Çeviri Tarihi: Temmuz 2025
Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm
Kaynak: Karl Marx-A Brief Biographical Sketch With an Exposition of Marxism- https://www.marxists.org/archive/lenin/works/1914/granat
Lenin, bu makaleyi, o dönemde Rusya’nın en çok okunan ansiklopedisi olan Granat Kardeşler’in yayımladığı Ansiklopedik Sözlük için yazdı. Lenin, 1918’de makalenin broşür baskısı için yazdığı önsözde, yazım tarihini belleğine dayanarak 1913 olarak belirtmiştir. Oysa gerçekte makaleye 1914 baharında Poronin’de (Galiçya-Polonya) başlamış ancak Pravda gazetesindeki ve parti faaliyetlerindeki yoğunluğu nedeniyle çalışmaya ara vermek zorunda kalmıştır. Lenin, makaleye ancak aynı yıl Eylülde, Bern’e taşındıktan sonra yeniden dönebilmiş ve çalışmayı Kasımın ilk yarısında tamamlamıştır.
Makale, 1915 yılında Ansiklopedik Sözlük’ün 28. cildinde, “Marksizm Bibliyografyası” ekiyle birlikte yayımlanmıştır. Mahlas olarak “V. İlyin” kullanılmıştır. Ancak sansür nedeniyle editörler, Sosyalizm ve Proletaryanın Sınıf Mücadelesindeki Taktikleri başlıklı iki bölümü metinden çıkarmış ve metinde çeşitli değişiklikler yapmışlardır. 1918 yılında makaleyi broşür biçiminde yeniden yayımlayan Priobi Yayınevi, bu baskıda “Bibliyografya”ya yer vermemiştir.
Makaleye ait tam metin, Lenin’in elyazmasına dayanarak ilk kez Sovyetler Birliği Komünist Partisi Merkez Komitesine bağlı Lenin Enstitüsü tarafından yayımlanmıştır. Bu baskı, 1925 yılında çıkan Marx, Engels, Marksizm başlıklı derlemede yer almıştır.
Önsöz
Karl Marx hakkında kaleme aldığım ve şimdi müstakil olarak yayımlanan bu makale, yanılmıyorsam 1913 yılında Granat Ansiklopedisi için yazılmıştı. Makalenin sonunda, büyük ölçüde yabancı kaynaklardan oluşan oldukça ayrıntılı bir Marx literatürü bibliyografyası da yer almaktaydı. Bu bibliyografya, eldeki baskıda çıkarılmıştır. Ansiklopedinin editörleri, sansür gerekçesiyle, Marx’ın devrimci taktiklerini ele alan bölüm olan makalenin son kısmını da yayından çıkarmışlardır. Ne yazık ki o bölümü yeniden yayımlayamıyorum; çünkü müsveddesi Krakow ya da İsviçre’de bir yerde kalan evraklarım arasında bulunuyor. Sadece şunu hatırlıyorum: Yazının sonuç kısmında, Marx’ın 16 Nisan 1856 tarihli Engels’e yazdığı mektuptan şu satırları aktarmıştım: “Almanya’daki tüm mesele, proleter devrimin, köylü savaşının ikinci bir baskısıyla desteklenip desteklenemeyeceğine bağlıdır. O zaman iş muazzam olur.”[1]
Bugün sosyalizme tam anlamıyla ihanet edip burjuvaziye sığınan Menşeviklerimiz, bu sözü ve yaklaşımı 1905’ten beri hiç anlayamadı.
N. Lenin
Moskova, 14 Mayıs 1918
KARL MARX
Karl Marx, yeni takvime göre 5 Mayıs 1818’de, Ren Prusyası’na bağlı Trier kentinde doğdu. Babası, 1824 yılında Protestanlığa geçen Yahudi bir avukattı. Aile hali vakti yerinde, kültürlü ancak devrimci olmayan bir çevreden geliyordu. Marx, Trier’deki Gymnasium’u (yüksek dereceli lise) bitirdikten sonra üniversiteye başladı; önce Bonn, sonra Berlin Üniversitesinde öğrenim gördü. Hukuk eğitimi aldıysa da asıl olarak tarih ve felsefe alanlarında yoğunlaştı. 1841 yılında, Epikuros’un felsefesi üzerine yazdığı doktora teziyle üniversite eğitimini tamamladı. Bu dönemde, düşünsel olarak Hegelci idealizmin etkisi altındaydı. Berlin’de, Hegel’in felsefesinden ateist ve devrimci sonuçlar çıkarmaya çalışan Bruno Bauer ve diğerlerinden oluşan “Sol Hegelciler” çevresine katıldı.
Üniversite eğitimini tamamladıktan sonra Marx, akademisyen olma umuduyla Bonn’a geçti. Fakat 1832’de Ludwig Feuerbach’ı kürsüsünden etmiş ve 1836’da yeniden üniversiteye dönmesine izin vermemiş, 1841’de ise genç profesör Bruno Bauer’in Bonn’da ders vermesini yasaklamış olan hükümetin gerici politikaları, Marx’ın akademik kariyer düşüncesinden vazgeçmesine neden oldu. O dönemde, Almanya’da Sol Hegelci görüşler hızla yayılıyordu. Feuerbach, özellikle 1836’dan sonra, teolojiyi eleştirmeye ve materyalizme yönelmeye başlamış, bu yaklaşım 1841’de yayımladığı Hristiyanlığın Özü adlı eserle felsefesinde belirleyici hâle gelmişti. 1843 yılında ise Geleceğin Felsefesinin İlkeleri başlıklı çalışması yayımlandı. Engels, bu Feuerbach eserleri hakkında sonradan şöyle yazacaktı: “Bu kitapların özgürleştirici etkisini ancak bizzat yaşamış olan anlayabilir. Biz yani Sol Hegelciler, Marx da dâhil, bir anda Feuerbachçı olduk.” Aynı dönemde, Ren bölgesinde bazı radikal burjuvalar, Sol Hegelcilerle ilişki hâlindeydi ve Köln’de muhalif bir gazete olan Rheinische Zeitung’u kurdular (ilk sayısı 1 Ocak 1842’de çıktı). Marx ve Bruno Bauer, gazetenin başyazarlığına davet edildi. Ekim 1842’de Marx genel yayın yönetmeni oldu ve Bonn’dan Köln’e taşındı. Marx’ın yönetimi altında gazetenin devrimci-demokratik çizgisi giderek belirginleşti. Hükümet önce gazete üzerinde çiftli ve üçlü sansür uyguladı, ardından da 1 Ocak 1843’te gazetenin kapatılmasına karar verdi. Marx, bu tarihten önce istifa etmek zorunda kaldı. Ancak istifası gazeteyi kurtarmaya yetmedi ve Rheinische Zeitung, Mart 1843’te yayın hayatına son verdi. Engels, Marx’ın bu gazeteye katkıları arasında (Bibliyografya’ya bakınız) özellikle Mosel Vadisi’nde[2] yaşayan bağcı köylülerin durumu hakkında yazdığı makaleyi ayrıca anmaya değer bulur. Marx’ın gazetecilik faaliyetleri, onun ekonomi politik alanındaki bilgisinin yetersiz olduğunu görmesini sağladı ve bu alandaki çalışmalara büyük bir tutkuyla yöneldi.
1843 yılında Marx, öğrenci yıllarında nişanlandığı çocukluk arkadaşıyla, Jenny von Westphalen ile Kreuznach’ta evlendi. Eşi, Prusya soylularına mensup, gerici bir aileden geliyordu; Jenny’nin ağabeyi, Prusya İçişleri Bakanlığı görevini en baskıcı dönemlerden biri olan 1850-1858 yılları arasında yürütmüştü. Aynı yılın sonbaharında Marx, Arnold Ruge (1802-1880 arasında yaşadı. Sol Hegelci, 1825-1830 yılları arasında hapis yattı; 1848 sonrasında siyasal sürgün, 1866-1870 arasında Bismarck yanlısı bir çizgiye kaydı) ile birlikte yurtdışında radikal bir dergi yayımlamak amacıyla Paris’e gitti. Bu işbirliğinden doğan Deutsch-Französische Jahrbücher-Alman-Fransız Yıllıklarının yalnızca tek sayısı yayınlandı.[3] Dergi, Almanya’da gizlice dağıtımın zorluğu ve Ruge ile yaşanan görüş ayrılıkları nedeniyle devam ettirilemedi. Marx’ın bu dergide yayımlanan makaleleri, onun artık bir devrimci olduğunu açıkça ortaya koyuyordu. Marx, “var olan her şeyin amansız eleştirisini” ve özellikle “silahlı eleştiriyi”[4] savunuyor, çağrısını ise doğrudan kitlelere ve proletaryaya yöneltiyordu.
Eylül 1844’te Friedrich Engels birkaç günlüğüne Paris’e geldi ve bu tarihten itibaren Marx’ın en yakın dostu oldu. İkisi birlikte, o dönemde Paris’te kaynaşmakta olan devrimci çevrelerin yaşamına aktif biçimde katıldılar (Bu dönemde özellikle Proudhon’un[5] öğretisi etkiliydi; Marx 1847’de yayımlanan Felsefenin Sefaleti adlı eserinde bu görüşleri yerle bir edecekti). Küçük burjuva sosyalizminin çeşitli biçimlerine karşı keskin bir mücadele yürütürken, devrimci proleter sosyalizminin yani komünizmin (Marksizmin) teori ve taktiklerini birlikte oluşturdular (Bu döneme ait, 1844-1848 arası Marx’ın yapıtları için bkz: Bibliyografya). Prusya hükümetinin ısrarlı talebi üzerine Marx, 1845’te “tehlikeli bir devrimci” olarak Paris’ten sınır dışı edildi ve Brüksel’e geçti. 1847 baharında Marx ve Engels, Komünistler Birliği adında gizli bir propaganda örgütüne katıldılar.[6] Aynı yılın Kasım ayında Londra’da toplanan Birlik’in İkinci Kongresi’nde etkin bir rol üstlendiler ve Kongre’nin isteği üzerine, Şubat 1848’de yayımlanacak olan ünlü Komünist Manifesto’yu birlikte kaleme aldılar. Bu eser, dehanın açıklığı ve parlaklığıyla, materyalizmle tutarlı ve toplumsal yaşam alanını da kapsayan yepyeni bir dünya görüşü sunar; gelişmenin en kapsamlı ve derin kuramı olarak diyalektiği, sınıf mücadelesi teorisini ve proletaryanın –yeni, komünist toplumu yaratacak olan sınıfın– dünya tarihsel devrimci rolünü ortaya koyar.
1848 Şubat Devriminin patlak vermesiyle birlikte Marx, Belçika’dan sınır dışı edildi. Paris’e döndü ve Mart Devriminin ardından Almanya’nın Köln kentine geçti. Burada, 1 Haziran 1848 ile 19 Mayıs 1849 tarihleri arasında Neue Rheinische Zeitung (Yeni Ren Gazetesi) yayımlandı; Marx, gazetenin genel yayın yönetmenliğini üstlendi.[7] Yeni teori yani devrimci proleter sosyalizmi, 1848-49 devrimci olaylarının seyriyle görkemli biçimde doğrulandı; tıpkı sonrasında, dünya çapındaki bütün işçi sınıfı ve demokratik hareketlerce defalarca doğrulandığı gibi. Karşı-devrimin zaferi üzerine önce Marx hakkında dava açıldı (9 Şubat 1849’da beraat etti), ardından 16 Mayıs 1849’da Almanya’dan sürgün edildi. Önce Paris’e gitti; ancak 13 Haziran 1849 gösterisinin[8] ardından burada da istenmeyen kişi ilan edilerek sınır dışı edildi. Sonrasında Londra’ya yerleşti ve hayatının geri kalanını orada geçirdi.
Sürgünlük yaşamı Marx için son derece zorlu geçti. Bu durum, 1913’te yayımlanan Marx ile Engels arasındaki mektuplaşmalardan açıkça anlaşılır. Yoksulluk, Marx ve ailesinin üzerine adeta çökmüştü. Engels’in sürekli ve özverili maddi desteği olmasaydı, Marx yalnızca Kapital’i tamamlayamamakla kalmaz, yoksulluğun ağırlığı altında ezilip yok olurdu. Üstelik o dönemde egemen olan küçük burjuva sosyalizmi anlayışları ve genel olarak proleter olmayan sosyalist eğilimler, Marx’ı sürekli ve amansız bir ideolojik mücadeleye zorladı; zaman zaman da en vahşi ve iğrenç kişisel saldırılara karşı kendini savunmak zorunda kaldı (Herr Vogt[9] adlı eseri bu bağlamda kaleme aldı). Sürgünlerin çevresinden uzak durmayı tercih eden Marx, tarihsel nitelikte birçok çalışmasında materyalist kuramını geliştirdi; esas olarak politik ekonomi alanındaki incelemelere yoğunlaştı. Marx, 1859 tarihli Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı ve 1867’de yayımlanan Kapital’in birinci cildiyle birlikte bilimi devrimcileştirdi (bakınız aşağıda; “Marksist Öğreti”).
1850’lerin sonlarında ve 1860’larda demokratik hareketlerin yeniden canlanması, Marx’ı pratik siyasal faaliyete geri döndürdü. 28 Eylül 1864’te, Londra’da Uluslararası Emekçiler Birliği –meşhur Birinci Enternasyonal– kuruldu. Marx, bu örgütün kalbi ve ruhuydu; ilk Çağrı metninin ve birçok karar, bildiri ve manifestonun yazarıydı. Marx, Mazzini, Proudhon, Bakunin, İngiltere’deki liberal sendikalizm ve Almanya’daki Lassallecı sağa eğilimli salınımlar gibi proleter olmayan ya da Marksizm öncesi sosyalizmin çeşitli biçimlerini birleştirme ve aynı zamanda tüm bu mezhep ve akımların teorileriyle mücadele etme sürecinde, farklı ülkelerdeki işçi sınıfı mücadelesi için ortak bir taktik geliştirdi. Paris Komününün (1871) yenilgisi sonrasında –ki Marx, bu devrimci ayaklanmayı Fransa’da İç Savaş adlı eserinde derinlikli, kesin, parlak ve etkili bir biçimde çözümlemiştir– ve Bakunin’in neden olduğu bölünmeyle, Enternasyonal artık Avrupa’da varlığını sürdüremez hâle geldi. Marx, Enternasyonal’in 1872 Lahey Kongresinden sonra, Enternasyonal’in Genel Konseyinin tarihsel görevini yerine getirdiğini belirtti ve artık işçi hareketinin tüm dünyada çok daha geniş çaplı bir gelişme sürecine gireceğini ifade etti: Bu yeni dönemde hareket, kapsam bakımından büyüyecek ve tek tek ulusal devletlerde kitle temelli sosyalist işçi partileri biçiminde örgütlenecekti.
Marx’ın sağlığı, Enternasyonal’de yürüttüğü yoğun siyasal çalışmalar ve ondan daha yorucu olan teorik uğraşları nedeniyle büyük ölçüde yıprandı. Politik ekonominin yeniden biçimlendirilmesi yönündeki çalışmalarına ve Kapital’i tamamlama çabasına devam etti. Bu uğurda çok sayıda yeni materyal topladı ve çeşitli dilleri, örneğin Rusçayı inceledi. Ne var ki sağlığının giderek bozulması, Kapital’i tamamlamasını engelledi.
Marx’ın eşi, 2 Aralık 1881’de yaşamını yitirdi. Marx ise 14 Mart 1883’te, koltuğunda huzur içinde hayata gözlerini yumdu. Londra’daki Highgate Mezarlığında, eşinin yanına defnedildi. Marx’ın çocuklarından bazıları, ailenin yoksulluk içinde yaşadığı Londra yıllarında henüz küçük yaştayken yaşamını yitirdi. Üç kızı, İngiliz ve Fransız sosyalistleriyle evlendi: Eleanor Aveling, Laura Lafargue ve Jenny Longuet. Sonuncusunun oğlu, Fransız Sosyalist Partisi üyesidir.
MARKSİST ÖĞRETİ
Marksizm, Marx’ın görüşlerinin ve öğretisinin oluşturduğu bütünlüklü bir sistemdir. Marx, 19. yüzyılın üç büyük düşünsel akımını ve aynı zamanda insanlığın en gelişkin üç ülkesini temsil eden şu gelenekleri sürdüren ve tamamlayan bir dâhiydi: Klasik Alman felsefesi, klasik İngiliz ekonomi politiği ve Fransız sosyalizmi ile onun genelde Fransız devrimci düşüncesiyle birleşen biçimleri. Düşmanları tarafından bile teslim edilen görüşlerinin tutarlılığı ve bütünlüğü, Marx’ın düşünce sistemini sadece çağdaş materyalizmin ve bilimsel sosyalizmin temeli değil, aynı zamanda dünyanın tüm uygar ülkelerinde işçi sınıfı hareketinin kuramı ve programı hâline getirmiştir. Bu nedenle, Marksizmin temel içeriğini yani Marx’ın iktisat öğretisini [eleştirisini-çn] açıklamaya geçmeden önce, onun dünya görüşünü genel hatlarıyla özetlememiz zorunludur.
