Faşist rejim, tüm toplumu sindirme, tüm muhalefet cephesini ezme ve her türlü direnişi boğma hedefinde yeni ve çok ileri bir adım daha attı. 18 Martta İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun diploması iptal edildi. Ertesi gün, İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığının “yolsuzluk” ve “terör” gerekçeleriyle başlattığı iki ayrı soruşturma kapsamında onlarca kişi gözaltına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Beylikdüzü ve Şişli Belediye Başkanlarının yanı sıra, danışmanlar ve gazeteciler de bulunuyor. Bu adım, 2016’da iktidara oturan faşist rejimin kendisini mutlaklaştırma yolunda attığı sayısız darbenin şimdilik en kritik ve en ağır olanıdır.
Çok açık ki rejim, devlet gücünü sınırsızca ve hukuksuz şekilde kullanarak varlığını garanti altına almak istiyor. Rejimin tabandaki en sıradan insandan toplumun geniş kesimlerine kadar herkes biliyor ki bu operasyonun arkasındaki asıl motivasyon “yolsuzluk” veya “terör” değil, Erdoğan karşısında en güçlü cumhurbaşkanı adayı olan İmamoğlu’nu tasfiye etmek ve muhalefeti sindirmektir! Zira rejim, tüm çabalarına rağmen içinde bulunduğu çok yönlü sıkışmayı aşamıyor. Bu sıkışmayı yaratan en temel faktör, kuşkusuz ekonomide tersine çevrilemeyen kötü gidişattır. Mehmet Şimşek eliyle uygulanan kemer sıkma programı emekçileri doludizgin yoksullaştırırken, yüksek faiz nedeniyle ekonomik durgunluğu da körüklüyor. Yoksulluk çukurunun genişlemesi, genç kuşakların büyüyen umutsuzluğu, tepeden tırnağa çürüyen rejimin çetelerle iç içe geçmesi, kadın cinayetleri, doğanın talanı ve hayvanların katledilmesi toplumsal tepkinin büyümesine neden olmaktadır. Rejimin oy tabanının daha fazla eridiği koşullarda, Erdoğan, İmamoğlu karşısında seçimleri kazanamayacağını biliyor, görüyor. Üstelik Erdoğan’ın yeniden aday olmasının önü yasal olarak kapalıdır. Bu bir şekilde aşılsa bile, verili koşullarda Erdoğan, toplumsal tepki dalgasının üzerinde yükselen İmamoğlu karşısında, daha önceki gibi istediği sonucu yaratamayacaktır. Tam da bu yüzden, İmamoğlu’nun ön seçimle meşruiyet kazanması ve ne zaman yapılacağı belli olmayan seçimler beklenmeden İmamoğlu’nun tasfiyesi ve CHP’nin sindirilmesi operasyonu öne alınmıştır!
Bu rejim, kırılgan yapısı nedeniyle her zaman meşruiyetini seçimlerden ve sandıktan aldığını gösterme ihtiyacı duydu. Hem bu yüzden hem de toplumun yarısını tamamen ezip sindiremediği için seçimlere izin vermek zorunda kaldı. Ancak, her türlü hileye başvurmaktan ve tüm devlet gücünü sınırsızca kullanmaktan geri durmadı. Bu rejim altındaki tüm seçimler, olağanüstü koşullar altında yapıldı, yapılıyor. Fakat buna rağmen tüm seçimleri istediği tarzda ve sonuçta belirleyemedi. Bilhassa 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde büyük bir hezimet yaşadı. Hem bu hezimet hem de yukarıda bahsedilen tablo nedeniyle rejim, mevcut koşullarda seçim mekanizmasının kendisi için tehlikeli hale geldiğini fark ediyor ve yeni bir operasyonla seçimleri fiilen ortadan kaldırmak istiyor. Rejim, muhalefet cephesinin tüm güçlü adaylarını bertaraf ederek, CHP’ye kayyum atayarak ve toplumsal muhalefeti tamamen ezerek bu amacına ulaşmayı hedefliyor. Nitekim İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının üçüncü gününde (21 Mart Cuma), CHP’ye kayyum atama girişiminde bulunuldu. Bu hamle, kurultay kararı alınarak şimdilik savuşturulmuş gözüküyor. Aynı günün akşamı, demokratik hak ve özgürlükler konusunda duyarlı İstanbul Barosu Yönetimi görevden alındı. Böylesi koşullarda bu rejimin Kürt sorununun çözülmesi için demokratik adımlar atacağına kim inanabilir?
