Ne Molla Rejimi Ne Pehlevi, Çözüm İşçi İktidarında!

Ne Molla Rejimi Ne Pehlevi, Çözüm İşçi İktidarında!

İran’da 28 Aralıkta Bazaari (çarşı) esnafının ekonomik çöküşe karşı başlattığı eylemler, hızla ülke geneline yayılarak molla rejimine karşı yeni ve sarsıcı bir isyan dalgasına dönüştü. Riyalin dramatik değer kaybı, tırmanan enflasyon, alım gücünün buharlaşması ve kronikleşen işsizlik emekçilerde biriken öfkenin taşmasına neden oldu. Başlangıçta ekonomik taleplerle başlayan protestolar, kısa sürede politik bir karakter kazanarak doğrudan faşist molla rejimini hedef tahtasına oturttu.

Teokratik molla diktatörlüğü yalnızca toplumsal eşitsizliğin, derinleşen yoksulluğun ve yolsuzluğun sorumlusu değildir; aynı zamanda işçi sınıfının, sosyalistlerin, Kürt halkı başta olmak üzere ezilen ulusların, kadınların ve gençlerin de düşmanıdır. Rejim, on yıllardır muhalifleri sistematik bir zulüm cenderesinde sıkıştırıyor. Zindanlarda çürüterek, meydanlarda kurduğu darağaçlarında katlederek topluma gözdağı veriyor, halkı nefessiz bırakıyor.  Ancak bu tiranlığa karşı İran’ın dört bir yanında Fars, Azeri, Kürt, Beluci ve Arap emekçiler korku duvarını aşarak tek bir ağızdan aynı sloganı haykırıyor: “Hamaney’e Ölüm! Diktatöre Ölüm! Özgürlük!”

İranlı emekçiler, peş peşe gelen isyan dalgalarıyla faşist molla rejiminin mengenesinden kurtulmaya ve nefes almaya çalışıyor. 2017, 2019 ve 2022 ayaklanmalarında olduğu gibi, bu kez de talepler ortak: Toplumsal adalet, eşitlik ve özgürlük. Hatırlanacağı üzere 16 Eylül 2022’de rejimin “ahlak polisi” tarafından “başörtüsünü düzgün bağlamadığı” bahanesiyle Mahsa Jîna Amini’nin katledilmesi, bardağı taşıran son damla olmuştu. Bu kıvılcım, kısa sürede tüm ülkeyi saran kitlesel bir halk ayaklanmasına dönüştü. Molla rejimi, bir kez daha devlet terörünü devreye sokarak yüzlerce insanı katletti; toplumun öncü figürlerini zindanlara doldurarak yığınları korkuyla sindirmeye çalıştı. Ancak tüm bu vahşete rağmen isyan aylarca sürdü ve rejimi temellerinden sarsan devrimci bir durum oluştu.

Mahsa Amini eylemleri sırasında kadınların meydanlara çıkarak başörtülerini yakmaları, rejime karşı tepkinin ve değişim isteğinin artık geri döndürülemez bir aşamaya geldiğini göstermişti. İran’da başörtüsü basit bir “kıyafet” değildir; rejimin en başta gelen ideolojik ve siyasal sembolüdür, en etkili toplumsal tahakküm aracıdır. Nitekim meydanlara asılan “tesettür bayraktır” yazılı devasa posterler de başörtüsünün rejim için anlamını açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla örtüyü atmak veya yakmak, doğrudan kurulu düzene başkaldırmak anlamına geliyor. Bu nedenle, eylemlere katılan kadınların başörtüsünü yakması ve özellikle büyük kentlerde kadınların artık önemli bir kısmının zorunlu başörtüsünü takmayı reddetmesi, yalnızca bireysel bir “kıyafet özgürlüğü” talebine indirgenemez. 2024’teki İran seçimlerini ele aldığımız yazımızda vurguladığımız gibi; “Başörtüsünü yakmak aynı zamanda molla rejiminin baskı ve zorbalığına, işsizliğe ve yoksulluğa da ‘artık yeter’ demek anlamına geliyordu. Burjuva anlamda bile örgütlü bir önderlikten yoksun olan isyan ve devrimci durum geri çekildi ama İran toplumunun çoğunluğu ile molla rejimi arasındaki düşmanlık ve giderek büyüyen çelişkiler olduğu yerde duruyor. Yeni isyan dalgalarını tetikleyebilecek bu durum, molla rejimi açısından güvensizlik anlamına gelmektedir.”[1] Bu çelişkiler, daha güçlü patlamaların zeminini ortadan kaldırmış değil.

