Komünist Manifesto’nun Doksan Yılı

Lev Troçki Komünist Manifesto’nun Doksan Yılı

Aşağıdaki makale, Lev Troçki’nin Komünist Manifesto’nun 90. yıldönümü vesilesiyle kaleme aldığı tarihi önsözdür. Bu metin, Güney Afrika’da yayımlanan ilk Afrikaans dilindeki Manifesto baskısı için 30 Ekim 1937’de yazılmıştır. Manifesto’nun bu dilde ilk kez basılmasını sağlayan bizzat Dördüncü Enternasyonal militanları olmuştur. Önsöz daha sonra, Şubat 1938’de The New International (Yeni Enternasyonal) dergisinde İngilizce olarak yayımlanmıştır.

Marx ve Engels tarafından Komünist Birlik’in programını açıklamak üzere yazılan Komünist Parti Manifestosu, 21 Şubat 1848’de Londra’da koyu yeşil kapaklı, Almanca bir broşür olarak basılmıştı. Kapitalizmin işleyiş yasalarını ve tarihsel dinamiklerini şaşırtıcı bir öngörüyle betimleyen, birçok yönden adeta bugün yazılmışçasına güncel olan ve işçi sınıfının dünya görüşü olan bilimsel sosyalizmin temellerini atan bu muazzam eseri, yayımlanışının yıldönümünde bir kez daha gündeme taşımak görevdir.

Troçki’nin çevirisini sunduğumuz bu önsözü, her ne kadar Komünist Manifesto’nun Doksan Yılı (Ninety Years of the Communist Manifesto) başlığını taşısa da, Manifesto üzerinden ele aldığı konular bugün de tüm yakıcılığıyla güncelliğini korumaktadır.

Metindeki açıklayıcı dipnotlar tarafımızca eklenmiştir.

Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu

 

Komünist Parti Manifestosu’nun yüzüncü yıldönümüne sadece on yıl kaldığına inanmak güç! Dünya literatüründeki diğer tüm eserlerden çok daha büyük bir deha sergileyen bu kitapçık, güncelliğiyle bizi bugün bile hayrete düşürüyor. En önemli bölümleri sanki daha dün yazılmış gibi duruyor. Şüphesiz bu genç yazarlar (Marx 29, Engels ise 27 yaşındaydı), kendilerinden önce hiç kimsenin –ve belki de sonrasında kimsenin– erişemediği bir tarihsel ufukla geleceğe bakabildiler.

Marx ve Engels, daha 1872 baskısına yazdıkları ortak önsözde, Manifesto’daki bazı ikincil pasajların eskimiş olduğu gerçeğine rağmen, aradan geçen yirmi beş yıllık süre zarfında Manifesto artık tarihi bir belge haline geldiği için, orijinal metni değiştirme hakkını kendilerinde görmediklerini beyan etmişlerdi. O zamandan bu yana altmış beş yıl daha geçti. Manifesto’nun kimi münferit bölümleri geçmişin derinliklerine daha da gömüldü. Bu önsözde, Manifesto’nun bugün de tüm gücünü koruyan fikirleri ile önemli değişiklik ya da genişletme/açımlama gerektiren kısımları özlü bir şekilde ortaya koymaya çalışacağız.

