Yakov Sverdlov’un Anısına

Lev Troçki-Yakov Sverdlov’un Anısına

Troçki aşağıdaki makaleyi, 16 Mart 1919’da yaşamını yitiren Yakov Sverdlov’un anısına 13 Mart 1925’te kaleme aldı. Metin, daha sonra Dördüncü Enternasyonal (Fourth International) dergisinin Kasım 1946 tarihli sayısında (Cilt 7, Sayı 11) İngilizce olarak yayımlandı. Aşağıdaki sunuş notu, söz konusu derginin editörlerine aittir.

Çeviri Tarihi: Mart 2026

Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu

Sunuş

Rus Devriminin 29. yıldönümünde, Troçki’nin büyük Sverdlov’a, o emsalsiz Bolşevik örgütçüye dair çizdiği kısa portreyi yeniden yayımlıyoruz. 1917 Devrimini ve ardından karşı-devrime karşı kazanılan zaferi mümkün kılan devrimci tipini şahsında somutlaştıran bu kahraman figürle okurlarımızı tanıştırmak son derece yerinde olacaktır.

Yakov Mihayloviç Sverdlov, 3 Haziran 1885’te Nijniy-Novgorod şehrinde doğdu. Bir zanaatkâr (oymacı) olan babası, çocuklarına Çarlık Rusyası’ndaki işçi sınıfı ailelerinin asla erişemeyeceği düzeyde bir eğitim verebilmişti. Genç Yakov on yaşındayken, beş yıl boyunca eğitim göreceği bir gimnazyuma (liseye denk düşen okul) kaydoldu.

15 yaşına geldiğinde bir eczanede çalışmak üzere okulu bıraktı. Ertesi yıl yani 1901’de, Nijniy-Novgorod’daki ilk devrimci yeraltı komitesi kuruldu. Ve yine aynı yıl, 16 yaşındaki Sverdlov devrimci harekete katıldı.

Gencecik yaşına rağmen hızla ön saflara fırladı ve yeraltı faaliyetleri yürüttüğü zorlu dönem boyunca, Rusya’nın hemen hemen tüm bölgelerinde önder bir figür olarak görev yaptı.

1903 yılında Rus sosyalist hareketinde tarihi bir bölünme gerçekleştiğinde, Sverdlov Bolşeviklerin saflarına katıldı ve son nefesini verene dek bu saflarda kalmaya devam etti.

1905 yılında Urallar’daki görevi sırasında, bölgedeki İşçi Vekilleri Sovyetini örgütledi ve ona önderlik etti.

Döneminin tüm yeraltı kadroları gibi o da uzun yıllarını Çarlık zindanlarında ve sürgünlerinde geçirdi. İlk kez 1903’te tutuklandı. 1905 devriminin yenilgisinin ardından, 1906’da 18 ay hapis yattı ve sonrasında iki yıllık ağır hapis cezasını çekti. Bunu birbiri ardına gelen tutuklamalar, zindanlar, sürgünler ve firarlar silsilesi izledi.

1913 sonbaharında düzenlenen Bolşeviklerin Poronin Konferansında, gıyabında (o sırada sürgündeydi) Parti Merkez Komitesine dâhil (koopte) edildi.

Şubat 1917 Devrimi patlak verdiğinde, Sverdlov Sibirya’nın kutup bölgelerinde sürgündeydi ve oradan derhal Petrograd’a koştu. Nisan 1917 Konferansında Merkez Komiteye seçildi.

İkinci Sovyet Kongresinde Tüm Birlik Sovyetleri Yürütme Komitesi Başkanlığına seçildi. Sovyet Cumhuriyeti’nin başkanı olarak yürüttüğü bu görevi, 34 yaşındaki o zamansız ölümüne dek, Bolşevik Partisinin “baş örgütçüsü” olmanın getirdiği ağır sorumluluklarla harmanladı.

Bolşevizmin bu kusursuz örgütçüsü hakkında bugün çok az şey biliniyor. Stalinist tahrifat ve çarpıtmaların tortusu, katman katman onun hatırasının üzerini örtmüştür. Resmi Kremlin mitolojisi, Sverdlov’un Ekim Devrimi ve İç Savaş döneminde yerine getirdiği rol ve işlevlerin çoğunu Stalin’e atfetmekle kalmamış, aynı zamanda Sverdlov’u da Stalin’in suretinde tasvir etmeye yeltenmiştir. Oysa bir örgütçü olarak Sverdlov, Stalin’in taban tabana zıddıydı. Troçki [Lenin’in Vasiyeti Üzerine makalesinde], “birer örgütçü tipi olarak” Sverdlov ve Stalin arasında şu ayrımı yapmıştı:

1919 baharına kadar Partinin baş örgütçüsü Sverdlov’du. O dönem henüz icat edilmemiş olan Genel Sekreter unvanını taşımıyordu ama fiiliyatta ta kendisiydi. Sverdlov 34 yaşında, 16 Mart 1919’da İspanyol gribi denen hastalıktan hayatını kaybetti. İnsanları sağdan soldan biçip geçen iç savaşın ve salgının o yaygın hengâmesi içinde, Parti bu kaybın ağırlığını neredeyse idrak edememişti. İki cenaze konuşmasında Lenin, Sverdlov’a dair öyle bir değerlendirme yaptı ki bu aynı zamanda onun daha sonra Stalin’le kuracağı ilişkilere de dolaylı ama çok net bir ışık tutar. Lenin, “Devrimimizin seyri içinde, onun zaferlerinde” diyordu, “proletarya devriminin bizzat özünü herkesten daha tam ve daha eksiksiz bir şekilde ifade etmek Sverdlov’a düşmüştür.” Sverdlov “her şeyden önce ve her şeyin üstünde bir örgütçüydü.” Ne bir teorisyen ne de bir yazar olan mütevazı bir yeraltı kadrosundan, kısa sürede “tartışmasız bir otorite kazanan bir örgütçü, Rusya’daki tüm Sovyet iktidarının örgütçüsü ve kavrayışında eşsiz olan bir Parti çalışması örgütçüsü yetişti.” Lenin’in yıldönümü veya cenaze methiyelerinde abartılara hiç tahammülü yoktu. Onun Sverdlov değerlendirmesi, aynı zamanda örgütçünün görevinin de bir tanımlamasıydı: “Sadece Sverdlov gibi bir örgütçüye sahip olduğumuz içindir ki savaş zamanlarında bile sanki aramızda söz etmeye değer tek bir çatışma dahi yokmuş gibi çalışabildik.”

Nitekim gerçekte de öyleydi. O günlerde Lenin’le yaptığımız sohbetlerde, başarımızın başlıca koşullarından birine, yani yönetici çekirdeğin birliğine ve dayanışmasına, defalarca ve her seferinde tazelenen bir memnuniyetle dikkat çekerdik. Olayların ve zorlukların korkunç basıncına, karşılaştığımız sorunların yepyeni olmasına ve zaman zaman patlak veren sert pratik anlaşmazlıklara rağmen, çalışmalar olağanüstü bir pürüzsüzlükle, yoldaşça bir havada ve hiçbir kesintiye uğramadan ilerliyordu. Kısacık bir sözle eski devrimlerden bazı sahneleri anımsardık. “Hayır, bizdeki durum çok daha iyi.” “Sırf bu bile zaferimizi garantiliyor.” Merkezin bu dayanışması bizzat Bolşevizmin tüm tarihi tarafından hazırlanmış ve başta Lenin olmak üzere, liderlerin o tartışmasız otoritesiyle ayakta tutulmuştu. Fakat bu emsalsiz yekvücut olma halinin iç mekanizmalarındaki başteknisyen Sverdlov’du. Onun sanatının sırrı basitti: Yalnızca ve yalnızca davanın çıkarlarını rehber edinmek. Parti kadrolarından hiçbiri, Parti kurmayından aşağıya doğru sızacak entrikalardan zerre kadar korku duymazdı. Sverdlov’un bu otoritesinin temeli, sarsılmaz sadakatiydi.

Zihninde tüm Parti önderlerini şöyle bir tarttıktan sonra, Lenin cenaze konuşmasında şu pratik sonucu çıkardı: “Eğer yerini doldurmaktan kastımız tüm bu nitelikleri şahsında toplayan tek bir yoldaş bulabilmekse, böylesi bir adamın yerini asla dolduramayız… Onun tek başına üstesinden geldiği işler, bundan böyle ancak onun izinden giderek görevini sürdürecek bütün bir yoldaşlar grubu tarafından başarılabilir.”

