İkinci kez ABD başkanı seçilen Donald Trump’ın 20 Ocakta göreve başlaması, neredeyse dünyanın her köşesinde yoğun bir ilgi ve merakla takip edildi. Üstelik yalnızca şu ya da bu ülkenin diplomatları, siyasetçileri veya gazetecilerinden söz etmiyoruz. Güney Amerika’dan Türkiye’ye dek sorulduğunda “siyasetle ilgilenmiyorum” cevabını alacağınız sıradan insanlar da Trump’ın hem seçilme sürecini hem de yemin törenini takip ettiler, onun fikirleri hakkında düşüncelerini dile getirdiler. Kimi yazarlar, herkesin soluğunu tutup Trump’ın yemin törenini beklemesinden hareketle, 2025’in 20 Ocakta başlayacağını söyleyerek durumun olağanüstülüğüne dikkat çektiler. Zira Trump’ın alacağı kararlar Gazze’den Ukrayna’ya, Kürt sorunundan İran’ın geleceğine, dünya ekonomisinden ABD’ye giderek yeni bir yaşam kurmak isteyen Latin Amerikalı emekçilerin umutlarına kadar sayısız konuda belirleyici olacak! Bu yüzden Gazze’de, Rusya’da, Meksika ya da Türkiye’deki bir emekçi Trump’ın dedikleri ve yaptıklarıyla ilgileniyor, ilgilenmek zorunda kalıyor. En sıradan emekçinin siyasetin, üstelik de dünya siyasetinin içine çekilmesini göstermesi bakımından bu durum çok ilginçtir ve yaşadığımız çağın özelliğini, dünyanın nasıl da her yönden bütünleştiğini ortaya koymaktadır.
Her nereden bakarsak bakalım, kelimenin gerçek anlamıyla olağanüstü, kaotik, baş döndürücü bir dönemin içindeyiz. Zaten 6 Ocak 2021’de hükümet darbesi yapmaya ve seçimleri kaybetmesine rağmen iktidarı bırakmamaya çalışan, birçok davada suçlu bulunan faşist Trump’ın kurtarıcı edasıyla ikinci kez ABD’de başkanlık koltuğuna oturmasının kendisi yeterince olağanüstü değil mi?! Trump, hiçbir sınır tanımayan ve her şeyi yapabilecek çılgın rolünü oynuyor çünkü bunun ABD emperyalizminin çıkarlarına daha uygun düştüğünü, bu şekilde istediği sonuca ulaşabileceğini düşünüyor. Kuşkusuz Trump kişilik olarak çılgın birisidir ama onu ABD’nin başına oturtan olağanüstü koşullardır. Bu bakımdan Trump’ın nasıl tarihsel bir kesitte iktidara oturduğunun altını çizmek son derece önemlidir. Bu, hem Trump’ı ikinci kez hangi dinamiklerin iktidara taşıdığının hem de onun politik hareket tarzının anlaşılması bakımından gereklidir.
Bundan 24 yıl önce ABD egemenleri, bir zamanlar üzerinde güneş batmayan dünyanın hegemon gücü İngiliz emperyalizminin kaderini paylaşmamak için erkenden harekete geçtiler. 2001’de ABD’nin startını verdiği savaşın amacı, Ortadoğu’dan Asya Pasifik’e kadar birçok bölgede siyasal dengeleri yeniden oluşturmak, rakiplerinin önünü kesmek ve emperyalist sistem üzerindeki hegemonyasını sağlamlaştırmaktı. Fakat emperyalist savaş halkalar halinde büyüyerek bir Üçüncü Dünya Savaşına dönüştü ve emperyalist sistemin hegemonya krizini alabildiğine derinleştirdi.[1]
Ortadoğu’da yoğunlaşan emperyalist savaş, Rusya’nın Ukrayna topraklarını işgal etmesiyle bir anda Avrupa’nın kapısına dayanmış oldu. Ukrayna, ABD-Batı bloku ile Çin destekli Rusya’nın dolaylı savaş alanına dönüşürken, Rus ekonomisini çökertmek amacıyla başlatılan yaptırımlar dünya ekonomisini ve neredeyse tüm ülkeleri derinden etkiledi. Savaş histerisine kapılan Avrupalı egemenler (özellikle Alman emperyalizmi), bir taraftan ekonomiyi askerileştirip silah üretimini artırırken, öte taraftan da toplumu savaşa hazırlıyorlar. Rusya ile savaşın kaçınılmaz olduğu fikrini işliyorlar.
