McKinley'den Trump'a, Grönland, Ukrayna paylaşım masasında
Trump ABD Emperyalizminin Derdine Çare Olacak mı?-2
Akın Erensoy, 25 Şubat 2025

McKinley, Trump, Grönland, ilhak ve hayaller!

Ticaret savaşını yeniden kızıştıran ve ilhak politikasını gündeme getiren Trump, kimi ABD başkanlarına referanslar vererek söylemine tarihsel bir arka plan kazandırmaya çalışıyor. Bunlardan birisi, 1897-1901 arasında başkanlık yapmış William McKinley’dir. Trump, yemin töreninde şöyle dedi: “Başkan McKinley, gümrük tarifeleri ve tanrı vergisi yetenekleri sayesinde ülkemizi çok zenginleştirdi.” McKinley, ABD’nin devasa bir sanayi gücü haline geldiği ve dünyanın atölyesine dönüştüğü bir dönemde başkanlık yaptı. Elektriğin, elektrikli motorların, içten patlamalı motorların, telgrafın, telefonun üretime ve günlük yaşama damga basmaya başladığı, çelik üretiminde yeni yöntemlerin kullanıldığı, üretici güçlerin sıçramalı şekilde geliştiği bu dönem, ikinci sanayi devrimi olarak adlandırılmaktadır. ABD, zengin doğal kaynakları olan, bir kıta büyüklüğündeki verimli topraklarda yükselen yeni bir emperyalist güç konumundaydı. ABD ve Almanya gibi emperyalist ülkelerin yükseldiği,  hegemon güç İngiltere’nin ise gerileme sürecinde olduğu bu dönemde McKinley gümrük vergilerini ağırlaştırarak tekelci Amerikan sanayisini daha da güçlendirdi. O dönem ABD güçlü potansiyellere sahip yükselen bir sanayi deviyken, bugün bu alanda gerileme içindedir. O dönem hegemonyasının sarsılıp gerilemesinden doğan krizle boğuşan İngiltere’yken, bugün ABD’dir.

McKinley dönemi, dünya pazarının sıçramalı büyüdüğü ve dünya ekonomisindeki iç bağların güçlendiği bir dönemdi. O dönem küreselleşme süreci hareket halindeydi ve dünya ekonomisi tam bir bütünleşmeye ulaşmamıştı. Fakat zamanla bu süreç olgunlaşarak emperyalist kapitalizmin ayrılmaz bir unsuru haline gelmiş, dünya ekonomisi organik bir yapı kazanmıştır. Nitekim bunu ABD’nin Çin ve Meksika’yla olan karmaşık ekonomik ilişkilerinde de görüyoruz. Geçmişten farklı olarak günümüzde Amerikan tekellerinin bu ülkelerde çok büyük yatırımları var. Sanayi şirketleri Meksika, Çin veya Güney Asya’ya taşındığı ve önemli bir kısmı rekabet gücünü kaybedip sektörden çıktığı için ABD’nin belirli açılardan sanayisi zayıflamıştır. Trump, ek gümrük vergileriyle yalnızca Meksika’da üretim yaparak ABD pazarında satış yapan Alman, Çin, Japon otomobil tekellerini vurmuyor, aynı zamanda bu ülkede üretim yapan Amerikan tekellerini de vuruyor. Yüksek gümrük vergileri kaçınılmaz olarak Meksika ve Çin’de üretim yapan Amerikan tekellerinin maliyetlerini artırıp rekabet güçlerini azaltacaktır. Mesele yalnızca otomobil de değil. Meksika, sebze meyveden diğer gıda ürünlerine kadar ABD’nin gıda tedarik zincirinde en üst sırada yer alıyor. Bu ve birçok açıdan McKinley ile Trump dönemi arasında, ticaret savaşı politikası dışında pek bir benzerlik yoktur.

