Troçki’nin Kaleminden: Paris Komününden Dersler
Gelecekbizim, 18 Mart 2025

Lev Troçki, yazının yayınlandığı tarih 4 Şubat 1921

Komün tarihini her inceleyişimizde, daha sonraki devrimci mücadelelerden ve hepsinden önemlisi en son yaşanan devrimlerden –yalnızca Rus devrimi değil, aynı zamanda Alman ve Macar devrimlerinden de– elde edilen deneyim sayesinde, onu yeni bir açıdan görürüz. Fransız-Alman Savaşı, kanlı bir patlama ve aynı zamanda çok büyük bir dünya katliamının habercisiyken, Paris Komünü proleter bir dünya devriminin ışıldayan müjdecisiydi.

Komün bize işçi kitlelerinin kahramanlığını, tek bir blok halinde birleşme yeteneklerini, gelecek uğruna kendilerini feda etme becerilerini gösterir; fakat aynı zamanda kendi yollarını seçme konusundaki yetersizliklerini, hareketin önderliğindeki kararsızlıklarını ve ilk başarılarının ardından ölümcül duraksama eğilimlerini de ortaya koyar. Bu duraksama, düşmana yeniden toparlanma, mevzilerini güçlendirme ve karşı saldırıya geçme fırsatı tanımıştır.

Paris Komünü çok geç geldi. 4 Eylülde iktidarı ele geçirme fırsatına sahipti ve bu, Paris proletaryasının bir anda ülkenin tüm işçilerine önderlik ederek geçmişin tüm güçlerine, Bismarck’a ve Thiers’e karşı mücadele etmesini sağlayabilirdi. Ancak iktidar, Paris’in milletvekilleri olan demokratik gevezelerin eline geçti. Paris proletaryasının kendisine öncülük edebilecek, geçmiş mücadelelerde birlikte yoğrulduğu ne bir partisi ne de sağlam liderleri vardı. Kendilerini sosyalist sanan küçük burjuva yurtseverler, işçilerin desteğini ararken aslında kendilerine bile güvenmiyorlardı. Proletaryanın kendine olan inancını sarsmışlardı ve hareketin liderliğini üstlenmeleri için, tek bildikleri sürekli olarak, bavulunda birkaç belirsiz devrimci slogan bulunan ünlü avukatların, gazetecilerin ve milletvekillerinin peşinden koşturmaktı.

Jules Favre, Picard, Garnier-Pages ve ortaklarının 4 Eylülde Paris’te iktidarı ele geçirmesi ile Paul-Boncour, A. Varenne, Renaudel ve daha nicelerinin bir dönem proletarya partisinin başına geçmesini mümkün kılan neden aynıdır. Renaudel’ler, Boncour’lar ve hatta Longuet ile Presseman’lar, sempatileri, entelektüel alışkanlıkları ve siyasi tutumlarından dolayı, devrimci proletaryadan çok Jules Favre’lere ve Jules Ferry’lere daha yakındır. Kullandıkları sosyalist söylem, kitleler üzerinde hâkimiyet kurmalarını sağlayan tarihsel bir maskeden başka bir şey değildir. Favre, Simon, Picard ve diğerleri, demokratik-liberal bir söylemi kullanıp sömürerek iktidara geldikleri gibi, onların oğulları ve torunları da aynı yöntemi sosyalist söylemlerle sürdürebilmek zorunda kaldılar. Ancak bu mirasçılar, atalarının izinden giderek onların işlerini devam ettirdiler. Fransa’da yalnızca bir hükümet kliğinin bileşimini değil, hangi sınıfın iktidarı alması gerektiği sorusunun belirlenmesi gerektiğinde, Renaudel, Varenne, Longuet ve benzerleri Millerand’ın –Komünün celladı Galliffet’nin işbirlikçisinin– kampında yer alacaklardır. Salondaki ve parlamentodaki devrimci gevezeler, gerçek hayatın içinde devrimle yüz yüze geldiklerinde onu asla tanımazlar.

İşçilerin gerçek partisi, parlamenter manevralar için bir makine değildir. O, proletaryanın örgütlenmiş ve birikmiş deneyimidir. Yalnızca, geçmişinin tüm tarihine dayanan, gelişimin yolunu ve tüm evrelerini teorik olarak önceden gören ve bundan gerekli eylem formülünü çıkaran partinin yardımıyla, proletarya, kendini tarihinin sürekli yinelenmesi (duraksamalar, kararsızlığı, hatalar) gerçeğinden kurtarır.