Karartma ve sınır tanımayan devlet terörü

8 Ocakta eylemler daha da büyüdü ve başta başkent Tahran olmak üzere İran’ın dört bir yanında on binler sokaklara aktı. Protestoların yaygınlaşmasıyla birlikte rejim, korkuya kapılarak kriz anlarında sıkça başvurduğu o karanlık yöntemi bir kez daha devreye soktu: Mutlak karartma, acımasız devlet terörü ve isyanı boğma! Şu anda dünya ile İran arasında bağlantı neredeyse tamamen koparılmış durumdadır. İnternet erişimi kesilirken, yurtdışı hatları büyük oranda aramalara kapatılmıştır. Rejimin kolluk güçleri, protestoları ezmek için uyguladığı devlet teröründe sınır tanımıyor. Sosyal medyaya sızabilen kısıtlı video görüntülerine de yansıdığı üzere, ortada büyük bir katliam var. Mevcut sansür ve karartma koşullarında katliamların, gözaltıların ve işkencenin gerçek boyutlarını net olarak tespit etmek mümkün değildir. Şu ana kadar en az 3 bin kişinin öldürüldüğü belirtilirken, rejim, katliamlara meşruiyet kazandırabilmek için ölenlerin arasında yüzlerce polisin olduğunu iddia ediyor.

Teokratik diktatörlük, yalnızca çıplak zor ve devlet terörüyle yetinmiyor; ideolojik saldırı aygıtlarını da son derece etkili bir biçimde kullanıyor. Manipülatif veriler, yalan haber ve dijital abluka yoluyla emekçi kitleler sindirilmeye, eylemler sönümlendirilmeye çalışılıyor. Gerçek mermilerle kitlelerin tarandığı görüntülerin bir kısmının, bizzat rejimin omurgası olan Devrim Muhafızları (Pasdaran) tarafından medyaya servis edildiği belirtiliyor. Amaç açıktır: Bu görüntülerle topluma “sokağa çıkarsanız sonunuz budur” mesajı verilmekte, topluma korku aşılanmakta ve halk dehşet yoluyla teslim alınmaya çalışılmaktadır. İsyanın büyümesinden ölesiye korkan rejim, bu yüzden medya kanalları üzerindeki mutlak sansürünü ve tecridini daha da sıkılaştırmış durumda.

Molla rejiminin yapısı, zenginliklerin yağmalanması ve emekçilerin sefaleti

Uzun Asyatik despotik tarihsel köklere sahip İran’da, İngiliz casusluk şebekesi içinde yer alan Albay Rıza Pehlevi’ye 1925’te taç giydirilip Şah ilan edilmişti. İkinci Dünya Savaşı sürecinde ve 1951’de Musaddık hükümeti iktidarı döneminde kesintiye uğrayan bu köksüz Pehlevi hanedanlığı, 1979’da işçi sınıfının ayağa kalkışıyla son buldu. Özellikle petrol işçilerinin grevleri ve kitlesel gösterilerle monarşi temellerinden sarsılmış ve nihayet 16 Ocak 1979’da Şah, ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştı. Ne var ki işçi sınıfı devrimci Marksist bir önderlikten yoksundu. Sosyalist hareketin tarihsel bir dönemeçte gerekli siyasal adımları atamaması, ortaya çıkan önderlik boşluğunun mollalar ve burjuva güçler tarafından doldurulmasına yol açtı.  Sürgünden dönen Humeyni’nin liderliğinde, 1979’un devrimci yükselişi İslamcı bir karşı-devrimle boğuldu ve İran İslam Cumhuriyeti kuruldu. Ardından adım adım kurumsallaşan karşı-devrim, başta Kürt ulusal hareketi olmak üzere ulusal hareketler ve muhalif güçleri ezdi, grevleri yasakladı. En önemlisi de, işçi sınıfının öz yönetim organları olan şûralar (konseyler) ve komiteler zorla dağıtıldı. [2]

