12 Aralıkta TİSK kongresinde konuşan Erdoğan, iktidarın emek yoğun sektörlere desteğinin süreceğini söyledi. Bunun anlamı açıktır: Sermaye kapasitesi düşük ve rekabet gücü zayıf patronların, yoğun emek sömürüsüyle palazlanmasının önü daha fazla açılacaktır. Erdoğan yönetimi, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerini patronların büyümesi önünde bir engel, ayaklarına takılan bir “pranga” olarak gören, bu önlemlerin “kader” denilerek geçiştirilmesini sağlayan bir iktidardır. Emek ve doğanın pervasızca yağmalanmasının önünü açarken, bunun doğurduğu yıkımı da “katlanılması gereken bir maliyet” olarak sunmaktadır. Nitekim her gün ortalama 5 işçi iş cinayetlerinde yaşamını yitirmesine rağmen, bu ölümleri durdurmaya dönük tek bir gerçek adım atılmıyor.
Ancak işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmaması, asgari ücretin açlık sınırının bile altında tutularak emek-gücü maliyetlerinin alabildiğine aşağıya, asgari fiziksel sınıra çekilmesi de patronların kâr iştahını doyurmaya yetmiyor. İşte bu yüzden, MESEM gibi projelerle işçi sınıfının genç ve en savunmasız kuşaklarını oluşturan çocuklar, artan ölçüde sermayenin sömürü çarklarına itilmek isteniyor. Türkiye kapitalizmi ve özellikle de iktidar beslemesi burjuva kesimler için çocuk emeği, sermaye birikimini ve rekabet gücünü artıracak bakir kaynak konumundadır.
Sermayenin birikip büyümesinin tarihi, aynı zamanda çocuk emeğinin sömürülmesinin de tarihidir. Patronların kana susamış vampirler gibi çocuk emeğine nasıl saldırdığını tarihsel deneyimlerden biliyoruz. Marx’ın Kapital’de belirttiği gibi sermaye; makinelerin ve modern sanayinin gelişimiyle kas gücüne olan ihtiyacı azaltmış, bunun yerine daha ucuza çalıştırabileceği, direnci zayıf ve esnek bir emek gücü olan çocukları üretim bantlarına sokmuştur. Kapitalizm, yaş ve cinsiyet farkına bakmaksızın işçi ailesinin bütün üyelerini doğrudan sermayenin boyunduruğu altına alarak ücretli köleler haline getirmiştir.[1]
İşçi sınıfının mücadelesinin yükseldiği ve sınıf mücadelesinin sertleştiği koşullarda, burjuvazi, sayısız taviz vermek zorunda kalmıştır. Bunların arasında çocuk işçiliğin yasaklanması da var. Fakat burjuvazi, sendikaların zayıflamasını, sosyalist devrimci hareketin parçalanmasını ve sınıf mücadelesinin geri çekilmesini fırsata dönüştürüp saldırıya geçmiştir. Zaten neoliberal kapitalist saldırı, hem bu geri çekilmenin bir sonucu hem de bizzat bu sonucu yaratmak üzere harekete geçmiş burjuvazinin sömürü programıdır. 1980’lerin başından beri ama özellikle de SSCB’nin dağılmasının ardından, işçi sınıfının her türlü sosyal hak kazanımına saldırı sürüyor. İşçi sınıfı, burjuvazi karşısında güçlü bir direnç noktası oluşturamadığı için kazandığı hakları neredeyse tümüyle kaybetmiştir. Bugün Türkiye’de sıra, MESEM projesi kapsamında liseli öğrencilere gelmiştir. Çocuk işçilik, “göz yumulan” bir olgu olmaktan çıkartılıp resmileştirilmekte ve sermaye birikim sürecinin ana kaynaklarından biri haline getirilmektedir.
MESEM bir meslek edinme projesi değildir!
19. yüzyıl İngilteresi’nde maden ocaklarına ve tekstil atölyelerine sürülen çocuklar ile bugün Türkiye’de Mesleki Eğitim Merkezleri (MESEM) kapsamında atölyelere, fabrikalara ve inşaatlara sürülen çocuklar arasında bir süreklilik var. Türkiye’de 15-17 yaş grubundaki çocukların işgücüne katılım oranının yüzde 24,9’a yükselmesi ve MESEM kapsamında 500 bini aşkın çocuğun fiilen işçileştirilmesi, bu tarihsel sürekliliğin en somut kanıtıdır. Değişen yalnızca dönemdir; sömürünün biçimi, sınıfsal özü ve sermayenin yüksek artı-değer açlığı aynıdır.