Paris proletaryasının böyle bir partisi yoktu. Komüne doluşan burjuva sosyalistler, gözlerini gökyüzüne dikmiş bir mucize ya da kâhince bir söz beklemiş, duraksamışlardı ve bu sırada kitleler ötede beride el yordamıyla dolaşmış ve bazılarının kararsızlığı, diğerlerinin de düşsel düşünceleri yüzünden pusulayı şaşırmışlardı. Sonuçta devrim bunların tam ortasında, çok geç patladı ve Paris kuşatıldı. Proletarya geçmiş devrimlerin, eski çarpışmaların, yinelenen demokrasi ihanetlerinin derslerini hafızasında yeniden oluşturmadan önce altı ay geçti ve sonunda iktidara el koydu.

Bu altı aylık gecikme, telafisi mümkün olmayan bir kayıptı. Eğer 1870 yılının Eylül ayında, Fransız proletaryasının başında devrimci eylemin merkezileşmiş partisi bulunsaydı, yalnızca Fransa’nın değil, insanlık tarihinin tamamı farklı bir yönde şekillenecekti.

18 Mart’ta Paris proletaryasının iktidarı ele geçirmesi, bilinçli bir şekilde planlanmış bir eylem sonucunda değil, düşmanlarının Paris’i terk etmesiyle mümkün oldu.

Bu sonuncuların ayağı altındaki toprak sürekli olarak kayıyordu; işçiler onları hor görüyor ve onlardan nefret ediyorlardı. Küçük burjuvazi artık onlara güvenmiyordu ve büyük burjuvazi onların kendisini koruyabilecek kapasitede olup olmadığından şüphe ediyordu. Askerler, subaylarına karşı düşmanca bir tutum içindeydi. Hükümet, güçlerini başka bir yerde toplamak için Paris’ten kaçtı. Tam da bu anda proletarya bir anda durumun hâkimi haline geldi.

Fakat bunun farkına ancak ertesi gün varabildi. Devrim, beklenmedik şekilde proletaryanın üzerine çökmüştü.

Bu ilk başarı, pasifliğin yeni bir kaynağıydı. Düşman Versay’a kaçmıştı. Bu bir zafer değil miydi? O anda hükümet çetesi, neredeyse hiç kan dökülmeden ezilebilirdi. Paris’teki tüm bakanlar, başlarında Thiers olmak üzere, esir alınabilirdi. Hiç kimse onları savunmak için elini kıpırdatmazdı. Ama bu yapılmadı. Merkezi bir parti yoktu; olayları geniş bir perspektifle değerlendiren, kararlarını hayata geçirmek için özel organlara sahip olan bir yapı bulunmuyordu.

Piyade birliklerinin kalıntıları Versay’a geri dönmek istemiyordu. Subaylarla askerleri birbirine bağlayan bağ oldukça zayıftı. Eğer Paris’te merkezi bir yönetim organına sahip bir parti olsaydı, geri çekilen birliklerin içine –geri çekilme ihtimali olduğu sürece– birkaç yüz hatta birkaç düzine fedakâr işçiyi gönderebilir ve onlara şu talimatı verebilirdi: Askerlerin subaylarına karşı duyduğu hoşnutsuzluğu artırın, ilk uygun psikolojik anı değerlendirin, askerleri subaylarından kurtarın ve onları Paris’e getirerek halkla birleştirin! Bu, Thiers’in destekçilerinin bile kabul ettiği gibi, oldukça kolay bir şekilde gerçekleştirilebilirdi. Fakat bunu düşünen bile olmadı. Dahası, bunu düşünecek kimse de yoktu. Büyük olayların ortasında böyle kararlar ancak bir devrimi önceden öngören, ona hazırlanan, panik yapmayan, olaylara geniş bir perspektiften bakabilen ve harekete geçmekten korkmayan bir devrimci parti tarafından alınabilirdi.

Ve bir eylem partisi, Fransız proletaryasının henüz sahip olmadığı bir şeydi.