“Velayet-i fakih[3] denen ve devletin tepesinde oturan dini liderin tartışılmaz üstünlüğü esasına göre örgütlenen molla rejimi teokratiktir. Fakat Şii İslam ideolojisi üzerinde yükselen bu rejimin faşist karakterini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Uzun zamandır molla rejimi altında egemen sınıf ikiye bölünmüş durumda. Neredeyse tüm devlet aygıtını elinde tutan, rejimin yarattığı vakıflarda muazzam servetleri kontrol eden din adamları (Ayetullahlar ve Müçtehitler), bürokrasi, camiler etrafında örgütlenmiş kesimler ve en önemlisi rejimin çekirdeğini oluşturan Devrim Muhafızları bir tarafta yer alıyor. Bu burjuva kesimler ‘muhafazakârlar’ olarak adlandırılıyor ve ekonomik mekanizmalar gibi siyasal mekanizmaları da kontrol ediyorlar. Mesela Ali Hamaney Velayet-i fakih olarak mutlak yetkilerle devletin tepesinde otururken, bu kesimin denetimindeki Anayasayı Koruma Konseyi kimin aday olacağına karar vererek siyasal süreci yönetiyor. Diğer tarafta ise kendilerini ‘reformcular’ olarak adlandıran burjuva kesimler yer alıyor. Bu kesimler molla rejiminin katı yapısının sürdürülemez olduğunu, başörtüsü yasağının ve baskısının gevşetilmesi gerektiğini, Batı ile ilişkilerin geliştirilmesini, İran kapitalizminin dışa açılmasını, ‘muhafazakârlar’ın devlet kaynakları üzerindeki mutlak hâkimiyetinin son bulmasını savunuyorlar.”[4]

Petrol, doğal gaz ve madenlerden oluşan muazzam zenginlikler, iktidar çevresinde kümelenmiş dar bir klik tarafından sistematik olarak yağmalanıyor. Devrim sonrasında kamulaştırılan, eski Şah rejimine veya özel sermayeye ait işletmelerden türeyen vakıflar (Bonyadlar), devasa holdinglere dönüşerek ekonomide belirleyici çok büyük bir güce ulaşmıştır. Rejim blokunun çekirdeğini oluşturan Devrim Muhafızları, devletin şiddet-istihbarat aygıtlarını kontrol ederken aynı zamanda ekonominin çok büyük bir bölümünde belirleyici bir güçtür. Rejime ideolojik ve siyasal meşruiyet sağlayan ulema (alt düzey dini liderler, mollalar) da Devrim Muhafızları ile ekonomik, siyasi ve ideolojik ortak çıkarlara sahiptir. Devletten aldıkları yüksek maaşların haricinde, vakıf gelirleri ve ticari faaliyetler yoluyla rant elde etmektedirler. Ekonomik alanın Devrim Muhafızları tarafından tahakküm altına alınması nedeniyle, Bazaar (Çarşı) denilen küçük ve orta ölçekli esnafın ekonomik gücü zayıflamıştır. Bu nedenle Bazaari esnafı, zaman zaman dünya ekonomisiyle daha fazla bütünleşmek isteyen “reformcuları” destekliyor ve devlet kaynaklarından daha fazla pay istiyor.