Felsefi Materyalizm
Görüşlerinin biçimlenmeye başladığı 1844-45 yıllarından itibaren Marx bir materyalistti ve özellikle Ludwig Feuerbach’ın izinden gidiyordu. Ancak sonrasında Feuerbach’ın zayıf noktasını, materyalizminin yeterince tutarlı ve kapsamlı olmamasında gördü. Marx’a göre Feuerbach’ın tarihsel ve “çağ açıcı” önemi, Hegel’in idealizmiyle kesin bir kopuş gerçekleştirmiş olmasında ve materyalizmi ilan etmesinde yatıyordu. Bu materyalizm, “18. yüzyılda, özellikle Fransız materyalizmi örneğinde, yalnızca mevcut siyasal kurumlara, dine ve teolojiye karşı değil, aynı zamanda tüm metafiziğe karşı bir mücadeleydi” (Kutsal Aile, Literarischer Nachlass[10]-burada “metafizik”, “sarhoş spekülasyon” anlamında olup, “ayırt edici akılcı felsefe”nin karşıtı olarak kullanılır)
Marx şöyle yazar:
“Hegel’de düşünce süreci, «Fikir-İdea» adı altında bağımsız bir özneye dönüşür ve gerçek dünyanın yaratıcı öznesi hâline gelir (demiurgos)… Bende ise, tam tersine, idea, yalnızca insan bilincinin maddi dünyayı yansıtması ve bu yansımanın düşünce biçimlerine dönüştürülmesidir.” (Kapital, Cilt I, İkinci Baskıya Sonsöz)[11]
Marx’ın bu materyalist felsefi anlayışıyla tam uyum içinde olan Friedrich Engels, Anti-Dühring’de (Marx tarafından el yazması hâlindeyken okunmuştur) şunları yazar:
“Dünyanın gerçek birliği, onun maddi oluşunda yatar ve bu, felsefenin ve doğa bilimlerinin uzun ve zahmetli gelişim süreciyle kanıtlanmıştır. (…) Hareket, maddenin varoluş biçimidir. Ne şimdiye dek hareketsiz madde ne de maddesiz hareket görülmüştür; bu tür bir şey var olamaz da… Ama şu soru sorulacak olursa; düşünce ve bilinç gerçekte nedir, nereden gelir? O zaman görülür ki bunlar, insan beyninin ürünleridir; insan ise, çevresiyle birlikte gelişen doğanın bir ürünüdür. Bu nedenle, insan beyninin ürünleri –son çözümlemede doğanın da ürünleri oldukları için– doğadaki diğer nedensel ilişkilerle çelişmez; tersine, onlarla uyumludur.”
Hegel bir idealistti, yani zihnindeki düşünceler ona göre, gerçek nesne ve süreçlerin az çok soyut yansımaları [Abbilder, yansılar; Engels bazen “iz düşümler” terimini de kullanır] değil, tersine, nesneler ve onların gelişimi, “Tin”in –dünyanın varlığından önce bir yerlerde var olan bir “İdea”nın– gerçekleşmiş yansımalarıydı.
Engels, Marx’la birlikte 1844-45 yıllarında Hegel, Feuerbach ve tarihsel materyalizm üzerine yazdıkları eski bir el yazmasını yeniden okuduktan sonra baskıya hazırladığı Ludwig Feuerbach adlı eserinde, Feuerbach’ın felsefesi üzerine hem kendi görüşlerini hem de Marx’ın yaklaşımlarını şöylece özetler:
“Tüm felsefenin, özellikle de yakın dönem felsefesinin büyük temel sorusu, düşünce ile varlık arasındaki ilişkidir… yani ruh ile doğa arasındaki ilişki… Hangisi öncüdür: Ruh mu yoksa doğa mı? Filozofların bu soruya verdikleri yanıtlar, onları iki büyük kampa ayırmıştır. Ruhun doğaya önceliğini savunanlar ve bu nedenle nihayetinde bir tür «dünya yaratımı» varsayımına dayananlar, idealizm kampını oluştururlar. Doğayı temel alanlar ise materyalizmin çeşitli okullarına mensuptur.” (Friedrich Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu)
Felsefi idealizm ve materyalizm kavramlarının başka herhangi bir biçimde kullanımı yalnızca kafa karışıklığına yol açar. Marx yalnızca idealizmi –ki bu her zaman bir şekilde dinle bağlantılıdır– kesin bir biçimde reddetmekle kalmamış, aynı zamanda günümüzde yaygın olan Hume ve Kant’tan türeyen agnostisizm, eleştirel felsefe ve pozitivizm[12] gibi görüşleri de reddetmiştir. Bu tür felsefeleri, idealizme verilen “gerici” ödünler olarak değerlendirmiştir. En iyi hâliyle bile, “materyalizmi utanarak gizlice kabul edip, dünyaya karşı inkâr etmenin utanmazca bir yoludur” şeklinde tanımlamıştır.[13]
Bu konuda, yukarıda anılan Marx ve Engels’in eserlerinin yanı sıra, Marx’ın 12 Aralık 1868 tarihli Engels’e yazdığı mektuba da bakılmalıdır. Bu mektupta Marx, doğa bilimci Thomas Huxley’nin alışıldığından daha materyalist bir ifadesine atıfta bulunur: Huxley, “gerçekten gözlem yapıyor ve düşünüyorsak materyalizmden kaçamayız” demektedir. Ancak Marx, Huxley’i, agnostisizme, yani Humeculuğa bir “arka kapı” bıraktığı gerekçesiyle eleştirir.
Marx’ın özgürlük ile zorunluluk arasındaki ilişkiye dair görüşü özellikle önemlidir:
“Özgürlük, zorunluluğun kavranmasıdır. Zorunluluk ancak anlaşılmadığı sürece kördür.” (Engels, Anti-Dühring) Bu, doğadaki nesnel yasaların egemenliğinin kabulü ve zorunluluğun özgürlüğe diyalektik dönüşümünü ifade eder. Tıpkı, “kendinde şey”in (henüz bilinmeyen ama bilinebilir olanın) “bize göre şeye”, yani “öz”ün görünüşe (fenomene) dönüşmesi gibi. Marx ve Engels’e göre, “eski” materyalizm, Feuerbach’ınki de dâhil olmak üzere (hele hele Büchner, Vogt ve Moleschott gibi “kaba” materyalistlerinki daha da fazla), şu temel eksiklikleri barındırmaktaydı: 1) Bu materyalizm, her şeyden önce “mekanik ağırlıklı”ydı; kimya ve biyolojideki (ve bugün şunu da eklemek gerekir: Maddenin elektriksel kuramındaki) en son gelişmeleri dikkate almıyordu. 2) Eski materyalizm, tarihsel olmayan ve diyalektiğe dayanmayan (bu anlamda metafizik, yani anti-diyalektik) bir anlayışa sahipti ve gelişim ilkesini tutarlı ve bütünlüklü bir biçimde benimsemiyordu. 3) “İnsan özünü” soyut biçimde ele alıyor, onu tüm somut ve tarihsel olarak belirlenmiş “toplumsal ilişkiler toplamı” olarak kavramıyordu; bu nedenle dünyayı sadece “yorumluyordu”, oysa mesele “onu değiştirmekti” yani “devrimci pratik etkinliğin” önemini kavrayamıyordu.
Diyalektik
Marx ve Engels’e göre, gelişmenin en kapsamlı, en derin ve en zengin içerikli kuramı olan Hegelci diyalektik, klasik Alman felsefesinin en büyük kazanımıydı. Onlara göre, gelişme ya da evrim ilkesinin başka türlü formülasyonları tek yanlı ve içerikten yoksundu. Bu tür yaklaşımlar, doğadaki ve toplumdaki gerçek gelişim sürecini (ki bu süreç genellikle sıçramalarla, kopuşlarla ve devrimlerle ilerler) yalnızca çarpıtır ve bozuma uğratırdı.
“Marx’la birlikte, bilinçli diyalektiği –idealizmin, özellikle de Hegelciliğin yıkımı sonrası– kurtaran ve onu doğanın materyalist kavranışına uygulayan neredeyse tek kişiler bizdik… Doğa, diyalektiğin kanıtıdır; ve modern doğa biliminin hakkını teslim etmek gerekirse, bu bilim [unutmayalım, bu sözler radyoaktivite, elektronlar, element dönüşümü gibi keşiflerden önce yazılmıştı!] bu sınama için son derece zengin ve her geçen gün artan malzeme sunmuş, böylelikle doğadaki süreçlerin son tahlilde diyalektik, metafizik değil olduğunu kanıtlamıştır.”
“Dünyanın, hazır ve tamamlanmış şeylerin bir toplamı olarak değil, bir süreçler bütünü olarak kavranması gerektiği düşüncesi –öyle ki bu süreçte, durağan gibi görünen şeyler kadar, onların zihnimizdeki yansımaları olan kavramlar da sürekli olarak ortaya çıkar, değişir ve yok olur… – işte bu büyük temel düşünce,” diye yazar Engels, “özellikle Hegel’den bu yana, sıradan bilinç tarafından o kadar içselleştirilmiştir ki, bu genel biçimiyle artık neredeyse hiç kimse tarafından yadsınmaz hale gelmiştir. Ancak bu temel düşünceyi sözle kabul etmekle, onu pratikte her araştırma alanında somut biçimde uygulamak iki ayrı şeydir…. Diyalektik felsefe için hiçbir şey nihai, mutlak ya da kutsal değildir. Her şeyin ve her şeyde olanın geçici doğasını ortaya çıkarır; onun karşısında kalıcı olan tek şey, sürekli oluş ve yok oluş süreci, alttan üste doğru sonsuz bir yükselme hareketidir. Ve diyalektik felsefenin kendisi de, bu sürecin düşünen beynimizdeki yansımasından başka bir şey değildir.” Marx’a göre diyalektik, “hem dış dünyanın hem de insan düşüncesinin genel hareket yasalarının bilimi”dir.[14]
Hegel felsefesinin bu devrimci yönü, Marx tarafından benimsenip geliştirildi. Diyalektik materyalizm, “diğer bilimlerin üzerinde yükselen ayrı bir felsefeye ihtiyaç duymaz.” Önceki felsefeden geriye yalnızca “düşüncenin bilimi ve onun yasaları yani biçimsel mantık ve diyalektik” kalır. Marx’ın anlayışına göre, Hegel’in yaklaşımıyla da uyumlu olarak diyalektik, bugün bilgi kuramı (epistemoloji) adı verilen alanı da kapsar; yani bilginin kökenini ve gelişimini, bilinmeyenden bilgiye geçiş sürecini inceler ve genelleştirir.
Günümüzde gelişme, evrim düşüncesi toplumsal bilince neredeyse bütünüyle nüfuz etmiş durumdadır; ancak bu fikir, Hegelci felsefe aracılığıyla değil, başka yollarla gerçekleşmiştir. Oysa Marx ve Engels’in Hegel felsefesi temelinde kurdukları gelişim düşüncesi, günümüzde hâkim olan evrim anlayışına göre çok daha kapsamlı ve çok daha zengindir. Bu anlayış, bir anlamda daha önce geçilmiş evrelerin yinelenmesini ama farklı bir biçimde, daha yüksek bir düzeyde yinelenmesini içerir: “İnkârın inkârı.” Gelişmenin düz bir çizgide değil, adeta bir sarmal biçiminde ilerlemesini; sıçramalar, kopuşlar, devrimlerle gerçekleşmesini; süreklilikteki kırılmaları, niceliğin niteliğe dönüşmesini, bir bütün ya da toplum içindeki çelişki ve karşıt güçlerin çatışmasından doğan içsel gelişme dürtülerini kapsar. Bir olgunun tüm yönleri arasında kopmaz, sıkı bir bağ olduğunu ve tarihin her defasında bu olgunun yeni yönlerini ortaya çıkardığını kabul eder. Böylece, belirli yasalara göre işleyen, tekdüze ve evrensel bir hareket sürecine ulaşılır. Bunlar, diyalektiğin gelişim kuramı olarak konvansiyonel evrim anlayışından çok daha zengin olduğunu gösteren bazı nitelikleridir (Bakınız; Marx’ın Engels’e 8 Ocak 1868 tarihli mektubu. Bu mektupta Marx, Stein’ın “tahta üçlü ayrımlarını” –materyalist diyalektikle karıştırılması saçma olacak bu şematik yapıları– alaya alır).
Tarihin materyalist kavranışı
Eski materyalizmin tutarsızlığı, eksikliği ve tek yanlılığı, Marx’ı “toplum biliminin materyalist temelle uyumlu hale getirilmesi ve bu temelde yeniden inşa edilmesi” gerektiği sonucuna götürdü.[15] Zira materyalizm genel olarak bilinci varlığın bir sonucu olarak açıklar ve bunun tersi mümkün değildir; bu nedenle, insanlığın toplumsal yaşamına uygulandığında da, toplumsal bilincin toplumsal varlığın bir ürünü olarak açıklanması gerekir. Marx, Kapitalin birinci cildinde şöyle yazar:
“Teknoloji, insanın doğayla kurduğu ilişki biçimini, yaşamını sürdürmek için yürüttüğü doğrudan üretim sürecini açığa çıkarır. Ve böylelikle, insanın toplumsal ilişkilerinin biçimlenme tarzını ve bunlardan türeyen düşünsel kavrayışları da gözler önüne serer.”
Marx, Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı adlı eserinin önsözünde, insan toplumuna ve tarihine materyalizmin uygulanışına dair temel ilkeleri şu şekilde bütüncül bir biçimde ortaya koyar:
“İnsanlar, yaşamlarının toplumsal üretiminde zorunlu ve iradelerinden bağımsız belirli ilişkilere girerler; üretim ilişkileri, toplumun maddi üretici güçlerinin belirli bir gelişme evresine tekabül eder. Bu üretim ilişkilerinin toplamı, toplumun ekonomik yapısını yani gerçek temeli oluşturur; bunun üzerinde hukuksal ve si yasal üstyapı yükselir ve bu temele uygun belirli toplumsal bilinç biçimleri ortaya çıkar. Maddi hayatın üretim tarzı, toplumsal, siyasal ve düşünsel yaşam süreçlerini koşullandırır/belirler. İnsanların bilinci, varlıklarını belirlemez; tersine, toplumsal varlıkları bilinçlerini belirler. Toplumun maddi üretici güçleri belirli bir gelişme aşamasına ulaştığında, mevcut üretim ilişkileriyle, ya da bunların hukuki ifadesi olan mülkiyet ilişkileriyle çatışmaya girer. Üretici güçlerin gelişim biçimleri olan bu ilişkiler, giderek onların zincirine/engeline dönüşür; işte o zaman toplumsal bir devrim çağı başlar. Ekonomik temeldeki değişimle birlikte, bütün o muazzam üstyapı az ya da çok hızlı bir biçimde dönüşür. Böylesi dönüşümleri incelerken, her zaman, üretim koşullarının maddi dönüşümü ile –ki bu doğa bilimlerindeki kesinlikte saptanabilir– insanların bu çatışmanın bilincine varıp mücadele ettiği hukuki, siyasal, dini, estetik, felsefi kısacası ideolojik biçimler arasında ayrım yapılmalıdır. Nasıl ki bir kimse hakkındaki yargımız, onun kendisi hakkındaki düşüncesine dayanmazsa, böyle bir dönüşüm çağını da kendi bilincine bakarak yargılayamayız; tam tersine, bu bilinci, maddi yaşamın çelişkilerinden, toplumsal üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çatışmadan açıklamak gerekir. (…) Genel hatlarıyla, Asyatik, antik, feodal ve modern burjuva üretim tarzları, toplumun ekonomik oluşumunda birbirini izleyen ilerleyici evreler olarak tanımlanabilir” (Marx’ın Engels’e yazdığı 7 Temmuz 1866 tarihli mektuptaki[16] şu özlü formülasyona bakınız: “Emeğin örgütlenmesinin üretim araçları tarafından belirlendiğini açıklayan teorimiz”).
