İlyiç-Lenin Hakkında Anılar

Anna İlyiniçna Ulyanova-Yelizarova İlyiç-Lenin Hakkında Anılar

Sunuş

Anna İlyiniçna Ulyanova-Yelizarova (26 Ağustos 1864-19 Ekim 1935), Ulyanov ailesinin en büyük çocuğudur. 1 Mart 1887’de Çar’a suikast girişimi sırasında yakalanan ve aynı yıl 8 Mayısta idam edilen Aleksandr’dan iki, Lenin’den ise altı yaş büyüktür.

Anna, hem ailenin en büyüğü olması hem de Lenin’in etrafındaki devrimci çekirdeğin bizzat içinde yer alması nedeniyle, Ulyanov ailesinin yaşamı, çocukların karakter özellikleri ve Lenin’in mücadelesi hakkında doğrudan ve en güvenilir kaynak konumundadır. Nitekim Anna’nın, kardeşlerinin yaşamını ve mücadelesini anlattığı Aleksandr İlyiç Ulyanov Üzerine Hatıralar ve İlyiç Hakkında Anılar çalışmaları, Lenin biyografisi yazan bütün tarihçilerin temel başvuru kaynağıdır. Örneğin Troçki, Genç Lenin’i yazarken Anna’nın kardeşleri hakkında yazdıklarına sıkça atıfta bulunur. Pek çok uzmanın işaret ettiği üzere ailenin daha küçük üyelerinin yazdıkları ise, özellikle erken dönem için ikinci elden tanıklıklardır ve resmi anlayışın çerçevesini aşmaz.

Anna İlyiniçna Ulyanova-Yelizarova-1887
Anna İlyiniçna Ulyanova-Yelizarova-1927

Stalin, 1931’de Proletarskaya Revolyutsiya (Proleter Devrim) dergisinin editörlerine gönderdiği Bolşevizm Tarihinin Bazı Sorunları Üzerine başlıklı mektupta, parti tarihinin “çürümüş liberalizm”den arındırılmasını istiyordu.[1] Sert bir şekilde Troçki’ye saldırıyor ve ona karşı her türlü ılımlı yaklaşımı bile liberalizm olarak damgalıyor, Ekim Devriminin ikinci liderini ve Kızıl Ordunun kurucusunu sosyalizme düşman olmakla suçluyordu. Bu düşmanca müdahale, yalnızca Troçki yok sayılarak Rus devrim tarihinin yeniden kurgulanması anlamına gelmiyordu; aynı zamanda bürokratik rejimin inşa ettiği Lenin kültü temelinde Lenin’in de daha fazla granitten bir kişilik olarak tasvir edilmesi anlamına geliyordu. İşçi iktidarını gasp eden Stalinist bürokrasinin oluşturduğu resmi devlet anlayışı, Lenin’i doğuştan devrimci göstermekle kalmaz, babasını da dönemin devrimci halkçı geleneğinin bir parçası olarak sunar. Oysa bu doğru değildir ve Anna, Aleksandr’a dair anılarında babası için şöyle yazar: “Açıkçası, hiçbir zaman bir devrimci olmamış, o yıllarda 40 yaşını aşmış ve bir aile yükü altında olan babam, biz gençleri korumak istiyordu.”

Keza Lenin’in, daha ağabeyi idam edilmeden önce Marx’tan Kapital’i okuduğu ve Marksist olduğu söylenir. Yaşayan, çocuk ve genç olmuş, çelişkilere düşmüş, sarsıcı bireysel ve toplumsal olayların etkisi altında dönüşmüş bir Lenin’den ziyade, kurgusal, katı ve duygusuz bir Lenin tasvir edilir. Anna, bir Narodnik olan Aleksandr’ın Marx’ı incelemesini anlatırken, Lenin’in Turgenyev romanlarını okuduğunu aktarır: “Yazın, hatırlıyorum, hem Saşa [Aleksandr] hem de ben, Volodya’nın Turgenyev’i birkaç kez tekrar okuyabilmesine şaşırarak bunu aramızda konuşmuştuk; bazen yatağına uzanır, okur ve tekrar okurdu. Ve bu, Saşa ile aynı odada yaşadığı aylarda oluyordu; o sırada Saşa, masasının üzerindeki kitap rafını tıka basa dolduran Marx ve diğer ekonomi-politik literatürün başında gayretle çalışıyordu.” Ve ekler: “Volodya, Marx’ı okumaya ancak 1888-89 yıllarında, Kazan’da, Rusça olarak başladı. Dolayısıyla, o dönemde Volodya’nın belirli siyasi görüşleri yoktu.”

Stalinist devlet yapısı bir taraftan efsaneler yaratırken, öte taraftan da bir zamanlar Lenin’in mücadele arkadaşlarıyla olan ilişkisini küçültüp önemsizleştirmeye ve onların önemini gizlemeye çalışır. Bu açıdan Anna’nın, Lenin’in Martov ve Plehanov ile olan ilişkisini gerçekliğe yakın bir dille ifade etmesi son derece önemlidir. Anna, Martov ile Lenin mektuplaşmalarını şöyle anlatır: “Vladimir İlyiç’in en yoğun mektuplaşması onunlaydı… Yuli’nin devrimci mizacına hayrandı.”[2] Nitekim sürgünden döndükten sonra da, onun bestelediği şarkıyı dilinden düşürmemişti. Oysa SSCB Marksizm Leninizm Enstitüsünün hazırladığı hacimli Lenin: Bir Biyografi’de, İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği’nin Lenin ile birlikte lideri olan Martov’un sadece adı anılıyor ve 1903’teki parti bölünmesine kadar da ilgili konularda yine ismi anılmakla yetiniliyor.

Aşağıda çevirdiğimiz İlyiç Hakkında Anılar, ilk kez 1926’da Novaya Moskva Yayınevi tarafından 62 sayfalık bir kitapçık olarak basıldı. Anna’nın 1924 yılında Proletarskaya Revolyutsiya (Proleter Devrim) dergisinde Vladimir İlyiç Hapishanede başlığıyla yayımlanan makalesi de bu kitabın bir bölümüdür. Daha sonra, 1934’te kız kardeşi Mariya Ulyanova’nın önsözüyle hazırlanan derleme kitaba dâhil edilmiştir. Bu derlemeye; Anna’nın 1927 Lenin ve Ekim başlıklı konuşması, mektuplar için yazdığı önsözler vb. de eklenmiştir.

1956’da ise Anna, Lenin’in eşi Krupskaya ve diğer kardeşler Mariya ile Dmitri’nin tanıklıkları birleştirilerek, Moskova merkezli Foreign Languages Publishing House tarafından Reminiscences of Lenin by His Relatives (Lenin Hakkında Akrabalarının Anıları) başlığı altında yayımlanmıştır.

Anna’nın esas olarak çocuklar ve gençler için kaleme aldığı Vladimir Ulyanov’un Çocukluk ve Okul Yılları (The Childhood and School Years of Vladimir Ulyanov) ise daha çok erken çocukluk dönemine odaklandığı için bu derlemede yer almamaktadır.

Not: Orijinal metindeki dipnotlar, gerektiği yerlerde korunmuştur. Metin içindeki açıklamalarda şu kısaltmalar kullanılmıştır:

(A.Y): Yazar Anna Yelizarova’nın orijinal notları.
(Ed): Orijinal metindeki Sovyet editörlerin notları.
(Ç.N): Çevirmenin eklediği açıklayıcı notlar.

Çeviri Tarihi: Ocak 2026

Çeviri: Gelecek Bizim Gelecek Sosyalizm Grubu

I. AİLE ORTAMI

V. İ. Ulyanov-Lenin’in ebeveynleri ve yaşadıkları dönem

Vladimir İlyiç’in babası İlya Nikolayeviç Ulyanov, Astrahan şehrinin yoksul esnaf/meşçanin ailesinden gelmekteydi[3] Yedi yaşında babasını kaybetti. Sadece ortaöğrenimini değil, aynı zamanda yükseköğrenimini de tamamlamasını bütünüyle büyük ağabeyi Vasili Nikolayeviç’e borçluydu. İlya Nikolayeviç, hayatı boyunca kendisine babalık eden ağabeyini defalarca minnetle anmış ve biz çocuklarına da ağabeyine ne denli borçlu olduğunu anlatmıştır. Bize, Vasili Nikolayeviç’in aslında kendisinin de okumayı çok istediğini, ancak babaları ölünce henüz çok genç yaşta annesi, iki kız kardeşi ve küçük erkek kardeşinden oluşan ailenin tek geçim kaynağı olarak kaldığını anlatırdı. Özel bir büroda işe girmek ve eğitim hayallerini bırakmak zorunda kalmıştı. Ancak kendisi okuyamasa bile kardeşini okutmaya karar vermiş, kardeşi liseyi bitirince onu Kazan’a üniversiteye göndermiş ve İlya Nikolayeviç çocukluğundan beri çalışmaya alışkın biri olarak ders verip kendi geçimini sağlayana dek ona orada da yardım etmiştir. Vasili Nikolayeviç kendi ailesini kurmamış ve tüm hayatını annesine, kız kardeşlerine ve erkek kardeşine adamıştır.

Ulyanov ailesi-1879, Lenin en sağda önde oturan.