Trump’ın McKinley’i referans vermesinin ve övmesinin bir başka nedeni daha var: 1898’de kışkırtıp başlattığı savaşta ABD, İspanya’yı yenmiş, McKinley yönetimi Filipinler, Puerto Rico, Hawaii ve Guam’ı ele geçirip ilhak etmişti. Kuşkusuz ABD’nin işgalci, yayılmacı ve ilhakçı politikasının tek temsilcisi McKinley değil. ABD bağımsızlığını kazandıktan yarım yüzyıl sonra, egemenler Amerika kıtasının tamamında hâkimiyet kurma arzularını açıktan dile getirmeye başladılar. Başkan James Monroe 1823’te yıllık Kongre konuşmasında kendi ismiyle anılan Monroe Doktrinini gündeme getirdi. Latin Amerika’da İspanyol sömürgeciliğine karşı başlayan bağımsızlık mücadelesi neredeyse tüm ülkelerde başarıya ulaşmıştı. Alt-kıtadaki muazzam zenginliği sömürmeyi ve arka bahçesine dönüştürmeyi hedefleyen ABD, Avrupa’nın buraya daha fazla müdahale etmesinin önüne geçmek istiyordu. O günden sonra bu doktrin, ABD’nin kıtadaki dış politikasının ana çerçevesini oluşturdu.

Monroe Doktrini aynı zamanda işgal ve ilhaklarla ABD’nin toprak olarak büyümesini de amaçlıyordu. Daha sonra bu doktrin, ABD’nin kıtadaki yayılmacılığını ideolojik olarak meşrulaştıran Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader) söylemiyle birleşti. Güya ABD’nin batıya doğru genişlemesi tanrı tarafından Amerikan halkına verilen bir haktı, alınyazısıydı, kutsal bir görevdi. Doğaüstü bir içerikle doldurulan bu yayılmacı ve ilhakçı politika, 1846-48 arasında Amerikan-Meksika savaşına yol açtı. Bugün Kaliforniya, Nevada, Utah, New Mexico, Arizona, Colorado eyaleti olarak bilinen muazzam büyüklükteki topraklar ABD’nin kontrolüne geçti. Meksika ve Amerikan yerlilerinin topraklarının işgal edilmesi, bağımsız bir devlet olan Texas’ın ele geçirilmesi, kimi tartışmalı topraklara el konulması Manifest Destiny söylemiyle meşrulaştırıldı. Bu tarihsel gerçekliğe rağmen Trump, utanmadan Meksika Körfezinin adını Amerikan Körfezi olarak değiştiren bir kararname imzaladı. Google ve Apple gibi teknoloji tekelleri de hemen onun izinden giderek haritalarında bu değişikliği uyguladılar.

Trump, 8 Ocakta Kanada’nın ABD’yle birleştiğini gösteren bir harita yayınladı. Trump’ın Grönland ve Kanada’ya el koymak istemesi ABD emperyalizminin, en azından bugünkü yönetimin yeni bir döneme hazırlandığını gösteriyor. Biliyoruz ki kapitalizmin tarihi işgal, katliam ve sömürgecilik tarihidir. Kapitalizmin yükselişine büyük güçlerin başka ülkeleri işgal ve ilhak etmesi, buraları sömürgeleştirmesi eşlik etmiştir. Kapitalizmin tekelci aşması olan emperyalizmin ilk dönemine de damga basan işgaller, ilhaklar ve sömürgecilik olmuştur. Bununla birlikte, emperyalizmin özünü sömürgecilik oluşturmaz. Emperyalizm, tekelci finans kapitalin pazarlar üzerinde kıran kırana rekabetine, dünyanın büyük güçler tarafından nüfuz alanlarına bölünmesine ve uluslararası siyasetin bu temelde şekillendirilmesine dayanır. Yani emperyalist devletler, herhangi bir ülkeyi işgal ve ilhak etmeden de sahip oldukları ekonomik ve askeri güç sayesinde nüfuzlarını dayatabilirler. Özellikle İkinci Dünya Savaşının ardından açılan döneme emperyalizmin işgal ve ilhak temelinde yayılması değil, tekelci mali sermayenin gittiği ülkelerde nüfuz kurmasına dayalı yayılmacılığı damgasını bastı. ABD’nin askeri ve siyasi aygıtıyla iç içe geçmiş tekellerin Latin Amerika’da nasıl darbeler örgütlediklerini biliyoruz. Fakat bu devletler siyasi bir varlık olarak bağımsızlıklarını korumuşlardır ki bu, uluslararası siyasal düzenin gereğiydi. Bu yüzden, 11 Eylül’ün ardından ABD Afganistan ve Irak’ı işgal etmesine rağmen ilhak etmedi, bu ülkeler biçimsel olarak bağımsızlılarını korudular. Hatta ABD bu ülkelere özgürlük ve demokrasi götürme iddiasındaydı. Çünkü emperyalist emellerinin içeride ve uluslararası siyasal alanda kabul edilip meşru görülmesini istiyordu.