Ortadoğu’da belirleyici bir güç olma arzusuyla yıllardır savaş ekonomisine ağırlık veren molla rejimi, ülke kaynaklarının önemli bir kısmını silahlanmaya ve bölgedeki vekil güçlerinin finansmanına harcıyor. ABD ve Batılı emperyalist güçlerin nükleer program gerekçesiyle uyguladığı ambargo ve yaptırımlar, ülke ekonomisini ağır bir yıkıma sürüklemiştir. Özellikle 2025 Haziranında İsrail’in İran’a saldırılarıyla başlayan 12 Gün Savaşı ekonomiye büyük bir darbe vururken, yıkıcı kuraklıkla birleşen tüm bu etmenler emekçilerin yaşam koşullarını çekilmez hale getiriyor. İşsizlik ve yoksulluk büyürken, devlet kaynaklarını yağmalayan rejim çevresinin lüks bir yaşam sürmesi, bir taraftan halka zorunlu başörtüsü dayatırken diğer taraftan kendi çocuklarına Batı tarzı şatafatlı düğünler yapmaları, emekçilerin öfkesini daha da keskinleştiriyor.

Emperyalist müdahale ve iç savaş tehlikesi

Rejimin acımasızca saldırılarına ve katliamlarına rağmen her defasında yeniden ayağa kalkan İranlı emekçiler, önemli bir mücadele deneyimine sahiptir. Ne var ki hareket, örgütsüz ve önderliksizdir. Bu yüzden kitlelerin devrimci enerjisi hedefine ulaşıp molla rejimini yıkamadan sönümleniyor ve kitle hareketi geri çekiliyor. Üstelik bu kez, emperyalist güçlerin doğrudan müdahaleleriyle ülkenin kanlı bir iç savaşa sürüklenmesi tehlikesi de var.

Eylemler sürerken, ABD ve İsrail cephesinden protestocuları desteklediklerine dair açıklamaların ardı arkası kesilmedi. Trump, rejimin ateş açması durumunda ABD’nin “göstericilerin yardımına yetişeceğini” ve yanıtlarının çok sert olacağını duyururken; Netanyahu da benzer bir riyakârlıkla İranlılarla dayanışma içinde olduklarını ilan etti. Bu iki faşist şef, utanmadan İran halkını özgürlük mücadelesine çağırdı. Tarihin hiçbir döneminde, insanlığın ilerici değerleri bu denli ayaklar altına alınmamıştı. Gazze’de canlı yayında soykırım uygulayan, on binlerce çocuğu katleden Siyonist kasap Netanyahu, utanıp sıkılmadan özgürlükten söz edebiliyor! Ortadoğu başta olmak üzere dünya halkları için kan ve gözyaşı demek olan ABD emperyalizminin şefi Trump, dayanışmadan dem vuruyor! Aynı anda kendi ülkesinde işçi sınıfına ve göçmenlere karşı azgın bir polis terörü uygulayan Trump’ın, İran halkının demokratik protesto hakkından bahsetmesi mide bulandırıcı bir ikiyüzlülüktür. Trump’ın “Gestapo”su olarak işlev gören ICE (Göç ve Gümrük Muhafaza Kurumu) polisleri, daha 7 Ocakta Minneapolis’te Renee Good isimli kadını güpegündüz katletti. Bu vahşete karşı yükselen protestolar sürerken, aynı polis teşkilatı 24 Ocakta bu kez Alex Pretti adlı bir hemşireyi herkesin gözü önünde kafasından vurarak infaz etti.

