Faşist rejim dizginlerinden boşalmış baskı dalgasıyla toplumu zapturapt altına almaya, her türlü direniş odağını kırmaya, yoksulluğa, düşük ücretlere, demokratik hakların yok sayılmasına itiraz eden emekçilerin sesini boğmaya çalışıyor. İşçilere, sosyalistlere, Kürtlere, muhalif gazetecilere karşı sürdürdüğü cadı avıyla toplum üzerindeki karanlığı daha da koyulaştırmak istiyor. Ardı ardına DEM Partinin yönetimindeki belediyelere kayyum atayarak Kürt halkının iradesini gasp ediyor. Son olarak Van Belediye Başkanı Abdullah Zeydan’a hapis cezası verildi ve hemen ardından görevden alınarak yerine kayyum atandı. Kayyumun belediye binasına devlet gücünü arkasına alarak “fatih” havalarında girmesi, bu rejimin işçilere, Kürt halkına ve muhaliflere karşı nasıl düşman hukuku uyguladığını bir kez daha gösterdi. İradesinin gasp edilmesine karşı ayağa kalkan Van halkının direnişi, sınırsız polis şiddetiyle ve toplu gözaltılarla kırılmaya çalışılıyor.
Aynı düşman hukuku Antep Başpınar’da düşük ücret zammına, horlanıp aşağılanmaya karşı üretimi durduran ve fiili grev yapan işçilere karşı da uygulanıyor. 3 bin tekstil işçisinin üretimi durdurması ve fiili grevin yayılması, AKP, devlet ve patronların iç içe geçerek oluşturduğu Antep oligarşisinin ödünü kopartıyor. Çünkü yıllardır dini inanç, kültürel farklılık ve kışkırtılan milliyetçilik temelinde zihinleri felçleştirilen Antepli emekçiler, AKP-MHP’nin arkasına yedekleniyor. Örgütlenme, sendikalaşma ve mücadele öcüleştirilip terörizm olarak sunuluyor. Bu koşullarda Antep’teki iktidar-sermaye oligarşisi kapalı devre, ucuz emeğe ve katmerli sömürüye dayalı bir iş rejimi kurmuştur. Fakat yüksek enflasyon karşısında reel ücretleri eriyen, alım güçleri dibe vuran ve yoksulluğu iliklerine kadar hisseden işçiler, artık çok daha şiddetli ve daha kitlesel tepki veriyorlar. İşte BİRTEK-SEN öncülüğünde binlerce işçinin üretimi durdurması, iktidarla iç içe geçmiş Antep’teki kapitalistlerin adeta kimyasını bozdu. Valilik derhal eylemleri yasaklamakla kalmadı, iktidar e-devlet kapsının sendikal üyelik kısmını askıya alarak işçilerin üyeliğini engelledi. Bir araya gelen işçiler polis tarafından kuşatıldı ve grevi kırmak için sendika başkanı Mehmet Türkmen keyfi şekilde iki kez gözaltına alınıp tutuklandı!
Bu sabah da yine bir toplumu ve emekçileri sindirme operasyonuyla uyandık. Halkların Demokratik Kongresi (HDK) hedef alınarak içinde EMEP, SYKP, DSİP, ESP, DEM Parti, DBP temsilcilerinin, gazetecilerin, sanatçıların da olduğu 52 kişi evleri basılıp gözaltına alındı. Rejim; barış, özgürlük, demokrasi, halkların eşitliği ve kardeşliği, işçilerin örgütlenmesi, grev, sömürüye ve düşük ücretlere karşı mücadele diyen herkese düşmanca yaklaşıyor. Kürt halkının temsilcilerinin yanı sıra, her geçen gün sosyalistler daha fazla hedef alınıyor, gözaltına alınıp tutuklanıyor. Geçtiğimiz günlerde Birgün Gazetesinin yazı işleri müdürü ile iki koordinatörü keyfi suçlamalarla gözaltına alınıp sorgulandılar. Keza birkaç hafta önce Kürt gazeteciler ve Halk TV Genel Yayın Yönetmeni Suat Toktaş tutuklandı.