Bu yılın başında Financial Times’a konuşan NATO Askeri Komitesi Başkanı Amiral Rob Bauer, Çin’e karşı büyük bir silahlanma kampanyası yürüttüklerini, finans tekellerinin ve emeklilik fonlarının silah şirketlerinin hisselerine yatırım yapmalarının nasıl kârlı olduğunu anlatıyor ve şöyle diyordu: “Eğer tektonik plakalar kayarsa, depremler olur. Jeopolitik güç plakaları değişirse savaşlar olur.”[2]
ABD’nin amacı, tam da emperyalizmin bu militarist temsilcisinin dikkat çektiği jeopolitik güç plakalarının kaymasını engellemekti. Fakat dünyanın en büyük askeri ve ekonomik gücü olmasına rağmen bu hedefine ulaşamadı; Çin ve Rusya gibi emperyalist güçlerin yükselişi jeopolitik güç plakalarının kaymasına neden oldu. Nitekim Trump yönetiminin Dışişleri Bakanı Marco Rubio da bu gerçekliği açıkça kabul ediyor, tek kutuplu dünyanın sona erdiğini belirtiyor. SSCB’nin çökmesi ve “Soğuk Savaşın sona ermesiyle birlikte dünyada tek süper güç haline geldik ve birçok durumda her sorunu çözmeye çalışan küresel bir hükümet rolünü üstlendik. Evet, dünyada korkunç şeyler yaşanıyor. Fakat bunların bazıları doğrudan ulusal çıkarlarımızı etkiliyor ve işte önceliğimizi bunlara vermeliyiz. Dünyanın tek bir kutuplu güç etrafında şekillenmesi normal bir durum değildir. Bu, aslında bir istisna, bir anomaliydi. Soğuk Savaşın bitmesiyle ortaya çıkan geçici bir durumdu, fakat eninde sonunda çok kutuplu bir dünyaya, yani farklı bölgelerde çok güçlü devletlerin olduğu bir düzene geri dönülecekti. Bugün Çin ve belirli ölçüde Rusya gibi büyük güçlerle karşı karşıyayız.”[3]
Çok kutuplu bir dünyanın emperyalist sistemin hegemonya krizinin daha da derinleşmesi anlamına geleceğini belirtmek gerekiyor. Emperyalist sistemin bir hegemonu olmadan, bu gücün üstünlüğü kabul edilerek onun öncülüğünde kurallara dayalı uluslararası bir düzen kurulmadan büyük güçlerin rekabetinden doğan kriz ve kaos kontrol altına alınamaz. Fakat emperyalist sistemin hegemon bir güç altında şekillenmesi her ne kadar hegemon güce muazzam bir üstünlük ve esneklik kazandırsa da, ona canının her istediğini yapma hakkı ve özgürlüğü vermez. Hegemon güç, her şeyden önce bu üstünlüğünü koruyabilmek için kurallara dayalı uluslararası düzeni ve onun kurumlarını ayakta tutmaya, bu kurumlar dolayımıyla politikalarını meşrulaştırmaya ve bir şekilde diğer güçlerin desteğini almaya, rıza üretmeye çalışır. Emperyalizmin tarihi gösteriyor ki hegemon olanın sistem üzerindeki etkisi zayıflayıp aşındığında ve yükselen emperyalist güçler en tepedekinin hegemonyasını kabul etmediğinde savaş kaçınılmazdır.
Rubio’nun kabul etmek zorunda kaldığı durum, ABD emperyalizminin sınır tanımayan saldırganlığının ve yıkıcılığının arkasında hangi dinamiklerin olduğunu ortaya koyuyor. ABD, 2001’de Bush yönetimi altında uluslararası emperyalist düzenin kurallarını ve rıza üretmeyi umursamadan kendi çıkarları doğrultusunda harekete geçmiş, her türlü kaba kuvvete ve haydutluğa başvurmaya başlamıştır. Fakat Trump ile birlikte bu kaba kuvvet, tehdit, şantaj, hiçbir sınır tanımayan emperyalist haydutluk doruğuna çıkmıştır. Bu kudurgan emperyalist politikanın en çarpıcı görünümünü, Siyonist İsrail’in koşulsuz desteklenmesi ve onun korkunç bir savaş makinesine dönüştürülmesi oluşturuyor. İsrail’in dünyanın gözü önünde Gazze’de soykırım uygulaması, Lübnan’ı yakıp yıkması, Ortadoğu’da haritaları değiştirmeye girişmesi bir ABD politikasıdır! Trump İsrail’in soykırım politikasını devam ettirmek, Gazze’de yaşayan 2 milyon Filistinliyi buradan sürmek, buraya dünya zenginleri için lüks konutlar yapmak istiyor! Bu ahlaksız emperyalist burjuva, sanki bir halkın yurdundan sökülüp atılmasından, sanki etnik temizlik ve soykırımdan söz etmiyor da, alelade bir şeyden, ticari bir işten söz ediyor. Tüm yaşam alanları yıkılan Gazzelilerin oradan gönüllü olarak ayrılmak isteyeceklerini söyleyerek soykırımı meşrulaştırmaya çalışıyor.