  1. Marx’ın ondan sadece kısa bir süre önce keşfettiği ve Manifesto’da kusursuz bir ustalıkla uyguladığı tarihin materyalist kavranışı, olayların sınavına ve düşmanca eleştirilerin darbelerine karşı bütünüyle ayakta kalmıştır. Bugün o, insan düşüncesinin en kıymetli araçlarından birini oluşturmaktadır. Tarihsel sürece dair diğer tüm yorumlar, bilimsel anlamını tamamen yitirmiştir. Şunu kesinlikle ifade edebiliriz ki günümüzde tarihin materyalist yorumunu özümsemeden, bırakın devrimci bir militan olmayı, politikada okuryazar bir gözlemci olmak dahi imkânsızdır.
  2. Manifesto’nun ilk bölümü şu sözlerle açılır: “Günümüze dek var olan tüm toplumların tarihi, sınıf mücadelelerinin tarihidir.” Tarihsel materyalist yorumdan çıkan bu en önemli sonuç, derhal sınıf mücadelesinin doğrudan bir parçası haline geldi. Tarihin itici gücü olarak “ortak refah”, “ulusal birlik” ve “ebedi ahlaki doğrular”ın yerine maddi çıkarların mücadelesini koyan bu teoriye karşı, bilhassa gerici riyakârlar, liberal doktrinerler ve idealist demokratlar zehir zemberek saldırılar yönelttiler. Daha sonra bunlara, bizzat işçi hareketinin saflarından devşirilenler, yani sözde revizyonistler –Marksizmi sınıf işbirliği ve sınıf uzlaşmacılığı ruhuyla yeniden gözden geçirmeyi (“revize etmeyi”) savunanlar– katıldı. Nihayet kendi zamanımızda, Komünist Enternasyonal’in o aşağılık epigonları/taklitçileri[1] (“Stalinistler”) de pratikte aynı yolu izlediler: Sözde Halk Cephesi politikası bütünüyle sınıf mücadelesi yasalarının inkârından doğmaktadır. Oysa toplumsal çelişkileri en yüksek gerilim noktasına ulaştıran emperyalizm çağı, Komünist Manifesto’ya en büyük teorik zaferini kazandıran şeydir.
  3. Toplumun ekonomik gelişiminin özgül bir aşaması olan kapitalizmin anatomisi, Marx tarafından Kapital’de (1867) nihai biçimiyle ortaya konmuştur. Ancak daha Komünist Manifesto’da bile, gelecekteki bu çözümlemenin ana hatları sağlam biçimde çizilmiştir: Emek gücünün bedelinin onun yeniden üretim maliyetine eşit olması, artı-değerin kapitalistler tarafından el konulması, toplumsal ilişkilerin temel yasası olarak rekabet, ara sınıfların yani kent küçük-burjuvazisi ile köylülüğün yıkıma uğraması, bir kutupta zenginliğin azalan sayıda mülk sahibinin elinde yoğunlaşması, diğer kutupta ise proletaryanın sayısal büyümesi, sosyalist rejimin maddi ve siyasal önkoşullarının hazırlanması.
  4. Manifesto’nun, kapitalizmin işçilerin yaşam standardını düşürme, hatta onları yoksullara dönüştürme eğilimine dair tezi, ağır bir yaylım ateşine tutulmuştur. Papazlar, profesörler, bakanlar, gazeteciler, Sosyal demokrat teorisyenler ve sendika liderleri şu sözde “yoksullaşma teorisi”ne karşı hep birlikte cepheye sürüldüler. Bunlar, emekçiler arasında sürekli artan bir refahın işaretlerini keşfediyor, işçi aristokrasisini proletarya diye yutturmaya kalkışıyor ya da gelip geçici bir eğilimi kalıcı bir durum sayıyorlardı. Oysa bu esnada, dünyanın en kudretli kapitalizminin yani ABD kapitalizminin gelişimi bile, milyonlarca işçiyi; federal yönetimin, belediyelerin ya da özel hayır kurumlarının eline bakan yoksullara dönüştürmüştür.[2]
  5. Ticari ve sınai krizleri giderek daha kapsamlı felaketler silsilesi olarak tasvir eden Manifesto’nun aksine, revizyonistler, tröstlerin ulusal ve uluslararası gelişiminin piyasa üzerinde denetimi sağlayacağını ve krizlerin tedricen ortadan kalkmasına yol açacağını ileri sürdüler. Geçen yüzyılın sonu ile içinde bulunduğumuz yüzyılın başı, gerçekte kapitalizmin öylesine fırtınalı bir gelişimiyle damgalanmıştı ki krizler sadece “arızi” duraklamalar gibi görünüyordu. Ancak o devir, geri dönüşsüz bir şekilde kapanmıştır. Son tahlilde, bu meselede de hakikatin Marx’ın tarafında olduğu kanıtlanmıştır.