MESEM projesi kapsamındaki öğrenciler, 14 yaşından başlayarak haftanın 1 günü okula, 4 günü ise işe gitmekte, sanayi sitelerine ve inşaatlara hapsedilmektedir. MEB’in verilerine göre asgari ücretin üçte biri kadar (2025 Ocak ayından geçerli olmak üzere 9-10-11. sınıf öğrencilere 6 bin 631 lira, 12. sınıf öğrenciler ise 11 bin 52 lira) ücret ödenmektedir. Üstelik çocuk işçilere ödenen bu sefalet ücreti, bizzat işçilerin ücretlerinden kesilen ve işsiz işçiler için kullanılması gereken İşsizlik Sigortası Fonundan karşılanmaktadır. Sadece son 2,5 yılda, bu fon üzerinden patronlara aktarılan servet 70,9 milyar liradır. İşsizlik Fonunun bu şekilde yağmalanması, utanmadan bir de “devlet desteği” olarak sunulmaktadır. Yani ne patronların ne de devletin cebinden tek kuruş çıkmazken, işçi sınıfının çocukları en ağır koşullarda, kelimenin gerçek anlamında bedava sömürülmektedir. Fakat devlet eliyle örgütlenen bu soygun “meslek edinme” adı altında yapıldığı ve çocuk işçiler “öğrenci” statüsünde gösterildiği için, ne tazminat alabiliyor ne de sendikalı olup sosyal haklardan yararlanabiliyorlar.
Patronlar için vergi indirimleri getiren, teşvikler veren, işsizlik fonunu yağmalayan iktidar, sıra okullarda bir öğün ücretsiz yemek vermeye geldiğinde kaynak bulamamaktadır. OECD verilerine göre, Türkiye’de her dört çocuktan biri okula aç gitmekte, çocukların sadece yüzde 10’u her gün et veya balık gibi protein kaynaklarına ulaşabilmektedir. Bir yanda okullarda bir öğün yemek için “bütçe yok” diyen iktidar, diğer yanda “itibardan tasarruf olmaz” diyerek saray harcamalarında sınır tanımamakta, iktidar çevresi devlet kaynaklarını yağmalarken tasarrufun T’sini bile hatırlamamakta ve fatura emekçilere kesilmektedir.
Ağır yoksullaşma altında ezilen emekçiler, ne yazık ki çocuklarını MESEM okullarına yazdırmak zorunda kalıyorlar. Yoksulluk, üniversite mezunu işsiz sayısının 1 milyonu aşması, genç kuşakların geleceksizliğe ve depresyona itilmesi, iktidar eliyle topluma pompalanan kin ve nefret, yaygınlaşan uyuşturucu kullanımı ve artan çeteleşme gibi faktörler işçi ailelerinin tercihini belirliyor. İşçi aileleri, en kötü durumda, hem çocuklarının meslek edineceklerini hem de kendi harçlıklarını çıkartacaklarını düşünmektedirler. Bu tablo, iktidarın ve sermaye sınıfının asgari ücreti neden açlık sınırının altında tuttuğunu ve tüm ücretleri en dibe doğru çektiğini de açıklar. Yoksulluk çukurunu daha da derinleştirerek işçi sınıfının çocuklarını erken yaşta sanayinin çarklarına gönderiyorlar. Yani işçi sınıfı daha fazla yoksullaşırken, eğitim sürecinden daha az yararlanıyor, sömürü katmerleniyor, iş cinayetleri artıyor. Bu arada ise kapitalistler sınıfı kârını katlıyor, iktidar çevresindeki zenginlik büyüyor; uyuşturucu, seks, “vur patlasın çal oynasın” geceleri eksik olmuyor!