Tarihsel materyalist kavrayışın keşfi ya da daha doğru ifadeyle, materyalizmin toplumsal olgular alanına tutarlı biçimde genişletilmesi ve tamamlanması, önceki tarih teorilerinin başlıca iki eksikliğini ortadan kaldırdı. İlk olarak, eski tarih yaklaşımları en iyi ihtimalle insan eylemlerinin ideolojik güdülerini inceliyordu. Ne var ki bu güdülerin kökenlerini araştırmıyor, toplumsal ilişkiler sisteminin gelişimini yöneten nesnel yasaları saptamıyor ve bu ilişkilerin köklerini maddi üretimin ulaştığı gelişme düzeyinde görmüyordu. İkinci olarak, önceki tarih anlayışları geniş halk yığınlarının faaliyetlerini bütünüyle dışarda bırakıyordu. Oysa tarihsel materyalizm, toplumsal yığınların yaşam koşullarını ve bu koşullardaki değişimleri ilk kez bilimsel kesinlikle inceleme olanağı sundu. Marx öncesi “sosyoloji” ve tarihçilik en fazla rastgele toplanmış ham veriler ya da tarihsel sürecin tekil yönlerine dair betimlemeler sunabiliyordu. Marksizm ise karşıt eğilimlerin toplamını, farklı sınıfların yaşam ve üretim koşullarına indirgenebilir biçimde inceledi; belirli bir dönemde “egemen” bir düşüncenin seçilmesini ya da yorumunu bu koşullara bağladı ve en nihayetinde, bütün düşünce biçimlerinin ve yönelimlerin, istisnasız, üretici güçlerin maddi durumundan kaynaklandığını gösterdi. Böylece Marksizm, toplumsal-ekonomik sistemlerin doğuşunu, gelişimini ve çözülüşünü tüm yönleriyle, kapsamlı ve bütünlüklü biçimde inceleyebilmenin yolunu açtı. İnsanlar kendi tarihlerini kendileri yapar; ama peki halk kitlelerinin güdülerini belirleyen nedir? Bu çatışmaların toplamı nedir? İnsan toplumlarındaki tüm çelişkilerin ardındaki nesnel maddi üretim koşulları nelerdir? Ve bu koşulların gelişim yasaları nelerdir? Marx, işte bütün bu sorulara dikkat çekti ve insanlık tarihinin devasa çeşitliliğine ve çelişkili yapısına rağmen belirli yasalara bağlı tek bir süreç olarak bilimsel şekilde incelenebilmesinin yolunu gösterdi.
Sınıf mücadelesi
Herhangi bir toplumda bireylerin arzularının birbiriyle çeliştiği, toplumsal yaşamın çelişkilerle dolu olduğu, tarihin yalnızca uluslar ve toplumlar arasında değil, aynı zamanda ulusların ve toplumların kendi içlerinde de bir mücadele içerdiği herkesin bildiği bir gerçektir. Tarih, devrim ve gericilik, savaş ve barış, durgunluk ve hızlı ilerleme ya da çöküş dönemlerinin sürekli bir yer değişimini gözler önüne serer. Marksizm, bu görünen karmaşaya ve kaosa hükmeden yasaların bulunması için bir anahtar sunmuştur: Sınıf mücadelesi kuramı. Ancak belirli bir toplumda ya da toplumlar grubunda yer alan tüm bireylerin çıkarlarının toplamını incelemekle, bu çatışmalı yönelimlerin sonucunu bilimsel olarak tanımlamak mümkündür. Bu çatışmalı eğilimlerin kökeninde ise, her toplumun kendi içinde bölündüğü sınıfların konumlarındaki ve yaşam tarzlarındaki farklılıklar yatar.
“Bugüne kadarki tüm toplumların tarihi, sınıf mücadeleleri tarihidir” diye yazar Marx, Komünist Manifesto’da (Engels sonradan bu ifadeye ilkel komünal toplumun tarihinin istisna olduğunu eklemiştir).
“Özgür yurttaşla köle, patrici ile pleb, feodal bey ile serf, lonca ustası ile kalfa; kısacası ezen ile ezilen sürekli karşı karşıya gelmiş, kesintisiz bir savaş yürütmüştür. Kimi zaman gizli, kimi zaman açık olan bu mücadele, her seferinde ya tüm toplumun devrimci bir dönüşümle yeniden kurulmasıyla ya da savaşan sınıfların ortak yıkımıyla sonuçlanmıştır. Feodal toplumun yıkıntıları arasından filizlenen modern burjuva toplumu, sınıf karşıtlıklarını ortadan kaldırmamıştır. Tersine, eskilerinin yerine yeni sınıflar, yeni baskı koşulları, yeni mücadele biçimleri yaratmıştır. Bizim çağımız, yani burjuvazinin çağı, şu özgün özelliğe sahiptir: Sınıf karşıtlıklarını basitleştirmiştir. Toplum, bütünüyle giderek iki büyük karşıt kampa, doğrudan birbirine düşman iki büyük sınıfa bölünmektedir: Burjuvazi ve Proletarya.”
Büyük Fransız Devriminden bu yana Avrupa tarihi, birçok ülkede olayların ardındaki asıl gerçeği, yani sınıf mücadelesini çarpıcı biçimde gözler önüne sermiştir. Fransa’daki Restorasyon[17] dönemi bile (1814 sonrası), gelişmeleri yorumlarken sınıf mücadelesinin Fransız tarihinin anahtarı olduğunu kabul etmek zorunda kalan tarihçiler (Thierry, Guizot, Mignet ve Thiers gibi) ortaya çıkardı. Burjuvazinin tam zaferinin, temsili kurumların, yaygın, hatta evrensel olmasa bile kapsamlı oy hakkının, kitlelere ulaşan ucuz günlük basının, işçi sendikalarının ve işveren birliklerinin güçlü ve giderek genişleyen yapılarının olduğu modern dönem; sınıf mücadelesini daha da çarpıcı biçimde (kimi zaman tek yanlı, “barışçıl” ve “anayasal” biçimde de olsa) olayların temel itici gücü olarak ortaya koymuştur. Aşağıda, Marx’ın Komünist Manifestosundan yapılacak bir alıntı, modern toplumda her sınıfın durumunun ve gelişme koşullarının nesnel biçimde analiz edilmesine dair Marx’ın sosyal bilimden ne beklediğini açıkça gösterecektir:
Günümüzde burjuvaziyle karşı karşıya gelen tüm sınıflar arasında, gerçekten devrimci olan tek sınıf proletaryadır. Diğer sınıflar, modern sanayi karşısında çürüyüp sonunda ortadan kaybolurlar; proletarya ise onun özel ve asli ürünüdür. Küçük burjuvazi, küçük imalatçılar, dükkân sahipleri, zanaatkârlar, köylüler; bunların hepsi, orta sınıfın alt kesimleri olarak hayatta kalmak uğruna burjuvaziye karşı savaşırlar. Bu nedenle devrimci değil, tutucudurlar. Hatta daha da ötesi, gericidirler. Çünkü tarihin çarkını geri çevirmeye çalışırlar. Eğer zaman zaman devrimci olurlarsa, bu sadece yakında proletaryaya dönüşecek olmalarındandır. Bu durumda, mevcut değil, gelecekteki çıkarlarını savunurlar; kendi konumlarını terk ederek proletaryanın safına geçerler.
Marx, birçok tarihsel eserinde, tarihsel materyalist yöntemle yazılmış tarihçiliğin parlak ve derin örneklerini sundu. Her bir sınıfın konumuna ve kimi zaman sınıf içindeki çeşitli grupların ya da katmanların durumuna dair yaptığı çözümlemelerde, şu gerçeği açıkça ortaya koymuştur: “Her sınıf mücadelesi aynı zamanda bir siyasal mücadeledir.” Az önce alıntıladığımız pasaj, Marx’ın tarihsel gelişimin sonucunu belirlemek üzere, geçmişten geleceğe toplumsal ilişkiler ağını ve sınıflar arası geçiş evrelerini nasıl çözümlediğini gösteren güçlü bir örnektir. Marx’ın ekonomi kuramı, bu yaklaşımın en derinlikli, en kapsamlı ve en ayrıntılı biçimde kanıtlandığı ve uygulandığı alandır.
MARX’IN EKONOMİ DOKTRİNİ
Marx, Kapital’in önsözünde şöyle der: “Bu çalışmanın nihai amacı, modern toplumun yani kapitalist, burjuva toplumun ekonomik hareket yasasını açığa çıkarmaktır.” Belirli bir tarihsel toplumsal yapıya sahip bir toplumda üretim ilişkilerinin ortaya çıkışını, gelişimini ve çöküşünü incelemek; işte Marx’ın ekonomik doktrininin [eleştirisinin-çn] özü budur. Kapitalist toplumda meta üretimi baskındır ve bu nedenle Marx’ın analizi meta çözümlemesiyle başlar.
Değer
Meta her şeyden önce bir insan ihtiyacını karşılayan bir nesnedir; ikinci olarak ise başka bir nesneyle değiş tokuş edilebilen bir şeydir. Bir nesnenin işe yararlılığı, onun kullanım-değerini oluşturur. Değişim-değeri (ya da kısaca değer), her şeyden önce, bir tür kullanım-değerinden belli bir miktarın, başka bir türden belli bir miktar karşılığında değiş tokuş edilme oranıdır. Günlük deneyimimiz bize milyonlarca bu tür değişimin, en farklı ve karşılaştırılamaz kullanım-değerlerini bile sürekli olarak eşitlediğini gösterir. Peki, bu kadar farklı şeyin, belirli bir toplumsal ilişki sistemi içinde sürekli olarak birbirine denk tutulmasına neden olan ortak özellik nedir? Bu şeylerin ortak yanı, hepsinin emek ürünleri olmalarıdır. Ürünlerini değiş tokuş eden insanlar, böylece en farklı emek türlerini birbirine eşitler. Meta üretimi, toplumsal işbölümüne dayalı olarak, bireysel üreticilerin farklı ürünler yarattığı bir toplumsal ilişki sistemidir. Ve bu ürünlerin hepsi, değişim sürecinde birbirine eşitlenir. Dolayısıyla, tüm metalar için ortak olan, belirli bir üretim dalına ait somut emek değil, soyut insan emeği, yani genel olarak insan emeğidir. Belirli bir toplumdaki toplam emek gücü, tüm metaların toplam değerinde temsil edilen tek bir insan emek gücüdür. Milyarlarca değişim eylemi bu gerçeği doğrular. Bu nedenle, her bir meta, yalnızca toplumsal olarak gerekli emek zamanının belli bir payını temsil eder. Değerin büyüklüğü, belirli bir metanın, belirli bir kullanım-değerinin üretimi için toplumca gerekli emek zamanı ile yani toplumsal olarak gerekli emek miktarıyla belirlenir.
“Ne zaman ki bir değişim yoluyla farklı ürünlerimizi değer olarak eşitlersek, tam da o anda, bu ürünlerin üretiminde harcanan farklı emek türlerini de insan emeği olarak eşitlemiş oluruz. Bunun farkında olmayabiliriz ama yine de bunu yaparız” (Kapital). Daha önceki ekonomistlerden biri şöyle demişti: “Değer, iki kişi arasındaki bir ilişkidir.” Ancak buna şu ek yapılmalıydı: Bu ilişki, maddi bir kabuk altında gizlenmiştir. Bir değerin ne olduğunu ancak onu, belirli bir tarihsel toplum biçimine ait toplumsal üretim ilişkileri sistemi bağlamında ele alırsak anlayabiliriz. Dahası, bu ilişkiler, binlerce kez yinelenen büyük çaplı bir toplumsal olgu olan değişim yoluyla görünür hale gelir. “Değer olarak ele alındığında, bütün metalar sadece katılaşmış emek zamanından oluşan belirli niceliklerdir” (Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı).
Meta içine gömülü emeğin ikili karakterine ilişkin ayrıntılı bir analiz yaptıktan sonra Marx, değer biçimi ve para kavramlarının çözümlemesine geçer. Burada Marx’ın temel görevi, paranın değer biçimi olarak nasıl ortaya çıktığını ve değişim sürecinin tarihsel gelişimini incelemektir. Bu süreç, bireysel ve tesadüfi değişim eylemleriyle (örneğin bir malın belli miktarının başka bir malın belli miktarıyla değiştirildiği “ilkel ya da rastlantısal değer biçimi”) başlar. Ardından birçok farklı metanın tek bir özel metayla değiştirildiği evrensel değer biçimi aşamasına geçilir. Son olarak, altının evrensel eşdeğer haline geldiği para biçimi ortaya çıkar. Değişim ve meta üretiminin gelişiminin en üst ürünü olan para, bireysel emeğin toplumsal karakterini, bireysel üreticiler arasındaki toplumsal bağı maskeleyen, gizleyen bir yapıya sahiptir. Bu üreticiler piyasa yoluyla birbirine bağlanır. Marx, paranın çeşitli işlevlerini son derece ayrıntılı biçimde analiz eder. Ancak burada özellikle önemle vurgulanması gereken şey, Kapital’in ilk bölümlerinde zaman zaman soyut ve yalnızca tümdengelimli (dedüktif) gibi görünen anlatım tarzının, aslında değişim ve meta üretiminin tarihine dair devasa bir olgusal malzemeyi temel aldığıdır.
“Parayı ele aldığımızda, onun varlığı, meta değişiminin belirli bir aşamasına işaret eder. Paranın üstlendiği özel işlevler; ister yalnızca metaların eşdeğeri olarak, ister dolaşım aracı, ödeme aracı, biriktirme aracı (servet biçimi) ya da evrensel para olarak görev yapsın, her bir işlevin ne ölçüde ve ne oranda baskınlık kazandığına bağlı olarak, toplumsal üretim sürecinin çok farklı aşamalarını gösterir” (Kapital).
Artı-değer
Meta üretiminin gelişiminin belli bir aşamasında, para sermayeye dönüşür. Meta dolaşımının genel formülü M-P-M (meta-para-meta) biçimindedir; yani bir meta satılarak başka bir meta alınır. Sermayenin genel formülü ise tam tersidir: P-M-P (para-meta-para) yani (bir kârla) satma amacıyla satın alma.
Marx, dolaşıma sokulan paranın ilk değerine göre artışını artık-değer (artı-değer) olarak adlandırır. Kapitalist dolaşımda paranın “büyümesi” olgusu herkesçe bilinen bir gerçektir. Gerçekten de, parayı sermayeye dönüştüren şey tam da bu “büyüme”dir; yani parayı, tarihsel olarak belirlenmiş özel bir toplumsal üretim ilişkisine dönüştüren şey budur. Artı-değer, meta dolaşımından doğamaz çünkü dolaşım süreci ancak eşdeğerlerin değişimini içerir. Artı-değer fiyat artışlarından da kaynaklanamaz; zira alıcı ve satıcılar arasındaki kazanç ve kayıplar birbirini dengeleyecektir. Oysa burada bireysel değil, kitlesel, ortalama ve toplumsal bir olgu söz konusudur. Artı-değer elde etmek için, para sahibi “…piyasada kullanım değeri itibarıyla özel bir niteliğe sahip olan, yani değer yaratma özelliği taşıyan bir meta bulmak zorundadır” [Kapital]: Tüketim süreci aynı zamanda değer yaratma süreci olan bir meta! Böyle bir meta mevcuttur: İnsan emek gücü. Onun tüketilmesi demek, emek süreci demektir ve emek değer yaratır. Para sahibi, emek gücünü değerine denk bir fiyata satın alır. Tıpkı diğer metalar gibi, emek gücünün değeri de onun üretimi için toplumsal olarak gerekli emek zamanıyla (yani işçinin ve ailesinin geçimini sağlamaya yetecek yaşam maliyetiyle) belirlenir. Yeterli miktarda emek gücü satın alan para sahibi, bu gücü kullanma hakkına sahip olur; yani onu bir işgününün tamamı boyunca, örneğin 12 saat çalıştırabilir. Ancak işçi bu sürenin ilk 6 saatinde (“gerekli” emek zamanı) kendi geçimini karşılayacak ürün değerini yaratır. Kalan 6 saatte (“artık” emek zamanı) kapitalist için, onun ödeme yapmadığı “artık” ürün ya da artık-değeri üretir. Dolayısıyla, üretim süreci açısından sermaye iki kısma ayrılır: Sabit sermaye, üretim araçlarına (makineler, aletler, hammaddeler vb.) harcanır; bu değer, değişmeden (doğrudan ya da parça parça) nihai ürüne aktarılır. Değişken sermaye, emek gücüne harcanır. Bu sermayenin değeri sabit değildir; emek süreci içinde artar ve artı-değer yaratır. Bu nedenle, sermayenin emek gücünü ne ölçüde sömürdüğünü göstermek için artı-değer toplam sermayeye değil, yalnızca değişken sermayeye oranlanır. Yukarıdaki örnekte, Marx’ın artı-değer oranı adını verdiği bu oran 6/6’dır, yani %100.
Sermayenin tarihsel olarak ortaya çıkması için iki temel önkoşulun gerçekleşmiş olması gerekiyordu: İlk olarak, meta üretiminin genel olarak nispeten yüksek bir gelişim düzeyine ulaştığı koşullarda, bazı bireylerin ellerinde belirli miktarda para birikmiş olmalıydı. İkinci olarak ise, “çifte anlamda özgür” bir işçinin varlığı zorunluydu. Bu işçi, bir yandan emek gücünü serbestçe satabilecek özgürlüğe sahip olmalıydı (yani hukuken hiçbir efendiye bağlı olmamalıydı); diğer yandan da toprak ve üretim araçlarının tümünden yoksun olmalıydı yani sadece emek gücünü satarak yaşamını sürdürebilen bir “proleter” olmalıydı.
