya krizi ve onun somut bir ifadesi olan Üçüncü Dünya Savaşının varlığıdır. İran savaşı, Ukrayna cephesi ile birlikte bu emperyalist savaşın en önemli halkasını oluşturuyor. İran, Rusya ve Çin’in öncülüğünü yaptığı emperyalist blokun bir parçasıdır ve bu iki emperyalist güç, İran’ın Ortadoğu’da yıkılmasıyla birlikte kendilerinin de büyük bir darbe alacağını kuşkusuz hesaplamaktadır. Üstelik günlük yaklaşık 1,3 milyon varil İran ham petrolü satın alan Çin, bu ülkenin enerji yataklarını ele geçiren ABD’nin namluyu kendisine çevireceğini herkesten daha iyi biliyor. Nitekim Trump’ın asıl amacı da İran’da çabuk bir zafer elde ederek Çin ile oturacağı pazarlık masasında stratejik bir üstünlük sağlamaktı.

Savaşın başlamasının ardından, Pekin’in devlet çizgisini temsil eden İngilizce yayın organı Global Times, Çin’in de içinde yer aldığı Küresel Güney’in, ABD ile özdeşleştirdiği hegemonya canavarına cephe alması gerektiğini yazdı:

“Bu, pekâlâ ABD hegemonyası ile gerçekten çok kutuplu bir dünya arasındaki belirleyici mücadele olabilir. Antonio Gramsci o meşhur sözünde şöyle yazmıştı: «Eski dünya ölüyor, yeni dünya ise doğmak için mücadele ediyor; işte bu, canavarların zamanıdır.» Eğer Küresel Güney, hegemonya canavarlarına karşı etkili bir şekilde cephe alamazsa, o yeni dünya asla var olmayabilir. Ve önüne geçilmeyen bu canavarlar, hepimizi kendileriyle birlikte dibe sürükleyebilir.”[2]

Bu satırların anlamı yeterince açıktır; Çin ve Rusya gibi emperyalist güçlerin, özellikle 12 Gün Savaşının ardından askeri cephane sağladığı, savaş taktiği ve uydu sistemlerini kullanarak İran’a askeri istihbarat vererek yardım ettiği bir sır değildir. Kuşkusuz İran’ın yıllardır geliştirdiği karmaşık ve son derece etkili askeri savaş kapasitesi de görmezden gelinemez ve sahada asıl sarsıcı etkiyi yaratan da budur.

Epstein dosyası mı, çılgın Trump’ın savaşı mı, emperyalist savaş mı?

Bir konuyu yeniden vurgulamakta ve açıklığa kavuşturmakta fayda var. Trump ve yönetimini oluşturan kişiler, emperyalist sistemin hegemon gücü olan ABD’nin tepesinde oturuyor ve dünya çapında çok büyük yıkıcı kararlara imza atıyorlar. Ancak burjuva yönetimler ve burjuva devlet adamları özelinde bakıldığında, son derece cahil, bilgisiz ve hastalıklı bir yapıya sahipler; açıkça yalan söylemekten hiç çekinmiyorlar. Diğer ülkelerin ve halkların kültürlerini tanıma konusunda son derece ilgisiz ve kibirliler. Trump’ın İran’ı, binlerce yıllık yerleşik Pers kültürünü, geleneklerini, Şii dini anlayışını ve bu anlayışın toplumsal ve siyasal hayatta oynadığı rolü zerrece bilmediği açık bir gerçektir. Trump’ın yıkıcı kapitalist rekabet ilişkileri içinde başarılı bir tüccar olması, onun kendine vehmettiği siyasal üstünlüklere sahip olduğu anlamına asla gelmez!