Ulusal Muhafız Merkez Komitesi, özünde silahlı işçilerin ve küçük burjuvazinin bir Temsilciler Konseyi niteliğindeydi. Doğrudan doğruya devrimci yolu seçen kitle tarafından seçilen böyle bir Konsey/Meclis, son derece yetkin bir eylem aygıtını ifade edebilir. Fakat aynı zamanda o, devrimci sürecin kendisini yakaladığı aşamada kitlelerle olan doğrudan ve temel bağlantısı nedeniyle, yalnızca kitlelerin güçlü yanlarını değil, zayıf yönlerini de yansıtır. Hatta ilk başta daha çok zayıf yönlerini öne çıkarır: Kararsızlık ruhu, bekleme eğilimi ve ilk başarıların ardından hareketsiz kalma eğilimi belirginleşir.

Ulusal Muhafız Merkez Komitesine önderlik edilmesi gerekmekteydi. Proletaryanın politik deneyimini ete kemiğe büründüren ve yalnızca Merkez Komite içinde değil, aynı zamanda alaylarda, taburlarda, Fransız proletaryasının derinliklerinde daima mevcut bulunan bir örgüte sahip olmak zorunluydu. Parti, Temsilciler Konseyi aracılığıyla –verili durumda bunlar Ulusal Muhafızın organlarıydı–, kitlelerle sürekli temas halinde olarak onların ruh halini anlayabilir, liderlik merkezi her gün bir slogan belirleyerek parti militanları aracılığıyla bu sloganı kitlelere ulaştırabilir, böylece onların düşüncesini ve iradesini birleştirebilirdi.

Hükümet Versay’a çekilir çekilmez, Ulusal Muhafız Komitesi sorumluluğunu üzerinden atmaya koştu; üstelik bu sorumluluğun son derece gerekli olduğu bir anda. Merkez Komite, Komün için “yasal” seçimler düzenlemeyi hayal ediyordu. Kendisini “yasallık” örtüsüyle güvence altına almak için Paris’in belediye başkanlarıyla müzakerelere girişti.

Oysa aynı anda Versay’a karşı şiddetli bir saldırı hazırlanmış olsaydı, belediye başkanlarıyla yürütülen müzakereler askeri açıdan tamamen haklı görülebilir ve amaca uygun bir taktik olarak değerlendirilebilirdi. Ancak gerçekte, bu müzakereler yalnızca bir mucizeyle mücadeleden kaçınmak amacıyla yürütülüyordu. “Yasallığa saygı” çizgisini aşamayan küçük burjuva radikalleri ve hayalci sosyalistler, “yasal” devletin bir parçasını oluşturan kişilere –milletvekillerine, belediye başkanlarına, vb.– saygı duydukları için, devrimci Paris’in kendisini “yasal” Komün ile güvence altına aldığı anda Thiers’in ona saygıyla yaklaşacağını umuyorlardı.

Bu durumda, pasiflik ve kararsızlık, federasyon ve özerklik gibi kutsal ilkelerle destekleniyordu. Paris, sonuçta birçok komünden sadece biriydi. Paris kimseye bir şey dayatmak istemiyordu ve “örnek bir diktatörlük” söz konusu olmadıkça, diktatörlük için mücadele vermiyordu.

Özetle, bu durum, gelişmekte olan bir proleter devriminin yerine küçük burjuva reformu olan “komünal özerklik” fikrini koymaya yönelik bir girişimden başka bir şey değildi. Gerçek devrimci görev, proletaryanın tüm ülkede iktidarı ele geçirmesini sağlamaktı. Bu süreçte Paris, hareketin merkezi, dayanağı ve kalesi olmalıydı. Bunu başarmak için Versay’ı vakit kaybetmeden yenmek ve ülkenin dört bir yanına ajitatörler, örgütleyiciler ve silahlı güçler göndermek gerekiyordu. Destekçileriyle temas kurulmalı, tereddüt edenler cesaretlendirilmeli ve düşmanın direnci kırılmalıydı. Ancak durumu kurtarabilecek tek yol olan bu ilerici saldırı politikası yerine, Paris’in önderleri kendilerini “komünal özerklik” fikrine hapsettiler. Eğer diğerleri onlara saldırmazsa, onlar da diğerlerine saldırmayacaklardı; her şehrin kendi kendini yönetme hakkının kutsal olduğunu savundular. Bu idealist laf kalabalığı –tıpkı sıradan anarşizmle aynı türden– aslında devrimci eylem karşısındaki korkaklığı gizliyordu. Oysa devrim, kesintisiz bir şekilde ve sonuna kadar yürütülmeliydi; aksi halde hiç başlamaması gerekirdi.