MESEM uygulaması, iktidar çevrelerinin propaganda ettiği gibi gençlere takılan “altın bilezik” değil, erken yaşlarda vurulan sömürü zinciridir. Faşist rejim, MESEM’i “meslek edinme” ve “gelecek projesi” olarak pazarlıyor ama gerçek bunun tam tersidir. Ortada meslek edinen, yeteneklerini geliştirip açığa çıkartan gençler yoktur. Çocuklar okuldan ve olduğu kadarıyla bilgi süreçlerinden kopartılarak sömürü çarklarına itilirken, bunun mesleki eğitim olarak sunulması tam bir riyakârlıktır, sahtekârlıktır. Hiçbir aile, sendika, sosyalist örgüt ve parti işçi sınıfının çocuklarının gerçek anlamda meslek edinmesine karşı çıkmaz. Teorik ve pratik bilginin birleştirilmesi, çocukların/gençlerin yeteneklerini açığa çıkartarak toplumsal, bireysel ve çalışma alanındaki sorunları çözme kapasitelerini geliştirmeleri ile MESEM projesi aynı kapsamda ele alınamaz. Söz konusu projenin amacı, çocuk işçiliğini yasalaştırmak ve işçi sınıfının çocuklarını örgün eğitimden koparıp sermayeye teslim etmektir.
MESEM’li öğrencilerin ve çocuk işçi ölümlerinin sorumlusu patronlar ve iktidardır!
Çocuk yaştaki öğrencilere meslek öğreteceklerini söylemelerine rağmen, gerçekte bu yönde neredeyse hiçbir şey yapılmamaktadır. Bir gün okula giden ve ne öğrendikleri pek de belli olmayan MESEM’in çocuk işçileri, gönderildikleri fabrikalarda, atölyelerde ve inşaatlarda iş cinayetlerinde ölmektedirler. Bu çocuklar, işçi olduklarını düşünerek değil, meslek öğreneceklerini düşünerek işyerlerine gidiyorlar. Bizzat sahadan bildiğimiz ve tanık olduğumuz üzere, işçi sağlığı ve iş güvenliği eğitimi verilmemektedir.
Bu çocuklar, işyerindeki tehlikelerin hiçbir şekilde farkında değildirler. Böylece, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınmadığı koşullarda işe koşulan çocuklar, adeta tuzağa itiliyorlar ve iş cinayetlerinde yaşamlarını kaybediyorlar. Mesela 14 yaşındaki Arda Tonbul staj adı altında çalıştırıldığı metal fabrikasında, başı sac büküm makinesine sıkıştı ve tam 16 dakika boyunca o makinede yapayalnız, çaresizce kaldı. 16 yaşındaki Alperen Karaçengel, çocukların çalıştırılmasının yasak olduğu gece vardiyasında, saat 01.00 sularında çalıştırıldığı atölyede yanarak can verdi. Alperen Enes Ural, hâkim olmadığı inşaat alanında çalışırken düşerek öldü. Üzerine sunta bloklar devrilen Erol Can Yavuz yaşamdan kopartıldı.
İSİG Meclisi verileri, karşımızdaki tablonun bir “ihmal” değil, bir sınıfsal tercih olduğunu kanıtlamaktadır. 71 çocuk işçinin öldüğü 2024, son 12 yılın en karanlık yılı olarak tarihe geçmişti fakat henüz 2025 yılı tamamlanmadan iş cinayetlerinde ölen çocuk sayısı 91’e ulaştı. İşçi sınıfı güçlü bir tepki veremediği, en mücadeleci sendikalar yazılı basın açıklaması yapmaktan ileri gidemediği için çocuklar ölüyor, sonra dosya kapanıyor ve sermaye kâr iştahını doyurmak için yoluna devam ediyor.
Çocuk işçiliği kader değil, iktidarın ve patronların bilinçli tercihidir. Bugün çocukların MESEM değirmeninde ölmesine karşı ses yükseltmek, aynı zamanda yoksulluğa, çocuk işçiliğine ve sömürüye de ses yükseltmektir. Çocuklarımızın kapitalizmin kanlı sömürü çarklarında yok olup gitmemesi için örgütlenmek, sendikaları ve devrimci sosyalist örgütlenmeleri güçlendirmek, işçi sınıfının mücadelesini büyütmek zorundayız. Bu noktada, gelecek kaygısında kıvranan, MESEM’in ölüm çarklarına itilen, üniversiteyi bitirdiğinde bile iş bulamayacağını bilen lise ve üniversite öğrencilerinin mücadeleye çekilmesi önemli bir rol oynayacaktır!
[1] Karl Marx, Kapital Cilt 1, Yordam Kitap, s. 378-379.