  6. “Modern devletin yürütme gücü, tüm burjuvazinin ortak işlerini idare eden bir komiteden başka bir şey değildir.” Sosyal demokrasi liderlerinin bir gazetecilik paradoksu gözüyle baktığı bu özlü formül, aslında devletin yegâne bilimsel teorisini barındırır. Burjuvazi tarafından şekillendirilen demokrasi, Bernstein ve Kautsky’nin sandığı gibi, içine dilediğiniz her türlü sınıf içeriğini rahatça doldurabileceğiniz boş bir çuval değildir. Burjuva demokrasisi sadece burjuvaziye hizmet edebilir. Başında ister Blum veya Chautemps, ister Caballero veya Negrin olsun; bir “Halk Cephesi” hükümeti, sadece “tüm burjuvazinin ortak işlerini idare eden bir komite”dir. Ne zaman ki bu “komite” işleri kötü yönetir, burjuvazi bir tekmeyle onu kapı dışarı eder.
  7. “Her sınıf mücadelesi politik bir mücadeledir.” “Proletaryanın bir sınıf olarak örgütlenmesi, [bunun sonucu olarak] bir siyasi parti biçiminde örgütlenmesidir.” Bir tarafta sendikalistler ve diğer tarafta anarko-sendikalistler bu tarihsel yasaları anlamaktan uzun süre kaçındılar ve hâlâ da kaçınmaya çalışıyorlar. “Saf” sendikalizm, asıl sığınağı olan ABD’de ezici bir darbe yedi. Anarko-sendikalizm ise son kalesi İspanya’da onarılmaz bir yenilgiye uğradı.[3] Burada da Manifesto haklı çıktı.
  8. Proletarya, iktidarı, burjuvazi tarafından kurulan yasal çerçeve içerisinde ele geçiremez. “Komünistler, hedeflerine ancak mevcut tüm toplumsal koşulların zorla yıkılmasıyla ulaşılabileceğini açıkça beyan ederler.” Reformizm, Manifesto’nun bu tezini o dönemde hareketin olgunlaşmamışlığı ve demokrasinin yetersiz gelişmişliği gerekçesiyle izah etmeye çalıştı. İtalyan, Alman ve daha pek çok diğer “demokrasinin” akıbeti [faşizmin iktidara gelmesi] kanıtlamaktadır ki o “olgunlaşmamışlık”, bizzat reformistlerin kendi fikirlerinin ayırt edici özelliğidir.
  9. Toplumun sosyalist dönüşümü için işçi sınıfı, yeni sisteme giden yolu tıkayan her bir siyasi engeli parçalayabilecek bir gücü ellerinde toplamalıdır. “Egemen sınıf olarak örgütlenmiş proletarya”, işte diktatörlük budur. Bu, aynı zamanda yegâne hakiki proleter demokrasisidir. Diktatörlüğün kapsamı ve derinliği, somut tarihsel koşullara bağlıdır. Sosyalist devrim yolunu tutan devletlerin sayısı ne kadar artarsa, diktatörlük o denli özgürlükçü ve esnek biçimlere bürünecek, işçi demokrasisi de o denli geniş ve derinlikli olacaktır.
  10. Kapitalizmin uluslararası gelişimi, proleter devrimin uluslararası niteliğini önceden tayin etmiştir. “En azından önde gelen uygar ülkelerin birleşik eylemi, proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biridir.” Kapitalizmin daha sonraki gelişimi, gezegenimizin hem “uygar” hem de “uygarlaşmamış” tüm bölgelerini birbirine o denli sıkı kenetlemiştir ki sosyalist devrim sorunu, tamamen ve kesin bir biçimde dünya çapında bir karakter kazanmıştır. Sovyet bürokrasisi, bu temel mesele hususunda Manifesto’yu tasfiye etmeye girişmiştir. Sovyet devletinin Bonapartist yozlaşması, tek ülkede sosyalizm teorisinin sahteliğinin ezici bir ispatıdır.
  11. “Gelişimin seyri içinde sınıf ayrımları ortadan kalktığında ve tüm üretim, bütün bir ulusun devasa birliğinin ellerinde yoğunlaştığında, kamu gücü, siyasi karakterini yitirecektir.” Başka bir deyişle, devlet sönümlenir. Geriye, deli gömleğinden kurtulmuş bir toplum kalır. Sosyalizm, işte bundan başka bir şey değildir. Bunun karşıt teoremi ise şudur: SSCB’deki devlet zorunun o canavarca büyümesi, toplumun sosyalizmden uzaklaşmakta olduğunun en açık ispatıdır.
  12. İşçilerin vatanı yoktur.” Manifesto’nun bu sözleri, dar kafalılar tarafından defalarca salt ajitatif bir nükte olarak değerlendirilmiştir. Oysa hakikatte bu sözler, kapitalist “vatan” meselesinde proletaryaya akla yatkın yegâne yönergeyi sağlamıştır. İkinci Enternasyonal’in bu yönergeyi çiğnemesi, sadece Avrupa’da dört yıllık bir yıkıma yol açmakla kalmamış, dünya kültürünün bugünkü durgunluğunu da beraberinde getirmiştir. Üçüncü Enternasyonal’in ihanetinin yolunu döşediği yaklaşmakta olan yeni savaşın eşiğinde, Manifesto, kapitalist “vatan” meselesinde hâlâ en güvenilir rehber olmaya devam etmektedir.