Emperyalist haydutluk insanlığın olumlu/ilerici değerlerini temsil eden hiçbir toplumsal yargıyı ve uluslararası kurulları umursamıyor, hiçbir sınır tanımıyor. İkinci Dünya Savaşının ardından faşizm insanlığın vicdanında mahkûm edilmiş, bir halkın etnik temizlik yoluyla yok edilmesine karşı çıkmak toplumun ezici çoğunluğu tarafından ahlaki bir ilke olarak benimsenmişti. Etnik temizlik ve soykırım insanlığa karşı işlenmiş bir suç olarak uluslararası burjuva hukuku tarafından da kabul edilmişti. Bu yüzden burjuva egemenler, aksini düşünseler bile toplumun tepkisinden çekinir, faşist düşünce ve hareket tarzlarını açık edemezlerdi. Keza emperyalist sistem kurallara dayalı bir düzen işleyişi oturtmuştu ve genel olarak burjuva devletler bu kurallar içinde hareket ediyorlardı. Fakat kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaşarak varoluşsal krize girdiği, emperyalist hegemonya krizinin üçüncü bir emperyalist savaş doğurduğu koşullarda burjuva gericiliği şaha kalktı. Düzen daha da otoriterleşip burjuva demokrasisi giderek daha fazla bir kabuğa dönüşürken, burjuva siyaseti daha fazla sağa kaydı, faşist hareket dünya ölçeğinde güçlendi ve birçok ülkede faşist ya da otoriter rejimler kuruldu. Kapitalist düzenin çürüyüp lime lime dökülmesinin sonuçlarını, her türlü sınırın aşılmasında, gericiliğin, faşist söylem ve eylemin olağanlaşmasında görebiliriz. Trump’ın faşist etnik temizlik planlarını bir emlak projesi olarak pazarlaması ya da Elon Musk’ın Nazi selamı vermesi ve açıktan Avrupa’da faşist hareketi desteklemesi de bu olağanlaşmanın ifadesidir.
Daha önceki yazılarımızda da ifade ettiğimiz üzere İkinci Dünya Savaşının ardından ABD emperyalizminin hegemonyası altında inşa edilen kurallara dayalı düzenin dikişleri her tarafından patlamış, BM dâhil bu düzenin uluslararası kurumları büyük ölçüde işlevsizleşmiştir.[4] Her ne kadar resmen kabul edilmese de eski uluslararası düzen büyük ölçüde çözülmüştür ve fakat verili koşullarda onun yerine neyin konacağı henüz belli değildir. Dahası yeni bir düzenin oluşturulmasının koşulları olmadığı gibi, derinleşen emperyalist hegemonya krizi uluslararası ekonomik ve siyasal gerilimi alabildiğine büyütmektedir. Eski uluslararası düzenin öldüğünün en çarpıcı ifadelerinden birisi, ABD’ye yaslanan İsrail’in Gazze’de soykırım uygulaması ve dünyayı umursamamasıdır. Faşist Netanyahu, İsrail’in bir zamanlar kâğıt üzerinde kabul eder gözüktüğü Filistin devletinin kurulamayacağını söylemekten, Filistin topraklarının ilhakını açıkça dile getirmekten, Arap devletlerini aşağılayıp alay etmekten çekinmiyor. Grönland ve Kanada’yı ilhak ederek ABD topraklarını büyütmekten, Panama Kanalına zorla el koymaktan söz eden Trump ise, uluslararası düzenin tabutuna yeni ve devasa bir çivi daha çakmış oluyor.