Trump, Netanyahu ve İsrail’in dış istihbarat servisi MOSSAD’ın pervasızca İranlılara eylemleri sürdürme çağrısı yapması ve bizzat sahada olduklarını ilan etmeleri, molla rejiminin eline bulunmaz bir propaganda kozu veriyor. Protestoları “dış güçlerin kışkırttığı” söylemine sarılan dini lider Ali Hamaney ve rejim sözcüleri, sokağa dökülen emekçileri bu sayede “terörist” ve “ajan” ilan etmekten geri durmuyor. Rejim, emekçilerin haklı isyanını kriminalize ederek, uyguladığı katliamları meşrulaştırmaya çalışıyor.

Protestolarda Şah dönemine ait bayrakların taşınması ve Pehlevi lehine sloganların atılması, tehlikeli bir eğilime işaret etmektedir. İran devrik Şahının oğlu Rıza Pehlevi, “rejim değişikliği” senaryoları kapsamında yeniden piyasaya sürülmüştür. Trump, toplumsal destekten yoksun Pehlevi’nin ülkeyi yönetecek kapasitede olmadığını söylemekten çekinmiyor ama molla rejimini zayıflatmak için her yol deneniyor. Pespayelikte sınır tanımayan Pehlevi, kitlelerin aklıyla adeta alay edercesine, “özgür dünyanın lideri olan Başkan Trump’a, rejimden hesap sorma sözünü tekrarladığı için” teşekkür edebildi. Birçok kez kitleleri sokaklara dökülmeye ve hatta silahlı isyana çağırdı. Rejimin polis ve asker yapılanması içinde 50 bin kişinin kendisini desteklediğini iddia ediyor. Kuşkusuz amaç, rejim içinde kırılma olduğu algısı yaratmak ve kendini öne çıkartmaktır. Pehlevi yanlıları, Fars milliyetçiliğini öne çıkartarak onun dış güçlerin oyuncağı olmadığı algısı yaratmaya çalışıyorlar. Bu şekilde önderlik boşluğu, emperyalistlerin kuklası Pehlevi ile doldurulmak isteniyor. Ancak emperyalist güçlerin ve işbirlikçi aparatlarının bu girişimleri, İran emekçilerinin meşru eylemlerine ve taleplerine gölge düşürmekten başka sonuç vermiyor. Nitekim molla rejimi de Batılı emperyalist güçlerin kuklası Pehlevi’yi öne çıkartarak eylemlerin meşruiyetini zedelemeye çalışıyor.

ABD-İngiltere-İsrail bloku, hem coğrafi konumu hem de bölgesel ve küresel dengeler açısından taşıdığı stratejik önem nedeniyle İran’da rejim değişikliği hedefliyor. Kuşku yok ki İran’daki molla rejiminin düşmesi, Çin-Rusya ekseninin zayıflaması anlamına gelecektir. Batılı emperyalist güçler, molla rejimi altında nefessiz kalan emekçilerin özgürlük taleplerini kendi amaçları doğrultusunda kullanmak istiyorlar. İran’da, Suriye’dekine benzer bir senaryonun sahneye konulması hiç de ihtimal dışı değildir. Hatırlanacağı üzere, “Arap Baharı” sürecinde pek çok ülkede halk isyanları patlamış, 2011 başında Suriye’de de emekçi kitleler Esad diktatörlüğüne karşı haklı tepkilerini sokaklara taşımışlardı. Fakat ABD emperyalizminin liderliğinde; Türkiye ve Suudi Arabistan gibi bölgesel güçlerin müdahaleleri sonucunda bu kitle hareketleri manipüle edildi ve kitle gösterileri yerini silahlı çatışmaya bıraktı; daha sonra ise Suriye emperyalist savaş sahasına dönüştü.