Böylece görüyoruz ki iki genç yazarın ortaklaşa kaleme aldığı bu hayli kısa eser, kurtuluş mücadelesinin en önemli ve yakıcı meselelerine dair yeri doldurulamaz yönergeler vermeye devam etmektedir. Başka hangi kitap Komünist Manifesto ile uzaktan yakından kıyaslanabilir ki? Ancak bu durum, üretici güçlerin eşi benzeri görülmemiş gelişimi ve devasa toplumsal mücadelelerle geçen doksan yılın ardından, Manifesto’nun ne düzeltmelere ne de eklemelere ihtiyacı olduğu anlamına gelir. Devrimci düşüncenin putperestlikle hiçbir ortak yanı yoktur. Programlar ve öngörüler, insan aklının en yüce ölçütü olan deneyimin ışığında sınanır ve düzeltilir. Manifesto da düzeltme ve eklemeler gerektirir. Ne var ki bizzat tarihsel deneyimin de kanıtladığı üzere, bu düzeltme ve eklemeler ancak Manifesto’nun temelinde yatan yöntemle uyum içinde hareket edilerek başarıyla yapılabilir. Biz de bunu, en önemli birkaç örnek üzerinden göstermeye çalışacağız.

  1. Marx, hiçbir toplumsal sistemin, yaratıcı potansiyellerini tüketmeden tarih sahnesinden çekilmediğini öğretmişti.[4] Manifesto, üretici güçlerin gelişimini frenlediği için kapitalizmi sert bir dille eleştirir. Ancak o dönemde ve onu takip eden on yıllarda, bu frenleme yalnızca göreli bir nitelik taşıyordu. Şayet on dokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında ekonomiyi sosyalist temeller üzerinde örgütlemek mümkün olsaydı, büyüme temposu kıyas kabul etmez derecede yüksek olurdu. Fakat teorik olarak çürütülemez bu tez, üretici güçlerin, dünya savaşına kadar dünya ölçeğinde gelişmeye devam ettiği gerçeğini geçersiz kılmaz. Bilim ve teknolojinin en modern fetihlerine rağmen, dünya ekonomisinin mutlak durgunluk ve hatta gerileme çağı ancak son yirmi yılda başlamıştır. İnsanlık birikmiş sermayesini tüketmeye başlarken, bir sonraki savaş uygarlığın bizzat temellerini uzun yıllar boyunca yok etmekle tehdit ediyor. Manifesto’nun yazarları, kapitalizmin göreli olarak gerici bir rejimden mutlak olarak gerici bir rejime dönüşmesinden çok önce tasfiye edileceğini düşünmüşlerdi. Bu dönüşüm ancak şimdiki kuşağın gözleri önünde nihai şeklini aldı ve çağımızı savaşlar, devrimler ve faşizm çağına dönüştürdü.
  2. Marx ve Engels’in tarihsel zamanlama konusundaki yanılgısı, bir yandan kapitalizmin bağrında gizli olan gelecekteki potansiyellerin küçümsenmesinden, öte yandan proletaryanın devrimci olgunluğunun abartılmasından kaynaklanıyordu. 1848 Devrimi, Manifesto’nun hesapladığı gibi sosyalist bir devrime dönüşmedi; aksine, Almanya için muazzam bir kapitalist yükselişin önünü açtı. Paris Komünü, başında çelikleşmiş bir devrimci parti bulunmaksızın proletaryanın iktidarı burjuvaziden söküp alamayacağını kanıtladı. Bu arada, onu takip eden uzun soluklu kapitalist refah dönemi, devrimci öncünün eğitimini değil, aksine işçi aristokrasisinin burjuva yozlaşmasını beraberinde getirdi. Bu yozlaşma da, proleter devrimin önündeki başlıca fren haline geldi. Eşyanın tabiatı gereği, Manifesto’nun yazarlarının bu “diyalektiği” öngörmeleri mümkün değildi.
  3. Manifesto açısından kapitalizm, serbest rekabetin krallığıydı. Sermayenin giderek artan yoğunlaşmasına işaret etmekle birlikte, Manifesto, çağımızın egemen kapitalist biçimi ve sosyalist ekonominin en önemli önkoşulu haline gelen tekel gerçeğine dair gerekli sonucu çıkarmamıştı. Marx, serbest rekabetin tekele dönüşme eğilimini ancak daha sonra, Kapital‘de ortaya koydu. Tekelci kapitalizmin bilimsel tahlilini Emperyalizm eserinde yapan ise Lenin oldu.