Artı-değeri artırmanın iki temel yolu vardır: Çalışma gününün uzatılması yoluyla (bu “mutlak artı-değer” olarak adlandırılır) ve gerekli emek zamanının kısaltılması yoluyla (bu da “göreli artı-değer” olarak adlandırılır). Marx, mutlak artı-değerin çözümlemesinde, işçi sınıfının daha kısa bir işgünü için verdiği mücadeleyi, ayrıca devlet otoritesinin işgününü uzatmak amacıyla müdahalesini (14. yüzyıldan 17. yüzyıla kadar) ve işgününü kısaltmaya yönelik yasal düzenlemeleri (özellikle 19. yüzyılda çıkan fabrika yasaları) oldukça etkileyici biçimde betimler. Kapital’in yayımlanmasından bu yana, dünya üzerindeki tüm uygar ülkelerde işçi sınıfı hareketlerinin tarihi, bu tabloyu zenginleştiren çok sayıda yeni olguyla genişlemiştir.
Göreli artı-değerin üretimini analiz ederken Marx, kapitalizmin emek üretkenliğini artırma sürecinde izlediği üç temel tarihsel aşamayı inceler: 1) Basit işbirliği, 2) işbölümü ve manüfaktür, 3) makineleşme ve büyük ölçekli sanayi. Marx’ın kapitalist gelişimin temel ve karakteristik özelliklerini ne denli derinlemesine ortaya koyduğunu, dolaylı olarak, Rusya’daki zanaat sanayileri üzerine yapılan araştırmalar da göstermektedir. Bu araştırmalar, yukarıda sözü edilen ilk iki evreyi somut biçimde gözler önüne sermektedir. Marx’ın 1867’de betimlediği gibi, büyük ölçekli makine sanayisinin devrimci etkisi, üzerinden geçen yarım yüzyıllık sürede Rusya, Japonya gibi “yeni” ülkelerde de açık biçimde kendini göstermiştir.
Devam edelim. Sermaye birikiminin analizi yani artı-değerin bir kısmının sermayeye dönüştürülmesi ve bunun kapitalistin kişisel ihtiyaçları ya da keyfi için değil de yeni üretim amacıyla kullanılması, Marx’ın en yüksek düzeyde yeni ve önemli katkılarından biridir. Marx, Adam Smith’ten başlayarak kendisinden önceki tüm klasik iktisatçıların düştüğü hatayı ortaya koymuştur. Bu iktisatçılar, sermayeye dönüşen tüm artı-değerin yalnızca değişken sermaye haline geldiğini varsaymışlardır. Oysa gerçekte bu artı-değer, üretim araçları (sabit sermaye) ve değişken sermaye olarak ikiye ayrılır. Kapitalizmin gelişme süreci ve sosyalizme dönüşümü açısından büyük öneme sahip olan bir şey de, toplam sermaye içinde sabit sermaye payının değişken sermayeye kıyasla daha hızlı artmasıdır.
Sermaye birikimi, işçilerin makinelerle daha hızlı ikame edilmesine yol açtığı, bir yanda servet üretirken öte yanda yoksulluğu derinleştirdiği ölçüde, “yedek işgücü ordusu”, yani “göreli artı-nüfus” veya “kapitalist aşırı nüfus” adı verilen bir olguyu da doğurur. Bu yedek işgücü, çeşitli biçimler alır ve sermayeye üretimi son derece hızlı biçimde genişletme olanağı tanır. Kredi olanakları ve sermayenin üretim araçları biçimindeki birikimiyle birlikte düşünüldüğünde, bu durum, kapitalist ülkelerde periyodik olarak ortaya çıkan aşırı üretim krizlerini anlamanın anahtarıdır. Bu krizler başlangıçta yaklaşık her 10 yılda bir, sonrasında ise daha kısa ve belirsiz aralıklarla yaşanır. Kapitalizmdeki sermaye birikimi ile ondan ayrı ele alınması gereken şey, “ilkel birikim”dir: İşçinin üretim araçlarından zorla koparılması, köylünün topraktan sürülmesi, ortak arazilerin gasp edilmesi, sömürgecilik sistemi, ulusal borçlar, koruyucu gümrük tarifeleri gibi süreçlerdir. “İlkel birikim”, bir uçta “özgür” proleteri, diğer uçta ise para sahibi kapitalisti yaratır.
Marx, kapitalist birikimin tarihsel eğilimini şu ünlü sözlerle tanımlar:
Dolaysız üreticilerin mülksüzleştirilmesi, en aşağılık, en bayağı, en sefil ve en tiksindirici tutkuların kamçısı altında, acımasız bir barbarlıkla gerçekleştirilir. İzole ve bağımsız emekçinin, emeğinin koşullarıyla kaynaşmasına dayanan ve bu anlamda kendi kazancına dayanan özel mülkiyet [köylünün ve zanaatkârın mülkiyeti], yerini, başkalarının görünüşte özgür emeğinin sömürüsüne dayanan kapitalist özel mülkiyete bırakır. (…) Artık mülksüzleştirilen, kendi hesabına çalışan emekçi değil, birden fazla işçiyi sömüren kapitalisttir. Bu mülksüzleştirme, kapitalist üretimin içkin yasalarının işlemesiyle, yani sermayenin merkezileşmesiyle gerçekleşir. Bir kapitalist, birçok kapitalisti ortadan kaldırır. Bu merkezileşmeyle birlikte; emeğin kolektif biçimi, bilimin teknik uygulaması, toprağın planlı işlenmesi, üretim araçlarının yalnızca kolektif kullanım için uygun araçlara dönüşmesi, üretim araçlarının ortaklaşa kullanım yoluyla tasarrufu, tüm halkların dünya pazarı ağına çekilmesi ve kapitalizmin uluslararası karakteri gitgide gelişir. Bu dönüşüm sürecinin tüm faydalarını gasp eden sermaye azınlığı gitgide küçülürken, sefaletin, baskının, köleliğin, aşağılanmanın ve sömürünün kitlesi büyür. Ama aynı zamanda, kapitalist üretim sürecinin mekanizması tarafından disipline edilen, birleştirilen ve örgütlenen işçi sınıfının isyanı da büyür. Sermaye tekeli, onunla birlikte doğup gelişen üretim tarzına pranga olur. Üretim araçlarının merkezileşmesi ve emeğin toplumsallaşması, sonunda bu üretim biçiminin kapitalist kabuğuyla bağdaşamayacağı bir noktaya gelir. Bu kabuk parçalanır. Kapitalist özel mülkiyetin çanı çalar. Mülksüzleştirenler mülksüzleştirilir.” (Kapital, Cilt I)
Kapital’in ikinci cildinde Marx’ın verdiği toplumsal toplam sermayenin yeniden üretimi analizinin hem tamamen yeni hem de son derece önemli olduğu söylenmelidir. Burada da Marx, bireysel bir olguyu değil, kitlesel bir olguyu; toplum ekonomisinin bir parçasını değil, tamamını ele alır. Yukarıda sözü edilen klasik iktisatçıların hatasını düzelten Marx, toplumsal üretimin tümünü iki büyük bölüme ayırır: (I) üretim araçlarının üretimi ve (II) tüketim mallarının üretimi. Marx, hem eski hacminde yeniden üretim hem de birikim durumlarında toplumsal toplam sermayenin dolaşımını sayısal örneklerle ayrıntılı biçimde inceler. Kapital’in üçüncü cildi ise kâr oranının, değer yasası temelinde nasıl ortalama bir hâle geldiği sorununu çözümler. Marx’ın şahsında iktisat biliminin bu büyük atılımı, bireysel vakalar veya rekabetin dışsal ve yüzeysel görünümleri üzerinden değil, kitlesel ekonomik olgular açısından toplumsal ekonomiyi bir bütün olarak analiz etmiş olmasıdır. Sığ iktisadın ve modern “marjinal fayda teorisi”nin[18] çoğu zaman kendini bunlarla sınırladığı göz önünde bulundurulursa, bu atılımın önemi daha iyi anlaşılır. Marx önce artı-değerin kökenini analiz eder, ardından bunun kâr, faiz ve toprak rantı olarak bölünmesini ele alır. Kâr oranı, artı-değerin bir işletmeye yatırılmış toplam sermayeye oranıdır. “Yüksek organik bileşime” sahip sermaye (yani toplumsal ortalamanın üzerinde sabit sermaye/değişken sermaye oranı olan), ortalamanın altında bir kâr oranı getirir; “düşük organik bileşime” sahip sermaye ise ortalamanın üzerinde kâr oranı getirir. Kapitalistler arasındaki rekabet ve sermayelerini bir üretim dalından diğerine aktarabilme özgürlükleri, her iki durumda da kâr oranını ortalama seviyeye indirger. Belirli bir toplumda tüm metaların değerlerinin toplamı, fiyatlarının toplamına eşittir. Ancak tek tek işletmelerde ve üretim dallarında, rekabetin etkisiyle metalar değerleri üzerinden değil, üretim fiyatları üzerinden satılır; yani yatırılan sermaye artı ortalama kâr üzerinden.
Bu şekilde, fiyat ile değer arasındaki farklılık ve kârların eşitlenmesi gibi bilinen ve tartışılmaz olgular, Marx tarafından değer yasası temelinde tam anlamıyla açıklanır; çünkü tüm metaların toplam değeri, tüm metaların toplam fiyatına eşittir. Ancak (toplumsal) değerin (tekil) fiyatlara eşitlenmesi basit ve doğrudan bir biçimde gerçekleşmez, oldukça karmaşık bir süreçtir. Zaten, yalnızca pazar aracılığıyla birbirine bağlı, bağımsız meta üreticilerinden oluşan bir toplumda, yasaya uygunluk ancak toplumsal bir ortalama olarak, kitlesel bir eğilim biçiminde kendini gösterebilir; bireysel düzeydeki sapmalar ise birbirini karşılıklı olarak telafi eder.
Emek verimliliğindeki bir artış, sabit sermayenin değişken sermayeye kıyasla daha hızlı büyümesini beraberinde getirir. Artı-değer yalnızca değişken sermayeye bağlı olduğundan, kâr oranının (artı-değerin tüm sermayeye oranı, yalnızca değişken kısmına değil) düşme eğiliminde olduğu açıktır. Marx bu eğilimi ve onu gizleyen ya da etkisizleştiren çeşitli etmenleri ayrıntılı biçimde analiz eder. Kapital’in üçüncü cildinde yer alan tefeci sermayesi, ticaret sermayesi ve para sermayesi bölümlerinin son derece ilgi çekici kısımlarına burada değinmeden, en önemli bölüme, toprak rantı teorisine geçmek gerekir. Toprağın alanı sınırlı olduğundan ve kapitalist ülkelerde toprak tümüyle özel mülk sahiplerinin elinde bulunduğundan, tarım ürünlerinin üretim fiyatı ortalama nitelikteki toprakta değil, en kötü nitelikteki toprakta; ortalama üretim koşullarında değil, ürünün pazara ulaştırılmasındaki en kötü koşullarda belirlenir. Bu fiyat ile daha verimli topraklardaki (ya da daha iyi koşullardaki) üretim fiyatı arasındaki fark, diferansiyel rantı oluşturur. Marx, bu farkın toprakların verimliliğindeki farklılıklardan ve toprağa yatırılan sermaye miktarındaki değişimlerden nasıl doğduğunu ayrıntılı biçimde analiz ederek (özellikle Rodbertus’un eleştirisinin öne çıktığı Artı-Değer Teorileri adlı eserinde de görülebileceği gibi), Ricardo’nun yanılgısını tüm açıklığıyla ortaya koyar. Ricardo’ya göre diferansiyel rant yalnızca daha iyi topraktan daha kötüye doğru kademeli bir geçişle ortaya çıkabilir. Oysa Marx’a göre geçiş tersine de olabilir: Tarımsal tekniklerin gelişmesi, kentlerin büyümesi gibi nedenlerle toprak, bir kategoriden diğerine geçebilir ve kapitalizmin çelişkilerini doğaya yükleyen ünlü “azalan verim yasası” derinlemesine hatalıdır. Üretim alanları arasında ortalama kâr oranlarının eşitlenmesi süreci, tüm iktisadi dallarda sermayenin serbestçe dolaşımını ve tam rekabeti gerektirir. Ancak toprağın özel mülkiyeti bu serbestliği tekelleşme yoluyla engeller. Bu tekel nedeniyle, sermayenin organik bileşiminin daha düşük olduğu tarım sektöründe –dolayısıyla bireysel olarak daha yüksek kâr oranına sahip alanlarda– üretilen ürünler, ortalama kâr oranlarının eşitlenmesi sürecine tam olarak dâhil olmaz. Toprak sahibi, bir tekelci olarak, fiyatı ortalamanın üstünde tutabilir ve işte bu tekel fiyatı, mutlak rantın kaynağını oluşturur. Kapitalizm altında diferansiyel rant ortadan kaldırılamaz; ancak mutlak rant kaldırılabilir. Örneğin, toprağın kamulaştırılması yani devlet mülkiyetine geçmesiyle. Bu, özel toprak sahipliğinin tekeline darbe indirir ve tarımda tam rekabetin işlemesini sağlar. İşte bu yüzden, Marx’ın da belirttiği gibi, tarih boyunca burjuva radikalleri bu ilerici burjuva talebi –toprağın kamulaştırılmasını– defalarca gündeme getirmiştir. Ancak bu talep, burjuvazinin büyük kısmını korkutur çünkü bu öneri, günümüzde özellikle önemli ve “hassas” olan bir diğer tekeli –üretim araçlarının tekelini– fazlasıyla yakından ilgilendirir (Marx, Engels’e yazdığı 2 Ağustos 1862 tarihli mektubunda; sermayenin ortalama kâr oranı ve mutlak toprak rantı teorisini olağanüstü açık, özlü ve anlaşılır bir şekilde sunar. Bakınız Briefwechsel, Cilt 3, s. 77-81; ayrıca 9 Ağustos 1862 tarihli mektup, aynı cilt, s. 86-87).[19]
Toprak rantının tarihsel gelişimine ilişkin olarak Marx’ın şu analizine dikkat çekmek gerekir: Emek rantı (köylünün toprak beyinin topraklarında çalışarak artık ürün üretmesi), zamanla ürün veya ayni rant biçimine dönüşür (köylü artık ürünü kendi toprağında üretir ve bunu “ekonomik olmayan zorlama” nedeniyle toprak sahibine verir); daha sonra bu ayni rant, meta üretiminin gelişimiyle birlikte para rantına dönüşür (ayni olarak verilen ürün paraya çevrilir, eski Rusya’daki obrok örneği gibi[20]); nihayet köylünün yerini ücretli emek kullanarak toprağı işleyen tarımsal girişimcinin aldığı kapitalist ranta ulaşılır. Marx’ın bu “kapitalist toprak rantının kökeni”ne ilişkin çözümlemesi bağlamında, özellikle Rusya gibi geri kalmış ülkeler açısından son derece önemli olan birçok derin düşüncesine dikkat etmek gerekir.
“Üründe (ayni) rantın para rantına dönüşümü, yalnızca kaçınılmaz olarak mülksüz bir gündelikçi işçilerden oluşan sınıfın –parayla çalışmak üzere kendini kiralayan bir sınıfın– ortaya çıkışıyla birlikte ilerlemekle kalmaz, aynı zamanda bu sınıfın oluşumu öncesinde de gerçekleşmeye başlar. Bu yeni sınıf henüz yalnızca dağınık bir şekilde var olmaya başladığı evrede, rant ödemekle yükümlü varlıklı köylüler arasında, kendi çıkarları için tarımsal ücretli işçi çalıştırma alışkanlığı gelişir. Bu durum, feodal dönemde, daha hali vakti yerinde olan köylü serflerin kendilerinin de serf çalıştırmasına benzer. Böylece bu köylüler, zamanla belli bir servet biriktirme ve gelecekteki kapitalistlere dönüşme olanağını edinirler. Bu anlamda, toprak sahibi olan eski küçük üreticiler, kapitalist çiftçiler (kiracılar) için bir tür “kreş”, bir yetişme alanı işlevi görür; ancak bu gelişim, kırsal alanların ötesinde kapitalist üretimin genel gelişimine bağlıdır” (Kapital, Cilt III).
“Tarımsal nüfusun bir bölümünün mülksüzleştirilmesi ve topraktan atılması, yalnızca sanayi sermayesi için emek gücünü, onun geçim araçlarını ve emek nesnesini serbest bırakmakla kalmadı; aynı zamanda iç pazarı da yarattı” (Kapital, Cilt I). Kırsal nüfusun yoksullaşması ve iflası ise, sermaye açısından bir yedek emek ordusunun oluşumunda rol oynar. Kapitalist her ülkede, “tarımsal nüfusun bir bölümü sürekli olarak kent veya sanayi proletaryasına (yani tarım dışı emekçi sınıfa) geçmenin eşiğindedir… Bu nispi artı nüfus kaynağı sürekli olarak akış halindedir… Tarım işçisi bu nedenle yalnızca asgari ücretle geçinir hale gelir ve daima bir ayağı yoksulluk bataklığına saplanmış durumdadır” (Kapital, Cilt I). Köylünün işlediği toprağın özel mülkiyeti, küçük ölçekli üretimin temelini oluşturur ve bu üretim tarzının gelişip “klasik biçimini” kazanmasının koşuludur. Ancak böylesi küçük üretim, yalnızca dar ve ilkel bir üretim ve toplum çerçevesiyle bağdaşabilir. Kapitalizm altında ise bu sınırlar hızla aşılır.