Ne var ki halkalar halinde genişleyen Üçüncü Dünya Savaşı ve derinleşen hegemonya krizi, uluslararası düzenin fiilen çözülmesine neden olmuştur. Verili koşullar emperyalist güçleri pazar ve nüfuz alanlarının paylaşılması çerçevesini aşmaya, bir kez daha doğrudan toprakları paylaşmaya zorluyor. Nitekim emperyalist rekabette kuşatılıp köşeye sıkıştırılan Rusya, Ukrayna topraklarını işgal ve ilhak ederek bu doğrultuda bir adım atmıştır. Şimdi Ukrayna’daki savaşı sona erdirmek üzere Rusya’yla masaya oturan Trump yönetimi, de facto olarak ilhakı tanıyacağını söyleyerek bir dönemin sona erdiğini ilan etmiş oluyor. Çünkü zamanın ruhuna uygun hareket etmek isteyen Trump’ın kendisi de işgal ve ilhak politikasını savunuyor. Bu söylemi emperyalist politikasını hayata geçirmek için bir tehdit olarak kullanıyor.

Öncelikli amacı Çin’i durdurmak olan ABD’nin yeni emperyalist politikasının üç sütün üzerinde yükseldiğini söyleyebiliriz. Bir: “Üretici ulus” sloganıyla içeride sanayi yatırımlarının artırılması, bu istikamette ticaret savaşının kullanılması ve dünya imalat üretiminde liderliğin ele geçirilmesi. İki: Yeni teknolojilere hayat veren nadir toprak elementleri, kritik mineraller/madenler, enerji kaynakları ve ticaret yolları üzerinde denetim sağlamak! Hedefteki ülkelere boyun eğdirmek için her türlü tehdit ve zorbalığın kullanılması. Bu boyun eğdirme, Grönland’ın satın alınması, işgal edilmesi ya da bağımsız görünerek sessizce teslim olması gibi farklı biçimlerde gerçekleşebilir. Keza Kanada’nın uluslararası alandaki ekonomik ve siyasal faaliyeti üzerinde tam bir ABD denetimi kurulabilir. Bu durumda Kanada bağımsız gözükse de fiilen bir eyalet derekesine düşürülmüş olacaktır. Böyle bir durumda Amerikan ekonomisinin büyüklüğü ve rekabet gücü çok daha fazla artacaktır. Trump, Hindistan ve AB’yi de içine alan devasa bir ekonomik blok oluşturarak Çin’in karşısına dikilmek istiyor. Üç: Rusya’yı Çin’den uzaklaştırmak, en azından belirli alanlarda tarafsız hale getirmek! Bu doğrultuda Rusya’nın işgal ettiği Ukrayna topraklarının ilhakını kabul etmek, Ukrayna’nın NATO’ya girmesinin önünü kapatmak ve her iki taraftan da tavizler kopartıp savaşı bitirmek!