Kuşkusuz işgal ve ilhak tehditleri savuran Trump, her türlü zorbalığa başvurmaya hazır olduğu mesajını vererek rakiplerini korkutup sindirmek ve ABD emperyalizminin politikalarını hayata geçirmek istiyor. Ancak böyle olsa bile, toprak ilhakı tehditlerini pazarlık aracına dönüştürmesi, hâlâ hegemon bir güç olmasına rağmen ABD emperyalizminin eski yöntemleri kullanarak istediğini alamamasının sonucudur. Trump, oyunu açık, kendi kurallarıyla oynamak isteyen tüccar kafalı birisidir. Egemen sınıfın bir kesiminin aksine, ABD’nin hegemon ve düzen kurucu rolünde hareket etmesinin emperyalist rekabette hareket tarzını kısıtladığını düşünüyor. Bu yüzden, emperyalist sistemin uluslararası kurumlarını parçalayacak şekilde hareket etmekten çekinmiyor. Nitekim başkanlık koltuğuna oturur oturmaz Dünya Sağlık Örgütünden çekilmeyi, soykırımla suçlanan faşist Netanyahu için yakalama kararı çıkartan Uluslararası Ceza Mahkemesine yaptırım uygulamayı, BM’nin yardım örgütlerini felç etmeyi kapsayan birçok kararname imzaladı.
Yemin töreninden bir gün önce zafer mitingi düzenleyen Trump, kalabalığa şöyle sesleniyordu: “Yarın öğlen ülkemizi geri alacağız. Washington’daki başarısız ve yozlaşmış siyasi düzenin, başarısız bir yönetimin saltanatına son vereceğiz. Amerika’nın gerilediği dört yıllık perde kapanıyor ve Amerikan gücü, refahı, onuru ve gururunun yepyeni bir dönemi başlıyor.” Trump, hem bu toplantıda hem de yemin töreninde kendisini bir Mesih, bir kurtarıcı olarak sunarken, ABD emperyalizminin tarihsel gerilemesinin suçunu başta Biden olmak üzere önceki yönetimlere yükledi. Modern tarihin farklı dönemlerinde Bonapartist ya da faşist liderler daima benzeri bir üslup kullanmışlardır: Onlar milletin has evladı, asıl temsilcisi ve kurtarıcısıyken, ötekiler halka yabancı ve ülkeye ihanet eden kimselerdir, tüm sorunların kaynağıdırlar. Trump, ABD sanki yabancı güçler tarafından işgal edilerek onlarca yıl geriye sürüklenmiş algısı yaratmak istiyor. Bu yolla kendisinin de bir parçası olduğu düzeninin yarattığı toplumsal sorunları dışsallaştırıyor. Daha da sertleştirdiği emperyalist savaş politikalarını, anti-demokratik faşizan uygulamaları bir zorunluluk olarak sunuyor, meşrulaştırmaya çalışıyor.
Başkanlığı resmen devraldığı 20 Ocak’ı “kurtuluş günü” ilan eden Trump’a göre “ABD’nin düşüşü sona erdi.” ABD artık yalnızca “yeniden üretici bir ulus” olmayacak, aynı zamanda topraklarını da genişletecek! Böylece ilk kez bir başkan, resmi ağızdan ABD hegemonyasının gerilediğini, ekonomik ve siyasal olarak düşüşe geçtiğini kabul etmiş oluyor. Trump, bu gerileme ve düşüşü durdurmak için ABD emperyalizminin izlediği saldırgan politikaları daha da sertleştirmeyi, uluslararası kuralları hiçbir şekilde umursamamayı, ilhak yoluyla toprak büyütmeyi ve eskisi gibi “üretici ulus” haline gelmeyi öneriyor. ABD’nin ekonomik ve askeri gücünü arkasına alarak, sıkça söylediği gibi oyunu sert oynamak istiyor. Ancak tek emperyalist güç ABD değil ve zaten emperyalizmin doğası oyunun sert oynanmasını zorunlu kılıyor. Trump nasıl ki ABD’nin rakiplerini alt etmek ve ondan yana bir denge oluşmasını sağlamak için tehdidi sonuna kadar götürmeyi, uçurumun kenarında dolaşmayı göze alıyorsa, diğerleri de aynı şeyi göze alıyor. Putin’in, Ukrayna’yı silahlandıran Batı’nın kritik eşiği aşması halinde Rusya’nın nükleer silah kullanabileceğine dair tehditlerini hatırlayalım. Emperyalizmin yıkıcı doğası tüm güçleri bu noktaya itmektedir ve bir tüccar olan Trump’ın bu alandaki deneyimi ona kendiliğinden mutlak bir üstünlük kazandırmıyor.