  4. Yazarlar, İngiltere’deki “sanayi devrimi” örneğinden hareketle, ara sınıfların tasfiye sürecini yani zanaatın, küçük ticaretin ve köylülüğün toptan proleterleşmesini fazlasıyla tek yanlı resmetmişlerdi. Aslına bakılırsa, rekabetin kör kuvvetleri, bu hem ilerici hem de barbarca işi tamamlamaktan henüz çok uzaktır. Kapitalizm küçük-burjuvaziyi, onu proleterleştirdiğinden çok daha hızlı bir oranda yıkıma uğratmıştır. Dahası, burjuva devleti uzun süredir bilinçli politikasını, küçük-burjuva katmanların yapay olarak ayakta tutulmasına yöneltmiştir. Karşı kutupta ise teknolojinin gelişimi ve büyük sanayinin rasyonelleştirilmesi, kronik işsizliği beslemekte ve küçük burjuvazinin proleterleşmesini sınırlamaktadır. Aynı zamanda kapitalizmin gelişimi, teknisyenler, yöneticiler ve ticari çalışanlardan oluşan geniş katmanların, kısacası sözde “yeni orta sınıf”ın büyümesini olağanüstü ölçüde hızlandırmıştır. Sonuç olarak, Manifesto’nun yok oluşuna bu denli kesin bir dille işaret ettiği ara sınıflar, Almanya gibi son derece sanayileşmiş bir ülkede bile nüfusun yaklaşık yarısını oluşturmaktadır. Ne var ki bu köhnemiş küçük-burjuva katmanların yapay biçimde ayakta tutulması toplumsal çelişkileri hiçbir biçimde hafifletmez; tersine, onlara özel bir habislik katar ve sürekli işsizler ordusuyla birlikte kapitalizmin çürümesinin en uğursuz ifadesini oluşturur.
  5. Devrimci bir dönem için hesaplanmış olan Manifesto, ikinci bölümün sonunda kapitalizmden sosyalizme doğrudan geçiş dönemine tekabül eden on talep içerir. Marx ve Engels, 1872 önsözünde bu taleplerin kısmen eskidiğini ve her halükarda sadece tali bir öneme sahip olduğunu beyan etmişlerdi. Reformistler ise bu değerlendirmeye dört elle sarılarak, geçişsel devrimci taleplerin yerini sonsuza dek Sosyal demokrat “asgari programa” bıraktığı şeklinde yorumladılar; bilindiği üzere bu program, burjuva demokrasisinin sınırlarını aşmaz. Aslına bakılırsa, Manifesto’nun yazarları geçiş programlarına dair o ana düzeltmeyi oldukça kesin bir şekilde belirtmişlerdi: “İşçi sınıfı mevcut devlet aygıtını basitçe ele geçirip kendi amaçları için kullanamaz.”[5] Başka bir deyişle, bu düzeltme burjuva demokrasisi fetişizmine karşı yöneltilmişti. Marx daha sonra kapitalist devletin karşısına, Komün tipi devleti koydu. Bu “tip”, daha sonra sovyetlerin çok daha somut biçimine büründü. Bugün sovyetler ve işçi denetimi olmaksızın devrimci bir program olamaz. Geri kalanına gelince, barışçıl parlamenter faaliyet çağında “arkaik” görünen Manifesto’nun o on talebi, bugün gerçek önemini tamamen geri kazanmıştır. Öte yandan Sosyal demokrat “asgari program” umutsuzca köhneleşmiştir.
  6. Manifesto, “Alman burjuva devriminin (…) hemen ardından gelecek bir proleter devrimin başlangıcı olacağı” beklentisini, Avrupa uygarlığının on yedinci yüzyıl İngilteresi ve on sekizinci yüzyıl Fransası’na kıyasla çok daha ileri koşullara sahip oluşuna ve proletaryanın çok daha gelişmiş bulunmasına dayandırıyordu. Bu öngörüdeki hata yalnızca zamanlamada değildi. 1848 Devrimi birkaç ay içinde gösterdi ki tam da daha ileri koşullar altında, burjuva sınıflarının hiçbiri devrimi nihayete erdirme yeteneğine sahip değildir. Büyük ve orta burjuvazi, toprak sahipleriyle çok sıkı bağlara sahiptir ve kitlelerin korkusuyla eli kolu bağlanmıştır. Küçük-burjuvazi ise çok bölünmüştür ve üst liderliğinde büyük burjuvaziye fazlasıyla bağımlıdır. Avrupa ve Asya’daki sonraki tüm gelişim seyrinin kanıtladığı gibi, burjuva devrimi tek başına ele alındığında, genel olarak artık tamamlanamaz. Toplumun feodal döküntülerden tamamen temizlenmesi ancak burjuva partilerin etkisinden kurtulmuş proletaryanın, köylülüğün başına geçip kendi devrimci diktatörlüğünü kurması şartıyla düşünülebilir. Böylece burjuva devrimi, sosyalist devrimin ilk aşamasıyla iç içe geçer ve daha sonra onun içinde erir. Ulusal devrim, böylelikle dünya devriminin bir halkası haline gelir. Ekonomik temelin ve tüm toplumsal ilişkilerin dönüşümü, sürekli (kesintisiz) bir karakter kazanır.