“Köylünün sömürülmesi, yalnızca biçim olarak sanayi proletaryasının sömürülmesinden farklıdır. Sömüren aynıdır: Sermaye. Bireysel kapitalistler, bireysel köylüyü ipotekler ve tefeci faizleri yoluyla sömürür; kapitalist sınıf ise köylü sınıfını devlet vergileri aracılığıyla sömürür” (Fransa’da Sınıf Mücadeleleri).
“Köylünün küçük toprağı, artık yalnızca kapitalistin topraktan kâr, faiz ve rant çekmesini sağlayan bir bahanedir; toprağı işleyene ise kendi ücretini nasıl çıkaracağını düşünmek kalır.” (Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i) Genellikle köylü, ücretinin bir kısmını dahi kapitalist topluma yani kapitalist sınıfa bırakır; “özel mülk sahibi olma” kisvesi altında, “İrlandalı kiracı köylünün seviyesine kadar düşer” (Fransa’da Sınıf Mücadeleleri).
“Tahıl fiyatlarının, küçük köylü mülkiyetinin baskın olduğu ülkelerde, kapitalist üretim tarzının egemen olduğu ülkelere kıyasla daha düşük olmasının nedenlerinden biri nedir?” (Kapital, Cilt III) Nedeni şudur: Köylü, artık ürününün bir kısmını topluma, yani kapitalist sınıfa karşılıksız olarak verir. “Bu düşük fiyat [tahıl ve diğer tarım ürünlerinin fiyatı], üreticilerin yoksulluğunun bir sonucudur, emek üretkenliğinin değil” (Kapital, Cilt III). Kapitalizm altında, küçük arazi sahipliğine dayanan sistem, yani küçük üretimin normal biçimi, yozlaşır, çöker ve yok olur.
“Parçalı toprak mülkiyeti, doğası gereği, emeğin toplumsal üretici güçlerinin gelişimini, toplumsal emek biçimlerini, sermayenin toplumsal yoğunlaşmasını, büyük ölçekli hayvancılığı ve bilimin ilerici uygulanışını dışlar. Tefecilik ve vergi sistemi bu mülkiyet biçimini her yerde yoksullaştırmak zorundadır. Toprağın fiyatı olarak harcanan sermaye, tarımsal üretimden çekilmiş olur. Üretim araçlarının sonsuz parçalara bölünmesi ve üreticilerin birbirinden kopukluğu bu sistemin temel sonuçlarıdır.”
Kooperatif birlikleri, yani küçük köylülerin oluşturduğu dernekler, son derece ilerici burjuva bir rol oynamalarına rağmen, bu eğilimi [küçük üretimin yozlaşması ve çöküşü] yalnızca zayıflatır, ortadan kaldırmaz. Ayrıca şu da unutulmamalıdır ki bu kooperatifler çoğunlukla hali vakti yerinde köylülere çok şey sağlarken, yoksul köylü kitlesine çok az şey –neredeyse hiçbir şey– sağlar. Üstelik zamanla bu birlikler ücretli emeği sömüren yapılara dönüşürler.
“İnsan enerjisinin korkunç israfı. Üretim koşullarının giderek kötüleşmesi ve üretim araçlarının fiyatlarında artış; bu, parçalı küçük toprak mülkiyetin kaçınılmaz yasasıdır” (Kapital, Cilt III). Tarımda da, sanayide olduğu gibi, kapitalizm üretim sürecini ancak üreticinin “çilesi” pahasına dönüştürür.
“Kırsal işçilerin geniş alanlara dağılmış olması onların direniş gücünü kırarken, kentli işçilerin yoğunlaşması bu gücü artırır. Modern tarımda da, kent sanayilerinde olduğu gibi, emeğin verimliliği ve miktarındaki artış, bizzat emek gücünün harcanması ve hastalıkla tüketilmesi pahasına satın alınır. Dahası, kapitalist tarımdaki her ilerleme, yalnızca işçiyi değil, toprağı da soymanın bir sanatı olarak ilerler… Bu nedenle kapitalist üretim, teknolojiyi ve farklı süreçlerin toplumsal bir bütünlük içinde birleştirilmesini, ancak tüm zenginliğin iki özgün kaynağını –toprağı ve emekçiyi– tüketerek geliştirir” (Kapital, Cilt III).
SOSYALİZM
Yukarıda söylenenlerden açıkça görülmektedir ki Marx, kapitalist toplumun sosyalist topluma dönüşümünün kaçınılmazlığını, bütünüyle ve yalnızca çağdaş toplumun gelişiminin ekonomik yasasından çıkarsar. Emeğin toplumsallaşması, sosyalizmin kaçınılmaz gelişiminin başlıca maddi temelini oluşturur. Marx’ın ölümünden bu yana geçen yarım yüzyıllık dönemde, bu süreç, bin bir biçimde gitgide hızlanarak ilerlemekte; büyük ölçekli üretimin, kapitalist kartellerin, sendikaların ve tröstlerin büyümesinde, ayrıca mali sermayenin hacim ve gücündeki devasa artışta çarpıcı biçimde kendini göstermektedir. Bu dönüşümün zihinsel ve ahlaki itici gücü ile fiziksel uygulayıcısı, bizzat kapitalizmin eğittiği proletaryadır. Burjuvaziye karşı proletaryanın yürüttüğü mücadele, içeriği giderek zenginleşen çok çeşitli biçimlerde ifadesini bulur ve kaçınılmaz olarak, proletaryanın siyasi iktidarı ele geçirmeye yönelik siyasal mücadeleye dönüşür (“proletarya diktatörlüğü”).
Üretimin toplumsallaşması, üretim araçlarının topluma ait olmasına yani “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesine” yol açmaktan başka bir sonuç doğuramaz. Emek verimliliğinde muazzam bir artış, çalışma süresinde önemli bir kısalma ve küçük ölçekli, ilkel, dağınık üretimin kalıntılarının kolektif ve ilerlemiş emek biçimleriyle yer değiştirmesi işte bu dönüşümün doğrudan sonuçlarıdır. Kapitalizm, tarım ile sanayi arasındaki bağı sonsuza dek koparır ama aynı zamanda, en yüksek gelişme düzeyinde, bu bağların yeni unsurlarını da hazırlar: Bilimin bilinçli uygulanmasına, toplumsal emeğin yoğunlaşmasına ve insan nüfusunun yeniden dağıtılmasına dayalı bir sanayi-tarım birliği. Bu ise hem kırsal geriliğe, yalıtılmışlığa ve barbarlığa, hem de insanların büyük kentlerde yapay biçimde yığılmasına son verir. Kapitalizmin en gelişmiş biçimleri, aile kurumunun yeni bir formunu, kadınların toplumsal konumunda ve genç kuşakların yetiştirilmesinde yeni koşulları hazırlar. Kadın ve çocuk emeği ile kapitalizmin ataerkil aileyi parçalayışı, modern toplumda en korkunç, yıkıcı ve tiksindirici biçimlerde tezahür eder.
Bununla birlikte,
“Modern sanayi, üretimin toplumsal olarak örgütlenmesi sürecinde, ev içi alanın dışında, kadınlara, genç bireylere ve her iki cinsten çocuklara önemli bir rol vererek, aile kurumunun ve cinsiyetler arası ilişkilerin daha yüksek bir biçimi için yeni bir ekonomik temel yaratır. Elbette Cermen-Hristiyan aile biçimini mutlak ve nihai/değişmez saymak, aynı niteliği Antik Roma, Antik Yunan ya da Doğu toplumlarının aile biçimlerine atfetmek kadar saçmadır ki bu biçimler, üstelik tarihsel gelişim içinde bir dizge oluşturur. Ayrıca, her yaştan ve her cinsiyetten bireylerden oluşan kolektif bir çalışma grubunun varlığı, uygun koşullar altında insan gelişiminin bir kaynağı olmak zorundadır. Ancak kendiliğinden gelişen, kaba, kapitalist biçiminde yani emekçinin üretim süreci için var olduğu, üretim sürecinin emekçi için var olmadığı koşullarda, bu durum yozlaşma ve köleliğin bulaşıcı bir kaynağı haline gelir” (Kapital, Cilt I, 13. Bölüm sonu).
Fabrika sistemi aynı zamanda;
“Her yaştan çocuğun üretici emek ile eğitimin ve beden eğitiminin bir araya getirildiği, geleceğin eğitiminin tohumunu taşır. Bu yalnızca toplumsal üretimin verimliliğini artırmanın bir yolu değil, aynı zamanda tam gelişmiş insan bireyleri üretmenin tek yoludur” [age].
Marx’ın sosyalizmi, ulus ve devlet sorunlarını yalnızca geçmişi açıklamak açısından değil, aynı zamanda geleceğe dair cesur bir öngörü ve bu geleceği gerçekleştirmeye yönelik pratik eylem açısından da aynı tarihsel düzlemde ele alır. Uluslar, burjuva toplumunun gelişim evresinde kaçınılmaz bir ürün ve zorunlu bir biçimdir. İşçi sınıfı, ulus içinde “kendini bir sınıf olarak örgütlemeksizin”, “ulusallaşmaksızın” (burjuva anlamda değil elbette) güçlenemez, olgunlaşamaz ve şekillenemezdi. Ancak kapitalizmin gelişimi, ulusal sınırları giderek aşındırır, ulusal yalıtılmışlığı ortadan kaldırır ve ulusal karşıtlıkların yerini sınıf karşıtlıklarına bırakır. Bu yüzden, gelişmiş kapitalist ülkeler için “işçilerin vatanı yoktur” ifadesi tam anlamıyla doğrudur ve en azından uygar ülkelerde işçilerin birleşik eylemi, “proletaryanın kurtuluşunun ilk koşullarından biridir” (Komünist Manifesto).
Bir örgütlü zor/şiddet aygıtı olarak devlet, toplumun sınıflara bölündüğü belirli bir tarihsel uğrakta zorunlu hale gelmiş ve toplumun üstünde, ondan kısmen ayrışmış bir “otorite” olarak ortaya çıkmıştır. Sınıf karşıtlıklarından doğan devlet, “…en güçlü, ekonomik olarak egemen sınıfın devleti olur; bu sınıf, devlet aracılığıyla siyasal olarak da egemen sınıfa dönüşür ve böylece ezilen sınıfı baskı altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar edinir. Bu nedenle antikçağ devleti, her şeyden önce köle sahiplerinin köleleri bastırma aracıdır; feodal devlet, soyluların serfleri ve bağımlı köylüleri ezme organıdır; modern temsili devlet ise ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesinin aracıdır” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni; yazar burada hem kendi hem de Marx’ın görüşlerini ortaya koyar). En özgür ve en ilerici burjuva devlet biçimi olan demokratik cumhuriyet bile, bu gerçeği ortadan kaldırmaz; yalnızca onun (örneğin hükümet ile borsa arasındaki bağlar, doğrudan ya da dolaylı bürokrasi ve basın yozlaşmaları vb.) biçimini değiştirir. Sosyalizm, sınıfları ortadan kaldırarak, devleti de ortadan kaldıracaktır. Engels Anti-Dühring’de şöyle yazar: “Devletin gerçekten tüm toplumun temsilcisi olarak hareket ettiği ilk eylem –üretim araçlarının toplum adına sahiplenilmesi–, aynı zamanda onun bir devlet olarak son bağımsız eylemidir. Devletin toplumsal ilişkiler üzerindeki müdahalesi, önce bir alanda sonra diğerlerinde gereksiz hale gelir ve sonunda kendiliğinden ortadan kalkar. Kişilerin yönetimi, şeylerin idaresine ve üretim süreçlerinin yönetimine dönüşür. Devlet «ilga edilmez», solar/sönümlenir” (Anti-Dühring).
“Üretimi özgür ve eşit üreticilerin birliğine dayalı olarak örgütleyecek olan toplum, devlet aygıtının tamamını –o dönemde ait olduğu yere– Antik Eserler Müzesine, eğirme çıkrığının ve tunç baltanın yanına kaldıracaktır” (Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni).
Nihai olarak, Marx’ın sosyalizminin küçük köylülüğe karşı tutumu meselesine gelelim; bu kesim, “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” sürecinin belli bir aşamasında hâlâ varlığını sürdürecektir. Bu konuda Marx’ın görüşlerini yansıtan Engels’in bir açıklamasına başvurmamız gerekiyor:
“…Devlet iktidarını ele geçirdiğimizde, büyük toprak sahiplerinde yapmak zorunda olacağımız gibi, küçük köylüleri zorla mülksüzleştirmeyi (ister tazminatla ister tazminatsız) aklımızdan bile geçirmeyeceğiz. Küçük köylülükle ilgili görevimiz, her şeyden önce, onların özel mülkiyete dayalı küçük üretimlerini, örneklerle ve bu dönüşümü kolaylaştırmak için sağlayacağımız toplumsal destekle, zorlamadan, kooperatif üretime kademeli biçimde geçirmektir. Ve elbette, küçük köylüye bu dönüşümün bugünden dahi apaçık görülebilecek olan avantajlarını gösterebilecek fazlasıyla güçlü araçlara da sahip olacağız” (Engels, Fransa ve Almanya’da Köylü Sorunu; Rusça çeviride hatalar vardır. Orijinali Die Neue Zeit‘te yayımlanmıştır).
PROLETARYANIN SINIF MÜCADELESİNİN TAKTİKLERİ
Marx, daha 1844-45 yıllarında, eski materyalizmin başlıca eksikliklerinden birini, yani devrimci pratik eylemin koşullarını kavrayamamasını ve önemini takdir edememesini incelemiş ve bunu eleştirmişti. Bu nedenle, yaşamı boyunca yalnızca kuramsal çalışmalara değil, aynı zamanda proletaryanın sınıf mücadelesine ilişkin taktik sorunlara da sürekli ve yoğun bir dikkat göstermiştir. Bu konuya dair muazzam bir belge birikimi, Marx’ın tüm eserlerinde, özellikle de 1913 yılında yayımlanan dört ciltlik Engels’le yazışmalarında mevcuttur. Bu materyal henüz bütünüyle bir araya getirilip sistematik olarak incelenmiş ve araştırılmış değildir. Bu yüzden burada yalnızca en genel ve kısa gözlemlerle yetinmek zorundayız. Marx, bu yönü olmayan [devrimci eylem] bir materyalizmin eksik, tek yanlı ve cansız olacağını haklı olarak belirtmiştir. Proletarya taktiğinin temel görevi, Marx tarafından, materyalist-diyalektik dünya görüşünün tüm ilkeleriyle tam bir uyum içinde tanımlanmıştır: Herhangi bir toplumda var olan tüm sınıflar arasındaki ilişkilerin bütünü nesnel biçimde ele alınmalı, dolayısıyla o toplumun ulaştığı gelişim evresi ile diğer toplumlarla olan ilişkileri de göz önünde bulundurulmalıdır; ancak bu temelde ileri bir sınıfın doğru taktikleri geliştirilebilir. Aynı zamanda, tüm sınıflar ve tüm ülkeler durağan değil, hareket halinde (ve bu hareketin yasaları da her sınıfın varoluşunun ekonomik koşullarıyla belirlenir) değerlendirilir. Hareket ise yalnızca geçmişin değil, geleceğin de göz önüne alınmasıyla ele alınır ama evrimcilerin sandığı gibi yalnızca yavaş değişim anlamında değil, diyalektik bir anlayışla. Marx, Engels’e yazdığı bir mektupta şöyle diyordu: “… bu denli büyük ölçekli gelişmelerde 20 yıl bir günden farksızdır, ancak öyle günler gelir ki 20 yılın özü bir güne sığar” (Yazışmalar–Briefwechsel, Cilt 3, s. 127).
Her gelişme aşamasında, her anda, proletaryanın taktikleri insanlık tarihinin bu nesnel olarak kaçınılmaz diyalektiğini hesaba katmalıdır. Bir yandan, siyasal durgunluk dönemlerini ya da yavaş ilerleyen, sözde “barışçıl” gelişme süreçlerini, ileri sınıfın sınıf bilincini, gücünü ve militanlığını geliştirmek için değerlendirmeli; diğer yandan ise bu değerlendirmenin tüm yönünü, söz konusu sınıfın ilerlemesinin “nihai amacına” yönlendirmeli yani o sınıf içinde, “20 yılın bir güne sığdığı” büyük günlerdeki büyük görevler için pratik çözümler üretebilme yeteneğini yaratmaya yönelmelidir. Bu bağlamda Marx’ın iki argümanı özel öneme sahiptir: Bunlardan biri Felsefenin Sefaleti adlı eserinde yer alır ve proletaryanın ekonomik mücadelesi ile ekonomik örgütlenmeleriyle ilgilidir; diğeri ise Komünist Manifesto’da yer alır ve proletaryanın görevlerine dairdir. İlki şu biçimdedir:
“Büyük ölçekli sanayi, birbirini tanımayan bir insan kalabalığını aynı mekânda toplar. Rekabet, onların çıkarlarını böler. Ancak patronlarına karşı ortak çıkarları olan ücretlerin korunması, onları birlik ve direniş fikrinde birleştirir. Başlangıçta dağınık haldeki birlikler, gruplar halinde örgütlenir… Ve daima birleşmiş haldeki sermayenin karşısında, işçiler için artık birliğin sürdürülmesi ücretlerin korunmasından daha da önemli hale gelir… Bu mücadelede –gerçek bir iç savaşta– gelecek büyük çatışmanın tüm unsurları birleşir ve gelişir. Bu noktaya ulaşıldığında, birlik siyasal bir karakter kazanır” (Marx, Felsefenin Sefaleti, 1847).