Bu sözler süslü bir retorik değil, harfiyen pratik bir öneriydi. Ve bu öneri derhal hayata geçirildi. Tek bir sekreter atamak yerine, üç kişiden oluşan bir kurul görevlendirildi. Parti tarihine aşina olmayanlar için bile Lenin’in bu sözlerinden şu gerçek apaçık ortaya çıkmaktadır: Sverdlov hayattayken Stalin, Parti aygıtında hiçbir yönetici/öncü rol oynamamıştır; ne Ekim Devrimi günlerinde ne de Sovyet devletinin temellerinin atılıp duvarlarının örüldüğü o inşa döneminde! Dahası Stalin, Sverdlov’un yerini almak üzere kurulan o ilk Sekretaryaya da dâhil edilmemişti.[1]

Lev Troçki’nin 1925 yılında Sverdlov anısına kaleme aldığı aşağıdaki yazı, ilk olarak 1926 yılında SSCB’de Parti Tarihi Bürosu tarafından yayımlanan bir yıldönümü derlemesinde yer almıştır. Metnin Rusça orijinalinden (İngilizceye) çevirisi John G. Wright tarafından yapılmıştır.

Dördüncü Enternasyonal editörleri

 

Yakov Sverdlov’un Anısına

Lev Troçki ile Yakov Sverdlov birlikte
Lev Troçki ile Yakov Sverdlov birlikte

Sverdlov ile ancak 1917’de, Birinci Sovyet Kongresinin Bolşevik fraksiyonunun bir oturumunda tanıştım. Oturuma Sverdlov başkanlık ediyordu. O günlerde Parti içinde bu olağanüstü adamın gerçek çapını tahmin edebilen neredeyse hiç kimse yoktu. Fakat takip eden birkaç ay içinde, o kendi potansiyelini tam anlamıyla gözler önüne serecekti.

Devrimin hemen ardından, o ilk dönemde, siyasi sürgünler yani uzun yıllarını yurtdışında geçirmiş olanlar, “içerideki” ve “yerel” Bolşeviklerden hâlâ ayırt edilebiliyordu. Pek çok açıdan sürgünler ciddi avantajlara sahipti: Avrupa deneyimleri, bu deneyimin getirdiği daha geniş ufuk ve aynı zamanda geçmiş fraksiyon mücadelelerinin deneyimini teorik düzeyde genelleştirmiş olmaları… Elbette, sürgünler ile içeridekiler arasındaki bu ayrım tümüyle geçiciydi ve çok geçmeden aradaki tüm farklar silinip gitti. Fakat 1917 ve 1918’de bu durum, pek çok vakada oldukça elle tutulur bir gerçeklikti.

Bununla birlikte, daha o günlerde bile Sverdlov’da en ufak bir “taşralılık” hissetmek mümkün değildi. Aydan aya öylesine doğal, öylesine organik ve görünüşte öylesine zahmetsizce, olaylarla öylesine eşgüdüm içinde ve Vladimir İlyiç (Lenin) ile öylesine sürekli bir temas ve işbirliği içinde büyüyüp güçlendi ki yüzeysel bir gözle bakıldığında, Sverdlov’un doğuştan birinci sınıf, yetkin bir devrimci “devlet adamı” olarak dünyaya geldiği bile sanılabilirdi. Devrimin tüm meselelerine yukarıdan yani genel teorik mülahazalar açısından değil, aksine aşağıdan, bizzat hayatın Parti organizması aracılığıyla iletilen doğrudan itici güçleri üzerinden yaklaşırdı. Yeni siyasi meseleler tartışılırken, bazen Sverdlov’un -özellikle de azımsanmayacak sıklıkta yaptığı gibi sessiz kalıyorsa- yalpaladığı ya da henüz kararını veremediği izlenimi doğabilirdi. Gerçekte ise o, tartışma boyunca sorunu zihninde şu şekilde özetlenebilecek paralel hatlar üzerinden çözmekle meşguldü: Kim müsait? Nereye atanmalı? Sorunu nasıl ele alacak ve diğer görevlerimizle nasıl uyumlu hale getireceğiz? Nitekim ortak siyasi karara varılır varılmaz, sorunun örgütsel yönüne ve kadro meselesine dönmek ne zaman gerekse, Sverdlov’un ansiklopedik hafızasına ve yoldaşları kişisel olarak tanımasına dayanan, ufku geniş pratik önerilerle zaten hazırlıklı olduğu hemen her zaman ortaya çıkardı.