Gelinen noktada, Esad rejimi düşmüş olsa da demokratik bir rejim inşası bir yana, yönetim, kafa kesen cihatçı IŞİD artığı HTŞ ve ortaklarının eline bırakılmıştır. Şimdi Batılı emperyalist güçler ve İsrail, Colani’den (Ahmed Eş-Şara), tüm kirli işlerini gördürdükleri “makbul” bir bölgesel lider yaratmaya çalışıyorlar. Yıllardır sürdürülen emperyalist savaştan emekçilerin payına yalnızca yıkım, ölüm, göç, acı ve gözyaşı düştü. HTŞ eliyle tüm toplum karanlığa sürükleniyor. Alevi, Dürzi, Hıristiyan ve Kürt halklarının demokratik hak ve özgürlükleri yok sayılıyor; katliamlarla ezilen halklar ve mezhepler susturulmak isteniyor. Çok açık ki mesele yalnızca mevcut rejimlerin devrilmesi değildir, onların yerine neyin konacağı da hayati derecede önemlidir. Emekçi kitleler bağımsız sınıf çıkarları temelinde örgütlenip harekete geçmedikleri sürece şu acı gerçekle yüzleşmekten kaçamazlar: Egemenlik biçimi değişmekte ya da bir diktatörün yerine başka bir diktatör geçmekte fakat sömürü, baskı ve gericilik yeni biçimler altında hükmünü sürdürmektedir.

İşçi sınıfının devrimci tutumu ne olmalı?

İran işçi sınıfı ve ezilen halklar bir yandan molla rejiminin baskı, sömürü ve siyasal zorbalığına karşı mücadele verirken, diğer yandan önümüzdeki süreçte Batılı emperyalist güçlerin doğrudan bir müdahale tehdidiyle karşı karşıyadır. Savaş tehditlerini tırmandıran ABD emperyalizmi, savaş gemilerini Basra Körfezine gönderirken, İngiltere de Typhoon tipi savaş uçaklarını Katar’daki Duhan Hava Üssüne konuşlandırmaktadır. Batılı emperyalist güçler, dört bir koldan İran üzerindeki baskıyı artırarak rejim içinde bir kırılma yaratmaya çalışıyorlar. Bu yolla ya da yeni bir emperyalist müdahaleyle İran’da rejim değişikliği için dayatmalara devam ediyorlar. Sürecin nasıl gelişeceği henüz belli değildir. Olası bir müdahalede rejimin çekirdeği konumundaki Devrim Muhafızları, tüm ipleri eline alıp ABD ile pazarlıklar eşliğinde yeni bir geçiş süreci de başlatabilir.

İranlı emekçilerin özlem duydukları özgürlükler, ne ABD’nin ne İsrail’in ne Pehlevi’nin ne de molla rejiminin umurundadır! Onlar egemen olma ve çıkarlarını garanti altına alma kavgası veriyorlar; dengeler değişince kısa sürede anlaşmaktan bir an olsun geri durmayacaklardır. Bu gelişmeler, İran’a yönelik olası bir emperyalist saldırı ve rejim değişikliği durumunda işçi sınıfının nasıl bir tutum alması gerektiği sorusunu son derece yakıcı hale getirmektedir.

İran işçi sınıfı ve ezilen halklar, her protesto dalgasında yeni deneyimler edinmekte, dayanışma ağlarını ve mücadele yöntemlerini geliştirmektedir. Tüm bu birikime rağmen, kitle hareketi hâlâ bağımsız ve devrimci bir işçi sınıfı önderliğinden yoksundur. Bu noktada işçi sınıfının Pehlevi gibi emperyalist projelerin ve rejim içi hiziplerin kuyruğuna takılmadan, kendi bağımsız sınıf siyasetini örmesi belirleyici öneme sahiptir. Emekçilerin kendi öz örgütlerini (sendikaları, işyeri komiteleri, mahalle meclisleri, grev komiteleri vs.) inşa etmeleri; mücadeleyi yalnızca rejimin reforme edilmesi sınırlarına hapsetmeden, işçi sınıfının kendi siyasal iktidar perspektifi doğrultusunda ileri taşımaları yaşamsal önemdedir.