Bu noktada, Grönland ve Kanada’nın ABD için neden bu kadar önemli olduğuna kısaca bir göz atalım. Topraklarının devasa büyüklüğüne rağmen nüfusu küçük olan Kanada, muazzam doğal kaynaklara sahip bir ülkedir. G7 içinde yer alan Kanada, uluslararası siyasette etkisiz olsa da gerçekte emperyalist bir güçtür. Esasında Kanada tarihsel olarak İngiltere’nin nüfuz alanıdır. Nitekim hâlâ İngiltere kralını devlet başkanı olarak kabul ediyor. Fakat uluslararası siyasette gerileyen İngiliz emperyalizminin Kanada üzerindeki nüfuzu azalırken, ABD’ninki artmıştır. ABD, hem NATO hem de NORAD[1] dolayımıyla Kanada üzerinde belirleyici bir etkiye sahiptir. Ancak bu kadarı da Trump yönetimine yeterli gelmiyor.

Danimarka’ya bağlı özerk bir bölge olan Grönland, Kuzey Kutbu ya da Arktik Okyanusu olarak tanımlanan, buzullarla kaplı devasa bölgenin bir parçasını oluşturuyor. Kuzey Amerika, Asya ve Avrupa kıtalarının anakaralarının kuzey kısımları Arktik bölgesinin içindedir. Arktik’te en büyük kara alanına sahip ülkeler Rusya, Kanada, Danimarka/Grönland ve ABD/Alaska’dır. Arktik’teki emperyalist rekabetin kızışmasının bir nedeni, kapitalizmin yol açtığı küresel iklim değişikliği nedeniyle bu bölgedeki buzulların her sene daha fazla erimesidir. Bilim insanları, son 30 yılda Arktik’teki en eski ve en kalın buz tabakasının yüzde 95 oranında eridiğini dile getiriyorlar. 15 yıl sonra bu bölgenin yaz aylarında tamamen buzsuz kalabileceği söyleniyor. Buzulların erimesiyle kuzey denizinin taşımacılıkta çok önemli bir rota haline gelmesi bekleniyor. Şu anda Batı Avrupa’dan Doğu ve Uzak Asya’ya gitmek isteyen bir gemi için Akdeniz ve Süveyş Kanalı en hızlı ve en verimli rotadır. Fakat Kuzey Kutbu rotasının oluşmasıyla birlikte Asya, Avrupa ve Kuzey Amerika arasında deniz taşımacılığı kısalıp hızlanacaktır.

McKinley, Trump, Grönland, ilhak ve hayaller!

Ne var ki kuzey buz denizini ve Grönland’ı önemli kılan yalnızca yeni bir deniz rotasının açılabilecek olması değil. Grönland zengin petrol, doğal gaz, kömür, lityum, titanyum, grafit, kobalt, çinko, demir, kurşun, bakır, altın gibi enerji ve hammadde rezervlerine de sahiptir. AB’nin kritik saydığı 34 hammaddenin 25’ine ev sahipliği yapıyor ve bu özelliğiyle Trump’ın ağzını sulandırıyor. ABD, Çin’in Grönland’da madencilik yatırımları yapmasını ya da kimi şirketlerin hisselerini satın alarak kendine yer açmasını engellemek için Danimarka ve AB’ye yoğun baskı yapıyor. Nitekim bu kapsamda Çin’le yapılan kimi maden projeleri iptal edildi. Bu kritik hammaddeler üzerinde Çin tekelini kırmak isteyen ABD, Grönland’a bir şekilde el koymayı planlıyor. 1946’da Grönland’ı satın almak istemiş, bu hedefine ulaşamayınca Danimarka’dan devasa bir uzay ve askeri üs inşa etme izni koparmıştı. Şimdi Trump, ABD’nin yarım kalan bu hayalini, zorbalıkta çok daha ileri giderek tamamlamak istiyor.