Oluşumlarının o ilk aşamalarında tüm Sovyet daireleri ve kurumları kadro ihtiyacı için ona yöneliyordu; ve Parti kadrolarının bu ilk ve kaba taslak tahsisi, olağanüstü bir pratik zekâ ve yaratıcılık talep ediyordu. Yerleşik bir aygıta, dosyalara, arşivlere vb. dayanmak imkânsızdı. Zira tüm bunlar hâlâ son derece şekilsiz bir haldeydi ve her halükârda, profesyonel devrimci İvanov’un henüz sadece adı var olan belirli bir Sovyet dairesini yönetmeye ne ölçüde ehil olabileceğini doğrulamak için hiçbir doğrudan araç sağlamıyordu. Böylesi bir sorunu karara bağlamak için özel bir psikolojik sezgi gerekiyordu: İvanov’un geçmişindeki iki ya da üç nirengi noktasını saptamak ve oradan, bütünüyle yeni bir duruma dair sonuçlar çıkarmak zorundaydınız. Bununla birlikte bu kadro aktarımları, en çeşitli alanlarda yapılmak zorundaydı: Bir Halk Komiseri veya İzvestiya matbaasına bir müdür, Sovyetler Merkez Komitesine bir üye veya Kremlin’e bir komutan arayışında… Ve liste böyle uzayıp gidiyordu. Bu örgütsel sorunlar, doğal olarak, hiçbir ardışık sıraya dayanmaksızın yani asla en yüksek görevden en düşüğüne veya tam tersi yönde değil, aksine her yönden, rastlantısal ve kaotik bir biçimde ortaya çıkıyordu. Sverdlov soruşturuyor, biyografik ayrıntıları topluyor ya da hafızasından çağırıyor, telefon görüşmeleri yapıyor, tavsiyeler sunuyor, görevlendirmeler veriyor, atamalar yapıyordu. Şu an geriye dönüp baktığımda, tüm bu işleri tam olarak hangi sıfatla yerine getirdiğini, yani resmi yetkilerinin tam olarak ne olduğunu söylemekte zorlanırım. Ama her halükârda bu işin hatırı sayılır bir kısmı, doğal olarak Vladimir İlyiç’in desteğiyle, onun kendi kişisel sorumluluğu altında yürütülmek zorundaydı. O günkü durumun acil dayatmaları böylesi bir nitelik taşıdığından, hiç kimse de buna asla itiraz etmedi.

Sverdlov, örgütsel faaliyetinin hatırı sayılır bir kısmını bu Yürütmenin üyelerini çeşitli atamalar ve özel görevlendirmeler için seferber ederek, Tüm Birlik Sovyetleri Yürütme Komitesi Başkanı sıfatıyla hayata geçirdi. Biri belirli bir sorunla kendisine başvurduğunda, Lenin çoğu vakada “Bunu Sverdlov’la görüşün” tavsiyesinde bulunurdu.

Çiçeği burnunda bir Sovyet “makam sahibi”, mesai arkadaşlarıyla ne zaman bir engele takılsa, kendi kendine “Bunu Sverdlov’la görüşmeliyim” derdi. Önemli bir pratik sorunu çözmenin yollarından biri –yazılı olmayan anayasaya göre– “bunu Sverdlov’la görüşmek”ti.

Ne var ki Sverdlov’un kendisi elbette bu son derece bireyci yönteme zerre kadar itibar etmiyordu. Tam aksine, onun tüm faaliyeti, tüm Parti ve Sovyet meselelerinin çok daha sistematik ve kurallara bağlanmış bir çözüme kavuşturulmasının koşullarını hazırlıyordu.

O günlerde her alanda “öncülere” yani en büyük kaosun ortasında, geçmiş teamüllerin, hiçbir tüzük ve yönetmeliğin yokluğunda kendi ayakları üzerinde durabilen insanlara ihtiyaç vardı. Sverdlov, akla gelebilecek tüm acil dayatmalar karşısında durmaksızın böylesi öncülerin arayışı içindeydi. Daha önce de söylediğim gibi o, şu ya da bu biyografik ayrıntıyı, falan yoldaşın filan zamanda nasıl bir tutum takındığını anımsar ve buradan hareketle adayın bu işe uygun olup olmadığı sonucunu çıkarırdı. Elbette pek çok hata yapılıyordu. Fakat asıl şaşırtıcı olan, bu hataların sayısının çok daha fazla olmamasıydı. Ve en hayret verici olan şey, görevler kaosu ve zorluklar kaosu karşısında, üstelik eldeki asgari kadroyla, Sverdlov’un bir meseleye el atmayı bile nasıl mümkün bulabildiğiydi. Her bir soruna ilkesel ve siyasi uygunluk açısından yaklaşmak, örgütsel açıdan yaklaşmaktan çok daha net ve kolaydı. Sosyalizme geçiş döneminin tam da özünden kaynaklanan bu durum, bugün bile aramızda gözlemlenebilir. Fakat o günlerde, açıkça öngörülen hedef ile maddi kaynakların ve kadroların yokluğu arasındaki devasa uçurum, kendini bugünkünden çok daha yakıcı bir biçimde hissettiriyordu. İşler tam da pratik çözüm noktasına gelip çattığında pek çoğumuz çaresizlik içinde başımızı sallamaya başlardık. Ve sonra birisi çıkıp sorardı: “Peki, sen ne diyorsun Yakov Mihayloviç?”