Kapitalist örgütlenmeye duyulan düşmanlık –küçük burjuva yerelliğin ve özerklik mirasının bir parçası–Fransız proletaryasının belirli bir kesiminin şüphesiz en zayıf yanlarından biridir. Mahalleler, bölgeler, taburlar ve şehirler için özerklik fikri, bazı devrimciler için gerçek etkinliğin ve bireysel bağımsızlığın en büyük garantisi olarak görülüyordu. Ancak bu büyük bir yanılgıydı ve Fransız proletaryasına çok pahalıya mal oldu.

“Despotik merkeziyetçiliğe” ve “boğucu” disipline karşı mücadele adı altında, işçi sınıfının çeşitli grup ve alt gruplarının kendi küçük çıkarlarını korumak için verdikleri bir mücadele söz konusuydu. Bu mücadele, küçük mahalle liderleri ve yerel kanaat önderleri etrafında şekillenen dar hiziplerin kendilerini koruma çabasıydı. Oysa tüm işçi sınıfı, kültürel özgünlüğünü ve siyasi farklılıklarını koruyarak, olayların peşine takılmadan, her seferinde düşmanlarının en zayıf noktalarına ölümcül darbeler indirerek sistemli ve kararlı bir şekilde hareket edebilir. Ancak bunun gerçekleşmesi için mahallelerin, bölgelerin ve grupların üzerinde, merkezi ve demir disiplinle şekillenmiş bir aygıtın bulunması gerekir. Bölgeselcilik eğilimi, hangi biçimi alırsa alsın, geçmişin ölü mirasıdır. Fransız komünist hareketi –sosyalist komünizm ve devrimci sendikalizm–, kendisini bu mirastan ne kadar çabuk kurtarısa, proletarya devrimi için o kadar iyi olacaktır.

Parti devrimi iradi olarak yaratmaz; iktidarı zapt etme anını kendi istediği gibi seçemez, fakat olaylara etkin olarak müdahale eder, her an devrimci kitlelerin ruh hallini kavrar, düşmanın direnç gücünü tartar ve böylece kesin eylem için en uygun, en elverişli anı belirler. Bu, onun görevinin en zor yanıdır. Partinin her durum için geçerli olan tek bir kararı yoktur. Gerekli olan doğru bir teori, kitlelerle sürekli ve derin/içten bir bağ, mevcut durumun kavranması, devrimci bir sezgi ve büyük bir kararlılıktır. Bir devrimci parti, proletaryanın mücadelesinin tüm alanlarına ne kadar derinlemesine nüfuz ederse, hedef ve disiplin birliğiyle ne kadar bütünleşirse, görevini o kadar hızlı ve etkili bir şekilde yerine getirebilir.

Zorluk, demir disiplinle içsel olarak kaynaşmış, kitle hareketiyle, onun yükseliş ve alçalışlarıyla sıkı şekilde bağ kurmuş merkezileşmiş bir parti örgütüne sahip olmakta yatmaktadır. İktidarın ele geçirilmesi ancak emekçi kitlelerin güçlü devrimci baskısı koşulunda mümkün olabilir. Lakin bu süreçte hazırlık unsuru kaçınılmazdır. Parti, koşulları ve doğru anı ne kadar iyi kestirirse, direnişin temellerini ne kadar iyi hazırlarsa, güçleri ve rolleri ne kadar iyi dağıtırsa, başarısı o kadar kesin ve kurbanı o kadar az olur. Özenle hazırlanmış bir eylem ve kitle hareketiyle uyum, iktidarın alınması sürecindeki politik-stratejik görevdir.

18 Mart 1871 ile 25 Ekim (7 Kasım) 1917’nin karşılaştırılması bu açıdan son derece öğreticidir. Paris’te, devrimci çevrelerin önderliğinde eyleme geçme konusunda mutlak bir inisiyatif yoksunluğu vardır. Burjuva hükümet tarafından silahlandırılan ve gerçekte şehrin efendisi konumunda olan proletarya; top ve tüfek gibi tüm maddi iktidar araçlarına sahip olmasına rağmen bunun farkında değildir. Burjuvazi, bu devin silahını geri almaya çalışır, proletaryanın toplarını çaktırmadan çalmak ister. Bu girişim başarısız olur. Hükümet panikle Paris’ten Versay’a kaçar. Alan artık boştur. Fakat proletarya ancak ertesi gün Paris’in efendisi olduğunu fark eder. “Liderler” olayların peşinden sürüklenirler. Zaten olaylar olup bittikten sonra durumu kavrarlar ve devrimci keskinliği köreltmek için ellerinden geleni yaparlar.