Rejimin kitle desteği giderek eriyor ve bu koşullarda önünü ancak her türlü zorbalığı, baskı aygıtını kullanarak açabilir. Kitle desteği azaldıkça, devlet, yargı ve medya gücünü hiçbir sınır tanımadan, oldukça kaba bir şekilde kullanıyor. Rejimin aparatı olan gazeteci kılıklı tetikçiler, televizyonlardan operasyonların yer ve zamanlarını açıkça duyuruyor, arsızca tehditler savuruyor ve toplumu sindirmeye çalışıyor. Rejim açısından durum o kadar ciddi hale gelmiştir ki, ekonomik alanda yaratacağı yıkıcı sonuçları umursamadan İmamoğlu operasyonunun düğmesine hafta içi basılmıştır. Rejim çevreleri, bir an önce İBB’ye kayyum atanması ve belediyenin muazzam kaynaklarının kendi kontrollerine geçmesi için can atıyorlar. Hatta İstanbul’daki ilçe belediyelerine ve CHP’nin elindeki diğer önemli büyükşehir belediyelerine de kayyum atanması planlanıyor. Belediye kaynaklarını kullanarak rejim tabanındaki erimeyi durdurup tersine çevirmeyi hedefliyorlar. Böylece, toplumsal muhalefetin zorbalıkla sindirildiği, seçim mekanizmasının fiilen ortadan kaldırıldığı ve rejim tabanının kırıntılarla, emperyal Türkiye hedefiyle ve milliyetçilikle beslenerek rejimin kendisini mutlaklaştırdığı bir tablo hayal ediyorlar. Rejim, faşist hareketin yükseldiği, burjuva siyasetinin sağa kayıp alabildiğine gericileştiği, demokratik hakların göz ardı edildiği uluslararası siyasal konjonktürün de kendisinden yana olduğunu görmektedir.
Kuşkusuz bu noktaya bir günde gelinmedi. Bu rejim, 2016’da kurulup büyüklü küçüklü sayısız darbeyle kendisini anayasal temellerde kurumsallaştırırken, CHP’nin başını çektiği muhalefet gerçek bir direnç ve direniş göstermedi. En zayıf anında rejime soluklanma fırsatı veren yine CHP oldu. Hatırlanacağı üzere, 31 Mart seçimlerinde büyük bir hezimet yaşayan ve kitle desteği eriyen rejim, toplumsal muhalefet karşısında kendisini zayıf hissediyordu. İşsizlik ve yoksulluk başta olmak üzere artan toplumsal sorunlar, hoşnutsuz kitlelerin mücadeleye çekilmesine ve her alanda rejimin güçsüzlüğünün sergilenmesine, meşruiyetinin sorgulanmasına olanak veren bir siyasal tablo yaratmıştı. İşte tam da bu noktada, CHP ve Özgür Özel, “normalleşme” söylemiyle rejimin imdadına yetişti. Erdoğan ve Bahçeli ile yapılan görüşmeler ve normalleşme/yumuşama söylemi, toplumsal muhalefetin momentumunu kaybettirdi ve rejimin elini güçlendirdi. CHP, normalleşme söylemi eşliğinde, baskıcı rejimden bıkıp usanan ve 31 Mart seçimlerinden moralle çıkan kitleleri pasifleştirirken, rejim elini güçlendirerek her alanda saldırıya geçti. O günden bu yana, birçok Kürt kentinde ve CHP ile “Kent Uzlaşısı” temelinde kazanılan belediyelere kayyumlar atandı. Polis, Antep’teki tekstil işçilerinden Polonez işçilerine, doğayı savunan köylülerden hayvan haklarını savunanlara kadar herkese şiddet uyguladı. Gazeteciler, sendikacılar ve sokak röportajlarında rejimi eleştirenler gözaltına alınıp tutuklandı.