Ve Sverdlov çözümünü sunardı. Onun fikrine göre “girişim gayet olanaklıydı.” Özenle seçilmiş bir grup Bolşevik gönderilmeliydi; onlara gereken örgütsel donanım sağlanmalı, doğru bağlantılar kurulmalı, gereken ihtimam gösterilmeli ve gerekli yardım sunulmalıydı. İşte o zaman bu iş başarılabilirdi. Bu yolda başarılar kazanabilmek için insanın, her görevi çözmenin ve her zorluğun üstesinden gelmenin mümkün olduğuna dair sarsılmaz bir inançla bütünüyle yoğrulmuş olması gerekirdi. Pratikteki bu tükenmez iyimserlik kaynağı, gerçekten de Sverdlov’un faaliyetinin o verimli zeminini oluşturuyordu. Elbette bu, her sorunun bu yolla yüzde yüz çözüldüğü anlamına gelmez. Yüzde on çözülmüşse bile bu iyiydi. O günlerde bu kadarı bile zaten kurtuluş demekti, çünkü yarını güvence altına alıyordu. Ama sonuçta, o ilk ve en zorlu yıllardaki tüm faaliyetin can damarı tam da buydu: Öyle ya da böyle gıda kaynakları bulunmalıydı; birlikler bir şekilde donatılıp eğitilmeliydi; ulaşım bir şekilde işler tutulmalıydı; tifüsle şu veya bu şekilde başa çıkılmalıydı ve bedeli ne olursa olsun devrimin yarını güvence altına alınmalıydı.

En yetkin Bolşevik tipi

Sverdlov’un nitelikleri en kritik anlarda, örneğin 1917 yılının Temmuz Günlerinin ardından yani Beyaz Muhafızların Petrograd’da Partimizi ezip geçmesinden sonra ve yine 1918 yılının Temmuz günlerinde, Sol Sosyal Devrimcilerin kendi ayaklanmalarını tezgâhlamalarının ardından çarpıcı bir biçimde açığa çıktı. Her iki durumda da örgütü yeniden inşa etmek, bağlantıları tazelemek veya baştan yaratmak ve bu büyük sınavdan geçen kadroları tek tek değerlendirmek zorunluydu. Ve her iki vakada da Sverdlov, devrimci soğukkanlılığı, ileri görüşlülüğü ve pratik zekâsıyla yeri doldurulamaz bir konumdaydı.

Başka bir vesileyle, Sol SR ayaklanmasının tam “zirvesinde”, Sverdlov’un Bolşoy Tiyatrosundaki Sovyet Kongresinden çıkıp Vladimir İlyiç’in çalışma odasına gelişinin hikâyesini anlatmıştım. Bizi tebessümle selamladıktan sonra şöyle demişti: “Eh, sanırım Sovnarkom’dan (Halk Komiserleri Konseyi) çıkıp yeniden Revkom’a (Devrimci Askeri Konsey) geçmemiz gerekecek, ne dersiniz?”

Sverdlov her zamanki gibi, tam da kendisi gibiydi. İnsanları asıl böyle günlerde gerçekten tanırsınız. Ve Yakov Mihayloviç kelimenin tam anlamıyla emsalsizdi: Kendinden emin, cesur, sarsılmaz, pratik zekâlı en yetkin Bolşevik tipi. Lenin’in Sverdlov’u tam anlamıyla tanıması ve takdir etmesi de işte tam olarak bu kritik aylara rastlar. Defalarca kez şöyle olurdu: Vladimir İlyiç belirli bir acil durum tedbirini önermek için telefonu eline alır ve çoğu vakada aldığı yanıt “çoktan!” olurdu. Bu, söz konusu tedbirin zaten hayata geçirilmiş olduğu anlamına geliyordu. Hatta aramızda bu konuyla ilgili sık sık şakalaşır, “Eh, büyük ihtimalle Sverdlov bunu çoktan halletmiştir” derdik.

“Biliyor musunuz?” diye belirtmişti Lenin bir keresinde, “başlangıçta onun Merkez Komiteye alınmasına karşıydık. Adamı nasıl da hafife almışız! Bu konuda epeyce tartışma dönmüştü, fakat Kongrede parti tabanı bizi düzeltti ve tümüyle haklı olduklarını da kanıtladılar.”