Petrograd’da olaylar farklı şekilde gelişti. Parti iktidarı ele geçirmek için her yerde kendi kadrolarını konuşlandırarak, her mevziyi pekiştirerek, bir yandan garnizonla diğer yandan hükümetle proletarya arasındaki her çatlağı genişleterek azim ve kararlılıkla hareket etti.

Temmuz günlerindeki silahlı gösteri, partinin kitlelerle kurduğu yakın bağın derecesini ve düşmanın direnç gücünü ölçmek amacıyla gerçekleştirilen geniş çaplı bir keşif harekâtıydı. Bu keşif, ileri karakol mevzilerinin bir mücadelesine dönüştürüldü. Geri püskürtüldük. Fakat bu kalkışma, aynı zamanda parti ile kitlelerin en geniş kesimleri arasında bir bağ kurdu. Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında güçlü bir devrimci yükseliş yaşandı. Parti, bu durumu değerlendirerek işçi sınıfı ve garnizon içindeki dayanak noktalarını önemli ölçüde genişletti. Daha sonra, gizli örgütlenme hazırlıkları ile kitlesel eylemler arasındaki uyum kendiliğinden gelişmeye başladı. İkinci Sovyet Kongresinin 25 Ekimde toplanacağı kararlaştırıldı. Tüm temel ajitasyonumuz, Kongrenin iktidarı ele geçirmesine dönüktü. Böylece iktidarı devirme işine 25 Ekim (7 Kasım) öncesinde adapte olundu. Bu gerçek düşman tarafından da biliniyor ve anlaşılıyordu. Kerenski ve onun hükümet üyeleri, karar anında Petrograd’da kendilerini ne pahasına olursa olsun sağlamlaştırmaya çalışacaklardı. Keza bunun için garnizonun en devrimci kesimlerini başkentten uzaklaştırmaya ihtiyaç duyuyorlardı. Biz ise, Kerenski’nin bu girişimini avantaja çevirmek için yeni ve belirleyici önemi olan bir çatışma yarattık. Kerenski hükümetini, Petrograd garnizonunun üçte birini askeri kaygılardan değil, karşı-devrimci hesaplardan hareketle cepheye sürmeyi planlamakla suçladık. Sonrasında, bu suçlamamız resmi belgelerle de doğrulandı. Bu çatışma, bizi garnizona daha sıkı şekilde bağladı ve garnizonun önüne açık bir görev koydu: 25 Ekimde toplanacak Sovyet Kongresini desteklemek! Ve hükümet, garnizonun gönderilmesi konusunda –ne kadar zayıf bir şekilde olsa da– ısrar ettiğinden, zaten kontrolümüzde olan Petrograd Sovyetinde, hükümetin planına yönelik askeri gerekçeleri inceleyip doğrulama bahanesiyle bir Devrimci Savaş Komitesi oluşturduk.

Böylece, Petrograd garnizonunun başında bulunan, aslında silahlı ayaklanmanın yasal bir organı olan tamamen askeri bir yapıya sahip olduk.  Aynı zamanda tüm askeri birliklere, askeri depolara vb. (komünist) komiserler atadık. Gizli askeri örgüt, belirli teknik görevleri yerine getirdi ve Devrimci Savaş Komitesine önemli askeri görevler için tamamen güvenilir militanlar sağladı. Hazırlık, uygulama ve silahlı ayaklanmaya ilişkin temel çalışmalar açık bir şekilde yürütüldü ve öylesine sistematik ve doğal bir şekilde gerçekleşti ki Kerenski liderliğindeki burjuvazi, gözlerinin önünde olup bitenleri tam olarak kavrayamadı. (Paris’te proletarya, ancak ertesi gün gerçekten zafer kazandığını –üstelik bilinçli olarak hedeflenmiş bir zafer de değildi– ve durumun kontrolünün kendi elinde olduğunu fark etti. Petrograd’da ise tam tersi oldu. Partimiz, işçilere ve garnizona dayanarak iktidarı çoktan ele geçirmişti; burjuvazi oldukça sakin bir gece geçirdi ve ancak ertesi sabah ülke idaresinin artık kendi mezar kazıcılarının elinde olduğunu öğrendi.)

