Geçtiğimiz günlerde işyerinde bir arkadaşımla kahvaltı yaptım; depresif bir ruh hali vardı. Canı sıkkın, neşesiz ve enerjisizdi, boş gözlerle etrafa bakıyordu. “Ne oldu, nedir bu halin?” diye sordum. Yine boş gözlerle yüzüme bakıp “kendimi tükenmiş gibi hissediyorum” dedi. Bu sözleri ne kadar çok duyar olduk son zamanlarda… Sitemizde çıkan bir mektupta, Kocaeli’de metal fabrikasında çalışan bir arkadaşımız, işyerinde henüz 20 yaşında olan genç bir kadın işçinin “kendimi ceset gibi hissediyorum” dediğini aktarmıştı. Depresyonun nasıl yaygın bir hastalık haline geldiğini artık hepimiz biliyoruz ama neden? Ne oluyor da gencecik insanlar bu ruh haline sürükleniyor?
Gençleri ve aslında tüm toplumu umutsuzluğa iten şey “uzaylılar” değil, adına kapitalizm denen sömürü düzenidir. Depresyonun başlıca nedeni uzun ve yorucu çalışma saatleri, düşük ücretler ve kendimize ait zamanın kalmamasıdır. İşçi sınıfının büyük önderi Marx ne güzel demiş; toplumun özgürlüğü boş zamanla başlar!
İşyerine her adım attığımda, hatta daha sabah yataktan işkenceden çıkmış gibi kalkarken öfkeyle doluyorum. Yollar kalabalık, istasyonlar sıkışık, yüzler yorgun. İşyeri çok soğuk, ayakta çalışıyoruz ve ağır bir iş yapıyoruz. Durmadan aşağılanıyoruz; usta gelip bir şey diyor, sonra bir başkası, sonra patron… Tüm işçiler asgari ücretin ya bin lira ya da üç bin lira üzerinde bir ücrete çalışıyor. Ben de asgari ücretin 3 bin lira üzerinde ücret alıyorum. Öğlen doğru düzgün yemek bile verilmiyor, yani beslenemiyoruz bile. Fiziksel olarak gerçekten de tükeniyoruz; çoğumuzun eli iş yapmaktan biçim değiştirmiş durumda. Kadın işçiler, vücutlarındaki ağrı ve sızıyı dindirmek için erkenden yatağa girdiklerini anlatıyorlar. Bazı günler ben de aynısını yapıyorum. Akşam bir yerlere gitmek ve sosyalleşmek mümkün değil. Zaten buna ne enerjimiz ne zamanımız ne de paramız var. Yani yaşam bizim için tıpkı bir yük hayvanı gibi çalışmaktan ibaret! Bazen kendime ve arkadaşlarıma soruyorum; bizi bir at ya da eşekten ayıran nedir? Onlara da yem veriliyor, onlar da uyuyor, onlar da yavrularını büyütüyor. Ama bizden tek istenen çalışmak, hatta o hayvanlar duruma göre bizden daha az çalışıyorlar.
Sadece biz işçilerin değil, evdeki emekçi kadınların, gençlerin ve öğrencilerin durumu da aynı. Hayatımız hiç güneş açmayan, gökyüzünün karanlık bulutlarla kaplı olduğu, etrafımızı sisin sardığı kasvetli bir hava gibi. Bu yüzden insanlar mutsuz ve umutsuzlar. Bu ortamda neredeyse herkes elindeki akıllı telefona sarılıp sosyal medyanın “tatlı ve mutlu” dünyasına dalıyor. Herkes elindeki kutuya eğiliyor, parmaklar ekranı kaydırıyor, zihin algılayıp anlam bile veremiyor. Düşünme yok, el aynı hareketi yapıyor, bir robot gibi. İnsanın bu şekilde anlam üretmesi ve tatmin olması mümkün olabilir mi? İşte hiçlik duygusu bu şekilde derinleşiyor. Giderek daha fazla kendimizi anlamsızlık duygusuna kaptırıyoruz.
Sosyal medyada bize bambaşka yaşamlar sunuluyor. Reklamlar eşliğinde sürekli tüketmemiz isteniyor. “Daha çok alırsan, daha fazla tüketirsen mutlu olursun” deniyor. “Tüketirsen, pahalı makyaj malzemelerini kullanırsan havalı, şık ve hatta özgür olursun” deniyor. “En pahalı telefonu alarak değer kazanırsın” deniyor. İşte kapitalizm tam da budur! Bizzat kendisinin yarattığı değersizlik duygusunu bir kâr kapısına dönüştürüyor. Kapitalizmde insanlar insan oldukları için değil, mala mülke sahip oldukları için değer görürler. Ama sorun şu ki asgari ücretle çalışan işçilerin ne malı ne de zamanı var. İşte bu yüzden gözlerinde bir değerimiz de yok, kimse bize değer vermiyor. “İşçilik” kavramının bu kadar değersizleştirilmesinin başka nedeni yok. Tüm işçiler ve gençler değersiz olduklarını iliklerine kadar hissediyorlar. Dikkate alınmak, sevilip sayılmak ve değer görebilmek için başka şeylere yöneliyorlar. Kısa yoldan para kazanmaya çalışıyorlar, görünür olma adına TikTok ve benzeri sosyal medya mecralarına yöneliyorlar. Keza son senelerde ergen yaşlardaki çocukların çetelere katılmasının altında da bu gerçeklik yatmıyor mu?
Kapitalizm, biz işçileri ezip sömürmekle kalmıyor, aynı zamanda hasta da ediyor; hem fiziksel hem de ruhsal olarak! Hasta ettiği topluma, ruhsal sıkıntılara katlansın diye durmaksızın ilaç satıyor ve kendi yarattığı sorunları da anında pazara dönüştürüyor. Kapitalizmin yarattığı katmerli sorunlar, Türkiye’de faşist iktidarın her yönden gelen baskı ve zorbalığıyla birleşiyor, umutsuzluğu ve çaresizliği büyütüyor. Mesela 2016’da 45 milyon küsur kutu olan antidepresan kullanımı, 2025’te 71 milyon kutuya yükselmiş durumda.
Bu sistem bize “değerli hissetmiyorsan tüket” diyor, ürün pazarlıyor. “Ruhsal dengen bozulduysa ilaç kullan rahatla” diyor. Bizi pasif ve ölü yığınlara dönüştürmeye çalışıyor. Oysa reddetmemiz gereken şey, pasif ve ölü bireyler olmaktır! Düzenin bizi içine ittiği bu çıkışsızlık sarmalını kırmanın tek yolu, sosyalist toplum mücadelesine katılmaktır! İşçiler olarak sendikalarımızda örgütlenerek ekonomik haklarımız için mücadele etmek zorundayız. Aynı anda işçiler ve gençler olarak sosyalist bir dünya kurma mücadelesine omuz vermeliyiz. İşte o zaman değersizlik duygusunu yenebilir, umutsuzluktan ve depresyondan kurtulabiliriz.
Yabancılaşma ve Gündelik Yaşam: Kapitalizm Yıkılmadan Cehennemden Çıkış Yok!/1