Ulyanov ailesi-1879, Lenin en sağda önde oturan

İlya Nikolayeviç’in öğrencilik yılları, anavatanımızın serflik boyunduruğu altında inlediği, nüfusun büyük çoğunluğunun köle olduğu ve sahipleri olan toprak ağalarının onları kırbaçlatabildiği, Sibirya’ya sürebildiği, hayvan gibi satabildiği, aileleri parçalayabildiği ve keyiflerine göre evlendirebildiği I. Nikolay’ın o ağır saltanat dönemine denk gelmişti. Baskı altında ezilen, hor görülen köylü kitlesi tamamen kültürsüz ve cahildi. Orada burada özellikle zalim toprak ağalarına karşı isyanlar patlak veriyor, “kızıl horozlar” harekete geçiyordu (kundaklama yapılıyordu).[4] Ancak tüm bunlar örgütsüzdü, sert bir şekilde bastırılıyordu ve köylerde yine tek tesellisi, tek kurtuluşu votka olan o zifiri karanlık ve umutsuzluk hüküm sürüyordu. En boyun eğmezler, itaat edemeyenler içinse geriye tek bir yol kalıyordu: Bozkırlara, ormanlara kaçmak ve haydutlukla yaşamak. Rus köylüsünün derin acısını ve özgürlük arayışını anlatan bir halk şarkısında şöyle söylenirdi:

Demek ki zehirden acıymış hayat,
O eski, o kadim çağlarda.
Ki insan kaçarmış köyünden,
Baba ocağını terk edip ardına bakmadan.
Gözü yaşlı yâri bırakıp geride,
Volga ötesinde ararmış hürriyeti sadece

O zamanlar denildiği üzere “aşağı” sınıf yani nüfusun çoğunluğu üzerindeki bu ağır baskı, “yüksek” sınıftan olup da vatanını dürüstçe ve içtenlikle seven insanların da huzurlu ve mutlu yaşamasına izin vermiyordu. Onlar ülkelerindeki hukuksuzluğa öfkeleniyor, Batı Avrupa devrimlerine kulak veriyor, söz, basın ve toplantı özgürlüğünün gerekliliğinden, yönetimde seçim ilkesinin üstünlüğünden ve her şeyden önce, hiçbir Avrupa ülkesinde uzun süredir kalmamış olan bu utancın yani serfliğin kaldırılmasının gerekliliğinden bahsediyorlardı. Özellikle cesurca öne çıkanlar kürek mahkûmiyetinde ve darağaçlarında can veriyorlardı (1825 Dekabristler davası, 1848 Petraşevski davası vb.). Geri kalanlar ise susuyor ya da köşelerde fısıldaşıyorlardı ve şairin ifadesiyle yine:

Çepeçevre çökmüş şafak öncesi o karanlık pus
Bir kin ve cinnet kasırgasıdır esip savrulan.
Senin üzerinde ey, boynu bükük ülke
Canlı olan ne varsa, namuslu ne varsa tırpanlanıyor.

Bu baskı, tüm Avrupa’yı saran 1848 devriminden sonra özellikle ağırlaştı. I. Nikolay, o dönemde Avrupa’nın jandarması gibi otokrasinin nöbetini tutuyor, Macaristan’daki devrimi bastırmak için Rus askerlerini kan dökmeye gönderiyordu. Otokrasi o zamanlar o kadar güçlüydü ki sadece kendi ülkesinde değil, komşu ülkelerdeki ayaklanmaları da bastırma lüksünü kendine tanıyabiliyordu.

Kendi ülkesinde ise özgür düşüncenin her türlü tezahürü ezilmişti. Öğrencilerin üzerinde de ağır bir baskı vardı. Gençler dar çevrelerde içlerini dökmeye, Rıleyev ve diğerlerinin sözleriyle yazılmış yasak şarkılarını söylemeye ancak cesaret edebiliyorlardı.[5] İlya Nikolayeviç’in çocukları daha sonra bu şarkıları ondan, şehirden uzakta, orman ve kır gezintilerinde dinlemişlerdir.[6]

I.Nikolay’ın ölümü ve oğlu II. Aleksandr’ın tahta çıkmasıyla Rusya için reformlar döneminin başlamasının yarattığı o büyük rahatlamayı hissedebilmek için o zor zamanları yaşamış olmak gerekirdi. Her şeyden önce [1861’de] serfliğin kaldırılmasına karar verilmişti. Bu karar, elbette, esas olarak gelişmekte olan kapitalist sanayi için özgür işgücü sağlama zorunluluğundan, serflerin artan hoşnutsuzluğu ve isyanlarından kaynaklanıyordu. II. Aleksandr boşuna dememişti: “Halk özgürlüğü aşağıdan almadan önce, yukarıdan vermek için acele etmek gerek.” Köylülerin özgürleştirilmesi o kadar büyük bir değişimdi ki, ülkede genel bir bayram havası hâkimdi. Bu ruh hali Nekrasov tarafından şöyle ifade edilmiştir:

Biliyorum, serfliğin o eski ağları kalktı ama
İnsanlar yerine yenilerini koydu, sayısızca.
Evet, öyle… Fakat halka daha kolay gelir bunları çözmek
Ey esin perisi, umutla selamla özgürlüğü.[7]

Elbette kısa süre sonra bu sarhoşluk hali geçti. İlk tehlike çanını, bunun bedelini ücra Sibirya hapishanelerinde bir ömürle ödeyen büyük kâhinimiz Çernışevski çaldı. Gençliğin devrimci örgütleri de ortaya çıkmaya başladı. Ancak barışçıl, kültürel alanlarda çalışan insanlar için Nikolay rejiminin cenderesinden sonra yine de geniş bir faaliyet alanı açılmıştı ve onlar büyük bir şevkle oraya yöneldiler. Yeni mahkemeler, kıyaslanamayacak kadar büyük basın özgürlüğü ve nihayet halk eğitimi… Tüm bunlar o dönemin ileri görüşlü insanlarını kendine çağırıyordu. Halk eğitimi, dünün kölelerini aydınlatma imkânıydı ve bu, pek çokları için büyüleyiciydi.

İlya Nikolayeviç de bunlardan biriydi. Simbirsk guberniyasında (valiliğinde) yeni açılan halk okulları müfettişliği görevini sevinçle kabul etti. O zamana kadar lise öğretmeniydi ve öğrencileri tarafından çok sevilirdi. Dersleri onlara dikkatle ve sabırla anlatır, yaramazlıklarına hoşgörüyle yaklaşır, yoksul öğrencileri sınavlara ücretsiz hazırlardı. O, işini seven, ruhuyla bir eğitimciydi. Ancak o daha geniş bir çalışma alanı istiyordu ve bunu lisenin daha varlıklı öğrencileri için değil, en muhtaç olanlar, eğitim alması en zor olanlar, dünün kölelerinin çocukları için uygulamak istiyordu.

Ve alan gerçekten de genişti. Simbirsk guberniyasında çok az okul vardı, olanlar da eski tiptendi. Kirli ve dar mekânlara sığınmışlardı, öğretmenler az eğitimliydi ve eğitimi daha çok dayakla kafalara sokuyorlardı. Her şeyi yeniden yeşertmek gerekiyordu; köylüleri meclislerde yeni okullar inşa etmeye ikna etmek, bunlar için başka yollardan kaynak bulmak, genç öğretmenleri pedagojinin yeni gerekliliklerine göre eğitmek için pedagojik kurslar düzenlemek gerekiyordu. Her yere yetişmek lazımdı, İlya Nikolayeviç ise tüm guberniyada tek başınaydı. O dönemin yolları çalışmayı çok zorlaştırıyordu; sarsıntılı, çamurda veya kar erimesinde geçit vermeyen, kışın engebeli yollar. Evden haftalarca hatta aylarca uzak kalmak, kirli hanlarda beslenip gecelemek gerekiyordu. Üstelik İlya Nikolayeviç’in sağlığı pek de sağlam değildi. Fakat işe duyulan sevgi, büyük bir görev bilinci ve azim her şeyi yendi ve İlya Nikolayeviç’in 17 yıllık çalışmasıyla guberniyada yaklaşık 450 okul inşa edildi, “Ulyanovcu” olarak adlandırılan yeni öğretmenler yetiştiren kurslar açıldı.

İş büyüdü. İlya Nikolayeviç’e yavaş yavaş yardımcılar, müfettişler eklenmeye başlandı, kendisi de müdür olarak atandı. Artık işi daha çok yönetmesi gerekiyordu ama o aynı gayretli çalışan, yaşam tarzında ve ilişkilerinde aynı basit insan olarak kaldı. Öğretmenler ona çekinmeden danışmaya gelirlerdi, okullarda bazen hasta öğretmenlerin yerine derse girerdi. Kalabalık ailesi ve çocuklarının eğitimi tüm kazancını yutuyordu; kendisi için çok az harcardı, büyük cemiyetleri ve eğlenceleri sevmezdi. Rahatlamak için eğitimle ilgilenen insanlarla sohbet etmeyi, çocukların eğitimini takip ederek aile içinde dinlenmeyi ve satranç oynamayı severdi. Çalışma sırasında kendine ve başkalarına karşı talepkâr olan İlya Nikolayeviç, dinlenme sırasında büyüleyici, neşeli bir sohbet arkadaşı olmayı bilir, çocuklarla şakalaşır, onlara masallar ve fıkralar anlatırdı. Sohbetlerde ve oyunlarda (satranç, kroket) çocuklarla arkadaşça davranır, en az onlar kadar heyecanlanırdı.