İmamoğlu’nun gözaltına alınmasının ardından İstanbul Valiliği, 19-23 Mart tarihleri arasında şehir genelinde tüm gösteri, yürüyüş ve toplantıları yasakladı. Kent merkezlerine ulaşımı sağlayan metro istasyonları kapatıldı ve ana caddeler polis barikatlarıyla trafiğe kapatıldı. Kitlelerin iletişim aracı olarak kullandığı WhatsApp dâhil sosyal medya kanallarına erişim engellendi, ancak VPN üzerinden erişim sağlanabildi. Fiili OHAL ilan edildi. Ancak tüm yasaklara ve fiili OHAL’e rağmen, başta üniversiteli gençler olmak üzere emekçi kitleler sokağa çıktı.
Besbelli ki rejim, CHP liderliğinin geleneksel pasifist tutumuna ve “sokağa çıkarsak provokasyon olur, iktidar bunu kullanır” söylemine güveniyordu. Kitleleri seçim ve sandığa odaklayan siyasetine bel bağlıyordu. Nitekim CHP liderliği, gözaltı operasyonları devam ederken hâlâ hukuksal süreçlerden, üst mahkemelerden, idari yargıdan, seçim ve sandıktan bahsetmeye devam etti. 19 Martta yalnızca CHP’nin il ve ilçe binalarının önünde toplanma çağrısı yaptı. Fakat bu pasifist çizgi, muhalif kitlelerin moralini bozdu ve öfkeyi daha da büyüttü. Kuşkusuz sürecin en önemli kırılma noktası, İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin polis engeli ve şiddetine rağmen barikatları aşarak ilerlemesi oldu. Sosyalist parti ve örgütlerin mücadele çağrısı, birçok üniversitede dirençli eylemlerin başlaması ve gözaltıları protesto etmek için kendiliğinden Vatan Caddesindeki emniyet müdürlüğü önünde toplanan binlerce kişinin İBB’ye yürümesi, toplumsal havayı bir anda değiştirdi. Ülke genelinde protestoların yayılması üzerine CHP liderliği, akşam saatlerinde kitleleri İBB önünde toplanmaya çağırdı, çağırmak zorunda kaldı.
İlk günden itibaren sosyal medyada “halk CHP’yi örgütlüyor” yorumlarının yapılması boşuna değil. Emekçi kitleleri mücadeleye çeken CHP liderliği değildir ama CHP liderliğini daha ileri adımlar atmaya zorlayan, kitlelerin tabandan gelen öfkesi ve mücadele arzusudur. 19 Mart akşamı İBB önünde konuşan Özgür Özel’in konuşmasının, “Özgür halkı sokağa çağır” sloganlarıyla defalarca bölünmesi bu gerçekliği açıkça gösteriyor. Operasyonun ikinci günü, eylemler hem daha fazla kente yayıldı hem de çok daha geniş kitleleri kapsayarak daha kararlı bir hal aldı. Emekçi kitlelerin, kadınların ve öğrencilerin öfkesi sokaklara taşarken, CHP liderliği ikinci günden itibaren sokak çağrısı yapmak zorunda kaldı. Çünkü öfkeli kitlelerin mücadelesi pasifist çizgiyi aşmıştı ve kayyum hamlesiyle rejim, CHP’yi adeta bir tabela partisine dönüştürmek, sesini çıkaranları ise cezaevine göndermek istiyordu.