Trump yönetimini oluşturan kadrolar, ABD’nin ekonomik ve askeri gücünün verdiği kibirle her şeyi yapabileceklerini sanıyorlar. Nitekim İsrail’i de aynı pervasızlıkla hareket etmeye iten budur. Trump, İran’a bomba yağdırırken bir savaştan değil de bir oyundan söz eder gibi konuşuyor. Nereden bakarsak bakalım onun bir sosyopat, hasta ve cani olduğunu görürüz. Peki, nasıl oluyor da bu hasta ve cahil adamlar ABD gibi devasa bir emperyalist ülkenin başına geçebiliyorlar? Bu olguyu kavrayabilmemiz için, tarihsel ömrünü dolduran kapitalizmin derinlemesine çürüdüğünü, emperyalist hegemonya krizinin tam da bu tarihsel çıkışsızlıkla kesiştiğini, hegemonyası aşınan ve büyük bir erozyona uğrayan ABD emperyalizminin eski konumunu artık kaybettiğini görmemiz gerekiyor.

ABD emperyalizminin tarihsel düşüşünü durdurmak için başvurduğu çılgınlık ile Trump’ın çılgınlığı arasında doğrudan ve kopmaz bir bağ var. Trump gibilerini siyaset sahnesine fırlatan ve en tepeye gelmelerinin önünü açan şey, ABD’nin emperyalist sistem üzerindeki hegemonyasını kaybediyor olmasıdır. Bu, ABD emperyalizminin çürümesidir, mutlak silah gücüne dayanarak her şeyi yapabileceğini sanmasıdır. Dolayısıyla bu hasta adamların çılgınlığı, aynı zamanda ABD emperyalizminin çılgınlığıdır; enerji, silah ve teknoloji tekellerinin çılgınlığıdır. Sermayenin tüm sınır tanımaz açgözlülüğü, sosyopat yapısı, hastalıklı ruh hali, kültürsüzlüğü ve kibirli tutumu, içinden geçtiğimiz çürüme ve kriz dönemlerinde bu adamlarda vücut bulur. Bir zamanlar, dünyaya hâkim olmak isteyen Alman emperyalizminin çılgınlığı da kendisini Hitler’in çılgınlığında ete kemiğe büründürmüştü.

Buradan Epstein dosyasına geçerek soralım: Politik alanda, burjuva politikacıların kişisel hesaplarının, onların ahlaki zaaflarının veya şantajların savaş gibi tarihsel olaylarda hiçbir etkisi yok mu? Elbette var. Ancak tarihi belirleyen kişiler değil, sınıflar savaşıdır ve egemen sınıflar arasındaki çatışmalar da bunun önemli bir parçasıdır. Unutmamak gerekiyor ki savaşta, liderlerin zaafları ve düşmanı aldatma dâhil sayısız faktör rol oynar. Ancak bir emperyalist savaşı, tabiri caizse uçkur ve şantaj konusuyla açıklamak, savaşın arkasındaki asıl belirleyici nedenleri görmemek ve kapitalist sistemin nasıl yapısal olarak savaş ürettiğini anlamamak olur. Eğer ABD emperyalizmi eski konumunda olsaydı ve burjuva siyaseti bu denli çürümeseydi, ne Trump gibi faşist birisi siyaset sahnesine çıkabilirdi ne de İsrail Epstein dosyasını bir şantaj unsuru olarak kullanabilirdi.

Hatırlanacak olursa, ABD Afganistan ve Irak’ı işgal ettiğinde burjuva liberaller, emperyalist savaş gerçeğini görmezden gelerek savaşın arkasında Bush’un aptallığı olduğunu ileri sürmüşlerdi. Sanki meselenin özü akıllılık veya akılsızlıkmış gibi, liberaller “aptal” Bush’un ve “maceracı” Cumhuriyetçilerin karşısına “akıllı” Demokratları çıkartıyorlardı. Keza Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde de Batılı emperyalist güçlerin politikacıları ve ideologları Putin’i çılgın, paranoyak ve sosyopat olmakla eleştiriyor, Hitler’e benzetiyorlardı. Savaşın gerçek dinamiklerinin üzerini örtmek için buna “Putin’in savaşı” diyorlardı. Oysa emperyalist rekabette NATO tarafından kuşatılan Rus emperyalizmi, Ukrayna’yı işgal ederek buna yanıt vermişti. Dolayısıyla savaşın arkasında bireylerin deliliği değil, doğrudan emperyalist rekabet ve hegemonya krizi vardır.