Fakat büyük işlerde erkenden tükendi ve 12 Ocak 1886’da, henüz 55 yaşında, beyin kanamasından aniden öldü.

Vladimir İlyiç’in annesi Mariya Aleksandrovna, dönemine göre çok ileri görüşlü bir insan olan bir doktorun kızıydı. Çocukluğunun ve gençliğinin büyük bir kısmını köyde geçirmişti. Babasının imkânları çok kısıtlıydı, aile kalabalıktı; sert bir teyze tarafından yetiştirilen genç kız, çalışmaya ve tutumlu olmaya erken yaşta alıştı. Babası kızlarını Spartalı gibi yetiştiriyordu; kızlar yaz kış kısa kollu ve yakası açık basma elbiseler giyerlerdi ve her birinin bu elbiselerden sadece ikişer takımı vardı. Yemekler basitti; yetişkin olduklarında bile babanın zararlı bulduğu çay ve kahve içmezlerdi. Bu eğitim Mariya Aleksandrovna’nın sağlığını çelikleştirdi, onu çok dayanıklı kıldı. Dengeli, sağlam ama aynı zamanda neşeli ve cana yakın bir karakteri vardı. İyi yeteneklerle donatılmıştı, yabancı diller ve müzik öğrendi ve çok okudu.

Daha fazla okumayı tutkuyla istemişti ve imkânsızlıkların ona bu fırsatı vermemiş olmasını hayatı boyunca üzüntüyle andı. O dönemde hanımlar cemiyetinin içeriğini oluşturan kıyafetlerde, dedikodularda ve çekiştirmelerde bir ilgi bulamayan Mariya Aleksandrovna, kendini ailesine yöneltti; tüm ciddiyeti ve duyarlılığıyla çocukların eğitimine adadı. Çocukların kusurlarını fark ederek, sabırla ve ısrarla bunlarla mücadele etti. Sesini asla yükseltmez, cezalara neredeyse hiç başvurmazdı; çocukların büyük sevgisini ve itaatini kazanmayı bilirdi. En sevdiği eğlence, tutkuyla sevdiği ve çok duygulu icra ettiği müzikti. Çocuklar da onun müziği eşliğinde uykuya dalmayı, daha sonraları ise çalışmayı severlerdi.

Ayrıca çok uyumlu yaşayan ebeveynler arasında, çocuklar üzerinde her zaman çok zararlı etki yapan eğitim konularında tartışmalar veya anlaşmazlıklar olmazdı. Bu konudaki her türlü sorunu genellikle baş başa tartışırlardı ve çocuklar karşılarında her zaman “tek bir cephe” görürlerdi.

Samimi bir sevgi hisseden, çıkarlarının ebeveynleri için her zaman ön planda olduğunu gören çocuklar da buna aynı şekilde karşılık vermeye alıştılar. Ailemiz birbirine bağlı, kenetlenmiş bir aileydi. Sadece babanın maaşıyla çok mütevazı yaşardı ve ancak annenin büyük tasarrufuyla iki yakayı bir araya getirmek mümkün olurdu, ama yine de çocuklar gerekli hiçbir şeyden mahrum kalmaz ve manevi ihtiyaçları mümkün olduğunca karşılanırdı.

Böylece görüyoruz ki aile ortamı ve yetiştirilme koşulları, çocukların zekâsının ve karakterinin gelişimi için son derece elverişliydi. Vladimir İlyiç ile erkek ve kız kardeşlerinin çocukluğu, aydınlık ve mutlu geçti.

II. VLADİMİR İLYİÇ’İN ÇOCUKLUK ve GENÇLİK YILLARI

Vladimir İlyiç, 10 (eski takvime göre 22) Nisan 1870’te Simbirsk’te dünyaya geldi. Ailenin üçüncü çocuğuydu. Canlı, atılgan ve neşeli bir çocuktu; gürültülü oyunları ve koşuşturmacayı severdi. Oyuncaklarıyla oynamaktan ziyade, yapısını anlamak için onları kırıp parçalardı. Beş yaşlarında okumayı söktü. Daha sonra Simbirskli bir kilise okulu öğretmeni tarafından liseye (gimnazyuma) hazırlandı ve 1879 sonbaharında, dokuz yaşındayken birinci sınıfa başladı.

Dersler ona kolay geliyordu. Alt sınıflardan itibaren en iyi öğrenci olarak ilerledi ve sınıf geçerken birincilik ödüllerini topladı. O zamanlar bu ödüller, cildinde altın yaldızla “İyi Hal ve Başarı İçin” yazılı bir kitap ve bir takdirnameden ibaretti. Onu en iyi öğrenci yapan şey, sadece üstün yetenekleri değil, işine karşı takındığı ciddi ve dikkatli tavırdı. Babamız, tıpkı büyük ağabeyi ve ablası gibi onu da erken yaşlardan itibaren buna alıştırmış, alt sınıflardayken derslerini bizzat takip etmişti. Küçük Volodya (Vladimir)  için, sürekli meşgul olan ve çalışan annesi ile babasının ama bilhassa ağabeyi Saşa’nın örnek oluşu büyük önem taşıyordu. Saşa, nadir görülen ciddiyette, düşünceli ve sorumluluklarına karşı titiz bir çocuktu. Sadece kararlı değil, aynı zamanda adil, duyarlı ve şefkatli karakteriyle de tüm küçük kardeşlerin büyük sevgisini kazanmıştı. Volodya ağabeyini o kadar taklit ederdi ki, biz onunla hafiften alay bile ederdik; ona hangi soruyu sorarsak soralım, cevabı değişmezdi: “Saşa gibi.” Ve eğer çocuklukta “örnek almak” genel olarak önemliyse, yaşça kendinden biraz büyük kardeşlerin teşkil ettiği örnek, yetişkinlerin örneğinden çok daha etkilidir.

İşe ciddi yaklaşma alışkanlığı sayesinde Volodya, ne kadar yaramaz ve hareketli olursa olsun, dersleri dikkatle dinlerdi. O zamanki öğretmenlerinin de belirttiği gibi, bu büyük dikkat yeteneği, kıvrak zekâsıyla birleşince, her yeni dersi daha sınıftayken kavramasını sağlıyor, böylece evde dersi tekrar etmesine neredeyse hiç gerek kalmıyordu. Alt sınıflardayken derslerini ne kadar çabuk bitirdiğini, sonra yaramazlığa başlayıp perendeler attığını ve aynı odada ders çalışan biz büyüklere nasıl engel olduğunu hatırlıyorum. Babam bazen derslerini kontrol etmek için onu çalışma odasına götürür ve defterindeki Latince kelimeleri sorardı ama Volodya genellikle hepsini bilirdi. Çocukluğunda çok da okurdu. Babama yeni çıkan tüm çocuk kitapları ve dergileri gönderilirdi, ayrıca kütüphaneye de üyeydik.

Volodya’nın değişmez oyun arkadaşı, 4 Kasım 1871 doğumlu kız kardeşi Olya idi. Çok yetenekli, canlı ve atılgan bir kızdı. Dört yaşında onun yanında okumayı öğrenmişti ve o da çok kolay ve istekli öğreniyordu. Ayrıca, karakterinin bazı yönleriyle ağabeyi Saşa’yı andıran Olya, olağanüstü çalışkandı. Lisenin son sınıflarındayken Volodya’nın, yan odadan Olya’nın bitmek bilmeyen piyano etütlerini dinlerken bana şöyle dediğini hatırlıyorum: “İşte çalışma kapasitesine imrenilecek biri.” Bunu idrak eden Volodya, daha sonraki yıllarda hepimizi hayrete düşüren ve üstün yetenekleriyle birlikte ona o parlak sonuçları elde etmesinde yardımcı olan çalışma kapasitesini kendisinde de geliştirmeye başladı.

Vladimir İlyiç, bilgilerini okul arkadaşlarıyla seve seve paylaşır, onlara zor dersleri, problemleri, kompozisyonları ve Yunanca ile Latince çevirileri anlatırdı. Lisenin son iki sınıfındayken, kendi derslerinin yanı sıra, Çuvaş asıllı bir öğretmeni üniversiteye giriş (mezuniyet) sınavına hazırladı.[8] Bu dersleri ücretsiz veriyordu, çünkü adamın ödeyecek durumu yoktu. Ve Vladimir İlyiç, öğrencisinin yeteneği kısıtlı olmasına rağmen onu sınava hazırlamayı başardı. Adam sınavı geçti ve böylece üniversitede çok sevdiği matematik alanında eğitim görebildi.