Ukrayna paylaşım masasında

Trump, Çin’i kuşatma ve durdurma hedefi doğrultusunda ABD’nin enerjisini emen çatışma ve savaş alanlarını azaltarak Asya Pasifik’e odaklanmak istiyor. Bunun için Ukrayna’daki savaşın son bulması ve en azından Ortadoğu’da belirli bir dengenin kurulması gerekiyor. Üç yıl önce Rusya Ukrayna’yı işgal ettiğinde, ABD-İngiliz bloku SSCB’nin Afganistan’da girdiği çıkmazın benzerini Ukrayna’da Rusya’nın yaşamasını arzu ediyordu. Oysa iki kutuplu dünyada bu işgalin dünya ekonomisi üzerinde herhangi bir etkisi yoktu. Bugünkü savaş, dünya kapitalizmine derinden entegre olmuş, üstelik kapitalist üretim sürecinde yeni teknolojiler için hayati önemdeki nadir toprak elementleri ve kritik minerallerin yoğun olarak bulunduğu ülkelerde yaşanıyor. Keza her iki ülke de dünyanın tahıl ambarı konumundadır.

Sonuçta Batı blokunun Rus ekonomisini yıkıma sürüklemek üzere başlattığı ağır yaptırımlar hedefine ulaşmadı. Rusya, özellikle Çin’in yardımıyla izolasyonu kırdı. Askerileşen ekonomi toparlanırken, Rusya belirli bir süre patinaj yapsa da yeni ve çok daha büyük toprak parçalarını ele geçirdi. Savaşın uzaması, Batı bloku kampında Ukrayna’nın nereye kadar destekleneceği tartışmasını doğurdu. Çünkü Batı’nın askeri yardımı çeşitlenip daha ileri silah sistemlerini kapsarken, NATO’nun savaşa daha fazla müdahil olma olasılığı artıyordu. Nitekim Rusya, Ukrayna’nın uzun menzilli füzeleri kullanmasına yeni tip füzelerle (Oreşnik) yanıt verdi. Bu füzeler, verili savunma sistemleri tarafından durdurulamayan özelliklere sahip. Gelinen evrede ABD, doğrudan bir savaşa sürüklenmeyi göze almadan Ukrayna’da Rusya’nın ilerleyişini durduramayacağını görüyor. Bu savaş devam ederken ABD’nin Çin’i kuşatma ve durdurma stratejisinin kesintiye uğrayıp pörsüyeceği açıktır.

Aslında Trump gibi birisi olmadan kaç zamandır Batı kampında yaşanan çıkışsızlığın aşılması pek mümkün değildi. Zaten bir diktatör olmayı arzulayan ve bu şekilde hareket eden Trump, aynı kumaştan meslektaşı Putin’in iş tutma tarzına hayran birisi. Üstelik bir tüccar olan Trump, açıkça yalan söylemeyi bir üstünlük sayıyor, “ben yaptım oldu” diyerek hızlıca manevra yapabiliyor, bunun sonuçlarına aldırmıyor. Onun gibilerinin çılgın ve pervasız kişilikleri ile kıvrak hareket tarzları, tam da böylesi dönemlerde iş görmektedir. Nitekim Trump, seçim sürecinden başlayarak Ukrayna’daki savaşa karşı olduğunu, kendisinin iktidarda olması durumunda bu savaşın olmayacağını ve onu durduracağını söyledi.Biden ulusumuz için bir utanç kaynağıydı” diyerek tüm suçu onun yönetimine ve müesses nizama yıkarak sorumluluktan kaçması, ona hızla makas değiştirme fırsatı veriyor. NATO’nun kuşatma politikasında aşırı uca gittiğini ve Rusya’yı kışkırttığını söylemekten bile geri durmadı: “Biden Ukrayna’nın NATO’ya girmesini desteklemese bu savaş çıkmazdı.” Putin’le ilişkisinin çok iyi olduğunu ve Rusya’nın savaşı bitirmek için bir şeyler yapmak istediğini söylerken, özellikle Ukrayna lideri Zelenski ve AB ülkelerini eleştiriyor.