2024’te dünya genelinde silahlanmaya harcanan 2 trilyon 433 milyar dolarlık paranın 1 trilyon doları ABD’ye aittir. ABD’nin ekonomik ve askeri gücü arasındaki dengesizlik her geçen gün büyüyor. Kuşkusuz ABD hâlâ dünyanın en büyük ekonomik gücüdür ama imalat/sanayi malları dâhil birçok alanda üstünlüğü Çin’e kaptırmış durumda. Trump da çok iyi biliyor ki ekonomiden bağımsız, sadece silahların gücüyle ABD’nin düşüşü durdurulamaz! İşte bu yüzden ABD’nin yeniden dünyanın en büyük üretim yapan ülkesi haline gelmesi ve eski ekonomik gücüne ulaşması için ticaret savaşı ve ilhak dâhil her türlü emperyalist yöntemi kullanacağını söylüyor. Çünkü Çin’in dünya ekonomisi içinde tuttuğu yerin çok uzun olmayan bir sürede dramatik şekilde değişmiş olması, NATO temsilcisinin sözünü ettiği jeopolitik güç plakalarının kaymasına neden olmuştur.
ABD emperyalizminin İkinci Dünya Savaşından mutlak bir güç olarak çıktığını ve o süreçte dünya üretiminin yarısından fazlasını tek başına yaptığını belirtelim. Fakat kapitalizm altında hiçbir emperyalist ve kapitalist devlet mutlak, değişmez bir güç konumunda kalamaz. Kapitalizm eşitsiz ve bileşik gelişme yasasının hüküm sürdüğü bir sistemdir. Her kapitalist ülke sahip olduğu tarihi arka planla, kapitalist ilişkilerin, sanayinin, kültürün ve eğitimin gelişme düzeyiyle, işgücünün sayısı ve niteliğiyle birlikte dünya ekonomisi içinde yol alır. Geçmişte Almanya ve Japonya örneğinde gördüğümüz üzere, aynı zaman diliminde birlikte gelişen ülkelerden kimileri sıçramalı şekilde büyüyerek en öndekilerle mesafeyi kapatabilirler. Nitekim tempolu bir şekilde büyüyen ve sanayi alanında dev adımlarla ilerleyen diğer emperyalist ülkelerin dünya ekonomisi içindeki payı zamanla artarken, ABD’ninki azalmıştır.
Mesela 1980’lerin başında dünya üretimindeki payı yüzde 2,5 olan Çin, günümüzde bu payını yüzde 18’e çıkartmıştır. Çin, özellikle 1990’lardan bu tarafa muazzam bir büyüme gerçekleştirerek dünyanın ikinci büyük ekonomisine ve emperyalist bir güce dönüşürken, aynı dönemde ABD’nin dünya üretimindeki payı geriye düşmeye devam etti. Hâlihazırda ABD’nin dünya üretimdeki payı yüzde 26 düzeyindedir.[5] Bu rakamlar, imalattan tarıma, inşaattan hizmet sektörüne kadar bir ülkenin bir yıl boyunca ürettiği tüm değerlerin toplamıdır. Esasında hammaddenin ya da yarı mamul maddenin işlenmesiyle üretilen malları temsil eden imalat/sanayi sektörünün bu ülke ekonomileri ve dünya ekonomisi içinde tuttuğu yerin nasıl çarpıcı şekilde değiştiğini görmek çok daha anlamlıdır. 1950-1970 arasında ABD imalat/sanayi sektörünün gayrisafi yurtiçi hâsıla (GSYİH) içindeki payı yüzde 21-25 düzeyindeyken, azalarak bugün yüzde 10’a düşmüştür. Buna karşılık imalat üretiminin Çin GSYİH’si içindeki payının yüzde 25-27 seviyesinde olduğunu görüyoruz. Dünya üretim çıktısını esas aldığımızda da Çin ile ABD arasındaki makasın açıldığını görmekteyiz. Çin imalat üretiminin dünya gayrisafi hâsılası içindeki payı yüzde 32’ye yaklaşırken, ABD’ninki yalnızca yüzde 16’dır.[6] ABD’nin 1980’deki payının yüzde 30 olduğunu dikkate aldığımızda, gerilemenin büyüklüğü daha iyi anlaşılır.