Giderek küçük kentlere kadar yayılan ve kitleselleşen, coşkulu ve militan bir karakter kazanan eylemler, yıllardır toplumun içinde biriken hoşnutsuzluğun ve tepkinin bir ifadesidir. Derinleşen yoksulluk, özgürlüklerin yok edilmesi, en küçük itirazın bile zorbalıkla bastırılması, rejimin insanı ve doğayı umursamaz tavrı, tepeden tırnağa çürümesi, diktatör ve onun karikatürlerinin sonu gelmez kibri, muhalif kitlelerin aşağılanması, toplumu “artık yeter” noktasına getirdi. İmamoğlu’na yönelik operasyon, diplomanın ve seçimlerin bile anlamını yitirmesi, biriken öfkenin patlamasına neden oldu. Toplumun geniş kesimlerine hâkim olan, büyük bir adaletsizlik duygusudur. Bu rejim, kendisi için her şeyi hak ve meşru görürken, muhalefet için olan her şeyi “suç” ve “terör” ile özdeşleştiriyor. Bir yandan Kürt sorunu kapsamında Öcalan’la görüşmeler yapılırken, diğer yandan belediye seçimlerinde DEM Parti ile “Kent Uzlaşısı” ittifakı kuran CHP, “terörle işbirliği” yapmakla suçlanıyor. İmamoğlu’nun ise suç örgütü kurduğu iddia ediliyor.
Bu noktada, öğrenci gençliğin İmamoğlu’nun siyasal geleceğine değil, kendi geleceğine sahip çıktığını vurgulamak gerekiyor. Çünkü işsizlik, ekonomik sorunlar, geleceksizlik, baskı ve zorbalık, toplumu nefessiz bırakarak genç kuşakları derinden etkiliyor. Genç kuşakların üretim sürecinin ve aslında hayatın dışına itilmeleri, kendilerini var edip saygı görmemeleri, geleceğin belirsiz olması depresyonun yaygınlaşıp derinleşmesine neden oluyor. Bütün bu etmenlerin derinlerde muazzam bir öfke birikimine neden olduğunu biliyoruz. İşte genç kuşakların topluma enerji ve moral veren eylemlerinin arkasında, bu gerçekler ve yılların birikmiş tepkisi ile öfkesi yatıyor.
Çok açık ki rejim, bu boyutta, CHP liderliğini ileriye doğru iten bir eylem dalgası beklemiyordu. Şu noktanın altını çizmek gerekiyor: Bu eylem dalgası, baştan sona CHP liderliğinin örgütleyip yön verdiği bir hareket değildir. CHP tabanının, sosyalist parti ve örgütlerin, öğrenci gençliğin ve geniş muhalif kitlelerin içinde yer aldığı bir harekettir. Bu nedenle, bu eylemler sadece İmamoğlu’nun siyasal olarak tasfiye edilmesine karşı çıkılan bir CHP eylemi değildir. Bu eylemleri ortaya çıkaran dinamik, yukarıda anlattığımız sürecin kendisidir. Bu eylemler, geniş muhalif kitlelerin faşist rejime, onun sınır tanımaz keyfiliğine, her türlü demokratik hakkın boğulmasına, adaletsizliğe, her geçen gün daha fazla can yakan yoksulluğa, emeklilerin sefalete itilmesine ve doğanın talan edilmesine karşı bir HAYIR çığlığıdır! Bu yüzden, ortaya çıkan kitle eylemine burun kıvırmak veya geri durmak asla devrimci bir tutum olamaz! Kimi sosyalist çevrelerin, bir yandan kitlelerin eylem seferberliğinden bahsederken, diğer yandan “ideal eylem koşulları” oluşmadığı gerekçesiyle kendilerini hareketsizliğe mahkûm ettiklerini biliyoruz!