Trump ile Putin’in telefon görüşmesinin ardından ABD-Rusya müzakereleri 18 Şubatta Suudi Arabistan’da başladı. Trump, Ukrayna’yla birlikte AB’nin müzakerelerden dışlandığını ve görüşmelere çağrılmadığını söyleyen Zelenski’yi aşağılayıp bir diktatör ilan etti. “Bir düşünün, mütevazı derecede başarılı bir komedyen olan Volodimir Zelenski, ABD’yi, kazanılamayacak ve hiç başlamaması gereken bir savaşa girmesi için 350 milyar dolar harcamaya ikna etti. Ancak bu savaşı ABD ve Trump olmadan asla sonlandıramayacak.” Bu ifadelerin ardından ise Zelenski’nin seçime girmemiş bir diktatör olduğunu, elini çabuk tutması gerektiğini, aksi halde ülkesini kaybedeceğini, Rusya’yla savaşı bitirmek için başarılı bir müzakere yürüttüklerini söyledi. Geçerken bir konunun altını çizelim: Zelenski, “savaşan Ukrayna’dır, o halde müzakere masasında biz de olmalıyız, başkası bizim adımıza hareket edemez” diyor. Fakat gerçek şu ki Ukrayna’da savaşan aynı zamanda Rusya ile ABD’dir. Zelenski yönetimi ABD-Batı blokunun bir kuklası konumundadır. Bu iki emperyalist gücün müzakere/paylaşım masası kurması, eşyanın doğası gereğidir.

Fakat yine de soralım: Rusya’ya çiçek uzatan, Putin’i öven Trump’ın Zelenski ve AB’ye karşı son derece sert tutum almasının arkasında başka ne olabilir?

Rusya cephesinde bir haklılık duygusu yaratmak isterken, aynı zamanda onu büyük bir güç olarak kabul ettiğinin mesajını veriyor. Trump ile Putin’in Ukrayna ve Ortadoğu’nun paylaşılması ve bir denge oluşturulması konusunda fikir birliğine vardıkları anlaşılıyor. Böyle bir anlaşmanın ilk belirtisi, 350 bin kişilik orduya sahip Esad rejiminin direnmeden düşmesiydi. ABD-Rusya heyetlerinin görüşmesini değerlendiren Putin’in sözleri de bunu doğruluyor: “Karşılıklı çıkar alanları olan çeşitli konularda çalışmalara yeniden başlamak için ilk adımı attık. Bunlar arasında Ortadoğu’yla ilgili meseleler, küresel enerji piyasaları ve uzay alanındaki işbirliği de yer alıyor.”

Trump yönetiminin Savunma Bakanı Pete Hegseth’in 12 Şubattaki NATO toplantısında Ukrayna’nın 2014 öncesi sınırlarına dönmesini beklemenin ve NATO üyeliğinin gerçekçi olmadığını söylemesi dikkat çekiciydi. Rusya, yaklaşık olarak Ukrayna’nın dörtte birini işgal ve ilhak etmiş durumda. Trump, bu işgal ve ilhakı sorun etmeyeceği mesajı vererek savaşın kimi anlaşmalarla bitmesini istiyor. Şu anda Rusya’nın Çin’den uzaklaştırılması ABD’nin en büyük amacıdır. Çünkü Çin ekonomik bir devken, Rusya büyük ve gelişmiş bir silah endüstrisine sahiptir. Zaten uzun yıllardır emperyalist bir blok olarak hareket eden bu iki gücün ilişkisi, Ukrayna savaşıyla daha da pekişmiştir. ABD ise SSCB’yle Çin’i birbirinden uzaklaştırma taktiğini güncelliyor. Richard Nixon’ın 1972’de Mao’yla görüşmesinin ardından ABD Çin’i tanımış ve onun SSCB’den uzaklaşmasının önünü açmıştı. Şimdi Trump, Ukrayna’da Rusya’ya istediğini vererek onu Çin’den uzaklaştırmak istiyor. Wall Street Journal gazetesine konuşan ABD Başkan Yardımcısı Vance’in “Putin’in Çin’le bir koalisyonda küçük kardeş olması onun çıkarına değil” kışkırtıcı sözlerini bu anlamda değerlendirmek gerekiyor. Vance, aslında Rusya’nın büyük bir güç olduğunu ve buna uygun olarak ABD’yle “eşit” ortaklık ilişkisi kurabileceğini mi söylüyor? Kuşkusuz eski ittifakların dağılması ve yenilerinin kurulması emperyalist rekabetin doğası gereğidir. Fakat Trump’ın Ukrayna hamlesiyle Rusya ile ABD arasında bir ittifakın gelişmesi birçok sebepten dolayı kolay değildir. ABD’nin geçmişte Rusya’ya verdiği sözleri tutmadığı, NATO’nun genişlemesi meselesinde onu aldattığı hatırlanarak sorulabilir:  Rusya neden ABD’ye güvenerek Çin’le arasını bozsun? Buna karşın Ukrayna’da istediğini alan, yıkıcı ekonomik yaptırımların kalkmasını sağlayan ve aslında savaşı kazanan Rusya, Çin’e mahkûm olmaktan çıkarak daha serbest hareket edebilir.