Strateji konusuna gelince, partimiz içinde birçok görüş ayrılığı vardı.

Bilindiği üzere Merkez Komitenin bir kısmı, iktidarın ele geçirilmesine karşı olduğunu ilan etti. Bunun için henüz doğru zamanın gelmediğine, Petrograd’ın ülkenin geri kalanından ve proletaryanın da köylülükten kopuk olduğuna inanıyordu.

Diğer yoldaşlar, askeri komplo unsurlarına yeteri kadar önem vermediğimizi düşünüyorlardı. Merkez Komite üyelerinden biri, Ekim ayında düzenlenen Demokratik Konferansın toplandığı Aleksandrinski Tiyatrosunun kuşatılmasını ve parti Merkez Komitesinin diktatörlüğünün ilan edilmesini talep etti. Bu yoldaşa göre, ajitasyonumuzu ve askeri hazırlık çalışmalarımızı İkinci Kongre anına yoğunlaştırarak planımızı düşmana gösteriyor, ona hazırlanma ve hatta bize karşı önleyici bir darbe vurma imkânı tanıyorduk. Lakin hiç şüphe yok ki Aleksandrinski Tiyatrosunun kuşatılması ve askeri bir komplo girişimi, olayların gelişiminden çok kopuk bir eylem olur ve kitleler için kafa karıştırıcı bir durum yaratırdı. Hatta hâkim olduğumuz Petrograd Sovyetinde bile, mücadele sürecinin mantıksal gelişimini öngören böyle bir girişim, o anda tereddütlü ve pek güvenilir olmayan alaylar, özellikle süvari alayları arasında büyük bir düzensizliğe yol açabilirdi. Kerenski için kitleler tarafından beklenmeyen bir komployu bastırmak, sovyetlerin gelecekteki kongresi adına dokunulmazlık pozisyonunu giderek güçlendiren garnizona saldırmaktan çok daha kolay olurdu. Bu yüzden, Merkez Komitenin çoğunluğu Demokratik Konferansı kuşatma planını reddetti ve bunda haklıydı. Konjonktür çok iyi değerlendirildi: Silahlı ayaklanma, önceden belirlenmiş ve açıkça ilan edilmiş olan İkinci Sovyet Kongresinin toplanma tarihiyle örtüşecek şekilde, neredeyse kansız bir şekilde zafer kazandı.

Bununla birlikte, bu strateji ancak belirli koşullar altında uygulanabilir, genel bir kural haline gelemez. Artık hiç kimse Almanlarla savaşın süreceğine inanmıyordu. Düşük rütbeli devrimci askerler, cepheye gitmek yerine Petrograd’da kalmayı tercih ediyordu. Ve garnizonun tamamı yalnızca bu nedenle işçilerin yanında yer alsa bile, Kerenski’nin açığa çıkan entrikaları bu tutumu daha da pekiştirdi. Fakat Petrograd garnizonunun bu tutumunun daha derin bir nedeni vardı: Köylü sınıfının durumu ve emperyalist savaşın gelişimi! Eğer garnizon içinde bir bölünme yaşanmış olsaydı ve Kerenski birkaç alayın desteğini alabilseydi, planımız başarısız olurdu. O durumda, askeri komplo unsurları (suikast ve hızlı hareket etme gerekliliği) belirleyici hale gelirdi. Böyle bir durumda, ayaklanma için başka bir anı seçmek zorunlu olurdu.

Komün, köylü alaylarını kazanma konusunda tam bir fırsata sahipti çünkü bu birlikler iktidara ve komuta kademesine olan güvenlerini ve saygılarını tamamen kaybetmişlerdi. Ancak bu doğrultuda hiçbir adım atılmadı. Buradaki hata, köylülerle işçi sınıfı arasındaki ilişkilerde değil, devrimci stratejinin eksikliğindedir.