Elbette örgütlerin birbirine karışmasına dair tek bir laf bile edilmemiş olmasına rağmen, Sol SR’ler ile kurulan blok, hiç şüphesiz ki Parti hücrelerimizin tutumunu bir miktar muğlaklaştırma eğilimi taşıyordu. Örneğin şunu belirtmek yeterlidir: Muravyov’un o bölgeye başkomutan olarak atanmasıyla eşzamanlı olarak, büyük aktivist bir grubu Doğu cephesine görevlendirildiğinde, çoğu Bolşevik olan bu birkaç düzine yoldaştan oluşan grubun sekreterliğine bir Sol SR seçilmişti. Çeşitli kurumlarda ve dairelerde, kendi Partimizin yeni ve tesadüfi üyelerinin sayısı ne kadar artarsa, Bolşevikler ile SR’ler arasındaki ilişkiler de o kadar belirsizleşiyordu. Henüz yeni olan devlet aygıtına daha henüz yerleştirilmiş Parti üyeleri arasındaki gevşeklik, devrimci uyanıklık ve kenetlenme eksikliği, ayaklanmanın temel çekirdeğini Çeka birlikleri içindeki Sol SR örgütlenmesinin oluşturduğu yalın gerçeğiyle oldukça çarpıcı bir biçimde karakterize olmaktadır.

Bu sağaltıcı dönüşüm, kelimenin tam anlamıyla iki üç gün içinde gerçekleşti. İktidardaki bir partinin diğerine karşı tezgâhladığı ayaklanma günlerinde, tüm kişisel ilişkiler aniden sorgulanır hale geldiğinde ve dairelerdeki görevliler yalpalamaya başladığında, işte o vakit her türden kurumun içindeki en iyi ve en adanmış komünist unsurlar hızla birbirlerine kenetlendiler; Sol SR’ler ile olan tüm bağlarını kopardılar ve onlara karşı savaşa tutuştular. Komünist hücreler fabrikalarda ve ordu birliklerinde kaynaşıp çelikleşti. Hem Partinin hem de Devletin gelişiminde bu, olağanüstü öneme sahip bir andı. Devlet aygıtının o henüz şekilsiz çatısı boyunca dağılmış ve kısmen savrulmuş olan, parti bağları büyük ölçüde bürokratik ilişkiler içinde eriyip gitmiş durumdaki Parti unsurları, şimdi bir anda öne atıldılar, safları sıklaştırdılar ve Sol SR ayaklanmasının darbeleri altında birbirleriyle kaynaşıp yekvücut oldular. Her yerde, o günlerde tüm kurumların iç yaşamının fiili önderliğini üstlenen komünist hücreler şekillendi. Denilebilir ki Parti kahir ekseriyetiyle, iktidardaki bir örgüt olarak, proletarya devletinin önderi olarak, yalnızca siyasi değil aynı zamanda örgütsel veçheleriyle de proletarya diktatörlüğünün partisi olarak kendi rolünün gerçek anlamda bilincine ilk kez tam da o günlerde varmıştır. Bizzat Partinin kendi yarattığı Sovyet Devlet aygıtı içinde, partinin örgütsel olarak kendi varlığını tayin etmesinin (örgütsel özerkliğini/kimliğini kazanmasının) başlangıcı olarak adlandırılabilecek bu süreç, söz konusu yer ister Tüm Birlik Sovyetleri Yürütme Komitesi olsun isterse Savaş Komiserliğinin bir garajı olsun, fark etmeksizin doğrudan Sverdlov’un önderliğinde gerçekleşti. Ekim Devrimi tarihçileri, Parti ile Devlet arasındaki karşılıklı ilişkilerin evrimindeki bu kritik anı yani bugüne dek uzanan tüm bir gelecek döneme damgasını vuracak olan bu anı cımbızla çekip en ince ayrıntısına kadar incelemek zorunda kalacaklardır. Bununla birlikte bu meseleyi ele alan tarihçi, bu son derece önemli dönüm noktasında örgütçü Sverdlov’un oynadığı devasa rolü de tüm çıplaklığıyla gözler önüne serecektir. Tüm pratik bağlantıların ipleri onun ellerinde toplanmıştı.

Lenin’in bedenine saplanan iki SR kurşunuyla yere serildiği ve Çekoslovakların Nijniy-Novgorod’u tehdit ettiği o günler çok daha kritikti. 1 Eylülde Sviyajsk’ta Sverdlov’dan şifreli bir telgraf aldım: “Derhal dön. İlyiç yaralandı. Durumu ne kadar ağır bilinmiyor. Tam bir sükûnet hâkim. Sverdlov. 31 Ağustos 1918.”