İşçi sınıfı ve ezilen halklar için ne geçmişin artığı devrik Şah rejiminin kalıntıları ne molla diktatörlüğü ne de emperyalist haydutlar çare olabilir. İşçi sınıfı ancak kendi bağımsız sınıf yolunda yürüyerek gerçek ve kalıcı bir çözüme ulaşabilir. Bu açıdan İranlı işçi örgütlerinin, sendikaların ve özellikle Kürt bölgelerindeki kadın hareketlerinin yayınladıkları bildiriler ve yaptıkları çağrılar son derece önemlidir. İran bağımsız işçi hareketinin köklü öncülerinden Tahran ve Banliyöleri Otobüs İşçileri Sendikası (Vahed), Haft Tappeh Şeker Kamışı İşçileri Sendikası ve İran İşçileri Bağımsız Sendikası’nın da aralarında bulunduğu çeşitli emek örgütleri; bağımsız sınıf mücadelesi hattının örgütlenmesi, grevlerin sürdürülmesi ve protestoların yaygınlaştırılması çağrısında bulundular. Açıklamalarında şu hayati vurgu yapılmaktadır:

Tahran ve Banliyöleri Otobüs Şirketi İşçileri Sendikası, bağımsız, bilinçli ve örgütlü eylemleri sürdürmenin zorunluluğunu önemle vurgular. Defalarca söyledik, yine tekrarlıyoruz: İşçiler ve emekçiler için kurtuluş yolu; tepeden inme dayatılan ‘imal edilmiş’ liderlerden, dış güçlere bel bağlamaktan ya da egemen düzen içi hiziplerden geçmez. Kurtuluş yolu; birlikten, dayanışmadan, işyerlerinde, mahallelerde ve ulusal düzeyde bağımsız örgütlülükleri inşa etmekten geçer. Egemen sınıfların çıkarlarının ve iktidar oyunlarının bir kez daha kurbanı olmaya izin vermemeliyiz.[5]

Ayrıca şu uyarı son derece önemlidir:

ABD ve İsrail dahil olmak üzere yabancı hükümetlerin askeri müdahalesine yönelik her türlü propagandayı, bu tür girişimleri meşrulaştırma çabasını veya bunlara verilen desteği şiddetle mahkûm ediyoruz. Böylesi müdahaleler, yalnızca toplumsal yapının yıkımına ve halkın katledilmesine yol açmakla kalmaz, aynı zamanda iktidara şiddet ve baskıyı sürdürmesi için yeni bir gerekçe sunar. Geçmiş deneyimler göstermiştir ki Batılı egemen güçler İran halkının özgürlüğüne, yaşamına veya haklarına zerre kadar değer vermemektedir.

Eylemlerin yoğunlaştığı, Kürt halkının ağırlıkta olduğu İlam ve Kirmanşah gibi eyaletlerde altı farklı kadın örgütü de ortak bir deklarasyon yayımladı. Kadın örgütleri, protestolar sırasında gerçekleştirilen katliamları kınayarak mevcut eylem dalgasını 2022’de başlayan “Jin, Jiyan, Azadî” (Kadın, Yaşam, Özgürlük) hareketinin doğrudan bir devamı olarak değerlendirdiklerini açıkladı. Hiçbir istibdat rejiminin zorbalıkla sonsuza dek ayakta kalamayacağını vurgulayan örgütler, bedeli ağır olsa da özgürlüğün er ya da geç kazanılacağını belirtti. Kadın hareketi ayrıca, toplumu teokrasi ile monarşi kıskacına alma girişimini reddetmekte ve bağımsız bir toplumsal-siyasal çizgi benimsediğini ifade etmektedir: “Ne İslam Cumhuriyeti ne de monarşi halkın kurtuluşunu temsil eder; zira her ikisi de özgür iradenin inkârına ve protestoların bastırılmasına dayanır.”[6]

İran’daki kitlesel eylem dalgası şimdilik geri çekilmiş gözüküyor ama toplumsal dinamikler sönümlenmiş değildir. Daha önce de vurguladığımız gibi:

“Molla rejiminin varlığının yarattığı sorunlar, kapitalizmin tarihsel sistem kriziyle birleşerek İran’da mollalar ile emekçiler, sermaye sınıfı ile işçi sınıfı arasındaki uçurumun derinliğini ve genişliğini alabildiğine büyütüyor. Öylesine patlamalı toplumsal koşullar ve uluslararası konjonktür oluşmuş durumda ki, İran burjuvazisi ve molla rejimi yeni isyanların sahneye çıkmasının önüne geçemez. Rejim, yıllardır kitleleri milliyetçilikle ve mezhepçilikle zehirlemeye çalışıyor ama aç karınları Amerikan karşıtlığı ve sahte anti-emperyalizm nutukları doyurmaz.”[7]

İranlı işçilerin, kadınların, gençlerin ve ezilen halkların mücadelesi yalnızca bir ülkenin iç meselesi değildir. Bu kavga, emperyalist paylaşım savaşının düğüm noktası haline gelen Ortadoğu’daki tüm halkların kaderini de belirleyecek tarihsel bir güçtedir; uluslararası sınıf mücadelesinin ayrılmaz bir parçasıdır. Türkiye’den Lübnan’a, Filistin’den Avrupa’ya kadar tüm bölge işçileri ve dünya emekçileriyle kader birliği içindedir. Emperyalist müdahalelere, bölgesel savaş kışkırtıcılığına ve gerici faşist rejimlere karşı tek gerçek çözüm işçi sınıfının enternasyonalist dayanışma ağlarını örmekten geçmektedir. Özellikle Avrupa işçi sınıfının Filistin halkıyla dayanışma eylemleri ve limanlarda silah sevkiyatını durduran grevler, savaş karşıtı seferberliğin somut kanıtıdır ve mücadele hattının ne olması gerektiğini göstermektedir. İran işçi sınıfı bir taraftan emperyalist müdahaleyi reddedip buna karşı dururken, aynı zamanda molla rejimini devrimle yıkma ve emekçilerin kendi öz yönetimlerini kurma perspektifiyle mücadeleyi sürdürmelidir.

Kahrolsun Emperyalist Savaş!

Yaşasın Enternasyonal Dayanışma!

Yaşasın İşçilerin Birliği ve Halkların Kardeşliği!

İran Devrimi

İran’da Toplumsal Patlama

İran Devrimi, Burjuva İç Kapışma ve Dersler

[1] https://gelecekbizim.net/fransa-ingiltere-ve-iran-secimleri-uzerine-bir-degerlendirme/

[2] İran Devrimi ve mollaların iktidara gelişini, egemen sınıf içindeki iktidar kavgasını, kitle isyanlarını ele alan şu yazılarımıza da bakılabilir; https://gelecekbizim.net/iran-devrimi-burjuva-ic-kapisma-ve-dersler/, https://gelecekbizim.net/iran-devrimi/

[3] Velayet-i fakih: Velayet yasal otorite, fakih ise şeriatın tüm bilgisine sahip bilgin anlamına geliyor. İran şeriat sisteminde anayasal bir kurum olan velayet-i fakih devletin tepesinde oturan, tartışılmaz dini ve siyasal otoritedir. Uzmanlar Meclisi tarafından seçilen dini lider, yönetim yeteneğini kaybetmediği, görevini yapamaz hale gelmediği müddetçe ömrünün sonuna kadar ülkenin en üst yönetim yetkisine sahip olur.

[4] https://gelecekbizim.net/fransa-ingiltere-ve-iran-secimleri-uzerine-bir-degerlendirme/

[5] https://socialistmiddleeast.com/statement-by-tehran-trade-unions-on-the-protests

[6] https://kurdpa.net/fa/news/2026/01/31

[7] https://gelecekbizim.net/iranli-emekciler-yeniden-dunya-isyan-sahnesinde/