Benden beş yaşın üzerinde küçük ve henüz bir lise öğrencisi olmasına rağmen, Bestujev Yüksek Kadın Kurslarının (üniversite dengi) sondan bir önceki sınıfındaki ders açığımı kapatmama yardım etti. 1886 baharında, aralarında tam üç yıllık müfredatı kapsayan Latincenin de bulunduğu birkaç sınava girmem gerekiyordu. O dönemde Latince, Tarih-Edebiyat bölümünde zorunlu dersti. Klasik eğitimin baskın olduğu o yıllarda bu ders çok ruhsuz ve resmi bir dille (devlet dairesi soğukluğuyla) işlenirdi; bu yüzden çoğu kursiyer gibi ben de onu bir kenara itmiştim. Lise eğitimini bitiren gençler, doğal olarak daha canlı ve toplumsal şeylere yöneliyordu, hatta ben de sırf bu yüzden Latinceyi bırakıp Moskova’daki kurslara “misafir öğrenci” olarak geçmeye bile yeltenmiştim. Bu plandan vazgeçilince, Latinceye ciddiyetle sarılmak zorunda kaldım. Kış tatilinde açığı kapatmayı planlıyordum ama hiçbir şey yapmaya fırsatım olmadı.

Babamızın ölümünden (12 Ocak 1886) sonra ise derslerim büsbütün zor ilerledi ve Latince yerinde sayıyordu. İşte o zaman Volodya, lisenin sondan bir önceki sınıfında kendi derslerinin yoğunluğuna ve Çuvaş okul öğretmeni Ohotnikov ile çalışmasına rağmen, bana yardım etmeyi teklif etti. Henüz 16 yaşını doldurmamış bir çocuk, bu yeni yükü o kadar kolay ve istekle üstlendi ki… Gençlik heyecanıyla bir işe kalkışıp ilk zorlukta bırakmak sık görülür ama o dersleri çok ciddi ve istikrarlı bir şekilde yürüttü ve eğer ben Mart ayında Petersburg’a gitmeseydim devam da edecekti. Dersleri öylesine dikkatli, canlı ve ilgiyle işliyordu ki kısa sürede beni de o “iğrenç Latince”nin içine çekti. Önümüzde gidilecek çok yol vardı; Jül Sezar’ın “De Senectute” (Yaşlılık Üzerine) eserini okuyup çevirmek ve en önemlisi karmaşık Latince dilbilgisinin tüm kurallarını bilmek ve açıklayabilmek gerekiyordu.

Elbette açığımı kendi başıma kapatamayıp benden küçük, kendisi hiç açık vermeden çalışmayı bilen kardeşimin yardımına başvurduğum için bir mahcubiyet duyuyordum. Bunda şüphesiz, küçük lise öğrencisi kardeşimin rehberliğinde çalışmaya başlamamın yarattığı sahte bir gurur da vardı. Ancak derslerimiz o kadar canlı ilerledi ki kısa sürede tüm mahcubiyet hissi kayboldu. Hatırlıyorum da, Volodya benim için Latince üslubun bazı güzelliklerini ve özelliklerini şevkle işaretliyordu. Elbette ben dili, bunları takdir edecek kadar iyi bilmiyordum ve dersler daha çok Latinceye özgü olan “cum inversum”, “gerundium” ve “gerundiv” (fiilden türetilen sıfat ve isim) gibi çeşitli gramer biçimlerinin açıklanmasına ve ezberlemeyi kolaylaştırmak için uydurulmuş şu gibi (gerundium örneği) deyiş ve şiirlerin öğrenilmesine odaklanıyordu:

Gutta cavat lapidem
non vi sed saepe cadendo;
Sic homo fit doctus
non vi sed multa studendo.

Taşı delen suyun gücü değil,
damlaların ısrarıdır.
İnsanı bilgin kılan zorlama değil,
çalışmanın tekrarıdır.

Volodya’ya, sekiz yıllık lise müfredatının bu kadar kısa sürede geçilebileceğine dair şüphelerimi dile getirdiğimi hatırlıyorum. Ancak Volodya beni sakinleştirerek şöyle dedi: “Liselerde, oradaki saçma sapan öğretim yöntemleri yüzünden bu Latince kuru için 8 yıl harcanıyor; oysa yetişkin, bilinçli bir insan bu 8 yıllık kuru iki yılda pekâlâ bitirebilir.” Kanıt olarak da bana Ohotnikov ile çalışmasını gösterdi; bunu iki yılda bitireceğini söyledi ve gerçekten de Ohotnikov’un dil öğrenimine olan yeteneği vasatın altında olmasına rağmen bitirdi. Derslerimiz çok canlı ve işe duyulan büyük bir sevgiyle ilerliyordu. Karşımdaki derslerini gayretle ezberlemiş bir “inek öğrenci” değil, dilin özelliklerini ve güzelliklerini bulabilen genç bir dilbilimciydi.

Dilbilimine benim de ilgim olduğu için çok çabuk teslim oldum ve Volodya’nın neşeli kahkahalarıyla bölünen bu dersler beni çok ilerletti. İlkbaharda üç yıllık sınavı başarıyla verdim ve birkaç yıl sonra Latince temellerini bilmem, bana geçim kaynağı sağlayan ve çok keyif veren İtalyancayı öğrenmemi kolaylaştırdı. Bazı çağdaş yazarların Lenin’in üslubu ile klasik Latin üslubu arasında benzerlikler bulması dikkate değer bir noktadır (Bkz: LEF dergisinde Eichenbaum, Yakubovsky ve Tynyanov’un makaleleri).[9]

Aleksander-Ulyanov-1887
Aleksander-Ulyanov-1887

12 Ocak 1886’da, Volodya henüz on altı yaşını doldurmamışken, babası İlya Nikolayeviç öldü. Bir yıl sonra ailenin başına başka bir ağır felaket geldi. Çar III. Aleksandr’a suikast girişimine katılmaktan dolayı, en büyük ve çok sevilen ağabey Aleksandr 1 Mart 1887’de tutuklandı[10]; idama mahkûm edildi ve ardından 8 Mayısta asıldı. Bu felaket Vladimir İlyiç üzerinde güçlü bir etki bıraktı, onu çelikleştirdi ve devrimin izlemesi gereken yollar üzerine daha ciddi düşünmeye zorladı. Esasen Aleksandr İlyiç, Narodnaya Volya (Halkın İradesi) ile Marksistler arasında bir yol ayrımında duruyordu. Karl Marx’ın Kapital’iyle tanışıktı, onun öngördüğü gelişim seyrini kabul ediyordu ki bu, hazırladığı parti programından anlaşılmaktadır. İşçiler arasında çevreler (krujoklar) yönetiyordu. Fakat o dönemde sosyal-demokrat çalışma için henüz zemin yoktu. İşçiler azdı, dağınık ve eğitimsizdiler; aydınların onlara yaklaşması zordu ve çarlık despotizminin baskısı o kadar güçlüydü ki halkla en ufak bir iletişim girişiminde bulunanlar hapse atılıyor, Sibirya’ya sürülüyordu. Ve sadece halkla ilişki kurmak da değil; öğrenciler arkadaş olarak okumak, birbirleriyle iletişim kurmak için son derece masum çevreleri bile kursalar baskı görüyorlardı. Bu çevreler dağıtılıyor, öğrenciler memleketlerine sürülüyordu. Gençlikten sadece kariyerini ve sakin bir yaşamı düşünenler böyle bir rejime kayıtsız kalabilirdi. Daha dürüst, samimi insanların hepsi mücadeleye, her şeyden önce içinde boğuldukları otokrasinin o dar duvarlarını azıcık da olsa sarsmaya can atıyordu. En ileridekiler için bu ölüm demekti ama ölüm bile cesur insanları korkutamazdı. Aleksandr İlyiç onlardan biriydi. O sadece, tüm ülkeyi acımasızca ezen keyfiliğe daha fazla tahammül edemeyeceğini hissettiğinde üniversiteyi ve çok sevdiği bilimi (profesör olması bekleniyordu) tereddütsüz şekilde bırakmakla kalmadı, aynı zamanda hiç tereddüt etmeden canını da verdi. Bombaların hazırlanması “suçunu” üzerine aldı ve mahkemede bunu itiraf ederken sadece yoldaşlarını kurtarmayı düşündü.

Aleksandr İlyiç bir kahraman olarak öldü ve kanı, devrim yangınının şavkıyla, arkasından gelen kardeşi Vladimir’in yolunu aydınlattı. Bu felaket tam da Volodya’nın liseyi bitirdiği yıl meydana geldi. Büyük bir metanetle katlandığı ağır ve acılı yaşama rağmen Volodya, tıpkı kız kardeşi Olya gibi, o yıl liseyi altın madalyayla bitirdi. Doğal olarak, ailenin üzerinden gelip geçen o fırtınanın kara bulutları, diğer aile fertlerinin de tepesine çökmüştü; yetkililer sıradaki erkek kardeşe [Vladimir’e] son derece şüpheyle bakmaya meyilliydi ve onun hiçbir üniversiteye alınmayacağından korkuluyordu.

Lenin lise son sınıfta-1887
Lenin lise son sınıfta-1887

Simbirsk Lisesinin o zamanki müdürü Fyodor Kerenski[11], bir yıl önce vefat eden babası İlya Nikolayeviç’e duyduğu saygıdan ötürü, bu yetenekli öğrencinin önündeki engelleri aşmasına yardım etmek istiyordu. Kerenski tarafından Kazan Üniversitesine gönderilen ve pedagoji konseyinin diğer üyelerince de imzalanan, Vladimir İlyiç hakkındaki o son derece “iyi halli” (uysal/itaatkâr) karakter referansı mektubu işte bununla açıklanabilir. Merhum İlya Nikolayeviç, Simbirsk’te çok popüler, sevilen ve saygı duyulan bir şahsiyetti; bu sayede ailesi de büyük saygı görüyordu. Vladimir İlyiç, lisenin medarıiftiharıydı (gözbebeğiydi). Kerenski’nin referans mektubundaki bu tespiti tamamen doğrudur. Ayrıca Kerenski, bu başarının sadece yetenekten değil, aynı zamanda Vladimir İlyiç’in kendisinden istenenleri yerine getirmedeki gayreti ve titizliğinden kaynaklandığını belirtirken de haklıdır. Bu nitelikler, evdeki eğitimin temeline yerleştirilen o makul disiplinle yetiştirilmiştir.