Burada, işçi sınıfının “yaklaşmakta olan büyük çatışmaya” hazırlık süreci boyunca, birkaç on yılı kapsayacak bir ekonomik mücadele ve sendikal hareket programı ve taktiği ortaya konmaktadır. Bütün bu yaklaşım, Marx ve Engels’in İngiliz işçi hareketine ilişkin pek çok değerlendirmesiyle birlikte ele alınmalıdır. Bu değerlendirmeler, sanayi “refahının” işçi sınıfını mücadeleden uzaklaştırmak için nasıl bir “satın alma” aracına dönüştüğünü (Bkz. Briefwechsel, Cilt 1, s. 136); bu refahın genelde nasıl “işçileri demoralize ettiğini” (Cilt 2, s. 218); İngiliz proletaryasının nasıl “burjuvalaştığını” –“tüm uluslar içinde en burjuva olanı nihayetinde, burjuvazinin yanında bir burjuva aristokrasisi ve bir burjuva proletarya oluşturmayı hedefliyor gibi görünüyor”– (Chartistler, 1866; Cilt 3, s. 305); İngiliz işçi önderlerinin nasıl “radikal bir burjuva ile bir işçi arasında” bir tipe dönüştüğünü (Holyoak hakkında, Cilt 4, s. 209); Britanya’nın tekeli sürdükçe, “İngiliz işçisinin kıpırdamayacağını” (Cilt 4, s. 433) göstermektedir. Ekonomik mücadelenin taktikleri, işçi sınıfı hareketinin genel seyri (ve sonucu) ile birlikte burada olağanüstü genişlikte, kapsamlı, diyalektik ve gerçekten devrimci bir perspektifle ele alınmaktadır.
Komünist Manifesto, politik mücadele taktikleri konusunda temel Marksist bir ilkeyi şöyle öne sürer: “Komünistler, işçi sınıfının anlık çıkarlarının sağlanması ve mevcut taleplerinin gerçekleştirilmesi için mücadele ederler; ancak bugünkü hareket içinde, bu hareketin geleceğini de temsil eder ve ona özen gösterirler.” İşte bu nedenledir ki 1848 yılında Marx, Polonya’da “tarımsal devrim” partisini yani 1846’daki Krakow Ayaklanmasını[21] gerçekleştiren partiyi desteklemiştir.
1848 ve 1849 yıllarında Almanya’da Marx, aşırı devrimci demokratları destekledi ve daha sonra taktikler hakkında o dönemde söylediklerinden hiçbirini geri almadı. Marx, Alman burjuvazisini, “en başından itibaren halkı ihanete yatkın” bir unsur olarak görüyordu (burjuvazinin kendi amaçlarını tam anlamıyla gerçekleştirebilmesi, ancak köylülükle bir ittifak yapmasıyla mümkün olabilirdi); ama bunun yerine, “eski toplumun taçlı temsilcileriyle uzlaşmayı” tercih etti. Marx’ın Alman burjuva-demokratik devrimi üzerine yaptığı değerlendirme şöyledir (ki bu analiz, toplumu hareket hâlinde inceleyen materyalist yaklaşımın bir örneğidir ve üstelik yalnızca geriye gidiş açısından değil, aynı zamanda ileriye doğru hareket açısından da):
“Kendine inancı olmayan, halka inancı olmayan, yukarıdakilere sızlanan, aşağıdakilerden korkup tir tir titreyen… dünyadaki gelişmelerin fırtınasından yılmış… hiçbir alanda enerjisi olmayan, her alanda taklitçi… girişimsiz… kendi eskimiş çıkarları uğruna güçlü bir halkın ilk gençlik kıpırdanışlarını yönlendirmeye ve saptırmaya mahkûm olduğunu düşünen lanetli bir ihtiyar…” (Neue Rheinische Zeitung, 1848; bkz. Literarischer Nachlass, Cilt 3, s. 212).[22]
Yaklaşık 20 yıl sonra Marx, Engels’e yazdığı bir mektupta (Briefwechsel, Cilt 3, s. 224) 1848 Devriminin başarısız olduğunu çünkü burjuvazinin özgürlük için verilecek mücadeleyi daha düşünce aşamasındayken bile tercih etmeyip kölelikle barış yapmayı seçtiğini ifade ediyordu. 1848-49 devrimci dönemi sona erdiğinde, Marx, devrimcilik taslama girişimlerine (Schapper ve Willich’e karşı verdiği mücadelede olduğu gibi) karşı çıktı ve yeni devrimleri hazırlayan, neredeyse “barışçıl” sayılabilecek yeni bir evrede çalışma becerisini savundu. Marx’ın bu çalışmanın hangi ruhla yürütülmesini istediği, 1856 yılında, gericiliğin en karanlık döneminde Almanya’daki duruma ilişkin değerlendirmesinde açıkça görülür: “Almanya’da her şey, proletarya devriminin ikinci bir Köylü Savaşı baskısıyla desteklenip desteklenemeyeceğine bağlıdır” (Briefwechsel, Cilt 2, s. 108).
Almanya’daki demokratik burjuva devrimin tamamlanmadığı koşullarda Marx, sosyalist proletaryanın taktiklerinde tüm dikkatini köylülüğün demokratik enerjisinin geliştirilmesine odaklanıyordu. Lassalle’ın tutumunu “nesnel olarak… tüm işçi hareketinin Prusya’ya ihanet etmesi” olarak değerlendirdi (Cilt 3, s. 210); çünkü Lassalle, Junkerlere ve Prusya milliyetçiliğine karşı hoşgörülüydü.
Engels, 1865’te Marx’la basına yapacakları ortak açıklama üzerine fikir alışverişi yaparken şöyle yazmıştı:
“Ağırlıklı olarak tarımsal bir ülkede burjuvaziye karşı yalnızca sanayi proletaryası adına saldırmak ama büyük feodal aristokrasinin kır proletaryasına kamçının gölgesi altında uyguladığı ataerkil sömürüyü tek kelimeyle bile anmamak, alçaklıktır” (Cilt 3, s. 217).
1864’ten 1870’e kadar süren dönemde, yani Almanya’daki burjuva-demokratik devrimin tamamlanma süreci sona yaklaşırken ve Prusya ile Avusturya’daki egemen sınıflar bu devrimi bir şekilde “tepeden” tamamlama mücadelesi verirken, Marx yalnızca Bismarck’la flört eden Lassalle’ı sert şekilde eleştirmekle kalmadı; aynı zamanda “Avusturyacılığa kaymış” ve yerelcilik savunusuna yönelmiş olan Liebknecht’i de düzeltti. Marx, Bismarck’a olduğu kadar Avusturyacılara karşı da aynı sertlikle mücadele edecek devrimci taktiklerin hayata geçirilmesini istiyordu; bu taktikler, “galip” Prusya Junkerlerine uyum sağlamak yerine, Prusya’nın askeri zaferlerinin yarattığı koşullara rağmen devrimci mücadeleyi derhal yeniden başlatmayı öngörüyordu (Briefwechsel, Cilt 3, s. 134, 136, 147, 179, 204, 210, 215, 418, 437, 440-441).
Marx, Enternasyonal’in 9 Eylül 1870 tarihli ünlü bildirisinde Fransız proletaryasını zamansız bir ayaklanmaya karşı uyardı. Ancak buna rağmen bir ayaklanma gerçekleştiğinde (1871), Marx, kitlelerin “göklere hücum eden” devrimci inisiyatifini (Kugelmann’a mektubunda) coşkuyla selamladı.
Marx’ın diyalektik materyalizmi açısından değerlendirildiğinde, böyle bir durumda devrimci eylemin yenilgiye uğraması –proletarya mücadelesinin genel seyri ve sonucu bakımından– zaten kazanılmış bir mevziinin terk edilmesinden, savaşsız teslim olmaktan daha az zararlıydı. Böyle bir teslimiyet, proletaryayı demoralize eder ve savaşma gücünü zayıflatırdı. Marx, burjuva yasallığının egemen olduğu ve siyasal durgunluk dönemlerinde yasal mücadele araçlarının kullanılmasını tam olarak kabul etmekle birlikte, 1877-78 yıllarında sosyalistlere karşı çıkarılan Anti-Sosyalist Yasanın ardından, Most’un “devrimci lafazanlığını” sert biçimde kınadı. Aynı şekilde, resmi Sosyal Demokrat Partinin bir dönem gösterdiği oportünist tutumu da –özellikle bu yasaya karşı derhal kararlılık, dirayet, devrimci ruh ve gerekirse yasadışı mücadeleye geçme hazırlığı göstermemesini– daha da sert biçimde eleştirdi (Briefwechsel, Cilt 4, s. 397, 404, 418, 422, 424; ayrıca Sorge’ye mektuplarla karşılaştırınız).
BİBLİYOGRAFYA
Marx’ın eserlerinin ve mektuplarının tam bir külliyatı henüz yayımlanmamıştır. Marx’ın eserlerinin en fazla çevrildiği dil Rusçadır. Aşağıdaki liste, Marx’ın yazılarını kronolojik sırayla sunmaktadır.
Marx, 1841 yılında Epikuros’un felsefesi üzerine doktora tezini yazdı (bu tez, daha sonra ayrıntılı olarak ele alacağımız Literarischer Nachlass içinde yer almıştır). Bu tezde Marx, hâlâ tamamen Hegelci idealist bir bakış açısını benimsemekteydi. 1842 yılında Köln’de yayımlanan Rheinische Zeitung gazetesinde, altıncı Ren Diyeti’nde basın özgürlüğü üzerine yapılan tartışmaların eleştirisi, odun hırsızlığına ilişkin yasalar üzerine bir yazı ve siyasetin dinden ayrılması savunusunu içeren makaleler yazdı (bunların bir kısmı Literarischer Nachlass’ta yer alır). Bu yazılarda, Marx’ın idealizmden materyalizme ve devrimci demokrasiden komünizme geçişinin işaretleri görülmektedir. 1844 yılında Paris’te Marx ve Arnold Ruge editörlüğünde Deutsch-Französische Jahrbücher (Alman-Fransız Yıllıkları) yayımlandı; bu yayın Marx’ın geçişini tamamladığı yerdir. Bu dergide yayımlanan Marx imzalı yazılar arasında en önemlileri şunlardır: Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisi (hem Literarischer Nachlass’ta yer alır hem de ayrıca broşür olarak yayımlanmıştır) ve Yahudi Sorunu Üzerine (aynı şekilde Literarischer Nachlass’ta yer alır; ayrıca Znaniye Yayınları’nın Ucuz Kitaplık serisinde, No. 210 olarak yayımlanmıştır). 1845 yılında Marx ve Engels, Frankfurt am Main’de Kutsal Aile: Bruno Bauer ve Ortaklarına Karşı başlıklı bir broşür yayımladılar.
Bruno Bauer ve Ortaklarına Karşı broşürü (Literarischer Nachlass dışında) Rusça olarak iki ayrı broşür halinde yayımlandı: Biri 1906’da St. Petersburg’da Novy Gobs tarafından, diğeri 1907’de Vestnik Znaniya tarafından. 1845 baharında Marx, Feuerbach üzerine tezlerini kaleme aldı (bu tezler, Friedrich Engels’in Ludwig Feuerbach adlı broşürüne ek olarak yayımlanmıştır; Rusça çevirisi mevcuttur). 1845-47 yılları arasında Marx, Vorwärts, Deutsche Brüsseler-Zeitung (1847), Westphalisches Dampboot (1845-48, Bidefold) ve Der Gesellschaftsspiegel (1846, Elberfeld) gibi gazetelerde çok sayıda makale yazdı (bunların çoğu derlenmemiştir, yeniden basılmamıştır ya da Rusçaya çevrilmemiştir). 1847 yılında Marx, Proudhon’un Yoksulluğun Felsefesi adlı eserine karşı yazdığı temel eseri Felsefenin Sefaletini kaleme aldı. Kitap Brüksel ve Paris’te yayımlandı (Rusça olarak 1905-06 yıllarında Novy Mir, G. Lvovich, Alexeyeva ve Prosveshcheniye tarafından üç farklı baskı halinde yayımlandı). 1848’de Serbest Ticaret Üzerine Konuşma Brüksel’de yayımlandı (Rusça çevirisi mevcuttur). Bunu takiben Marx ile Friedrich Engels’in birlikte kaleme aldıkları ünlü Komünist Parti Manifestosu Londra’da yayımlandı. Bu metin Avrupa’daki hemen hemen tüm dillere ve başka birçok dile çevrilmiştir (1905-1906 yıllarında Molot, Kolokol, Alexeyeva vb. tarafından yaklaşık sekiz farklı Rusça baskısı yapılmıştır; bunların çoğu sansür nedeniyle toplatılmıştır. Bu çeviriler şu başlıklar altında yayımlanmıştır: Komünist Manifesto, Komünizm Üzerine, Toplumsal Sınıflar ve Komünizm, Kapitalizm ve Komünizm, Tarih Felsefesi).
Marx’ın bu eseriyle birlikte diğer çalışmalarının da en eksiksiz ve en doğru çevirileri, yurtdışında yayımlanan Emek Kurtuluşu Grubu edisyonlarında bulunabilir. 1 Haziran 1848’den 19 Mayıs 1849’a kadar, Neue Rheinische Zeitung adlı gazete Köln’de yayımlandı ve fiilen başyazarlığını Marx yürüttü. Bu gazetede yayımladığı çok sayıda makale –ki gazete, devrimci proletaryanın hâlâ en üstün ve eşsiz yayın organı sayılır– bugüne dek tam olarak derlenip yeniden yayımlanmamıştır. Bu yazıların en önemlileri Literarischer Nachlass’ta yer almıştır. Bu gazetede yayımlanan Ücretli Emek ve Sermaye broşürü, defalarca yeniden basılmıştır (Rusçada 1905-1906 arasında Kozman, Mobot, Myagkov ve Lvovich tarafından dört ayrı baskı yapılmıştır). Aynı gazeteden çıkan bir başka önemli makale olan Dümeni Liberal Olanlar, Znaniye Yayınları’nın Ucuz Kitaplık dizisinde (No. 272, St. Petersburg, 1901) yayımlanmıştır. 1849 yılında Marx, Köln’de İki Siyasi Dava adlı broşürü yayımladı (Bu metinler, basın yasasını ihlal etmek ve hükümete silahlı direnişe çağrı yapmakla suçlandığı davalarda jüri önünde kendi yaptığı iki savunma konuşmasını içerir; Marx beraat etmiştir. Bu metinlerin Rusça çevirileri, 1905 ve 1906’da Alexeyeva, Molot, Myagkov, Znaniye ve Novy Mir tarafından yayımlanmıştır). 1850 yılında Marx, Hamburg’da Neue Rheinische Zeitung’un altı sayılık bir dergi versiyonunu yayımladı. Bu sayılardaki en önemli makaleler daha sonra Literarischer Nachlass’ta toplanmıştır.
Özellikle dikkat çekenler arasında Marx’ın 1895’te Engels tarafından Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848-1850 başlığıyla broşür halinde yeniden yayımlanan yazıları yer alır (Rusça çevirisi, M. Malykh tarafından Kütüphane No. 59-60 olarak yayımlanmıştır; ayrıca Bazarov ve Stepanov tarafından çevrilip Skirmunt Yayınevi tarafından Tarihsel Eserler Dizisi içinde, 1906’da St. Petersburg’da yayımlanmıştır; bir başka baskı da 20. Yüzyılın Düşünceleri ve Görüşleri adıyla 1912’de yayımlanmıştır). 1852 yılında Marx’ın Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i adlı broşürü New York’ta yayımlandı (yukarıda anılan Rusça baskılarda mevcuttur). Aynı yıl, Londra’da Köln Komünist Davası Üzerine Açıklamalar (Enthüllungen über den Communistenprozess in Köln) adlı bir başka broşür yayımlandı (Rusça çevirisi Komünarların Köln Davası başlığıyla Popüler Bilim Kitaplığı dizisinde No. 43 olarak 28 Ekim 1906’da St. Petersburg’da yayımlanmıştır). 1851 Ağustosundan 1862’ye kadar Marx, New York Tribune gazetesine düzenli olarak katkı sundu. Yazılarının çoğu imzasız yayımlandı ve başyazı formatındaydı. Bu yazılar arasında en öne çıkanı, Marx ve Engels’in ölümünden sonra Almanca çeviriyle yeniden yayımlanan, Almanya’da Devrim ve Karşı-Devrim başlıklı makale dizisidir (Bu dizinin Rusça çevirisi Bazarov ve Stepanov’un çevirdiği derlemelerde yer almıştır; ayrıca 1905-1906 yıllarında Alexeyeva, Obshchestvennaya Poiza, Novy Mir, Vseobshchaya Biblioteka ve Molot tarafından broşür olarak beş kez yayımlanmıştır). Marx’ın Tribune’de yayımlanan bazı yazıları, daha sonra Londra’da ayrı broşürler halinde basılmıştır. Örneğin, 1856 yılında yayımlanan Palmerston üzerine olan metin; ardından 18. Yüzyılın Diplomatik Tarihine Dair Açıklamalar (burada İngiliz liberal bakanlarının Rusya’ya olan rüşvetçi ve sürekli bağımlılığı konu edilir) ve diğerleri.