Derhal Moskova’ya yola çıktım. Moskova’daki Parti çevrelerinde sert, kasvetli ama sarsılmaz bir ruh hali hâkimdi. Bu sarsılmazlığın en somut ifadesi Sverdlov’du. Sorumlulukları ve rolü o günlerde katbekat artmıştı. Bedenini saran yüksek gerilim açıkça hissedilebiliyordu. Fakat bu sinirsel gerilim, yalnızca çok daha yüksek bir devrimci uyanıklık anlamına geliyordu; amaçsız bir telaşla uzaktan yakından alakası yoktu, paniğe kapılmakla ise hele hiç ilgisi yoktu. Sverdlov işte böylesi anlarda, o devasa çapını bütünüyle hissettirirdi.

Hekimlerin öngörüsü umut vericiydi. Lenin’i görmesi için hiçbir ziyaretçiye izin verilmiyor, hiç kimse içeri alınmıyordu. Moskova’da kalmak için hiçbir sebep yoktu. Sviyajsk’a dönüşümden kısa bir süre sonra Sverdlov’dan 8 Eylül tarihli bir mektup aldım: “Sevgili Lev Davidoviç, fırsat bulmuşken birkaç satır yazıyorum. Vladimir İlyiç’in durumu iyiye gidiyor. Muhtemelen üç dört gün içinde onu görebileceğim.” Mektubun geri kalanı, burada değinilmesine gerek olmayan pratik meselelerle ilgiliydi.

Vladimir İlyiç’in yaralarından kurtulup iyileştiği o küçük Gorki kasabasına yaptığımız yolculuk hafızama keskin bir biçimde kazınmıştır. Bu, Moskova’ya yaptığım bir sonraki seyahatte gerçekleşmişti. O korkunç derecede zorlu duruma rağmen, o sıralar iyiye doğru giden bir dönüşüm güçlü bir şekilde hissediliyordu. O dönem belirleyici olan Doğu cephesinde, Kazan ve Simbirsk’i geri almıştık. Lenin’in hayatına yönelik o suikast girişimi, Parti için muazzam bir siyasi silkiniş işlevi görmüştü: Parti kendini çok daha uyanık, çok daha tetikte ve düşmanı püskürtmeye çok daha hazırlıklı hissediyordu. Lenin hızla iyileşiyor ve yakında görevinin başına dönmeye hazırlanıyordu. Tüm bunlar bir araya geldiğinde, güçlü bir özgüven ve sarsılmazlık ruh hali yaratıyordu. Parti bugüne kadar durumun üstesinden gelmeyi başarabildiğine göre, gelecekte de bunu kesinlikle sürdürecekti. Gorki’ye doğru yol alırken ruh halimiz tam da buydu.

Yol boyunca Sverdlov, yokluğumda Moskova’da olup bitenler hakkında beni bilgilendirdi. Büyük bir yaratıcı iradeye sahip çoğu insanda olduğu gibi, onun da kusursuz bir hafızası vardı. Onun anlattıkları, her zaman olduğu gibi, yapılması gereken en hayati işler ekseni etrafında dönüyor, gerekli örgütsel ayrıntılarla ve yeri gelmişken yoldaşlara dair yapılan kısa karakter tahlilleriyle harmanlanıyordu. Kısacası bu, Sverdlov’un alışılmış örgütsel faaliyetinin bir uzantısıydı. Ve tüm bu anlattıklarının altında, sakin ama aynı zamanda önüne geçilmez özgüvenin dipakıntısı hissediliyordu: “Bunu başaracağız!”

Otoriter bir başkan

Sverdlov’un sık sık başkanlık makamına oturması gerekirdi. Pek çok organın ve sayısız toplantının başkanıydı. O, otoriter bir başkandı. Tartışmaları kesip attığı ya da konuşmacıları dizginlediği anlamında değil. Asla. Tam aksine, hiçbir zaman laf ebeliği yapmaz veya biçimsel formalitelere takılıp kalmazdı. Onun başkan sıfatıyla otoriterliği şundan ibaretti: İlgili organın önünde tam olarak hangi pratik kararın durduğunu her zaman kesin bir biçimde bilirdi; kimin konuşacağını, ne söyleyeceğini ve neden söyleyeceğini daha baştan anlardı; meselenin perde arkası yönlerine oldukça aşinaydı –ki her büyük ve karmaşık meselenin kendine has bir perde arkası vardır–; söz hakkını, ihtiyaç duyulan konuşmacılara tam zamanında verme konusunda ustaydı; öneriyi ne zaman oylamaya sunacağını bilirdi; neyin kabul görebileceğini kestirir ve kendi istediği kararı meclisten geçirmeyi başarırdı. Onun bir başkan olarak taşıdığı bu özellikler, pratik bir önder olarak sahip olduğu tüm niteliklerle, yoldaşları kanlı canlı ve tüm gerçekliğiyle tartabilme yeteneğiyle, örgütsel eşleşmeler ve insan/kadro bileşimleri alanındaki tükenmez yaratıcılığıyla kopmaz bir biçimde iç içe geçmişti.