Ukraynalı egemenler, ABD-İngiliz blokunun gazına gelip Ukrayna’yı adım adım emperyalist savaş alanına dönüştürecek koşullar yarattılar. 2014 Maidan eylemleriyle Ukrayna’da Rusya yanlısı hükümet devrildi ve iktidar Batı yanlısı kesimlerin eline geçti. Bu eylemlerin başını çeken ve Nazi sembolleri kullanan faşist örgütler, siyasal ve toplumsal alanı şekillendirmeye başladılar. Neticede ABD-İngiliz blokunun Rusya’yı kuşatmak için Ukrayna’yı NATO’ya alma yönündeki adımları ve Karadeniz’de sürüp giden kışkırtıcı eylemleri 22 Şubat 2022’de savaşın patlamasına neden oldu. Rusya önce Kievi düşürüp kendinden yana bir hükümet kurmak istedi ama bunu başaramayınca hedef daraltıp ülkenin doğu ve güney kısmına odaklandı. Her alanda ağır tahribata uğramış Ukrayna, şimdi ABD ve Rusya tarafından paylaşım masasına yatırılmış durumda. Putin, ABD’ye nadir toprak elementi alanları sunmaya hazır olduklarını söyleyerek Trump’a göz kırpıyor.

Zelenski ise derin bir hayal kırıklığıyla efendilerine seslenip dışlanmasına ağlıyor. Trump, ülkedeki nadir toprak elementleri, kritik minareler ve limanlar üzerinde mutlak bir denetim kurmak istiyor. Ukrayna, ABD tarafından tanımlanan 50 kritik hammaddenin 23’üne, AB tarafından tanımlanan 34 kritik hammaddenin ise 26’sına ev sahipliği yapıyor.[2] Trump, 500 milyar dolar değerindeki kritik hammaddenin ABD’ye verilmesini istiyor ki bunun adı “savaş tazminatı”ndan başka bir şey değildir. Sürekli benzer cümleler kurarak şöyle diyor: “Ortaya koyduğumuz tüm para karşılığında bize bir şeyler vermelerini istiyorum. Yani nadir elementler ve petrol istiyoruz. Ne alabilirsek.” İşte AB’nin desteğini alan Zelenski onun bu isteğine direndiği için aşağılanıp dışlanıyor. Fakat bir kukla olan Zelenski’nin Trump’ın bu zorbaca talebine ve baskısına uzun süre direnmesi mümkün değildir.

Trump, AB’nin başkenti sayılan Brüksel’e “cehennem çukuru” diyor. Müzakerelerden dışladığı AB’yi eleştirip aşağılıyor ve Avrupa ülkelerinin liderlerine kendi planına boyun eğmeleri gerektiği mesajı veriyor. Ukrayna’nın NATO ülkesi olmadığını ve eğer güvenlik garantisi istiyorlarsa bunu AB’nin yapması gerektiğini söyleyerek, “hadi bakalım, ABD olmadan ne yapabileceğinizi görelim” anlamında meydan okuyor. BM Genel Kurulunda, Ukrayna’nın hazırladığı ve AB’nin desteklediği “Rus güçlerinin derhal geri çekilerek savaşın sonlandırılması” önerisine ABD’nin “hayır” oyu vermesi gerçekten de ilginç ve tarihi önemde!