Devlet Müşaviri İlya Ulyanov’un oğlu olan Vladimir Ulyanov, son derece yetenekli, daima gayretli ve titiz bir öğrencidir. Ulyanov, lisedeki tüm derslerde sınıf birincisi olmuş ve eğitimi sonunda altın madalya ile ödüllendirilmiştir. Ulyanov’un eğitimi ve ahlaki gelişimi, ebeveynleri tarafından her zaman titizlikle gözetilmiştir. 1886 yılından (babasının ölümünden) itibaren ise, tüm ihtimam ve özenini çocuklarının terbiyesine yoğunlaştıran annesi, tek başına bu görevi üstlenmiştir. Gerek babasının hizmetteki gayreti ve dürüstlüğüyle tanınan bir devlet memuru olması, gerekse annesinin kendisini tamamen çocuklarının yetiştirilmesine adaması, ailede hayırlı bir atmosfer yaratmıştır. Bu eğitimin ve terbiyenin temelinde din ve makul bir disiplin yatmaktadır. Bu ailevi terbiyenin hayırlı meyveleri, Ulyanov’un mükemmel davranışlarında açıkça görülmektedir. Lise eğitimi süresince, Ulyanov’un gerek lise idaresine gerekse öğretmenlerine karşı, sözle veya eylemle herhangi bir hoşnutsuzluk yarattığı tek bir vakaya bile rastlanmamıştır. Derslerdeki başarısı sadece yeteneğine değil, ödevlerini yerine getirmedeki sürekli ve değişmez titizliğine dayanmaktadır. Daima annesinin gözetimi altında olan ve diğer kardeşleri üzerinde de ahlaki bir etkiye sahip bulunan Ulyanov’un karakterinde fark edilen tek bir kusur (zayıf nokta) vardır: O da aşırı içine kapanıklığı, insanlardan uzak duruşu ve sosyalleşmemesidir. Ulyanov’un annesi, oğlunun bu özelliklerini bildiğinden, üniversite hayatında da onun yanından ayrılmayacağını beyan etmiştir. Ulyanov’un yeteneklerine, genel gelişimine ve ahlaki yapısına güvenen Simbirsk Lisesi Yönetimi, onun üniversitede de aynı başarıyı göstereceği kanaatindedir.(Ç.N)

Kerensky, Vladimir İlyiç’in eğitiminin temelinde dinin[12] yattığını vurgularken elbette belli bir amaç güdüyordu; tıpkı onun “aşırı kapalılığını” ve “insanlardan kaçışını” öne çıkarmaya çalıştığı gibi.[13] Fakat “Ulyanov’un söz veya eylemiyle kendisi hakkında nahoş bir kanaat uyandırdığı tek bir vaka bile yoktur” derken, Kerensky gerçeğe biraz ters düşüyordu. Her zaman cesur ve yaramaz olan, insanların gülünç yanlarını keskin bir zekâyla yakalayan kardeşim, sık sık hem arkadaşlarıyla hem de bazı öğretmenleriyle inceden dalga geçerdi. Hatta bir dönem Vladimir İlyiç, Por soyadlı Fransızca öğretmenini kendisine alay hedefi seçmişti.

Bu Por, söylentilere göre mesleği aşçılık olan, Simbirskli bir toprak sahibinin kızıyla evlenerek sosyeteye sızmış, çok sınırlı, züppe ve dalkavuk bir adamdı. Sürekli müdürün veya müfettişin etrafında dolanırdı; saygın eğitimciler ona küçümseyerek bakarlardı. Sonunda iyice gücenince, bu küstah öğrenciye dönem notu olarak davranıştan dört verilmesi (beş üzerinden) konusunda ısrar etti. Kardeşim yedinci sınıfta olduğu için bu olay ciddi bir hâl alabilirdi. Babam, 1885 kışında tatil için geldiğimde bana bunu anlatmış ve Volodya’nın bunun bir daha tekrarlanmayacağına dair söz verdiğini eklemişti.

Oysa boyun eğmeyen (asi) bir gencin okuldan atılması ve tüm hayat yolunun kararması, sık sık işte böyle önemsiz ıvır zıvır meselelerden kaynaklanmaz mıydı? Vladimir İlyiç’i bu sondan kurtaran şey, babasına ve tüm ailesine duyulan saygı ile kendisinin o müstesna yeteneği oldu. Annem, Kerensky’nin karakter belgesiyle aynı düşüncelere dayanarak Vladimir İlyiç’i üniversiteye yalnız göndermemeye, tüm aileyle birlikte Kazan’a taşınmaya karar verdi. Kazan’da, 1887 Ağustosunun sonundan itibaren Pervaya Gora’daki (Birinci Tepe) eski Rostova evinde bir daire tutuldu; Vladimir İlyiç buradan bir ay sonra tüm aileyle birlikte Novo-Komissariatskaya sokağındaki Solovyova’nın evine taşındı.

Narodnaya Volya çoktan ezildiği, Sosyal Demokrat Partinin ise Rusya’da henüz doğmadığı ve kitlelerin henüz mücadele arenasına çıkmadığı o durgunluk ve fetret yıllarında, hoşnutsuzluğun toplumun diğer katmanlarında olduğu gibi uyumadığı, bilakis tek tük parlamalarla kendini gösterdiği yegane katman öğrenci gençlikti. İçlerinde her zaman açıkça isyan eden, mücadele etmeye çalışan dürüst, ateşli insanlar vardı. Bu yüzden hükümetin pençesi en çok onları eziyordu. Aramalar, tutuklamalar, sürgünler… Tüm bunlar en çok öğrencilerin üzerine yağıyordu. 1887’de, o yılın baharında Petersburg’da gerçekleştirilen ve katılımcılarının neredeyse tamamının öğrencilerden oluştuğu çara suikast girişimi nedeniyle baskı daha da arttı.[14]

Üniformalar, gözetmenler (pedeller), üniversitede en sıkı denetim ve casusluk, daha liberal profesörlerin uzaklaştırılması, hemşeri dernekleri gibi en masum örgütlenmelerin bile yasaklanması, göze batan birçok öğrencinin atılması ve sürülmesi… Bütün bunlar akademik yılın ilk aylarından itibaren öğrencilerin tepkisini yükseltti. Kasım ayından itibaren tüm üniversitelerde karışıklık ve “isyan” dalgası yayıldı. Bu dalga Kazan’a da ulaştı. Kazan Üniversitesi öğrencileri 4 Aralıkta toplandılar, gürültülü bir şekilde müfettişi istediler ve dağılmayı reddettiler. Müfettiş geldiğinde ona sadece saf öğrenci talepleri değil, siyasi talepler de içeren bir dizi istek sundular. Kardeşimin zamanında bana aktardığı bu çatışmanın ayrıntıları hafızamda kalmadı. Sadece, onun için ricacı olmaya giden annemin anlattıklarını hatırlıyorum. Müfettiş, Volodya’yı ön saflarda, çok heyecanlı, neredeyse yumruklarını sıkmış halde duran, toplantının en aktif katılımcılarından biri olarak not etmişti. Vladimir İlyiç, 4 Aralığı 5’ine bağlayan gece dairesinde tutuklandı ve diğer 40 tutukluyla birlikte birkaç gün karakolda yattı. Hepsi Kazan’dan sürüldü. V. V. Adoratski, daha sonra Vladimir İlyiç’in kendisine aktardığı, tutuklamadan sonra onu götüren komiserle aralarında geçen şu konuşmayı anlatır:

-Ne diye isyan ediyorsunuz genç adam? Karşınızda bir duvar var.
-Duvar, ama çürük, dürtersen yıkılır.

Bu şekilde, hiç düşünmeden cevap vermişti Vladimir İlyiç.

Okuldan atılma süreci çok hızlı gelişti. Vladimir İlyiç, Kazan’dan 40 verst (yaklaşık 43 km) uzaklıktaki Kokuşkino köyüne, anne tarafından dedesi Aleksandr Dmitriyeviç Blank’ın sonradan satın aldığı mülke sürgün edildi. O sırada Sibirya’daki beş yıllık “açık gözetim” cezası annesinin dilekçesi üzerine bu köye sürgüne çevrilen kız kardeşi Anna (yani bu satırları yazan kişi) da orada, resmi polis gözetimi altında yaşıyordu.[15] Bu mülkün beşte biri anneme aitti. Ailemiz (kısa bir süre sonra annem ve küçük kardeşlerim de Kokuşkino’ya taşındı), 1887-88 kışını mülkü idare eden iki teyzemden birine ait evin, son derece soğuk ve konforsuz müştemilatında (ek binasında) geçirdi.