Marx’ın ölümünden sonra, kızı Eleanor Aveling, babasının Tribune’de yayımlanmış Doğu Sorunu’na ilişkin makalelerini bir araya getirerek Doğu Sorunu (The Eastern Question) başlığıyla 1897’de Londra’da yayımladı. Bunun bir bölümü Rusçaya çevrildi: Savaş ve Devrim, Sayı I. Marx ve Engels’in Yayımlanmamış Yazıları (1852, 1853, 1854), Harkov, 1919 (Düşüncemiz Kütüphanesi dizisi). 1854 sonundan 1855 yılı boyunca Marx, Neue Oder-Zeitung gazetesine ve 1861-1862’de Viyana gazetesi Presse’ye de yazılar gönderdi. Bu makaleler derlenmemiştir; yalnızca birkaç tanesi Marx’ın mektuplarıyla birlikte Die Neue Zeit dergisinde yeniden yayımlanmıştır. Aynı durum, 1859’da Londra’da yayımlanan Das Volk gazetesindeki, 1859 İtalya Savaşının diplomatik tarihi üzerine yazılmış makaleleri için de geçerlidir. 1859’da Marx’ın Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı başlıklı eseri Berlin’de yayımlandı (Rusça çeviriler: Moskova, 1896-editör Manuilov; St. Petersburg, 1907-çeviri Rumyantsev). 1860’ta Marx’ın Bay Vogt (Herr Vogt) adlı broşürü Londra’da yayımlandı.
1864 yılında, Marx tarafından kaleme alınan Uluslararası Emekçiler Birliği’nin (Enternasyonal) Kuruluş Bildirgesi, Londra’da yayımlandı (Rusça çevirisi mevcuttur). Marx, Enternasyonal Genel Konseyinin sayısız bildirgesinin, çağrısının ve karar tasarısının da yazarıydı. Bu metinlerin çoğu henüz derlenmemiş ve yeterince incelenmemiştir. Bu alandaki ilk girişim, Gustav Jaeckh’in Die Internationale adlı kitabıdır (Rusça çevirisi: Znaniye Yayınları, St. Petersburg, 1906); kitapta Marx’ın bazı mektupları ve karar taslakları yer alır. Marx’ın Enternasyonal adına yazdığı belgeler arasında, Paris Komünü Üzerine Genel Konsey Bildirisi de bulunmaktadır. Bu belge, 1871 yılında Londra’da “Fransa’da İç Savaş” başlığıyla broşür olarak yayımlanmıştır (Rusça çevirileri arasında Lenin’in hazırladığı baskı ve Molot Yayınları’ndan çıkanlar yer alır). 1862 ile 1874 yılları arasında Marx, Enternasyonal’in üyelerinden Ludwig Kugelmann ile mektuplaşmıştır (bu yazışmaların Rusça çevirileri: Biri A. Goikhbarg çevirisi, diğeri Lenin editörlüğünde).
1867 yılında, Marx’ın baş eseri olan Kapital: Politik Ekonominin Eleştirisi, Cilt 1, Hamburg’da yayımlandı. Cilt 2 ve 3, Marx’ın ölümünden sonra Engels tarafından sırasıyla 1885 ve 1894’te yayımlandı.
Rusça çeviriler: Cilt 1, toplamda beş baskı; ikisi Danielson çevirisi (1872 ve 1898); ikisi E. A. Gurvich ve L. M. Zak çevirisi, Struve tarafından yayına hazırlanmıştır (1. baskı: 1899, 2. baskı: 1905); bir diğer çeviri ise Bazarov ve Stepanov editörlüğünde. Cilt 2 ve 3: Danielson’un daha zayıf bulunan çevirisi ile Bazarov ve Stepanov editörlüğünde daha güçlü bir çeviri yapılmıştır. 1876 yılında, Marx, Engels’in yazdığı Herr Eugen Dühring’in Bilimde Devrimi (Anti-Dühring) adlı eserin hazırlanmasına katkı sundu; tüm taslağı gözden geçirdi ve politik ekonomi tarihiyle ilgili bir bölümü baştan sona kendisi yazdı.
Marx’ın ölümünden sonra yayımlanan eserleri şunlardır: Gotha Programının Eleştirisi (Kritik des Gothaer Programms). Almanca olarak ilk kez Die Neue Zeit’in 1890-91 sayısında (No. 18) yayımlandı; Rusça çevirisi 1906’da St. Petersburg’da yayımlandı. Ücret, Fiyat ve Kâr-Marx’ın 26 Haziran 1865’te verdiği bu ders Die Neue Zeit dergisinin 1897-98 tarihli XVI. cildinde yayımlandı; Rusça çevirileri Molot (1906) ve Lvovich (1905) yayınevlerince basıldı. Karl Marx, Friedrich Engels ve Ferdinand Lassalle’nin Edebi Mirasından (Aus dem literarischen Nachlass…) Stuttgart, 1902’de üç cilt olarak yayımlandı. Rusça çevirisi Axelrod ve başkalarının editörlüğünde iki cilt olarak 1908’de St. Petersburg’da basıldı. 1. cilt ayrıca E. Gurvich tarafından 1907’de Moskova’da hazırlandı. Lassalle’nin Marx’a yazdığı mektuplar da bu derlemede yer alır. K. Marx ve F. Engels’in F. A. Sorge ve diğerlerine yazdığı mektuplar. Bu koleksiyonun Rusça iki baskısı bulunur: Biri Axelrod’un editörlüğünde, diğeri Lenin’in önsözüyle Dauge yayınevinden. Artı-Değer Teorileri (Theorien über den Mehrwert); Kapital’in dördüncü cildi olarak kabul edilen bu metin, Kautsky tarafından dört fasikül hâlinde üç cilt olarak 1905-10 yıllarında Stuttgart’ta yayımlandı. Rusça çevirisi yalnızca ilk cilt içindir ve üç ayrı baskısı vardır: 1906 St. Petersburg (editör: Plehanov), 1906 Kiev (editör: Zheleznov), 1907 Kiev (editör: Tuchapsky).
1913’te, Marx ile Engels’in mektuplaşmalarını içeren dört büyük cilt yayımlandı: Bin 386 mektup, Eylül 1844 ile 10 Ocak 1883 arasında yazılmıştır ve Marx’ın yaşamı ile fikirlerinin incelenmesi için oldukça değerli materyaller sunar. 1917’de, Marx ve Engels’in 1852-1862 arasında yazdığı makaleleri içeren iki cilt Almanca olarak yayımlandı. Marx’ın daha kısa makaleleri ve mektuplarının önemli bir bölümü, özellikle Die Neue Zeit, Vorwärts ve diğer Almanca Sosyal-Demokrat yayınlarda yer alanlar, bu listede sayılmamıştır. 1905-1906 yıllarında yayımlanan broşürler başta olmak üzere, Marx’ın Rusçaya yapılan çevirilerinin listesi de büyük olasılıkla eksiktir.
Marx’ın biyografisine ilişkin olarak öncelikle şu eserlere dikkat çekilmelidir: Friedrich Engels’in Bracke tarafından Braunschweig’de 1878’de yayımlanan Volkskalender dergisindeki makaleleri; Handwörterbuch der Staatswissenschaften adlı ansiklopedinin 6. cildinde yer alan 600-603. sayfalarındaki Engels yazısı; W. Liebknecht’in Karl Marx’ın Hatırasına (Nürnberg, 1896); Lafargue’ın Karl Marx: Kişisel Anıları; W. Liebknecht’in Karl Marx adlı eserinin ikinci baskısı (St. Petersburg, 1906); P. Lafargue’ın Karl Marx Üzerine Anılarım adlı kitabı (Odessa, 1905; orijinali Die Neue Zeit IX, 1’de yayımlanmıştır); Karl Marx: Anısına (St. Petersburg, 1908, 410 sayfa), şu yazarların makalelerini içeren bir derleme: Y. Nevzorov, N. Roşkov, V. Bazarov, Y. Steklov, A. Finn-Yenotayevski, P. Rumyantsev, K. Renner, H. Roland-Holst, V. İlyin, R. Luxemburg, G. Zinoviev, Y. Kamenev, P. Orlovsky, M. Tagansky; Franz Mehring, Karl Marx. Amerikalı sosyalist John Spargo tarafından yazılmış, Marx’ın İngilizce kapsamlı biyografisi olan Karl Marx: Hayatı ve Eseri (Londra, 1911), tatmin edici değildir. Marx’ın faaliyetlerine genel bir bakış için: Karl Kautsky, Karl Marx’ın Tarihsel Katkısı. Ustanın Ölümünün 25. Yılına (Berlin, 1908). Karl Marx ve Tarihsel Önemi, St. Petersburg, 1908. Ayrıca Clara Zetkin’in popüler broşürü: Karl Marx ve Hayat Eseri (1913).
Marksist felsefe ve tarihsel materyalizm üzerine en iyi açıklamalar şu eserlerde yer almaktadır. G. V. Plehanov’un; Yirmi Yıl Boyunca, St. Petersburg, 1909, 3. baskı; Savunmadan Saldırıya, St. Petersburg, 1910; Marksizmin Temel Sorunları, St. Petersburg, 1908; Eleştirmenlerimize Eleştiri, St. Petersburg, 1906; Tarihin Monist Görüşünün Gelişimi, St. Petersburg, 1908 ve diğer çalışmaları. Antonio Labriola’nın; Tarihsel Materyalist Görüş Üzerine [Rusça], St. Petersburg, 1898; Tarihsel Materyalizm ve Felsefe, St. Petersburg, 1906. Franz Mehring’in; Tarihsel Materyalizm Üzerine [Rusça] (iki baskı: Prosveshcheniye ve Molot), St. Petersburg, 1906; Lessing Efsanesi [Rusça], St. Petersburg, 1908 (Znaniye Yayınları). Ayrıca, Marksist olmayan Charles Andler’in Komünist Manifesto: Tarihi, Giriş, Açıklamalar [Rusça], St. Petersburg, 1906. Tarihsel Materyalizm, St. Petersburg, 1908, adlı Engels, Kautsky, Lafargue ve diğerlerinin makalelerini içeren bir derleme de dikkate değerdir. L. Axelrod’un Felsefi Eskizler: Tarihsel Materyalizmin Felsefi Eleştirmenlerine Cevap, St. Petersburg, 1906. E. Untermann’ın, Dietzgen’in Marksizmden sapmalarını savunmaya çalışan çalışması: Marksizmin Mantıksal Eksiklikleri, Münih, 1910, 753 sayfa (kapsamlı ama fazla ciddiye alınmayacak bir çalışma). Marksist görüşlerin muhaliflerinden Hugo Riekes’in çalışması da ilginçtir: Marksizmin Felsefi Kökleri, Zeitschrift für die gesamteStaatswissenschaft, 62. yıl, 1906, 3. sayı, s. 407-432. Bu çalışma, materyalist felsefe açısından Marksist görüşlerin tutarlılığını ortaya koymaktadır. Benno Erdmann’ın Materyalist Tarih Anlayışının Felsefi Önvarsayımları başlıklı makalesi (Jahrbuch für Gesetzgebung, Verwaltung und Volkswirtschaft [Schmollers Jahrbuch], 1907, 3. sayı, s. 156), Marx’ın felsefi materyalizminin bazı temel ilkelerini oldukça yararlı biçimde formüle eder ve bu görüşe karşı öne sürülen Kantçı ve genel olarak agnostik eleştirileri özetler. Kantçı bir bakış açısıyla yazılmış diğer önemli eserler şunlardır: Rudolph Stammler (Kantçı): Materyalist Tarih Anlayışına Göre Ekonomi ve Hukuk, 2. baskı, Leipzig, 1906 Woltmann (aynı şekilde Kantçı): Tarihsel Materyalizm (Rusça çeviri: 1901) Vorländer (Kantçı): Kant ve Marx, Rusça çeviri: St. Petersburg, 1909.
Ayrıca şu polemiğe de değinilmelidir: A. Bogdanov, V. Bazarov ve diğerleri ile öte yanda V. İlyin (Lenin) arasında geçen tartışma. Birincilerin görüşleri: Marksizmin Felsefesinin Ana Hatları, St. Petersburg, 1908; A. Bogdanov’un Büyük Bir Fetişizmin Çöküşü, Moskova, 1909; Lenin’in görüşleri: Materyalizm ve Ampiryokritisizm, Moskova, 1909. Tarihsel materyalizm ve etik üzerine; Karl Kautsky: Etik ve Materyalist Tarih Anlayışı, St. Petersburg, 1906, Kautsky’nin başka çok sayıda eseri. Louis Boudin: Karl Marx’ın Teorik Sistemi: Yeni Eleştiriler Işığında, İngilizceden çeviri, çeviri editörü: V. Zasuliç, St. Petersburg, 1908. Hermann Gorter: Tarihsel Materyalizm, 1909. Marksizme karşı çıkan yazarlardan örnekler: Tugan-Baranovski: Marksizmin Teorik Temelleri, St. Petersburg, 1907; S. Prokopoviç: Marx’a Bir Eleştiri, St. Petersburg, 1901; Hammacher: Marksizmin Felsefi-İktisadi Sistemi, Leipzig, 1910 (730 sayfa; alıntılar derlemesi); Werner Sombart: 19. Yüzyılda Sosyalizm ve Sosyal Hareket (Rusça çeviri), St. Petersburg; Max Adler (Kantçı): Nedensellik ve Amaçsallık, Viyana, 1909; Marx Çalışmaları dizisinde Ayrıca: Bir Düşünür Olarak Marx. Hegelci idealist Giovanni Gentile’nin La filosofia di Marx (Pisa, 1899) adlı eseri kayda değerdir. Yazar, genellikle Kantçılar, pozitivistler vb. tarafından göz ardı edilen, Marx’ın materyalist diyalektiğinin bazı önemli yönlerini ele alır. Benzer şekilde: Levy’nin Feuerbach adlı çalışması, Marx’ın başlıca felsefi öncüllerinden biri hakkında yazılmıştır. Çernişev’in Bir Marksistin Defteri (St. Petersburg, Dyelo, 1908) adlı çalışması, Marx’ın çeşitli eserlerinden alıntılar içeren yararlı bir derlemedir.
Marx’ın iktisadi öğretisi üzerine öne çıkan kitaplar şunlardır. Karl Kautsky: Karl Marx’ın İktisadi Öğretileri (Rusçada birçok baskısı yapılmıştır), Tarımsal Mesele, Erfurt Programı ve çok sayıda broşür. Ayrıca bkz; Eduard Bernstein: Marx’ın İktisadi Öğretisi-Kapital’in Üçüncü Cildi (Rusça çeviri, 1905) Gabriel Deville: Kapital (Kapital’in birinci cildinin özeti, Rusça çeviri, 1907) Tarım sorunu bakımından sözde “revizyonist” Marksistlerin temsilcilerinden biri Eduard David: Sosyalizm ve Tarım (Rusça çeviri, St. Petersburg, 1902).
Revizyonizmin eleştirisi için bkz: V. İlyin (Lenin): Tarımsal Soru-Birinci Kısım, St. Petersburg, 1908. Ayrıca V. İlyin’in (Lenin) şu eserlerine de bakınız: Rusya’da Kapitalizmin Gelişimi, ikinci baskı, St. Petersburg, 1908. İktisadi Denemeler ve Makaleler, St. Petersburg, 1899. Tarımda Kapitalizmin Gelişme Yasalarına Dair Yeni Veriler, Kitap 1, 1917. Fransa’daki toprak ilişkilerine dair en son verilere Marx’ın görüşlerinin bazı sapmalarla uygulanması örneği: Compère-Morel, Fransa’da Tarım Sorunu ve Sosyalizm, Paris, 1912, 455 sayfa.