Asya, Latin Amerika ve Afrika’nın geri kalmış ülkelerindeki devrimci partiler için, demokratik devrim ile proletarya diktatörlüğü –ve dolayısıyla uluslararası sosyalist devrim– arasındaki organik bağın net bir şekilde anlaşılması, bir ölüm kalım meselesidir.

  1. Manifesto, kapitalizmin geri ve barbar ülkeleri kendi girdabına nasıl sürüklediğini tasvir ederken, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerin bağımsızlık mücadelelerine hiçbir gönderme yapmaz. Marx ve Engels, toplumsal devrimi “en azından önde gelen uygar ülkelerde” önümüzdeki birkaç yılın meselesi olarak gördükleri ölçüde, sömürge sorunu da onlar için ezilen ulusların bağımsız bir hareketinin sonucu olarak değil, kapitalizmin metropol merkezlerinde proletaryanın zaferiyle otomatik olarak çözülüyordu. Bu nedenle, sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki devrimci strateji sorunlarına Manifesto’da hiç değinilmemiştir. Oysa bu sorunlar, bağımsız bir çözüm talep etmektedir. Örneğin şu gayet açıktır ki “ulusal vatan” kavramı, gelişmiş kapitalist ülkelerde en meşum tarihsel fren haline gelmişken, bağımsız bir varoluş için mücadele etmek zorunda olan geri kalmış ülkelerde, hâlâ nispeten ilerici bir faktör olmaya devam etmektedir.

“Komünistler,” diye ilan eder Manifesto, “her yerde mevcut toplumsal ve siyasal düzene karşı her devrimci hareketi desteklerler.” Renkli ırkların emperyalist efendilerine karşı hareketi, mevcut düzene karşı en önemli ve en güçlü hareketlerden biridir ve bu nedenle beyaz ırkın proletaryasının tam, koşulsuz ve sınırsız desteğini gerektirir. Ezilen uluslar için devrimci stratejiyi geliştirme onuru ise öncelikle Lenin’e aittir.

  1. Manifesto’nun –yöntem açısından değil ama materyal açısından– en eskimiş bölümü, on dokuzuncu yüzyılın ilk yarısındaki “sosyalist” literatürün eleştirisi (üçüncü bölüm) ve Komünistlerin çeşitli muhalefet partileri karşısındaki konumunun tanımlanmasıdır (dördüncü bölüm). Manifesto’da sıralanan hareketler ve partiler, ya 1848 Devrimi ya da onu takip eden karşı-devrim tarafından öylesine şiddetle silinip süpürülmüştür ki, bugün adlarını ancak bir tarih sözlüğünde bulmak mümkündür. Ne var ki bu bölümde de Manifesto, günümüzde bize belki de bir önceki kuşağa olduğundan daha yakındır. İkinci Enternasyonal’in çiçek açtığı ve Marksizmin bölünmez bir hâkimiyet kurmuş gibi göründüğü çağda, Marksizm öncesi sosyalizmin fikirleri kesin biçimde geçmişe itilmiş sayılabilirdi. Bugün ise durum farklıdır. Sosyal demokrasinin ve Komünist Enternasyonalin çürümesi, her adımda canavarca ideolojik nüksetmelere yol açmaktadır. Bunak düşünce, adeta çocuklaşmış gibidir. Her şeyi kurtaracak sihirli formüller arayışındaki çöküş çağının peygamberleri, bilimsel sosyalizm tarafından çoktan toprağa verilmiş olan doktrinleri yeniden keşfediyorlar.

Muhalefet partileri meselesine gelince, aradan geçen on yılların en köklü değişiklikleri getirdiği alan tam da burasıdır. Bu durum, yalnızca eski partilerin çoktan yenileri tarafından bir kenara itilmiş olması anlamında değil, aynı zamanda partilerin bizzat kendi niteliklerinin ve birbirleriyle olan karşılıklı ilişkilerinin, emperyalizm çağının koşullarında radikal bir biçimde değişmiş olması anlamında da geçerlidir. Dolayısıyla Manifesto, Komünist Enternasyonal’in ilk dört kongresinin en önemli belgeleriyle, Bolşevizmin temel literatürüyle ve Dördüncü Enternasyonal konferanslarının kararlarıyla okunmalıdır, açımlanmalıdır.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Marx’a göre hiçbir toplumsal düzen, içinde barındırdığı potansiyelleri tüketmeden tarih sahnesinden çekilmez. Ne var ki köhnemiş bir toplumsal düzen bile yerini yeni bir düzene direnç göstermeksizin bırakmaz. Toplumsal rejimlerdeki bir değişim, sınıf mücadelesinin en sert biçimini yani devrimi şart koşar. Eğer proletarya, şu veya bu nedenle miadını doldurmuş burjuva düzenini cüretkâr bir darbeyle yıkmaktan aciz kalırsa, o vakit finans kapital, istikrarsız egemenliğini koruma mücadelesinde, bizzat kendisinin yıkıma uğrattığı ve demoralize ettiği küçük-burjuvaziyi faşizmin pogrom ordusuna dönüştürmekten başka hiçbir şey yapamaz. Sosyal demokrasinin burjuva yozlaşması ile küçük-burjuvazinin faşist yozlaşması, birbirine neden-sonuç ilişkisiyle bağlıdır.

