2026 yılı için açıklanan asgari ücret, TÜİK’in açıkladığı sahte yıllık enflasyon oranının bile altında kaldı. Bu ülkede çocuklar bile gerçek enflasyonun, TÜİK’in açıkladığı rakamların çok daha üzerinde olduğunu biliyor. Yüzde 27 oranında bir zam yapılarak asgari ücret 28.075 lira yapılmış oldu. İnsanca yaşamayı bırakalım, geçim sağlayabileceğimiz bir ücret değil. Zaten kapitalist sömürü düzeni altında nasıl bir insanca yaşam olabilir ki?
Açlık sınırının bile altında bırakılan bu ücretle bizler resmen ve alenen sefalete mahkûm edildik. Türlü algı operasyonlarıyla “sizi şöyle düşündük, böyle düşündük” diyerek açıklanan bu ücret, dört kişilik bir ailenin gıda masrafını bile karşılamıyor. “Aile yılı” deyip duruyorlar ama ailelerin birlikte zaman geçirmesine fırsat vermeyecek şekilde anneden babaya, anneanneden dedeye ve toruna kadar herkesi çalışmak zorunda bırakıyorlar. Anlayacağımız, her yıl olduğu gibi bu yıl da enflasyonun yükü bizlerin sırtına yüklendi. Patronlar kâr üstüne kâr elde ederken bizler, yoksulluk çukurunda Şubat ayında cebimize giremeyecek olan asgari ücretle mücadele etmek zorundayız; çünkü yeni yılda her şeyin fiyatı çoktan arttı. Alım gücümüz gitgide erirken Vedat Işıkhan, “Her yıl işçiyi enflasyona ezdirmediğimiz gibi bu yıl da sözümüzde durarak ezdirmiyoruz” diye açıklama yaptı. Ya aklımızla alay ediyorlar ya da gerçekten tepedekilerin halktan haberi yok. Tıpkı bir zamanlar Fransa’da halkı aşağılayıp horlayanların “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” dediği gibi bir durumla karşı karşıyayız.
Türkiye’de ortalama ücret hâline gelen asgari ücret, asla biz işçilerin kabul edebileceği bir ücret değil. Ben de patronların sendikası MESS’e bağlı bir fabrikada çalışıyorum. MESS’e bağlı fabrikalarda çalışan yüz binlerce işçi var. Eylül ayından beri toplu iş sözleşmesi yürütülüyor. MESS’in Aralık ayında teklif ettiği zam oranı yüzde 10; yani sefalet zammıydı, kabul edilmedi. Fabrikalardan tepkiler yağdı, bizler de eylemler yaptık. Patronlar kendilerine kepçeyle alırken biz işçilere kaşıkla bile vermek istemiyorlar. Sefalet zammı teklifi yetmiyormuş gibi bir de geçmişten bugüne mücadeleyle kazanılmış haklarımızı gasp etmek istiyorlar.
İşçi sınıfına karşı giriştikleri bu saldırılara ve baskılara karşı emek cephesinden bir tepki alacaklarını bildikleri için devletin kolluk güçleri de şimdiden hazırlanmaya başlamış. Depremde büyük yıkım gören, binlerce kişinin öldüğü Maraş’ta “grev ve lokavt önleme planı” adı altında tatbikat yapıldığını televizyonda gördüğümde ilkin inanamadım. Maraş Emniyeti tarafından hazırlanan bu tatbikat gerçeği aratmıyordu; polisler işçi yelekleri giymiş, “hak, hukuk, adalet”, “grev haktır”, “adalet”, “zam”, “adil yaşam” gibi dövizler taşıyorlardı. Hazırda bekleyen TOMA’lar, ellerinde kalkan ve coplar olan polisler o grevci rolündekilere saldırıp yaka paça gözaltına alıyorlardı. Grevciler “anayasal hakkımızı kullanıyoruz” diyor, polis ise “kanunsuz eylem yapıyorsunuz” diyordu… İnsana pes dedirten bir noktaydı! El altından sopa göstermek de değil bu; açık açık hak arayana tehdit anlamına geliyor: “Aman ha sesinizi çıkarmayın, var olanla şükredin; yoksa başınıza izlediğiniz görüntüler gelir” deniyor.
Bir kez daha anlamamız gerekir ki işçinin gerçek dostu işçiler ve bu düzene karşı mücadele eden insanlardır. Devlet, patronların devleti; patronların emrinden çıkmıyor. Tüm yasalar patronların çıkarları doğrultusunda planlanıyor, hayata geçiriliyor. Devlet kaynakları denilen ama gerçekte biz emekçilerden kesilen vergilerle oluşturulan fonlar, bütçeler patronlara peşkeş çekiliyor. Sıra bize gelince, bizim çocuklarımıza gelince ise sermayenin hizmetinde olan devlet “kaynak yok” diyor. Çocuklarımızın okullarda bir öğün ücretsiz yemek hakkı talebi bile Mecliste iktidar milletvekillerinin oylarıyla reddedilmedi mi? Patronların mali yükü artmasın, kârları azalmasın diye asgari ücreti açlık sınırının altında bırakmaktan utanmadılar. Patronlar da işbirlikçi devletten güç alarak işçinin gözünün yaşına bakmıyor; düşük ücretlere, iş güvenliğinin olmadığı ağır çalışma koşullarına mahkûm ediyor.
85 gündür grevde olan Smart Solar patronu da aynı keyfî tutumu sergiliyor. Bir yılda yüzde 150’den fazla kâr elde eden patron, işçilere yüzde 6 gibi komik bir zam dayatıyor. Bu zam teklifine işçiler boyun eğmedi. Üç aydır grevde olan işçiler kiralarını, borçlarını ödeyemiyor; çocuklarının okul ihtiyaçlarını gideremiyor ama işçiler, “Bağrımıza taş basarız; gene de bu mücadeleden dönmeyiz. Ya hakkımızı alırız ya da hakkımızı alırız” diyorlar. Devlet ise fabrikanın önünde nöbette olan işçinin karşısına polisi dikip içerideki malların tırlarla dışarı çıkartılmasına yardım ediyor.
Her türlü hileye başvuran patronların, devlet aygıtı tarafından nasıl korunup kollandığı Smart Solar örneğinde olduğu gibi açık ve nettir. Önümüzdeki dönemde belli ki patronlar ve iktidar, işçilerin kahredici koşullara daha fazla katlanamayacağını, tepkilerin ve grevlerin artacağından korkmakta ve hazırlık yapmaktadır. Bizim de işçi sınıfı olarak örgütlenmekten, fabrikalarda ve meydanlarda hak arama mücadelesi vermekten başka çaremiz yok. İşçi düşmanı patronlar karşısında ancak birlik olursak güçlü durabiliriz. Beyaz yaka-mavi yaka-gri yaka demeden çocuklarımızın geleceği için yoksulluğa, sefalet ücretine, adaletsizliğe karşı birleşmemiz lazım. Başka da kurtuluş yok!