Hiç komşumuz yoktu. Kışı tam bir yalnızlık içinde geçirdik. Kuzenimizin seyrek ziyaretleri ve yerimde olup olmadığımı ve köylülere propaganda yapıp yapmadığımı kontrol etmekle yükümlü ispravnik’in (ilçe emniyet müdürü) ziyaretleri dışında kimseyi görmedik. Vladimir İlyiç çok okuyordu. Müştemilatta, çok okuyan bir insan olan merhum dayımın kitaplarının olduğu bir dolap ve değerli makalelerin olduğu eski dergiler vardı; ayrıca Kazan kütüphanesine üyeydik, gazeteler getirtiyorduk. Şehirden gelen fırsatların (postaların) bizim için ne büyük bir olay olduğunu ve kitap, gazete ve mektupları içeren o kıymetli “peşçer”i (yerel yapım sepet) ne kadar sabırsızlıkla açtığımızı hatırlıyorum. Aynı şekilde, iade edilen sepet kitaplar ve postayla yüklenirdi. Bununla ilgili bir anım var. Bir akşam herkes mektupların başında oturmuş, sabah erkenden teyzenin çalışanı tarafından paketlenmiş sepette götürülecek postayı hazırlıyordu.

Genelde neredeyse hiç mektup yazmayan Volodya’nın uzun bir şeyler karaladığı ve genel olarak heyecanlı bir ruh hali içinde olduğu gözüme çarptı. Sepet yüklenmişti; annem ve küçükler yatmıştı, biz Volodya ile her zamanki gibi oturmuş sohbet ediyorduk. Kime yazdığını sordum. Liseden, başka bir üniversiteye –hatırladığım kadarıyla güneydeki üniversitelerden birine– giren bir arkadaşına yazdığı ortaya çıktı. Mektupta elbette Kazan’daki öğrenci karışıklıklarını büyük bir hararetle anlatıyor ve onların üniversitesinde neler olduğunu soruyordu.

Kardeşime böyle bir mektubu göndermenin yararsızlığını, bu adımla kendini yeni baskı risklerine tamamen boş yere attığını kanıtlamaya çalıştım. Ama onu ikna etmek her zaman zordu. Yüksek bir ruh haliyle odada volta atarak ve müfettiş ile diğer yetkililere yağdırdığı o keskin sıfatları bana büyük bir keyifle aktararak, benim endişelerimle alay ediyor ve kararını değiştirmek istemiyordu. O zaman ona, böyle bir içeriğe sahip mektubu kişisel adresine göndererek arkadaşını maruz bıraktığı riski, belki bu arkadaşın da okuldan atılanlar veya göze batanlar arasında olduğunu ve böyle bir mektubun onun durumunu kötüleştireceğini belirttim.

Bunun üzerine Volodya biraz düşündü, sonra bu son düşünceye oldukça çabuk hak verdi, mutfağa gitti ve görünür bir pişmanlıkla da olsa o talihsiz mektubu sepetten çıkardı. Daha sonra, yaz aylarında ben, o ve bir kız kuzenimiz arasında geçen bir sohbet vesilesiyle, onun yarı şaka yarı ciddi şu itirafını işitme zevkine eriştim: Bana, verdiğim bir tavsiye için minnettardı. Bu itiraf, çekmecesinde aylarca sürünüp kalmış bir mektubu yeniden okuyup imha etmesinin (yok etmesinin) hemen ardından gelmişti. Vladimir İlyiç, okumanın yanı sıra Kokuşkino’da küçük kardeşiyle meşgul oluyor derslerine yardım ediyor, elinde tüfekle geziyor, kışın da kayak yapıyordu. Ancak bu, tabiri caizse, onun tüfekle ilk denemesiydi ve avcılık macerası bütün bir kış boyunca başarısızlıkla sonuçlandı. Bence bunun bir sebebi de; diğer iki erkek kardeşimden farklı olarak, onun ruhunda (yaradılışında) asla bir avcı olmayışıydı.[16]

Ancak karla kaplı küçük müştemilatta hayat elbette sıkıcı geçiyordu ve işte burada yoğun çalışma alışkanlığı Volodya’nın imdadına yetişti. Bizi yoran bu yalnız kıştan sonraki o ani, erken baharı, köyde geçirdiğimiz ilkbaharı özellikle canlı şekilde hatırlıyorum. Kardeşimle çevredeki tarlalarda, gökyüzünde görünmeyen tarla kuşlarının hiç susmayan cıvıltıları, yeni yeni yeşeren otlar ve vadilerde beyazlaşan karlar eşliğinde yaptığımız uzun yürüyüşleri ve sohbetleri hatırlıyorum… Yazın kuzenlerimiz geldi, Volodya’nın yürüyüş, av ve satranç için arkadaşları oldu ama bunlar sosyal yönü olmayan insanlardı ve Volodya için ilginç sohbet arkadaşları olamazlardı. Onlar, yaşça daha büyük olmalarına rağmen, Volodya’nın keskin sözleri ve kurnaz gülümsemesi karşısında epey pasif kalıyorlardı.

1888 sonbaharında Vladimir İlyiç’in Kazan’a taşınmasına izin verildi, annem ve küçükler de oraya taşındı. Bir süre sonra benim de oraya taşınmama izin verildi.

III. KAZAN’DA YAŞAM

Daire, Orlova’nın evinde, Pervaya Gora’da (Birinci Tepe), Arskoe Polye’den (Arsk Tarlası) pek uzak olmayan bir yerde, müştemilatta tutulmuştu. Dairenin bir balkonu ve yamaçta oldukça manzaralı bir bahçesi vardı. Birinci katta nedense iki mutfak, üst katta ise diğer odalar bulunuyordu. Volodya kendisine bu ikinci, yedek mutfağı seçti, çünkü burası üst kattaki odalara göre daha gözlerden uzak ve ders çalışmak için daha elverişliydi; etrafını kitaplarla çevirdi ve günün büyük bir kısmını onların başında geçirirdi. Karl Marx’ın Kapital’inin I. cildini incelemeye burada başladı.

Akşamları, onunla biraz sohbet etmek için yanına indiğimde, bana Marx teorisinin temellerini ve açtığı o yeni ufukları nasıl büyük bir hararet ve coşkuyla anlattığını hatırlıyorum. Onu, odasının gazetelerle kaplı soba sekisinde oturmuş, hararetli bir şekilde jestler yaparken şu an gibi hatırlıyorum. Ondan etrafa, muhataplarına da sirayet eden dinç bir inanç yayılıyordu. O zamanlar bile sözleriyle ikna etmeyi ve sürüklemeyi biliyordu. Ve o zamanlar bile, bir şeyi incelerken, yeni yollar bulurken, bunu başkalarıyla paylaşmadan, kendine taraftar toplamadan duramazdı. Marksizmi inceleyen ve devrimci eğilimleri olan bu tür taraftarları, genç insanları, çok geçmeden Kazan’da buldu.

Ailemizin gözetim altındaki özel durumu nedeniyle, bu tanıdıklar bize neredeyse hiç gelmezdi; genellikle Volodya onların toplandığı dairelere giderdi. Bahsettiği soyadlarından sadece ikisini hatırlıyorum: Volodya’nın büyük bir sempatiyle söz ettiği yaşlı bir Narodnik (Halkın İradesi üyesi) olan Çetvergova ve o sırada okuldan atılmış olup olmadığını hatırlamadığım, geleceğin kurgu yazarı, sonradan devrimden uzaklaşan ve hatta düşman kampına geçen öğrenci Çirikov.[17] Vladimir İlyiç, yine de annemize olan dikkati nedeniyle oldukça temkinliydi. Annemizin, ağabeyimiz Aleksandr’ın kaybıyla gelen felaketi karşılama biçimindeki o olağanüstü metanet, yabancıların bile hayranlığını ve saygısını uyandırıyordu. Biz çocuklar, uğrumuza, bakımımız için korkunç bir irade gücüyle kendini tutan annemizin bu durumunu çok daha derinden hissediyorduk. Nadejda Konstantinovna [Krupskaya] bana, Vladimir İlyiç’in ona da annemizin ağabeyimizin ve daha sonra kız kardeşim Olga’nın kaybını karşılarken gösterdiği o şaşırtıcı metanetten bahsettiğini söylemişti.

Onun çocukluktan beri üzerimizdeki etkisi muazzamdı. Bundan başka bir yerde daha ayrıntılı bahsedeceğim, burada sadece Kazan yaşamından bir olaya değineceğim. Volodya sigara içmeye başlamıştı. Çocukluğunda ve gençliğinde sağlığı pek de kuvvetli olmayan annem, onun sağlığından endişe ederek sigarayı bırakması için ikna etmeye çalıştı. Genellikle gençler üzerinde pek etkisi olmayan sağlıkla ilgili zararları sıralayıp tükettikten sonra, ona, kendi kazancı olmadığı halde gereksiz harcamalara –kuruşluk bile olsa (o zamanlar hepimiz annemizin emekli maaşıyla geçiniyorduk)– aslında hakkı olmadığını belirtti. Bu argüman belirleyici oldu ve Volodya hemen orada ve sonsuza dek sigarayı bıraktı. Annem memnuniyetle bana bu olayı anlatmış, masraf argümanını elbette son çare olarak öne sürdüğünü eklemişti.