HDK’ya yapılan sindirme operasyonu kapsamında 6 bin kişi hakkında soruşturma yürütüldüğünün basına yansıması gösteriyor ki rejim, faşist baskı dalgasını daha da koyulaştırmayı hedefliyor. Çünkü rejim bir türlü ekonomik ve uluslararası alandaki çok yönlü sıkışıklığını aşamıyor. Asgari ücretin tam bir sefalet ücreti olarak kalması, tüm ücretlere asgari ücret zammı esas alınarak artış yapılmak istenmesi ve ağırlaşan yoksulluk emekçilerin tepkisinin büyümesine neden oluyor. Milyonlarca emekli sefalete itilirken aynı anda iktidar çevresi başta olmak üzere kapitalistlerin servetinin katlanması, toplumsal eşitsizliğin derinleşmesi hoşnutsuzluk birikimine yol açıyor. Bu hoşnutsuzluk akacak kanal bulamasa da, rejim partilerinin kitle desteğinin azalmasında kendini dışa vuruyor. Rejim, toplumdaki tepkinin çeşitli kanallar üzerinden kendini dışa vurmasından ve bunun yayılmasından o denli korkuyor ki, sokak röportajlarında konuşan insanları bile tutuklamaktan geri durmuyor. Antep’teki eylemlere ve mücadeleci işçilere düşmanca tepki gösteren AKP Antep İl Başkanının şu sözleri, en küçük tepkiden ama özellikle işçilerin tepkisinden neden korktuklarını gözler önüne seriyor: “Gezi benzeri provokasyon yaratmaya çalışarak Gaziantep iş dünyamızdaki barış ve huzur ortamını terörize etmeye çalışanları kim olursa olsun esefle kınıyoruz.”
Dört koldan toplum üzerindeki karanlığı artırmaya çalışan rejim, muhalefeti de parçalayıp yalnızlaştırmaya çalışıyor. “Kent uzlaşısı” kapsamında DEM Parti ile CHP’nin kimi belediyelerde yaptığı ittifak hedef alınıp terör soruşturması kapsamına sokuluyor. 11 Şubatta İstanbul Ataşehir ve Kartal belediye başkan yardımcılarının da aralarında olduğu 10 kişi gözaltına alınıp tutuklandı. Rejim medyasına yansıyan haberlerden anlaşılıyor ki savcılık, “kent uzlaşısı”nı özerklik uygulaması kapsamında ele alıp terörle ilişkilendiriyor ve bu şekilde CHP’yi hedefe koymuş oluyor. Bu soruşturmanın önümüzdeki günlerde Ekrem İmamoğlu’na uzanabileceğinin gündeme getirilmesi tesadüf değil. Erdoğan karşısında en güçlü cumhurbaşkanı adayı olan ve TÜSİAD’ın da desteğini almış gözüken İmamoğlu, ardı ardına açılan düzmece soruşturmalarla, siyasi yasak tehditleriyle sıkıştırılıyor. CHP kongresine hile karıştırıldığı iddiasıyla soruşturma açılmasını da bu kapsamda ele alabiliriz. Kuşkusuz söz konusu soruşturmalar yoluyla İmamoğlu’na siyasi yasak getirip getirilmeyeceğini güç mücadelesi belirleyecektir. Rejimin aynı anda çok yönlü politik hamleler yapması ve dört bir koldan baskı dalgasını artırması onun bu hamlelerin tamamını hayata geçirebileceği anlamına gelmez.