İçinde bulunduğumuz dönemde Üçüncü Enternasyonal, emekçileri aldatma ve demoralize etme işini tüm ülkelerde İkinci Enternasyonal’den çok daha pervasızca yerine getirmektedir. İspanyol proletaryasının öncüsünü katleden Moskova’nın dizginlerinden boşanmış kiralık uşakları,[6] faşizme giden yolu döşemekle kalmamakta, aynı zamanda onun işinin azımsanmayacak bir kısmını da bizzat icra etmektedir. Uluslararası devrimin uzayan krizi, giderek insanlık kültürünün krizine dönüşürken, özünde devrimci önderlik krizine indirgenebilir.

Komünist Parti Manifestosu’nun en kıymetli halkasını oluşturduğu o büyük geleneğin mirasçısı olarak Dördüncü Enternasyonal, eski görevlerin çözümü için yeni kadrolar yetiştirmektedir. Teori, genelleştirilmiş gerçekliktir. Devrimci teoriye yönelik dürüst bir tutumda, toplumsal gerçekliği yeniden inşa etmeye duyulan o tutkulu arzu ifade bulur. Kara Kıta’nın güneyinde, Manifesto’yu Afrikaans diline ilk çevirenlerin bizim yoldaşlarımız olması, Marksist düşüncenin bugün yalnızca Dördüncü Enternasyonal’in sancağı altında yaşadığı gerçeğinin bir başka somut göstergesidir. Gelecek, ona aittir. Komünist Manifesto’nun yüzüncü yıldönümü kutlandığında, Dördüncü Enternasyonal gezegenimizdeki belirleyici devrimci güç haline gelmiş olacaktır.

30 Ekim 1937

 

Çeviri tarihi: Şubat 2026

Çeviren: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu

 

[1] Epigon (epigone), Yunanca kökenli bir terim olup “ardıl” ve “sonradan gelen” anlamına gelir. Sanat ve edebiyat tarihinde büyük ustaları taklit eden ancak onların yaratıcılığından yoksun ardıllar için kullanılır. Troçki bu terimi, Lenin’in ölümünün ardından Bolşevik Partinin ve Komünist Enternasyonal’in liderliğini ele geçiren Stalinist bürokrasi ve Komünist Enternasyonal’in yozlaşmış önderlikleri için aşağılayıcı bir anlamda kullanır. Bu kullanımda epigon, devrimci Marksist mirası yaratıcı biçimde geliştirmek yerine onu dogmatik kalıplara hapseden, teorik derinlikten ve enternasyonalist perspektiften yoksun “taklitçi ardıl”ı ifade eder.

[2] Yoksullaşma Teorisi (Pauperization/Immiseration): Marx’ın kapitalist birikimin genel yasası çerçevesinde ortaya koyduğu temel tezlerden biridir. Marx, kapitalizm geliştikçe bir kutupta sermaye ve zenginliğin yoğunlaştığını, diğer kutupta işçi sınıfı açısından yoksulluğun ve güvencesizliğin büyüdüğünü, sömürünün derinleştiğini ortaya koyar. Marx’ın politik iktisat eleştirisinde bu süreç genellikle iki boyutta ele alınır. Birincisi, göreli yoksullaşma: İşçi sınıfının yaşam standartları mutlak olarak artsa bile, yarattığı toplumsal zenginlikten aldığı payın sermayeye kıyasla sürekli daralmasıdır. İkincisi, mutlak yoksullaşma: Özellikle kriz dönemlerinde reel ücretlerin, alım gücünün ve yaşam koşullarının gerilemesi, işsizliğin ve “yedek sanayi ordusu”nun artan ölçüde büyümesidir. Bernstein gibi reformistler, 19. yüzyıl sonunda başlayan ve 1914’e kadar süren ekonomik büyüme döneminde bu tezin geçersizleştiğini ileri sürmüşlerdir. Troçki ise bu metinde, emperyalizm çağında tekelci kapitalizmin yarattığı krizler, kitlesel işsizlik ve toplumsal yıkımların, Marx’ın öngörüsünü daha yüksek bir düzeyde doğruladığını vurguluyor. Nitekim İkinci Dünya Savaşı sonrasında burjuvazinin devrim korkusuyla devreye soktuğu sosyal devlet uygulamaları neoliberal politikalarla ortadan kaldırılmış ve işçi sınıfının tüm kazanımları yok edilmiştir. Bugün bir avuç süper zenginin, dünya nüfusunun yarısından fazlasının (yaklaşık 4 milyar insan) toplam servetinden daha büyük bir servete sahip olması, kapitalizmin toplumsal eşitsizliği nasıl korkunç boyutlara ulaştırdığını ve Marx’ın tarihsel öngörüsünün ne denli haklı olduğunu çarpıcı biçimde ortaya koymaktadır.