ABD emperyalizmi, bir zamanlar dünya ticaretinde ve dünya pazarında tartışılmaz üstünlüğe sahipti. Ancak uzun yıllardır en büyük ihracatçı ülke konumunda olan Çin, dünya ticaretinde de üstünlüğü ele geçirmiştir. İhracatı 3,5 trilyon dolara yükselen Çin ile ABD arasında 500 milyar dolarlık bir fark var. ABD neredeyse 800 milyar dolar dış ticaret açığı verirken, Çin yüz milyarlarca dolar dış ticaret fazlası vermektedir.[7] Kapitalizmin Tarihsel Çıkmazında Ticaret Savaşları başlıklı yazımızda vurguladığımız gibi, Çin bir zamanların ucuz ve taklit mal üreten ülkesi olmaktan çıkmış, yüksek sermaye birikimine ve ileri teknolojik temele dayalı bir endüstri devine dönüşmüştür. Çinli şirketlerin ihraç ettiği malların önemli bir kısmını makineler, robotlar, elektrikli aletler, bilgisayarlar, akıllı telefonlar, otomotiv parçaları, otomobiller vb. oluşturuyor. Çin hem elektrikli otomobil üretiminde dünya lideridir hem de sahip olduğu teknoloji sayesinde batarya üretiminde küresel pazarda büyük bir üstünlüğe sahiptir. Çinli şirketlerin lityum pil pazarındaki payı yüzde 63’ten fazladır.[8] En son ChatGPT başta olmak üzere ABD teknoloji devlerinin borsada 1 trilyon dolar kaybetmesine neden olan DeepSeek örneğinde gördüğümüz üzere, Çin yapay zekâ alanında da ABD’yle aradaki mesafeyi kapatmaktadır. Üstelik Çin bu alandaki engeli, ABD’nin uyguladığı katı çip yaptırımlarına rağmen aşabilmektedir.
Elektrikli araçlardan cep telefonlarına, bilgisayarlardan uydu sistemlerine, insansız hava araçlarından askeri endüstrinin diğer alanlarına, rüzgâr türbinlerinden petrol rafinelerine kadar birçok alanda kullanılan lityum ve nadir toprak elementleri, yeni teknolojiler için vazgeçilmez konumdadır. Dünya ölçeğindeki 110 milyon ton ender toprak yatağının 44 milyon tonu en büyük ender toprak elementleri üreticisi olan Çin’de bulunuyor. Bunu 22 milyon tonla Brezilya, 21 milyon tonla Vietnam, 10 milyon tonla Rusya, 7 milyon tonla Hindistan izliyor.[9] Çin, bu alanda da dünya tekeli konumundadır ve mesela NATO ülkeleri Çin’e bağımlıdır. Bizzat Batılı emperyalist ülke temsilcilerinin ifade ettiği gibi, sorun nadir toprak yataklarına ulaşmakta değil; toprağı işleme konusunda deneyimli olan Çin, sahip olduğu teknoloji sayesinde ucuza üretim yapıyor. Bu yüzden de pazarın hâkimi konumunda tedarik zincirini kontrol ediyor.
Dünyanın ikinci dev ekonomisi konumuna yükselen Çin, ABD’nin tüm engellemelerine rağmen en büyük endüstriyel güce dönüşmüştür. Avrupa’dan Latin Amerika’ya, Güney Asya’dan Afrika’ya kadar dünyanın dört bucağına sermaye ihraç ediyor, yatırımlar yapıyor, limanlar inşa ediyor, buraları Tek Kuşak-Yol Projesine bağlıyor.[10] Bu düzeydeki emperyalist bir gücün askeri açıdan geri kalması düşünülemez. Silahlanmaya her sene daha fazla harcama yapan Çin, sahip olduğu teknoloji sayesinde etkili savaş uçaklarından insansız hava araçlarına, savaş gemilerinden füze sistemlerine kadar askeri alanda büyük bir ilerleme gerçekleştirmiştir. Nitekim 12 Ekim 2022’de bir Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesi yayınlayan ABD yönetimi, Rusya ile birlikte Çin’i ana tehdit ilan ediyor ve şöyle diyordu: “Çin, hem uluslararası düzeni yeniden şekillendirme niyetine hem de giderek artan bir şekilde bu hedefi ilerletmek için ekonomik, diplomatik, askeri ve teknolojik güce sahip tek rakiptir.” Esasında ABD emperyalizmi, 2008’den bu tarafa Asya Pasifik’e yani Çin’e odaklanmış durumdadır. Bir taraftan Japonya ve Avusturalya gibi ülkeleri silahlandırıp Çin’in karşısına bir “deniz duvarı” örmeye, öte taraftan da Çin ekonomisini geriletmeye ve teknolojik üstünlüğü ele geçirmesini önlemeye çalışıyor.