Şimdiki çağda, Avrupa ülkelerindeki durum bu açıdan nasıl olacak? Bu konuda kesin bir tahminde bulunmak kolay değil. Ancak olayların yavaş gelişmesi ve burjuva hükümetlerin geçmiş deneyimlerden faydalanmak için tüm çabalarını seferber etmesi göz önüne alındığında, proletaryanın, askerlerin sempatisini kazanmak için belirli bir anda büyük ve iyi örgütlenmiş bir direnişin üstesinden gelmek zorunda kalacağı öngörülebilir. Bu durumda, devrim cephesinden ustaca ve zamanında bir saldırı gerekli olacaktır. Partinin görevi, kendisini bu mücadeleye hazırlamak olmalıdır. Kitlelerin devrimci hareketine açıkça yol gösteren ve aynı zamanda gizli bir silahlı ayaklanma aygıtı olan partinin merkeziyetçi yapısını korumak ve geliştirmek zorunda olması, işte tam da bu nedenledir.

Komuta kademesinin seçimle belirlenmesi meselesi, Ulusal Muhafız ile Thiers arasındaki çatışmanın nedenlerinden biriydi. Paris, Thiers tarafından atanan komutayı kabul etmeyi reddetti. Ardından Varlin, Ulusal Muhafızın komuta kademesinin en üstten en alta kadar bizzat Ulusal Muhafızların kendileri tarafından seçilmesi gerektiği talebini formüle etti. Bu, Ulusal Muhafız Merkez Komitesinin desteğini nereden bulduğunu gösterir.

Bu sorun iki açıdan ele alınmalıdır: Siyasi ve askeri açıdan. Bu iki yön birbiriyle bağlantılı olsa da birbirinden ayırt edilmelidir. Politik görev, Ulusal Muhafızı karşı-devrimci komutadan temizlemeyi kapsıyordu. Çoğunluğunu işçilerin ve devrimci küçük-burjuvaların oluşturduğu Ulusal Muhafız yönetiminin seçim ilkesiyle gelmesi talebi, bu görevi gerine getirmenin tek yoluydu. Dahası, “komutanların seçimle gelmesi” sloganı piyadeye de genişletildiğinde, Thiers bir anda en önemli silahı olan karşı-devrimci subaylardan mahrum bırakılmış olacaktı. Kuşkusuz bu planın hayata geçirilebilmesi için tüm askeri birimlerde örgütlü mensupları olan bir parti örgütlenmesine ihtiyaç vardı. Kısacası, bu durumda seçim ilkesinin amacı taburlara iyi komutanlar atamak değil, burjuvaziye bağlı komutanlardan kurtarmaktı. Seçim ilkesi, orduyu sınıfsal çizgiler boyunca ikiye bölmek için bir kama işlevi gördü. Aynı durum Kerenski döneminde ve özellikle de Ekim Devrimi arifesinde yaşandı.

Lakin ordunun eski komuta yapısından kurtulması, kaçınılmaz olarak örgütsel bütünlüğün zayıflamasına ve savaş kabiliyetinin azalmasına yol açar. Genellikle seçilmiş komuta kadrosu teknik-askeri açıdan ve disiplinin korunması bakımından oldukça zayıf olur. Böylece ordu kendisini baskı altına alan eski karşı-devrimci komutadan kurtardığında, ona görevini yerine getirebilecek yetenekte devrimci bir komuta kazandırma sorunu gündeme gelir. Ve bu sorun hiçbir şekilde basit seçimlerle çözülemez. Askerlerin geniş kitlesi, komutanlarını doğru seçme ve belirleme konusunda yeterli deneyimi kazanmadan önce, asırlardır biriktirdiği deneyime dayanarak hareket eden karşı taraf devrimi yenilgiye uğratılacaktır. Şekilsiz demokrasi yöntemleri (basit seçim ilkesi) tamamlanmalı ve belirli bir ölçüde yerini yukarıdan atamaya bırakmalıdır. Devrim, mutlak güven duyulabilecek deneyimli ve güvenilir örgütçülerden oluşan bir organ yaratmalı, bu organa tam yetki vererek komutanları seçme, atama ve eğitme görevini yüklemelidir. Eğer genel olarak partikülarizm/yörecilik ve demokratik otonomizm/özerklik proleter devrim açısından son derece tehlikeliyse, ordu için on kat daha tehlikelidir. Biz bunu en trajik biçimde Komün deneyiminde gördük.