Geçtiğimiz günlerde bir yasayla Devlet Denetleme Kuruluna belediyelerin, sendika ve meslek odalarının başkanlarını ve yönetim kurullarını görevden alma, TMSF yoluyla şirketlere kayyum atama yetkisi verildi. Ardı ardına belediyelere kayyum atandığı, Kürt hareketinin yanı sıra CHP’nin de kuşatıldığı bir dönemde DDK’ya TMSF’nin şirketlere kayyum olarak atanması yetkisi verilmesi, TÜSİAD’ı yerinden zıplatmışa benziyor. Sıkışıklığını aşamayan ama varlığını da korumak isteyen rejim, söz konusu mekanizmayla şirketlere el koyabilir ve bu yolla bir kez daha sermayenin el değiştirmesinin önünü açabilir. İşte bu yüzden yıllardır sus pus kesilen, işçi sınıfına saldırı konusunda rejimle hiçbir derdi olmayan TÜSİAD, ses vermek zorunda kalmıştır. 13 Şubatta düzenlenen genel kurulda konuşan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi Başkanı Ömer Aras, adeta bir muhalefet temsilcisi gibi konuşuyordu: “Son haftalarda politik hayatta da olağanüstü olaylar yaşıyoruz. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınıyor yerlerine kayyum atanıyor. (…) Bir büyükşehir belediye başkanı hakkında, yaptığı konuşmalar nedeniyle basın toplantısından dakikalar sonra soruşturmalar açılıyor. Bilirkişi görüşmesini yayınlayan gazeteciler gözaltına alınıyor, genel yayın yönetmeni tutuklanıyor.”
TÜSİAD Başkanı Orhan Turan ise şöyle diyordu: “Depremlerde, yangınlarda, iş kazalarında çok sayıda vatandaşımızı kaybediyoruz. Demek ki, hata, suistimal ve kayırmacılık çok yaygın. Eleştirel ifadelere ve habercilik faaliyetlerine açılan soruşturma haberleri, çok sıklaştı. 10 küsur sene önceki olaylara, şimdi yeni soruşturmalar açılıyor. Tutuklu milletvekillerine, siyasi parti liderlerine ve belediye başkanlarına sürekli yenileri ekleniyor. Disiplinsizlik suçuyla teğmenler hakkında ihraç kararı alınıyor. Fakat deprem, yangın taciz, kadın cinayeti, iş kazası, gibi kamuoyunda infial yaratan nice olayda, ya suçlular bulunmuyor ya da kısa sürede serbest kalıyorlar. Kamuoyu vicdanında suç ve ceza arasında orantısızlık kanaati oluşuyor. İster seçimle, ister atamayla gelen kamu görevlilerinin görevlerinden alınmasının, yeni örneklerine şahit oluyoruz. Üstelik yeni yasal düzenlemelerle, kamu görevlilerinin Devlet Denetleme Kurulu tarafından görevden alınması ve TMSF’nin şirketlere kayyum olarak atanması mümkün oluyor. Yolsuzluk, dolandırıcılık, karaborsa haberlerinin ardı arkası kesilmiyor. Suç işlemek amacıyla örgüt kurmak, galiba artık şirket kurmaktan daha kolay.”
Bu konuşmaların hemen ardından rejim cephesinden ardı ardına açıklamalar yapıldı ve özellikle Adalet Bakanı TÜSİAD’ı hedef aldı, eleştirdi, had bildirdi. Bakanın parmak sallamasının hemen ardından Ömer Aras hakkında soruşturma açılması, rejimin baskı dalgasının nerelere kadar uzanabileceğini gösteriyor. Kuşkusuz büyük sermeyenin temsilcileri, rejimin tepeden tırnağa çürüdüğü, yolsuzluğun çürütücü etkisinin her alanda kendini dışa vurduğu, çetelerin ortalıkta cirit attığı konusunda yeni ayılmış değiller. Demokratik haklar yok edilirken susup köşelerine çekildiler ve rejimin onlara açtığı kârlı alanların peşinden koştular, sermayelerini daha fazla büyüttüler. Şimdi hem canlarını yakabilecek adımların atılabileceğini hissediyor hem de toplumsal alanda biriken tepkinin patlamasından korkuyorlar. Bu yüzden seslerini biraz yükselttiler ama bu eleştirilerini sürdürüp sürdürmeyecekleri belli değildir.
Faşist rejimin işçilere, sosyalistlere, Kürt halkına dönük saldırı dalgasına dur demenin tek bir yolu var: Bir emek cephesi örgütlemek ve tüm gücümüzü birleştirmek! İşçi sınıfının sermayeden ve düzen partilerinden bağımsız, kendi sınıf çizgisi temelinde örgütlenmesi sosyalist hareketin görevidir.
Antep’te Sermayenin Zorbalığına Karşı İşçilerin Onurlu Mücadelesi!