Ukrayna’da savaşın başlamasıyla  Rus kültür ve edebiyatına bile nefretle saldıran, Dostoyevski ve Çaykovski’yi yasaklayacak kadar zıvanadan çıkan AB ülkelerinin egemenleri, Trump’ın umursamaz, küçümseyici ve dışlayıcı tutumu karşısında ne yapacaklarını şaşırmış durumdalar. İngiltere, Fransa, Almanya, İtalya, Polonya gibi ülkelerin liderleri 17 Şubatta Paris’te bir araya gelip Trump’ın Rusya’yla birlikte Ukrayna’yı paylaşmasına karşı ne yapabileceklerini tartıştılar ama ortaya bir sonuç çıkmadı.

ABD-İngiliz blokunun Rusya’yı kışkırtmak için Ukrayna’yı kullanmasına ses çıkartmayan AB ülkeleri, savaş ve işgal başladıktan sonra da bağımsız bir tutum alacak irade gösteremediler. Rusya’yla önemli ekonomik ilişkileri olan ve sanayisinin bel kemiğini ucuz Rus doğal gazı oluşturan Alman emperyalizmi, özellikle Yeşillerde ifadesini bulan kesim tam anlamıyla savaşçı bir çizgi benimsedi. Almanya ve Avrupa’ya ucuz doğal gaz taşıyan Kuzey Akım boru hatları patlatıldığında bile bunu sorgulayamadılar ve ABD’nin pahalı doğal gazına mahkûm oldular. Bunun bir sonucu olarak Alman sanayisinin rekabet gücü zayıflarken, kıta genelinde enflasyon daha fazla yükseldi, emekçilerin tepkisini ise bu siyaseti eleştiren faşist partiler örgütledi.

Keza AB ülkeleri NATO’nun desteklenmesi kapsamında daha fazla silahlanmaya para ayırdılar ve elbette bu silahları ABD’den aldılar. AB ülkelerinin ithal ettiği silah ve silah sanayisine ait ürünlerin yüzde 60’ından fazlası ABD’den gidiyor. Amerikan silah tekelleri muazzam paralar kazanıyorlar ama Trump ülke GSYH’nin yüzde 5’ini silahlanmaya ayırmalarını ve ABD’den daha fazla silah almalarını istiyor. Aksi halde NATO’nun onları savunmayacağını söyleyerek tehdit ediyor. Ticari tavizler kopartmak, AB’nin ama özellikle de Almanya’nın Çin’le olan ekonomik ilişkileri kesmesini ve ona karşı kendisiyle birlikte hareket etmesini istiyor. Çünkü otomobil ve kimya tekelleri başta olmak üzere Alman şirketlerinin Çin’de büyük yatırımları var. Bu tekeller için Çin hem ucuz üretim yeri hem de kârlı pazar anlamına geliyor. Özetle, Ukrayna savaşıyla kuyruğu kıstırıp ABD’nin arkasına geçen ve emperyalist rekabette bağımsız bir siyaset izleyemeyen AB’nin konumu zayıfladı. Fakat Trump, şimdi Putin’le birlikte Ukrayna’yı paylaşım masasına yatırırken AB’yi dışlıyor ve hatta onun zayıf konumundan daha fazla yararlanmaya çalışıyor.

(Devam edecek)

Trump ABD Emperyalizminin Derdine Çare Olacak mı?-1

Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı

 

[1] Kuzey Amerika Havacılık ve Uzay Savunma Komutanlığı-North American Aerospace Defense Command

[2] https://www.mining.com/ukraine-and-us-partner-in-critical-minerals-sector/

İlgili yazılar

Utku Kızılok, 1 Şubat 2021
Okur Mektupları, 23 Ocak 2025
Akın Erensoy, 26 Ekim 2007
Utku Kızılok, 7 Ağustos 2016