Volodya bana aralarında okunan rapor ve bildirilerden bahseder, bazı toplantıları büyük bir canlılıkla anlatırdı. Bahara doğru, her zaman olduğu gibi, çevrelerin (krujokların) faaliyetleri daha enerjik hale geldi ve Volodya akşamları daha sık evden uzaklaşmaya başladı.

O zamanlar, o dönemin örgüt çalışmaları üzerine şimdi yayınlanan araştırmalardan gördüğümüz kadarıyla, Kazan’da birkaç grup vardı. Gizlilik gereği birleşemiyor, hatta görüşemiyorlardı. Bazı üyeler diğer grupların varlığından bile habersizdi; bilen veya tahmin edenler ise bunlara kimlerin dâhil olduğu konusunda bilgisizdi. Soyadları gerekmedikçe telaffuz edilmezdi. O dönemde merkezi grupta, inançlı bir sosyal demokrat olan çok aktif genç bir devrimci, Nikolay Yevgrafoviç Fedoseyev yer alıyordu.[18]

Daha lise son sınıftayken okuldan atılan Fedoseyev, enerjik bir devrimci çalışma yürütüyordu. Merkezi grubun yanında yasadışı ve yasaklanmış kitaplardan oluşan bir kütüphane vardı ve bahardan itibaren yerel yayınların çoğaltılması ve nadir bulunan yasadışı eserlerin yeniden basılması için teknik altyapı kurulmaya başlanmıştı. Vladimir İlyiç bu planları duymuştu ama kendisi bu gruba dâhil değildi. Fedoseyev’i de şahsen tanımıyor, sadece ismen biliyordu. Yine de, Temmuz 1889’da Kazan’da meydana gelen tutuklamaları duyduğunda bana, muhtemelen kendisinin de yakalanmış olacağını söylemişti: Fedoseyev tutuklanmış, grubu dağıtılmış ve Vladimir İlyiç’in üyesi olduğu grubun bazı üyeleri de alınmıştı. İlyiç’i o zaman, tüm ailemizin Mayıs 1889’da Samara Guberniyasına, annemin M. T. Yelizarov aracılığıyla Alakayevka köyü yakınlarında satın aldığı çiftliğe taşınması kurtarmıştı. Aynı yılın sonbaharından itibaren, benim M. T. Yelizarov ile evlenmem üzerine, tüm ailemiz Samara’ya yerleşti.[19]

Böylece Vladimir İlyiç, Fedoseyev’e yaklaşık iki buçuk yıl hapis cezasına (önce tutukevinde, sonra hüküm giyince Kresty’de kaldı; hüküm giyenlerin kapatıldığı Petersburg’un Vyborg tarafındaki meşhur Kresty [Haç] Hapishanesinde kaldı) mal olan Kazan kıyımından şans eseri kurtulmuş oldu. Daha tenha olan Samara’ya taşınmak, ona Marksist dünya görüşünü geliştirmekle ve daha sonra üniversite sınavlarına hazırlanmakla daha sakin bir şekilde meşgul olma fırsatı verdi. Çok sağlıklı ve güzel bir yöredeki çiftlikte geçirilen yaz ise şüphesiz sağlığını güçlendirdi.

IV. SAMARA’DA YAŞAM: 1889-1893

Vladimir İlyiç üniversiteye tekrar girmek için çabalıyordu ancak bu talebi ısrarla reddedildi. Sonunda, üniversiteye devam etmeksizin bitirme sınavlarına dışarıdan girmesine izin verildiğinde, hukuk bilimlerini ezberlemeye koyuldu ve 1891 yılında Petersburg Üniversitesi’nde sınavlarını verdi. O dönemde, üniversiteden atılmış birinin, hiçbir dış yardım almadan ve ara sınavlara girmeden, sadece bir yıl içinde o kadar iyi hazırlanıp dönem arkadaşlarıyla birlikte mezun olabilmesi herkesi şaşırtmıştı. Üstün yeteneklerinin yanı sıra, Vladimir İlyiç’e bu konuda büyük çalışma kapasitesi yardımcı oldu.

Samara vilayetinde geçirdiğimiz yaz aylarında, sık ıhlamur ağaçlarıyla kaplı bir yolda, toprağa bir masa ve sıra gömdürerek kendine nasıl gözlerden uzak bir çalışma odası hazırladığını hatırlıyorum. Sabah çayından sonra, sanki başında sert bir öğretmen bekliyormuşçasına büyük bir dakiklikle, kucak dolusu kitapla oraya gider ve öğlen saat 3’e kadar, tam bir yalnızlık içinde vaktini orada geçirirdi.

Ona engel olmamak için hiçbirimiz o yola gitmezdik. Sabah saatlerindeki derslerini bitirdikten sonra, öğle yemeğinin ardından toplumsal sorunları ele alan bir kitapla yine o köşeye çekilirdi; Engels’in İngiltere’de İşçi Sınıfının Durumu’nu Almanca aslından okuduğunu hatırlıyorum. Sonra biraz yürüyüş yapar, yüzer ve akşam çayından sonra, sivrisinekler odaya doluşmasın diye lamba verandaya çıkarılırdı ve işte yine Volodya’nın başı kitabın üzerine eğilmiş olurdu. Ancak bu yoğun çalışmalar, sonraki yıllarda olduğu gibi gençliğinde de onu asık suratlı, sadece kitaplara gömülmüş bir insan yapmadı. Boş zamanlarında, yemekte ya da yürüyüşlerde genellikle şaka yapar, sohbet eder, herkesi neşelendirir ve kahkahasıyla etrafındakilere de neşe saçardı. Hiç kimsenin yapamadığı gibi çalışmayı bildiği kadar, hiç kimsenin yapamadığı gibi dinlenmeyi de bilirdi.

Samara’da devrimci eğilimli gençlik, bir üniversite şehri olan Kazan’a kıyasla elbette daha azdı, ama yine de vardı. Ayrıca yaşlılar, Sibirya’dan dönen eski sürgünler ve gözetim altındakiler de mevcuttu. Bu sonuncuların hepsi elbette Narodnik (Halkçı) ve Narodnaya Volya (Halkın İradesi) eğilimliydi. Onlar için sosyal demokrasi yeni bir devrimci akımdı; Rusya’da bunun için yeterli zemin olmadığını düşünüyorlardı. Sibirya’nın ücra köşelerinde, uluslarda (yerli köylerinde) yaşarken, ülkemizin gelişim seyrinde ve toplumsal yaşamında meydana gelen, gıyaplarında gerçekleşen ve büyük merkezlerde oluşmaya başlayan değişiklikleri takip edememişlerdi. Zaten merkezlerde de, temelleri 1883’te yurt dışında Emeğin Kurtuluşu Grubu tarafından atılan sosyal demokrat akımın temsilcileri henüz azınlıktaydı ve bunlar esas olarak gençlerdi.

Bu akım kendine daha yeni yol açıyordu. Toplumsal düşüncenin direkleri hâlâ Narodniklerdi: Vorontsov (V.V.), Yuzhakov, Krivenko… Düşüncelerin efendisi ise daha önce Narodnaya Volya üyeleriyle (Halkın İradesi) sıkı bağları olan eleştirmen ve yayıncı Mihaylovski idi.[20] Bilindiği gibi Mihaylovski, 1894 yılında dönemin en ilerici dergisi olan Russkoye Bogatstvo’da (Rus Zenginliği) sosyal demokratlara karşı açık bir mücadele başlatmıştı. Yerleşmiş görüşlerle savaşmak için her şeyden önce hem teorik bilgiyle (Marx’ı inceleyerek) hem de bu bilginin Rus gerçekliğine uygulanmasına dair materyalle (sanayimizin, tarımımızın gelişimine dair istatistiksel araştırmalara, özellikle Zemstvo istatistiklerine yöneldi) donanmak gerekiyordu. Bu anlamda genelleştirici çalışmalar neredeyse hiç yoktu: Ana kaynakları incelemek ve sonuçları bunlara dayandırmak gerekiyordu. Samara’da Vladimir İlyiç, işte bu büyük ve el değmemiş işe girişti.

Marx ve Engels’in tüm eserlerini ciddi bir şekilde incelemeye devam ederken (bunların bazıları, örneğin Felsefenin Sefaleti, o zamanlar sadece yabancı dillerde mevcuttu), Narodniklerin tüm eserlerini de öğrendi ve bunları kontrol etmek, Rusya’da sosyal demokrasinin olabilirliğini açıklığa kavuşturmak için istatistiksel araştırmalara yöneldi. Samara İspart (Parti Tarihi) şubesinin yeni verileri, Vladimir İlyiç’in şehir kütüphanesinden bu konularda ne kadar çok kitap aldığını bize göstermektedir. Okuyup inceledikçe, okudukları üzerine raporlar da yazıyordu. Hacimli bir deftere dönüşen bu raporlardan biri, Postnikov’un Güney Rusya Köylü Tarımı kitabı üzerine yazdığı Köylü Yaşamında Yeni Ekonomik Hareketler başlıklı çalışmasıdır.