Marx’ın ekonomik görüşlerinin, ekonomik yaşamın daha yakın dönem fenomenlerine uygulanmasına yönelik gelişmeler için bkz: Rudolf Hilferding, Finans Kapital (Rusça çeviri, St. Petersburg, 1911). (Hilferding’in değer kuramı konusundaki ciddi yanlışları, Kautsky tarafından şu yazıda düzeltilmiştir: “Altın, Kâğıt Para ve Meta”, Die Neue Zeit, Cilt XXX, Sayı 1, 1912, s. 837 ve 886). V. İlyin, Emperyalizm: Kapitalizmin En Yüksek Aşaması, 1917. Pyotr Maslov, Tarım Sorunu (iki cilt) ve Ekonomik Gelişme Kuramı (St. Petersburg, 1910) adlı eserlerinde Marksizm’den önemli noktalarda sapmalar gösterir. Bu sapmaların bazılarına ilişkin eleştiriler, Kautsky’nin Die Neue Zeit’te yayımlanan şu makalesinde bulunabilir:
“Malthusculuk ve Sosyalizm”, Cilt XXIX, Sayı 1, 1911. Marx’ın ekonomik doktrinine, burjuva iktisat profesörleri arasında yaygın olan marjinal fayda kuramı açısından yöneltilen eleştiriler aşağıdaki eserlerde yer alır: Böhm-Bawerk, Marx’ın Sisteminin Tamamlanmasına Doğru (Zum Abschluss des Marxschen Systems)-Berlin, 1896, Staatswissenschaftliche Arbeiten, Knies’e Armağan kitabında. (Rusça çevirisi: St. Petersburg, 1897, Marx’ın Kuramı ve Eleştirisi) Ayrıca: Sermaye ve Kâr (Kapital und Kapitalzins), 2. baskı, 2 cilt, Innsbruck, 1900-02 (Rusça çevirisi: Sermaye ve Kâr, St. Petersburg, 1909). Riekes, Değer ve Değişim Değeri (Wert und Tauschwert, 1899) von Bortkiewicz, Marx’ın Sisteminde Değer Hesabı ve Fiyat Hesabı (Wertrechnung und Preisrechnung im Marxschen System, Archiv für Sozialwissenschaft, 1906-07) Leo von Buch, Siyasal İktisadın Öğeleri Üzerine (I. Bölüm: Emek Yoğunluğu, Değer ve Fiyat) (Bu eser Rusça da yayımlanmıştır). Böhm-Bawerk’in eleştirisinin Marksist açıdan analizi için bkz: Rudolf Hilferding, Böhm-Bawerk’in Marx Eleştirisi (Böhm-Bawerks Marx-Kritik, Marx-Studien, I. Cilt, Viyana, 1904). Ayrıca Hilferding’in Die Neue Zeit’te yayımlanan kısa makalelerine de bakılabilir. Marksizmin yorumlanması ve geliştirilmesinde iki temel akım –“revizyonist” ve radikal (“Ortodoks”)– konusuna ilişkin olarak bkz Eduard Bernstein, Sosyalizmin Önvarsayımları ve Sosyal Demokrasinin Görevleri (Voraussetzungen des Sozialismus und die Aufgaben der Sozialdemokratie) (Almanca özgün baskı: Stuttgart, 1899; Rusça çeviriler: Tarihsel Materyalizm, St. Petersburg, 1901; Toplumsal Sorunlar, Moskova, 1901). Yine Bernstein’in Sosyalizmin Tarihi ve Kuramı Üzerine (Aus der Geschichte und Theorie des Sozialismus) (St. Petersburg, 1902). Bernstein’a yanıt olarak Karl Kautsky, Bernstein ve Sosyal Demokrat Program (Bernstein und das sozialdemokratische Programm). Almanca özgün: Stuttgart, 1899; Rusça çeviri dört baskı halinde: 1905-06.
Fransız Marksist literatürü için bkz: Jules Guesde, Sınıf Mücadelesinin Dört Yılı, Silah Başına (En garde) ve Dünün ve Bugünün Sorunları (Questions d’hier et d’aujourd’hui)-Paris, 1911. Paul Lafargue, K. Marx’ın Ekonomik Determinizmi-Paris, 1909. Anton Pannekoek, İşçi Hareketinde İki Eğilim (Zwei Tendenzen in der Arbeiterbewegung). Sermaye birikimi üzerine Marksist kuram konusuna ilişkin olarak: Rosa Luxemburg’un Sermaye Birikimi (Die Akkumulation des Kapitals) adlı yeni bir eseri vardır (Berlin, 1913). Bu eserdeki yanlış Marx yorumu, Otto Bauer tarafından Sermaye Birikimi başlıklı bir makalede eleştirilmiştir (Die Neue Zeit, Cilt XXXI, 1. sayı, 1913, s. 831 ve 862). Ayrıca 1913 tarihli yazılar için bkz: Eckstein (Vorwärts’ta) ve Pannekoek (Bremer Bürger-Zeitung’da).
Eski Rus Marksist literatüründen kayda değer olanlar: B. Çiçerin, “Alman Sosyalistleri”, Bezobrazov’un Siyasal Bilimler Derlemesi, St. Petersburg, 1888; ayrıca Siyasal Doktrinler Tarihi, 5. cilt, Moskova, 1902, 156 s. Bu yazılara karşılık olarak N. Zieber’in cevabı: “Bay Çiçerin’in Gözlüğünden Alman İktisatçıları”, Toplu Eserler, Cilt II, St. Petersburg, 1900. L. Slonimski, Karl Marx’ın İktisat Kuramı, St. Petersburg, 1898. N. Zieber, David Ricardo ve Karl Marx’ın Sosyo-Ekonomik Araştırmaları, St. Petersburg, 1885; ayrıca Toplu Eserleri, iki cilt, St. Petersburg, 1900. Ayrıca: J. Kaufmann’ın (J. K-n) Kapital üzerine yazdığı değerlendirme, Vestnik Yevropy dergisinin 1872 tarihli 5. sayısında yayımlanmıştır. Bu makale dikkat çekicidir çünkü Marx, Kapital’in ikinci baskısının ekinde, Kaufmann’ın argümanlarını alıntılamış ve onun diyalektik-materyalist yöntemini doğru biçimde açıkladığını belirtmiştir.
Rus Narodniklerinin Marksizm Üzerine Görüşleri: N. K. Mihaylovski, Russkoye Bogatstvo dergisinde 1894, Sayı 10 ile 1895, Sayı 1 ve 2’de yayımlanan makalelerinde, ayrıca Toplu Eserleri’ne yeniden basılan yazılarında, P. Struve’nin Eleştirel Notlar (St. Petersburg, 1894) eserine dair değerlendirmelerde bulunur. Mihaylovski’nin bu görüşleri, K. Tulin (yani V. İlyin-Lenin) tarafından Ekonomik Gelişmemizi Karakterize Eden Veriler (St. Petersburg, 1895; sansürce imha edilmiş, daha sonra On İki Yılda adlı kitabında, 1908, yeniden basılmıştır) adlı eserinde Marksist bakışla eleştirilmiştir. Diğer Narodnik Eserleri: V.V., Siyaset Hatlarımız, St. Petersburg, 1892. V.V., Yetmişlerden Yirminci Yüzyıla, St. Petersburg, 1907 Nikolai-on, Islahat Sonrası Toplum Ekonomimizin Taslağı, St. Petersburg, 1893. V. Çernov, Marksizm ve Toprak Sorunu, St. Petersburg, 1906. V. Çernov, Felsefi ve Sosyolojik Taslaklar, St. Petersburg, 1907. Narodnikler dışında şu yazarlar da anılmaya değerdir: N. Kareyev, Tarihsel Materyalizm Üzerine Eski ve Yeni Taslaklar, St. Petersburg, 1896; bu eser, 1913’te İktisadi Materyalizme Bir Eleştiri başlığıyla 2. baskısını yapmıştır. T. G. Masaryk, Marksizmin Felsefi ve Sosyolojik Temelleri [Rusça çeviri], Moskova, 1900. Benedetto Croce, Tarihsel Materyalizm ve Marksist İktisat [Rusça çeviri], St. Petersburg, 1902.
Marx’ın görüşlerinin doğru bir değerlendirmesi için, onun en yakın düşünsel yoldaşı ve çalışma arkadaşı olan Friedrich Engels’in eserlerine aşina olunması zorunludur. Engels’in bütün eserleri dikkate alınmadan Marksizm’i anlamak veya tam olarak aktarmak mümkün değildir. Marksizm’e anarşist açıdan getirilen eleştiriler için şu kaynaklara bakılabilir: V. Çerkesov, Marksizmin Öğretileri, iki cilt, St. Petersburg, 1905. V. Tucker, Bir Kitap Yerine [Rusça çeviri], Moskova, 1907.Georges Sorel (bir sendikalist), Modern İktisadın Sosyal İncelemeleri, Moskova, 1908.
***
[1] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar I, Sol Yay., s.104
[2] Marx’ın Ocak 1843’te yazdığı Mosel Muhabirinin Savunusu başlıklı makalesi.
[3] Burada sözü edilen Deutsch-Französische Jahrbücher (Alman-Fransız Yıllıkları), Marx ve Arnold Ruge’un editörlüğünü yaptığı, Almanca yayımlanan bir dergidir. Derginin yalnızca çift sayılı ilk baskısı Şubat 1844’te Paris’te yayımlanmıştır. Bu sayıda yer alan Marx ve Engels imzalı yazılar, her ikisinin de materyalizme ve komünizme kesin geçişini simgeler. Yayın hayatı, Marx ile burjuva radikali Ruge arasında yaşanan temel görüş ayrılıkları nedeniyle son bulmuştur.-Ed
[4] Bu sözler Marx’ın Hegel’in Hukuk Felsefesinin Eleştirisine Giriş adlı eserinden alınmıştır. İlgili pasaj şöyledir: “Eleştirinin silahı, elbette ki silahların eleştirisinin yerini alamaz; maddi gücün yıkılması ancak maddi bir güçle mümkündür ama kuram da, bir kez kitleleri kavradığında, maddi bir güce dönüşür.” (Lenin)
[5] Proudhonculuk; Fransız anarşisti Pierre-Joseph Proudhon’un adıyla anılan, bilimsel olmayan bir küçük burjuva sosyalizmi eğilimidir. Marxizme karşıt bir çizgide yer alır. Proudhon, büyük kapitalist mülkiyeti eleştirirken, küçük özel mülkiyeti sonsuzlaştırma hayali kuruyordu. “Halk bankası” ve “mübadele bankası” gibi yapılar önererek, işçilerin üretim araçlarına erişmesini, el zanaatçılığına dönmesini ve ürünlerini “adil” biçimde pazarlamasını hayal etti. Proletaryanın tarihsel rolünü kavrayamadı; sınıf mücadelesine, proleter devrime ve proletarya diktatörlüğüne karşı olumsuz bir tutum sergiledi. Anarşist olarak devletin varlığını da reddetti. Marx, Felsefenin Sefaleti adlı eserinde Proudhonculuğu acımasızca eleştirmiştir.- Ed
[6] Komünistler Birliği; Proletaryanın ilk uluslararası komünist örgütüdür. Marx ve Engels’in önderliğinde, 1847 Haziranında Londra’da kurulmuştur. Programatik ve örgütsel ilkelerinin oluşturulmasında Marx ve Engels doğrudan katkı sunmuş, partinin programı olan Komünist Parti Manifestosu’nu birlikte kaleme almışlardır (Şubat 1848’de yayımlanmıştır). Komünistler Birliği, Uluslararası Emekçiler Birliği’nin (Birinci Enternasyonal) öncülüdür. Kasım 1852’ye dek varlığını sürdürmüş; önde gelen üyeleri daha sonra Birinci Enternasyonal’de önemli roller üstlenmiştir.- Ed
[7] Die Neue Rheinische Zeitung (Yeni Ren Gazetesi); 1 Haziran 1848 ile 19 Mayıs 1849 tarihleri arasında Köln’de yayımlanmıştır. Marx genel yayın yönetmeni, Engels ise yazı kurulu üyesi olarak gazeteyi yönlendirmiştir. Lenin, Neue Rheinische Zeitung’u “devrimci proletaryanın en üstün ve aşılamamış yayın organı” olarak nitelendirmiştir. Polisin baskıları ve resmi engellemelere rağmen, gazete devrimci demokrasinin ve proletaryanın çıkarlarını kararlılıkla savunmuştur. Mayıs 1849’da Marx’ın Prusya’dan sürgün edilmesi ve diğer yazarların da takibe alınması nedeniyle yayını sona ermiştir.- Ed
[8] Burada sözü edilen, Montagne (küçük burjuvazinin partisi) tarafından Paris’te düzenlenen ve 1848 devriminin kurduğu anayasal düzenin cumhurbaşkanı ve meclis çoğunluğu tarafından çiğnenmesine karşı yapılan kitle gösterisidir. 13 Haziran 1849’daki bu gösteri hükümet güçlerince dağıtılmıştır.- Ed
[9] Marx’ın Herr Vogt adlı broşürüdür. Marx bu metni, Bonapartist provokatör Vogt’un “Allgemeine Zeitung” Gazetesine Karşı Dava Sürecim başlıklı iftira dolu broşürüne yanıt olarak kaleme almıştır.- Ed
[10] Marx-Engels, Kutsal Aile (Sekizinci Bölüm)-Lenin
[11] Engels, aynı konuda, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm’de şöyle yazar: “Hegel idealistti, yani onun için, kafasındaki düşünceler, gerçek şeylerin ve süreçlerin az çok soyut yansımaları değil, tersine şeyler ve onların gelişmesi, yalnızca, herhangi bir şekilde dünyadan önce var olan «düşünce»nin gerçekleşmiş yansımaları sayılıyordu. Böylelikle her şey, başının üzerine ve dünyanın gerçek bağıntıları tümüyle tersine çevrilmişti. Ve kimi tek tek bağıntının Hegel tarafından onca doğru ve dâhiyane bir biçimde kavranmasına rağmen, belirtilen nedenlerden dolayı, ayrıntıda da birçok şey yamalı, yapay, kurgulanmış olarak, kısacası ters-yüz edilmiş olarak ortaya çıkmak zorundaydı.” Sosyalizmin Ütopyadan Bilime Gelişmesi, İnter Yay., s.65 (çn)
[12] Agnostisizm; dünyanın bilinemez olduğunu, insan zihninin sınırlı olduğunu ve duyumlar alanının ötesinde hiçbir şey bilemeyeceğini ileri süren idealist bir felsefi görüştür. Agnostisizmin çeşitli biçimleri vardır: Bazı agnostikler maddi dünyanın nesnel varlığını kabul eder ancak onun bilinemeyeceğini öne sürer; diğerleri ise, insanın duyumlarının ötesinde bir şeyin var olup olmadığını bilemeyeceğini ileri sürerek maddi dünyanın varlığını inkâr eder. Engels, Ütopik ve Bilimsel Sosyalizm eserinde agnostikleri eleştirir. Bkz: İnter Yay., s.21 (çn)
[13] Eleştirel Felsefe (Kritik); Kant, idealist felsefesine bu adı vermiştir. Bu felsefenin amacı, insanın biliş yetisinin eleştirisidir. Kant’ın eleştirisi, insan aklının şeylerin özünü bilemeyeceği sonucuna varmasına yol açmıştır.
[14] Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu– Lenin
[15] Engels, Ludwig Feuerbach ve Klasik Alman Felsefesinin Sonu– Lenin
[16] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar I, Sol Yay., s.211. “Bizim, emeğin örgütlenişi, üretim araçları tarafından belirlenir biçimindeki kuramımız, herhangi bir alanda, adam öldürme sanayiinden daha inandırıcı bir biçimde kanıtlanmış mıydı?”
[17] Restorasyon; Fransa’da, 1792’deki burjuva devrimiyle tahtından indirilen Bourbon hanedanının, 1814-1830 yılları arasında yeniden iktidara gelmesiyle oluşan dönem.- Ed.
[18] Marjinal Fayda Teorisi; 1870’lerde, Marx’ın değer teorisine karşıt olarak geliştirilen bir iktisat teorisidir. Bu teoriye göre, bir meta’nın değeri, üretiminde harcanan toplumsal emek miktarına değil, faydalılığına (yararlılığına) göre belirlenir.- Ed.
[19] Marx-Engels, Seçme Yazışmalar I, Sol Yay., s.147-52, 154-55
[20] Obrok (Ürün Kirası); Tarımsal üretici köylünün, toprağı işlemek karşılığında, nakit ya da ürün olarak ödediği kira türüdür.-Ed.
[21] Krakow Ayaklanması; Avusturya ve Rus egemenliğine karşı Polonyalı devrimcilerin Şubat 1846’da başlattığı bir ayaklanmadır. Ayaklananlar, feodal hizmetlerin kaldırıldığını ilan eden ve köylülere toprakları bedelsiz vereceğini vadeden bir bildiri yayımlayan Ulusal Hükümet’i kurdular. Diğer bildirilerinde ise, daha yüksek ücretli ulusal atölyeler kurulacağını ve tüm yurttaşlar için eşit hakların getirileceğini duyurdular. Ancak bu ayaklanma kısa sürede bastırıldı. Marx, bu ayaklanmanın sınıfsal karakterini, özellikle feodal mülkiyete karşı oluşunu, desteklenmesi gereken bir “agrarian (toprak) devrim” olarak görür. Ayaklanma, 1848 Devrimlerinin habercisi olarak kabul edilir.
[22] Marx burada, 1848 devrim sürecinde Neue Rheinische Zeitung’da kaleme aldığı makalede, Alman küçük burjuva demokratlarını ve liderlerini eleştiriyor. “Execrable old man” (lanetli ihtiyar) ifadesi, yaşlı liberal önderlerin genç, devrimci kitlelerin önüne set çeken, korkak ve çıkarcı karakterini betimlemek için kullanılıyor.