Birinci döneminde yıkıcı bir ticaret savaşı başlatan Trump, Çin’in kuşatılması ve geriletilmesi mücadelesini en üst seviyeye taşıdı. Şimdi Trump, bir kez daha gümrük vergilerini artırarak Çin’i ama aynı zamanda Meksika, Kanada ve AB ülkelerini hedef alıyor. 1 Şubatta imzaladığı kararnameyle Çin’e yüzde 10, Meksika ve Kanada’ya ise yüzde 25 oranında ilave gümrük vergisi koydu. “Üreten ulus” hedefi doğrultusunda yüksek gümrük vergileriyle içerideki sermayeyi korumak, yabancı ülkelere gitmiş sermayeyi içeri çekmek ve içerideki sanayiyi tekrar güçlendirmek istiyor. Peki, yurtdışına gitmiş sermayeyi içeri çekmek ve koruma duvarlarıyla içerideki sermayenin kapsamlı sanayi yatırımları yapmasını sağlamak o kadar kolay mı? Ya da şöyle soralım: Amerikan tekelci sermayesi 1990 dönemecinde Meksika’ya, 2000 dönemecinde ise Çin’e neden yoğun şekilde aktı? Çünkü kendi ülkesinde yüksek kâr oranlarına ulaşmak artık bir hayaldi ve bu ülkelerdeki sudan ucuz işgücünü sömürerek kâr açlığını giderebilirdi! Kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaşmasının şiddetli bir ifadesi olan ve olağan periyodik krizlerden ayrılan 2008 küresel krizi, Amerikan tekelci sermayesinin Çin ve Güney Asya’ya taşınmasını daha da hızlandırdı. 800 milyonluk devasa ucuz işgücüyle Çin, tarihsel sınırlarına ulaşan kapitalizme adeta taze nefes üfledi. Fakat aynı zamanda devasa bir ekonomik ve sanayi gücüne dönüşerek bir zamanlar Batılı tekellerin kontrolünde olan birçok sektör ve pazarı ele geçirdi. Bunun en çarpıcı örneğini tedarik zincirlerinin koptuğu Covid-19 pandemisi döneminde, ABD ve Batılı ülkelerin sağlık malzemeleri dâhil birçok üründe Çin’e bağımlı olmasında gördük.
Sermayenin varoluşsal nedeni ve temel güdüsü çok daha ucuza üretmek, daha fazla artı-değere el koyarak kâr kitlesini büyütmektir. Bu açıdan ABD’de emek maliyetleri Çin, Güney Asya veya Meksika’yla karşılaştırıldığında çok daha pahalıdır. Kuşkusuz üretim sürecinde çok daha fazla yeni teknolojinin kullanılmasıyla emek verimliliğini arttırmak, metaların üretimi için gerekli olan ortalama emek zamanını kısmak ve ürünleri daha ucuza üretmek mümkündür. Bu şekilde ve yükseltilen gümrük duvarlarıyla Amerikan tekellerinin Çin tekelleri karşısında rekabet gücü çok daha fazla artacaktır. Fakat bunun anlamı sermayenin organik bileşiminin yükselmesi, kâr oranlarının düşmesi, canlı emeğin üretim sürecinden daha fazla kovulması ve artan işsizlik demektir! Kaldı ki Çin rekabetini aşmanın ve onun hâkim olduğu pazarları ele geçirmenin hiçbir garantisi yoktur. Zira tekelci rekabet kaçınılmaz olarak Çinli tekelleri de emek verimliliğini daha fazla artırmaya, üretim sürecinde çok daha fazla yeni teknoloji kullanmaya ve ürünleri daha da ucuza üretmeye itecektir! Bu noktada Çin, hem işgücü niceliği, hem işgücünün artan niteliği hem de ucuz olması nedeniyle daha avantajlı konumundadır. Yani nereden bakarsak bakalım, Trump’ın ticaret savaşının tek taraflı iş görmesi ve ABD’ye eski üstünlüğünü kazandırması pek mümkün değildir.
Kapitalizm çelişik bir bütündür. Mesela sermaye kendi ulus-devletini yaratır ve onun koruyuculuğuna ihtiyaç duyar ama aynı zamanda ulus-devlet engeline takılmadan sınırsızca dünyaya yayılmak, en kârlı alanlara yuvalanmak, farklı ülkelerin sermaye gruplarıyla yatırımlara girişmek, kendini sınırsızca üretmek ister. Amerikan, Çin, Alman tekellerinin rekabeti, aynı zamanda bu devletlerin de rekabetidir. Trump, Şi ya da Putin’in hareket tarzını ABD, Çin ve Rus emperyalizminin çıkarları belirlemektedir. Kuşkusuz Trump’ın ticaret savaşı politikası tekelci sermayenin bir kesiminin çıkarlarıyla örtüşürken, bir başka kesimin çıkarlarıyla çatışmaktadır. Hatta bu politika kimi noktalarda Trump’ı destekleyen tekelci kesimlerin çıkarlarını da baltalamaktadır. Doğasında rekabet ve kâr olan farklı çıkarlara sahip sermayenin ve onun politikacılarının hareket tarzının çelişki üretmemesi mümkün değildir. Örneğin Hükümet Verimliliği Bakanlığı adı altında yönetime dâhil edilen ve adeta ikinci başkan gibi hareket eden Elon Musk, geçen yıl Şangay’da ikinci bir Tesla fabrikası daha açtı. Bu tekelin dünya genelinde otomobil satışı düşerken, Çin’de artarak 657 bine çıktı.[11] Musk’ın ya da Çin’de 70 binden fazla şirketin sahibi olan diğer Amerikalı kapitalistlerin Trump’ın ticaret savaşına karşı tutumları nedir?