Kuşkusuz, sosyalist hareketin işçi sınıfının bağımsız sınıf siyaseti çizgisinden hareketle bu eylem sürecine katılması son derece önemlidir. Sosyalist hareket, sendikaları da harekete geçirerek işçi sınıfının geniş kesimlerini bu eylem dalgasına dâhil edebilmelidir. AKP/MHP’ye oy veren işçilerin bir kısmı, rejimin adaletsizliğinin iyice ayyuka çıkması ve bu operasyonların ekonomik süreci olumsuz etkileyerek yoksulluğu daha da derinleştirmesi nedeniyle hoşnutsuzdur.
Bir konunun altını özellikle çizmek istiyoruz: Sosyalistlerin demokrasiyi savunması, demokratik hak ve özgürlüklere sahip çıkması burjuva demokrasisinin savunulması ve bu çizgide durulması anlamına gelmez, gelemez! Tarihsel sınırlarına gelen ve lime lime çürüyen kapitalizmin dünya genelinde otoriterleşme ve faşizm ürettiği bir gerçektir. Burjuva demokrasisi uzun zamandır bir kabuğa dönüşerek iflas bayrağını çekmiştir. Ancak bu, demokrasi mücadelesinin veya demokratik hak ve özgürlüklerin savunulmasının anlamsız olduğu anlamına gelmez. Tam tersine, bu mücadeleler, kapitalizmin sınırlarını aşan bir perspektifle ele alınmalıdır. Dünyanın her köşesinde emekçi kitleler özgürlük isterken, aynı zamanda ekonomik açıdan istikrarlı, işlerinin olduğu ve güvenliklerinin sağlandığı bir yaşam istiyorlar. Sosyalistlerin görevi, emekçi kitlelerin isteklerinin kapitalizm altında gerçekleşmeyeceğini göstermektir. Bu sistemde güvenli bir liman yoktur çünkü kapitalizm bizzat kendi yarattığı kaosla toplumu derin bir istikrarsızlığa sürüklemektedir. Demokratik haklar mücadelesi ile işsizliğe, düşük ücretlere, derinleşen yoksulluğa, adaletsizliğe, kadın cinayetlerine, doğanın talan edilmesine karşı verilen mücadele birbirinden kopartılamaz! Demokratik haklar için mücadele vermeyen, sendikal haklarını genişletmeye çalışmayan, grev hakkına sahip çıkmayan işçilerin toplumsal mücadelenin parçası olmayacağı ve sosyalizm mücadelesine de çekilemeyeceği açıktır! Sosyalist hareket, kitlelerin ekonomik ve demokratik taleplerini, günlük hayatın tüm sorunlarını anti-kapitalist bir bakış açısından hareketle birleştirebilmeli, düzen dışına taşan bir içerikle doldurabilmelidir. Ne yazık ki Marksizmin geçişsel talepler stratejisi çoğu zaman unutuluyor. Oysa bu strateji, en basit taleplerle en karmaşık olanları birleştirerek mücadeleyi anti-kapitalist bir çizgiye taşır.
Başlayan eylemlilik dalgasının nereye varacağını, nerede duracağını belirleyecek olan sayısız faktör var. Kuşkusuz rejim, bu eylem dalgası daha da büyümeden boğmak üzere harekete geçecektir. Bunun için CHP liderliğini geri adım attırmaya, sosyalistleri yalnızlaştırmaya ve kitleleri korkutup evlerine döndürmeye çalışacaktır. Ancak kitleler, bu rejim karşısında burjuva hukukunun bile işlemediğini, seçme ve seçilme hakkı dâhil kazanılmış hiçbir hakkın artık güvence altında olmadığını görüyorlar. Bu sürecin başarıya ulaşması için eylem dalgasının daha da genişlemesi, daha fazla kitleyi içine çekmesi, örgütlü, kararlı, bilinçli bir karakter kazanması gerekiyor. Bu aynı zamanda, CHP liderliğinin geri adım atmasının önüne geçecek koşuldur!
Sermayenin Saldırılarına ve Horlanmaya Karşı Dirençli Bir Mücadele Mayalanıyor!
Kayyım Sopası Yine Devrede: Ortadoğu Savaşı, Kürt Sorunu ve Rejimin Hedefleri