Ulusal Muhafız Merkez Komitesi otoritesini demokratik seçim ilkesinden alıyordu. Merkez Komite, proleter bir partinin önderliğinden yoksun bir şekilde saldırı konusunda en yüksek inisiyatifi geliştirmesi gereken bir anda, pusulasını kaybetti ve yetkilerini daha geniş bir demokratik temele dayanan Komün temsilcilerine devretmek için acele etti. Ve bu, böyle bir dönemde seçimlerle oynamak büyük bir hataydı. Fakat seçimler yapılıp Komün toplandıktan sonra, tüm yetkinin tek hamlede Komünde yoğunlaşması ve Ulusal Muhafızları yeniden örgütleyebilecek gerçek bir güce sahip bir organın yaratılması gerekliydi. Bu yapılmadı. Seçilerek kendisine siyasi otorite kazandıran Merkez Komite, seçilmiş Komünün yanında varlığını sürdürdü ve bu sayede Komün ile rekabet edebildi. Ama bu, aynı zamanda onu, Komünün örgütlenmesinden sonra varlığını hissettiren saf askeri konularda gerekli olan enerji ve kararlılıktan yoksun bıraktı. Seçim ilkesi ve demokratik yöntem, proletaryanın ve partisinin elindeki araçlardan sadece biridir. Seçim ilkesi bir fetiş ya da her derde deva bir çözüm olamaz. Seçim yöntemi, atama yöntemleriyle birleştirilmelidir. Komünün gücü, seçilmiş Ulusal Muhafızdan geliyordu. Fakat bir kez oluşturulduktan sonra, Komünün, Ulusal Muhafızları güçlü bir şekilde baştan aşağı yeniden örgütlemesi, güvenilir liderler ataması ve son derece disiplinli bir rejim kurması gerekirdi. Komün bunu yapmadı çünkü kendisi de güçlü bir devrimci yönetim merkezinden yoksundu. Sonuç olarak o da ezildi.

Tüm Komün tarihini sayfa sayfa gözden geçirebiliriz ama ondan tek bir ders çıkar: Güçlü bir parti önderliği zorunludur! Devrim için Fransız proletaryası kadar kurban veren olmamıştır, fakat aynı zamanda diğer tüm işçi sınıflarından daha fazla aldatılmıştır. Burjuvazi, kapitalizmin prangalarını sağlamlaştırmak için cumhuriyetçilik, radikalizm ve sosyalizm kisvesi altında onu defalarca büyülemiş, gözlerini kamaştırmıştır. Kendi ajanları, avukatları ve gazetecileri aracılığıyla burjuvazi, proletaryanın ilerleyişini engellemekten başka bir işe yaramayan bir yığın otonomist, parlamenter, demokratik formül ortaya sürmüştür.

Fransız proletaryasının doğası devrimci bir lavdır. Fakat bu lav, şimdi, sayısız aldanma ve düş kırıklığının bir sonucu olarak şüpheciliğin külleriyle örtülmüştür. O halde Fransa’nın devrimci işçileri, partilerine karşı çok daha sert olmalı ve sözle eylem arasındaki uyuşmazlığı çok daha acımasızca teşhir etmeli, açığa çıkartmalıdırlar. Fransız işçilerinin, devrimci hareketin her yeni aşamasında kitleler tarafından denetlenen, çelik kadar sağlam bir örgüte ve güvenilir liderlere ihtiyacı var.

Tarih, bize kendimizi hazırlamamız için ne kadar zaman tanıyacak? Bunu bilemiyoruz. Fransız burjuvazisi, Komünarların kemikleri üzerine Üçüncü Cumhuriyeti kurduktan sonra, elli yıl boyunca iktidarı elinde tuttu. 1871’in savaşçılarının kahramanlıktan yana eksiklikleri yoktu. Eksik olan şey, yöntemlerindeki açıklık ve merkezileşmiş bir önder örgüttü. İşte bu yüzden yenildiler. Fransız proletaryasının Komünarların öcünü alma konusunu gündeme getirebilmesi için yarım asır geçti. Ancak bu sefer hareket çok daha sağlam ve çok daha odaklı olacak. Thiers’in mirasçıları tarihsel borçlarını [suçlarının cezasını-çn] tam anlamıyla ödemek zorunda kalacaklar.

Zlatoost, 4 Şubat 1921

Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm

Çeviri Tarihi: 14 Mart 2025

Kaynak: https://www.marxists.org/archive/trotsky/1921/02/commune.htm

Proleter Devrimin Şafağı: Paris Komünü

İlgili yazılar

Akın Erensoy, 19 Haziran 2004
Utku Kızılok, 10 Aralık 2024