Kapitalizm, tüm ülkelerin dâhil olduğu ve karmaşık iktisadi ilişkiler temelinde birbirine bağlandığı bütünsel bir dünya ekonomisi yaratmıştır. Dünya ekonomisini bir ağa benzetmek mümkün. Kapitalizmin geliştiği ve dünya pazarının oluştuğu dönemde bu ağın iç örgüsü ve dokusu son derece gevşektir. Zaman ilerledikçe dünya ekonomisinin iç kenetlenmesi artmıştır. Fakat özellikle SSCB’nin çöktüğü ve tüm kürenin kapitalizme açıldığı 1990’larla birlikte, bu ağın iç örgüsü alabildiğine sıkılaşarak bütünsel bir doku meydana getirmiştir. Bugünkü dünya ekonomisi kapitalizmin varoluş biçimidir ve bu noktadan geri dönülmesi düşünülemez. Böyle bir dünyada ABD niteliğinde hegemon bir gücün içe kapanabileceğini düşünmek emperyalist kapitalist sistemin doğasını anlamamak olur. Kapitalizmde küreselleşmeci ya da içe kapanmacı/izolasyonist gibi mutlak kategoriler yoktur. Bir dönem serbest ticaretin, bir başka dönem ise şu ya da bu ölçüde korumacılığın savunulmasını sağlayan sermayenin ihtiyaçlarıdır. Mesele şu ki Trump, kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaşıp tıkandığı ve dünya ekonomisinin girift ilişkiler temelinde bütünleştiği bir dönemde ticaret savaşı yürütüyor. Bu da kaçınılmaz olarak sistemin bağrındaki çelişkileri çok daha fazla keskinleştirip yeni ve sarsıcı krizlerin önünü açıyor.
Trump Suikastı ve Biden’ın Adaylıktan Çekilmesi: ABD Egemen Sınıfı Bunalımda!
[1] Bu konuda bkz: Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı, https://gelecekbizim.net/wp-content/uploads/2025/01/ucuncu-dunya-savasi.pdf
[2] https://harici.com.tr/nato-yetkilisi-batili-yatirimcilarin-silah-endustrisinden-uzak-durmasi-aptalca/
[3] https://www.state.gov/secretary-marco-rubio-with-megyn-kelly-of-the-megyn-kelly-show/#:~:text=And%20I%20think%20that%20was,There%20are.
[4] Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı, https://gelecekbizim.net/bolumler/bolum-vii/#ikinci-baslik
[5] https://en.wikipedia.org/wiki/Economy_of_China#:~:text=China
https://en.wikipedia.org/wiki/Economy_of_the_United_States
[6] Sırayla: https://prosperousamerica.org/u-s-manufacturings-shrinking-share-of-gdp-and-how-to-catch-up/; https://www.china-briefing.com/news/china-manufacturing-industry-tracker-2024-25/#manufacturing-GDP; https://www.safeguardglobal.com/resources/top-10-manufacturing-countries-in-the-world/
[7] ABD ve Çin ithalat ve ihracatına dair veriler için şuraya bakılabilir: https://www.cia.gov/the-world-factbook/countries/united-states/#economy
[8] https://www.chinadaily.com.cn/a/202312/28/WS658cce0ca31040ac301a9e62.html
[9] https://www.theguardian.com/us-news/2025/feb/05/donald-trump-rare-earths-ukraine-us-trade-deal-aid-russia
[10] Bu konuda bkz: Emperyalist Hegemonya Krizi ve Üçüncü Dünya Savaşı, https://gelecekbizim.net/bolumler/bolum-v/
[11] https://www.cgtnturk.com/tesla-cinde-satis-rekoru-kirmaya-devam-ediyor