Fırtınalı oturumlarda meclisin gürültü koparmasına ve hararetini atmasına izin verme konusunda ustaydı; ardından en uygun an geldiğinde, kararlı bir el ve metalik bir sesle düzeni yeniden tesis etmek üzere duruma müdahale ederdi.

Sverdlov orta boylu, esmer, ince ve cılız biriydi; yüzü zayıf, hatları köşeliydi. Onun güçlü ve hatta gürleyen sesi, fiziğiyle tezat oluşturuyor gibi görünebilirdi. Aynı şey, çok daha büyük bir ölçüde, onun karakteri için de söylenebilirdi. Fakat böylesi bir izlenim ancak gelip geçici olabilirdi. Zira sonrasında, o fiziksel suret ile devrimci ruh birbirine kaynaşırdı. Hepsi bu kadar da değil; çünkü sakin, zapt edilemez ve bükülmez iradesiyle, güçlü ama esnemez sesiyle bu cılız siluet, o an eksiksiz bir tablo olarak öne çıkardı.

Zor bir durum karşısında Vladimir İlyiç bazen şöyle derdi: “Niçevo (zararı yok/boş verin). Sverdlov onlara meseleyi o kendi Sverdlovvari bas sesiyle anlatır ve iş çözülür…” Bu sözlerde sevecen bir ironi gizliydi.

Bilindiği üzere, Ekim sonrası ilk dönemde, giyim tarzımızdan ötürü düşmanlarımız tarafından komünistlere “derililer” adı takılmıştı. İnanıyorum ki deri “üniformanın” saflarımızda yaygınlaşmasında Sverdlov’un sergilediği örneğin çok büyük bir rolü olmuştur. Her halükârda o, deri kasketinden deri çizmelerine kadar, adeta tepeden tırnağa deriye kuşanmış bir halde aramızda dolaşırdı. O günlerin karakteriyle bir şekilde örtüşen bu giyim tarzı, merkezi bir örgütsel figür olan ondan çıkarak dalga dalga tüm saflarımıza yayılmıştı.

Sverdlov’u yeraltı günlerinden tanıyan yoldaşlar, farklı bir Sverdlov hatırlarlar. Fakat benim hafızamda Sverdlov, İç Savaşın o ilk yıllarının darbeleri altında kararmış bir zırhı kuşanmışçasına, hep o deri kıyafetleri içinde kalmıştır.

Bizler bir Politbüro oturumu için toplanmışken, evinde ateşler içinde yanan Sverdlov’un durumu aniden ağırlaştı. Dönemin Merkez Komite Sekreteri E.D. Stasova, oturum sırasında içeri girdi. Sverdlov’un dairesinden geliyordu. Yüzü tanınmaz haldeydi.

“Yakov Mihayloviç’in durumu kötü, çok kötü” dedi. Artık hiçbir umudun kalmadığını anlamak için ona şöyle bir bakmak yeterliydi. Oturumu derhal yarıda kestik. Vladimir İlyiç, Sverdlov’un dairesine gitti, ben ise cepheye acilen hareket etmek üzere hazırlıklarımı yapmak için Komiserliğe geçtim. Yaklaşık 15 dakika sonra Lenin’den bir telefon geldi; yaşadığı muazzam sarsıntıyı ele veren, o kendine has boğuk sesiyle konuştu: “Gitti.” “Gitti.” “Gitti.”

Bir süre her ikimiz de ahizeyi elimizde öylece tuttuk ve hattın diğer ucundaki derin sessizliği hissettik. Sonra telefonları kapattık. Söylenecek başka hiçbir şey kalmamıştı. Yakov Mihayloviç gitmişti. Sverdlov artık aramızda değildi.

 

[1] Troçki, Lenin’in Vasiyeti Üzerine (On Lenin’s Testament),  https://www.marxists.org/archive/trotsky/1932/12/lenin.htm

Dünyayı Sarsan On Gün

Sovyetler ve Devrim