[3] Anarko-sendikalizm ve devlet konusunda İspanya deneyimi; Troçki, anarşizmin devlet ve siyasi iktidar konusunda ayakları yere basmayan tutumunun devrim anında nasıl stratejik bir zafiyete dönüştüğünü İspanya İç Savaşı (1936-1939) deneyimi üzerinden analiz eder. 1936’da faşist darbeye karşı özellikle Katalonya’da fiili bir ikili iktidar durumu ortaya çıkmış, anarko-sendikalist CNT-FAI önderliği belirleyici bir güç haline gelmişti. Ancak anarşist önderlik, devlet ve otorite karşıtlığı anlayışı doğrultusunda siyasal iktidar almayı reddetti, bir işçi devletinin kurulması için işçi sınıfına önderlik etmedi. “İktidarı ele almamamızın nedeni bunu yapmaya gücümüzün yetmemesi değildi. Bunu istemedik çünkü her türlü diktatörlüğe karşıydık” diyen anarşistlerin soyut, sınıflar üstü, devletin akşamdan sabaha kendiliğinden ortadan kalkacağına dair ütopik düşüncesi işçi sınıfına büyük zarar verdi. İktidarın boşluk tanımadığını dile getiren Troçki, şöyle yazıyordu: “İktidarı ele geçirmeyi reddetmek onu sömürücülerin elinde bırakmak demektir. Böylelikle bu sınıf programını hayata geçirme fırsatı elde eder.” Anarşistlerin devleti ideolojik olarak reddetmeleri onu kendiliğinden ortadan kaldırmaya yetmiyordu. Nitekim önce iktidarı almayı reddetmeleri ve fakat daha sonra Cumhuriyetçi hükümete katılmaları, nasıl siyasal bir açmaza düştüklerini gösterir. Burjuva devlet aygıtı parçalanıp yerine yeni bir proleter iktidar kurulmadığı için, bu stratejik zafiyet İspanyol Devriminin yenilgisine giden sürecin temel etkenlerinden biri olmuştur. Bu konuda Troçki’nin İspanya üzerine yazıları incelenebilir. Bkz; Troçki, İspanyol Devrimi, Yazın Yayıncılık.

[4] Troçki, Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı’daki ünlü cümlelerine gönderme yapıyor: “İçerebildiği bütün üretici güçler gelişmeden önce, bir toplumsal oluşum asla yok olmaz; yeni ve daha yüksek üretim ilişkileri, bu ilişkilerin maddî varlık koşulları, eski toplumun bağrında çiçek açmadan, asla gelip yerlerini almazlar. Onun içindir ki, insanlık kendi önüne, ancak çözüme bağlayabileceği sorunları koyar, çünkü yakından bakıldığında, her zaman görülecektir ki sorunun kendisi ancak onu çözüme bağlayacak olan maddî koşulların mevcut olduğu ya da gelişmekte bulunduğu yerde ortaya çıkar. Sol Yay. s.26

[5] Bu konu Marx ve Engels tarafından Manifesto’nun 1872 Almanca Basımına Önsöz’de ve ayrıca Engels tarafınan Manifesto’nun 1888 İngilizce Basımına Önsöz’de ele alınır.

[6] “Moskova’nın kiralık uşakları…” Troçki bu ifadeyle, İspanya İç Savaşı sırasında Cumhuriyetçi saflarda faaliyet gösteren Sovyet gizli polisi (NKVD, eski adıyla GPU) ajanlarını ve onların denetimindeki özel birlikleri kastediyor. Mayıs 1937’de Barselona’da işçiler ile hükümet güçleri arasında yaşanan çatışmaların ardından Sovyet temsilcilerinin ve Stalinist İspanya Komünist Partisinin (PCE) baskısıyla anarşistler (CNT-FAI) pasifize edildi ve bağımsız devrimci Marksist bir parti olan POUM (Marksist Birleşik İşçi Partisi) yasadışı ilan edildi. POUM lideri Andrés Nin, Sovyet gizli servisi NKVD ajanları tarafından kaçırılarak işkenceyle öldürüldü; yüzlerce devrimci işçi, milis ve enternasyonalist gönüllü hapsedildi veya yargısız infaz edildi. Troçki, işçi sınıfının devrimci öncüsünü fiziksel olarak yok ederek İspanya’da faşizmin zaferine zemin hazırlayan bu aygıtı, “Moskova’nın dizginlerinden boşanmış kiralık uşakları” olarak tanımlıyor. Troçki, Andrés Nin’in GPU Ajanlarınca Öldürülmesi başlıklı makalesinde (8 Ağustos 1937) şöyle yazıyordu: “O, İspanya proletaryasının diplomatik düzenbazlıklardan ve Moskova’da iktidardaki kliğin entrikalarından bağımsızlığını sağlamaya çalıştı. POUM’un Stalin’in ellerinde bir oyuncak olmasını istemedi. İspanyol proletaryasının çıkarlarına karşı GPU ile işbirliğini reddetti. Bu onun tek suçuydu. Ve bu suçunun bedelini hayatıyla ödedi.”

Lenin ve Bolşevik Partinin Özgünlüğü