Devrimci Marksistler, siyasal gelişmeleri salt kişilere bakarak değil, o kişilerin de içinde yer aldığı toplumsal gelişmeleri değerlendirerek kavrarlar. Hiç kuşku yok ki o kişiler bir kez tarih sahnesine çıktıklarında, taşıdıkları tüm öznel ve hastalıklı özelliklerini de sürece katarak gidişatı etkilerler; tam da bugün olduğu gibi. Bu da nesnel olan ile öznel olanın, altyapı ile üstyapının kopmaz diyalektik ilişkisini ve bunların birbirini nasıl belirlediğini en çıplak haliyle ortaya koyar.

Nükleer tehdit ve devrimci çıkış!

Hedeflerine ulaşamayan ABD-İsrail bloku, ciddi bir tıkanma yaşamaktadır ve bu tıkanmanın nasıl aşılacağı henüz belli değildir. Rejim değişikliği için çıkılan yolda, ABD’nin savaş halinde olduğu İran’ın denizdeki petrol tankerlerine yönelik yaptırımları kaldırması tam bir ironidir. Hâlihazırda Trump, Hürmüz Boğazı’nın açılmasını sağlayarak bunu bir zafere dönüştürme peşindedir. Nitekim Hürmüz’ün açılmaması durumunda İran’ı yok etmekle tehdit ediyor. Aynı anda ise faşist ve Hıristiyan Siyonist Lindsey Graham gibi etkili senatörler, Hark Adası’nın işgal edilmesi ve bir kara operasyonu başlatılması yönünde bastırıyorlar. ABD egemen sınıfının bir başka kesimi ise bunun savaşı daha da tırmandıracağını ifade ediyor. Zira bu adanın işgal edilmesi ne İran’ın yenilmesi ne molla rejiminin teslim olması ne de Hürmüz’ün açılması anlamına geliyor. Böyle bir işgalin İran ana karasına doğru genişletilmesi yönünde ciddi bir nesnel basınç yaratacağı; bunun da savaşın şiddetini daha da artırıp yeni dinamikleri harekete geçireceği ve başka ülkeleri daha doğrudan savaşın içine çekeceği açıktır.

İsrail’in Lübnan’a saldırdığı ve Hizbullah lideri Hasan Nasırallah’ın henüz öldürülmediği Eylül 2024’te şunları yazmıştık:

“İsrail’in Lübnan’a kara harekâtına hazırlanması, Ortadoğu’daki emperyalist savaşın giderek daha fazla genişleyeceğine ve çok daha fazla yıkıcı hale geleceğine işaret ediyor. Savaşın güçlü bölgesel dinamikleri, her geçen gün küresel dinamikleri daha fazla zorlayarak emperyalist güçleri doğrudan karşı karşıya gelmeye itmektedir. Bir hususa önemle dikkat çekmek gerekiyor: Sonuçlarından bağımsız olarak, şu ya da bu nedenle savaş geçici olarak dursa bile, bugünkü savaşı yaratan koşullar ve dinamikler giderek keskinleştiği için yeniden başlayacaktır.”[3]

Nitekim öyle de oldu. İsrail, Haziran 2025’te İran’a karşı 12 Gün Savaşını başlattı ve geçici bir soluklanmanın ardından savaş, Körfez ülkelerini de içine alarak büyüdü.

İran’ı dize getiremeyen ABD-İsrail bloku, giderek daha yüksek sesle nükleer silahların kullanılabileceğini dile getiriyor. Keza Trump’ın “İran’ı haritadan silebilecek güçteyiz” demesi, doğal olarak nükleer silahların devreye sokulabileceğini akıllara getiriyor. Bunun öylesine boş bir tehdit ve şantaj olduğu, bu silahların asla kullanılamayacağı gibi iyimser düşünceleri artık hiç kimse dile getiremez. ABD askeri doktrininde “tırmandırma yoluyla tırmandırmayı yönetme” (escalate to de-escalate) adı altında nükleer silahların kullanılmasının önü açılmıştır. Konvansiyonel savaşın kaybedildiği veya kontrolün yitirildiği durumlarda, çatışmayı kontrol altına almak ve ABD’ye stratejik üstünlük sağlamak üzere bu silahların kullanılabileceği öngörülüyor.[4] Daha önceki bir yazımızda bu tehlikeye şöyle dikkat çekmiştik:

 “Kapitalist düzenin bağrındaki dinamikler her geçen gün emperyalist güçleri daha fazla doğrudan karşı karşıya gelmeye iterken, nükleer silahların kullanılması riski de giderek daha fazla artıyor. Elbette nükleer savaş tercih edilebilir bir seçenek değildir ama sermaye düzeninin yarattığı çelişkiler ve basınç, egemenlerin zihin dünyasını belirlemekte ve en akıl almaz görünen şey günü geldiğinde son derece rasyonel gözükebilmektedir. Bu bakımdan, nükleer silahların yıkıcılığından hareketle emperyalist egemenlerin bu silahları kullanmayacağına güvenmek çocukluk olur! Kaldı ki «taktik nükleer silahlar» adı altında, şiddetini ve kapsadığı alanı daraltarak nükleer silahları kullanmaya dönük hazırlık uzun zamandır sürdürülüyor.”[5]

ABD-İsrail emperyalist blokunun başlattığı savaş, sadece Ortadoğu’daki emekçileri etkilemiyor; Güney Asya’dan Afrika’ya, Avrupa’dan Amerika’ya kadar tüm dünya emekçileri bu emperyalist savaştan derinlemesine etkileniyor. Savaş, bir taraftan ağır yıkımlar yaratırken, aynı zamanda büyük altüst oluşlara yol açarak kurulu düzenin de altını oyar. Lenin’in ifade ettiği üzere, savaşlar devrimlerin anasıdır. İran’a karşı başlatılan bu savaş, başta Ortadoğu olmak üzere dünyada büyük bir devrimci dönüşüm için tarihsel bir fırsat da yaratabilir. Ancak bunun gerçeğe dönüşebilmesi için işçi sınıfının kendi devrimci/komünist örgütleri, partileri ve sendikaları aracılığıyla gidişata bağımsız bir siyasal güç olarak müdahale etmesi gerekir. Kuşkusuz bu noktada Amerikan işçi sınıfına büyük bir tarihsel görev düşüyor: Sosyopat Trump yönetiminin savaş politikalarına karşı üretimden gelen gücüyle durmak ve İran emekçileriyle enternasyonal dayanışmayı büyütmek!

Emperyalist ve kapitalist güçlerin cehenneme çevirdiği Ortadoğu’da savaşı ve yıkımı durdurmanın tek yolu, bizzat kapitalist sistemi hedef alacak şekilde savaşa karşı çıkmak ve bu doğrultuda örgütlenip mücadele etmektir. Tam da bu noktada örülecek olan bağımsız sınıf hattı, emperyalist bombalara göğüs gererken, İran emekçilerinin kendi başlarındaki gerici molla diktatörlüğünü yıkma kavgasını da sonuna kadar desteklemelidir. Emperyalist savaşın, yıkımın, çürüyen kapitalist sistemin, onun hastalıklı ve gerici egemen sınıfının karşısına uluslararası proleter devrimin bayrağıyla çıkmak zorundayız! Bu tarihsel hesaplaşmada, modern İran ve Türkiye işçi sınıfları, tüm bölgeyi özgürleştirecek olan bu devrimci dönüşümün lokomotifi olacak güce sahiptir!

ABD-İsrail Emperyalist Haydutluğuna Karşı İran Emekçilerinin Yanındayız!

Kitap – Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı

[1] https://t24.com.tr/yazarlar/gurkan-akgunes/iranla-savas-yuzunden-yiyecekleriniz-daha-pahali-olacak,54377

[2] https://www.globaltimes.cn/page/202603/1356372.shtml

[3] https://gelecekbizim.net/israil-kudurganligi-ve-genisleyen-savasin-aldigi-yeni-bicimler/

[4] https://warontherocks.com/2018/09/escalation-dominance-in-americas-oldest-new-nuclear-strategy/

[5] https://gelecekbizim.net/kitap-emperyalist-hegemonya-krizi-ve-ucuncu-dunya-savasi/