Bilindiği üzere, Rusya’nın güneyinde tarımda büyük kapitalist işletmeler, merkez ve kuzey bölgelerine göre daha erken gelişmeye başlamıştı; orada çok sayıda topraksız işçi-ırgat çalıştıran büyük tarımsal ekonomiler ortaya çıkmıştı. Bu nedenle, Rusya’nın güneyindeki tarımın durumu, ekonomimizin ne yöne geliştiği açısından özellikle ilginçti. Postnikov elbette devrimci bir bakış açısından oldukça uzaktı ve Vladimir İlyiç, onun çeşitli reformlara dair işaretlerini inceleme dışı bıraktı: Ondan sadece olgusal materyali aldı ve bunlardan kendi sonuçlarını çıkardı.

Bu rapor/notlar, tıpkı Marksizmi incelemek üzerine daha önce yazılmış diğer notlar gibi (örneğin Felsefenin Sefaleti’nin kısa özeti ve Narodniklere –V. V. (Vorontsov), Yuzhakov’a– karşı yazılanlar), Vladimir İlyiç tarafından yerel gençlik çevrelerinde okundu. Vladimir İlyiç Samara’da diğerlerinden önce, kocam Mark Timofeyeviç Yelizarov’un arkadaşı Vadim Andreyeviç İonov ile tanıştı. İonov, Vladimir İlyiç’ten yaşça büyüktü ve Narodnaya Volya’nın bakış açısına sahipti. O dönemde Samara gençliği arasında belki de en göze çarpan figürdü ve nüfuz sahibiydi. Vladimir İlyiç onu yavaş yavaş kendi tarafına çekti. Vladimir İlyiç ile yaşıt olan, Samara lisesinden atılmış ve ilk davası nedeniyle Kresty hapishanesinde cezasını çekmiş olan Aleksey Pavloviç Sklyarenko (Popov) ise hemen bizden biri oldu.[21] Sklyarenko’nun etrafında seminer öğrencileri ve ebe okulunun kız öğrencilerinden oluşan bir gençlik grubu toplanmıştı. Vladimir İlyiç bu çevrede ve ayrıca Narodnik çevrelerde konuşmalar yapıyordu; sonuncusunda hararetli tartışmalar yürütülüyordu. Eski Narodnaya Volya üyeleriyle karşılaşmalarda ve sohbetlerde de çokça tartışma olurdu. Bunlar arasında Vladimir İlyiç, devrimci çeliği nedeniyle çok değer verdiği Aleksandr İvanoviç Livanov ile en sık görüşürdü.

Her yerden en iyiyi almayı bilen Vladimir İlyiç, sadece Livanov ve diğer N. Volya üyelerinin görüşlerine karşı çıkmakla kalmıyor, onlardan devrimci alışkanlıkları da özümsüyor, devrimci mücadele yöntemleri, gizlilik (konspirasyon) usulleri, hapishane koşulları ve oradan haberleşme yolları hakkındaki anlatılanları ilgiyle dinliyor ve hafızasına kazıyordu. Halkçıların ve N. Volyacıların davalarına ilişkin hikâyeleri dinliyordu. Birçok yaşlı devrimcide görülen “sen daha gençsin, toysun” söylemine sahip olmaması, Aleksandr İvanoviç’e karşı büyük bir sempati uyandırıyordu. Vladimir İlyiç’in büyük cesareti ve uzlaşmazlığı, tartışmacıların çoğuna sadece gençlik taşkınlığı ve aşırı kendine güven gibi görünüyordu. Hem Samara yıllarında hem de daha sonraları, Mihaylovski, V.V. Kareyev ve diğerleri gibi tanınmış kamuoyu önderlerine yönelik sert saldırıları ona affedilmedi. Vladimir İlyiç’in Samara’da geçirdiği dört kış boyunca, ileri toplumun daha ağırbaşlı kesimleri ona çok yetenekli ama fazlasıyla kendine güvenen ve sert bir genç olarak baktılar. Sadece gençlik çevrelerinde, geleceğin sosyal demokratları arasında sınırsız bir saygı görüyordu. Vladimir İlyiç’in V.V. Yuzhakov ve Mihaylovski’nin eserleri üzerine Samara çevrelerinde okuduğu raporlar, daha sonra bir miktar işlenerek “Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?” genel başlığı altında üç defter oluşturdu.

Bu defterlerden biri bugüne kadar bulunamamıştır, ancak diğer ikisi Eserlerinin Tam Toplanmış baskısına girmiştir ve haklı olarak belirtildiği üzere, daha sonra geliştirdiği görüşlerin tüm ana temellerini, Leninizmin temellerini zaten kendi içinde barındırmaktadır.

Ancak Vladimir İlyiç Samara döneminde sadece teorik bir okuldan geçmedi. Rus köylülüğü için çok tipik olan bu vilayetteki yaşamı, ona bu toplumsal katmanı tanıma ve anlama konusunda çok şey kazandırdı ki bu durum daha sonraları hepimizi şaşırtmıştır. Gerek parti programımızın tarım bölümünün formüle edilmesinde ve tüm devrim öncesi mücadelede, gerekse zaferden sonra partimizin inşasında bu bilgi devasa bir rol oynamıştır. Vladimir İlyiç bu bilgiyi her yerden devşirmesini bilirdi.

Sklyarenko, fikir sahibi ve ilerici bir insan olan sulh hâkimi Samoylov’un yanında sekreter olarak çalışıyordu. Patronuyla birlikte köylere dava bakmaya gitmesi, şehre şikâyete gelen köylüleri kabul etmesi gerekiyordu ve böylece ilçedeki köylülüğün durumu hakkında değerli veriler elde ediyordu. Bu gözlemlerini Vladimir İlyiç ile paylaşıyordu. Vladimir İlyiç bu konuda Samoylov’un kendisiyle ve köylülerle çokça bağı olan diğer tanıdıklarla da sohbet ediyordu. Ancak en çok malzemeyi, Samara vilayetinin köylülerinden gelen ve köylüleriyle sıkı bağlarını koruyan Mark Timofeyeviç Yelizarov’un anlatımlarından topluyordu. Mark Timofeyeviç’in ağabeyi Pavel Timofeyeviç ile de sohbet ederdi. Bu, civardaki “udel” (çarlık ailesine ait) toprakları kiralayıp köylülere devrederek zenginleşmiş, güçlü denilen türden bir köylüydü. Köydeki en popüler kişiydi, sürekli olarak zemstvo meclisi üyeliğine seçilirdi.[22] Kendi tipindeki tüm insanlar gibi o da sermayesini yuvarlayıp büyütmeye çalışır, tüccar olmaya can atardı ki daha sonra bunu başardı. Volodya’nın bu yarı okuryazar, her türlü idealden yoksun kulakla (zengin köylü) nasıl bu kadar uzun süre ve ilgiyle konuşabildiğine şaşırdığımı hatırlıyorum. Ancak daha sonraları anladım ki ondan köylülerin durumu, aralarında yaşanan tabakalaşma, köyün bu ekonomik üst tabakasının görüşleri ve emelleri hakkında veriler topluyordu.

Tüccarın bazı anlattıklarına her zamanki gibi bulaşıcı bir şekilde kahkahalarla gülerdi ve tüccar da kendisine gösterilen bu ilgiden son derece memnun kalır, Vladimir İlyiç’in zekâsına büyük saygı duyardı. Ancak Volodya’nın sık sık köy tüccarlarının işlerini ne kadar kurnazca yürüttüklerine değil, Narodniklere, onların köylü düzeninin sağlamlığına, obşçinanın (Rus köy komünü)[23] gücüne, köylülere sosyalizmi aşılamanın mümkün olduğuna dair saf inançlarına güldüğünü anlayamazdı.

Bu konuşmalarda İlyiç’in karakteristik bir özelliği ortaya çıkıyordu: Her türlü insanla konuşabilme, herkesten ihtiyacı olanı çekip alabilme yeteneği; teorinin altında ezilmeden, topraktan kopmadan, çevresindeki yaşama ayık bir gözle bakma ve onun seslerini hassasiyetle dinleme yeteneği. Belirli bir teorinin sadık takipçisi olmakla birlikte, aynı zamanda etrafında durmaksızın çarpan yaşam dalgasının tüm özelliklerini ve değişimlerini ayık bir şekilde hesaba katmak, genel ilkesel çizgiyi bir an olsun gözden kaçırmamak ve aynı zamanda üzerinde durduğu yerli Rus toprağından bir an olsun kopmamak… İşte İlyiç’in gücünün ve öneminin ana kaynağı, daha önce defalarca belirtildiği gibi, bu birleşimde yatıyordu. Ancak gençlik yıllarında, o canlı gevezeliklerin ve şakaların, kaygısızca çınlayan kahkahaların ardında bu kaynağı kimsenin fark etmesi pek mümkün değildi. Asla kitaplardan konuşmaz, kimseye teorisini dayatmazdı; boş zamanlarında neşeli, gösterişsiz bir arkadaş olmayı bilirdi ama bu boş zamanı da çevresindeki yaşamı hassasiyetle dinlemek ve ondan kendi yolu, hayatının amacı için değerli ve gerekli olan her şeyi seçip almak için kullanmasını bilirdi.

Vladimir İlyiç, yılda 3-4 ay olmak üzere üst üste beş yaz sezonunu geçirdiği Alakayevka’da köylülerle doğrudan iletişimden ve ayrıca Mark Timofeyeviç ile sonuncusunun akrabalarına gittiği Bestujevka köyünden de çok şey alıyordu. Ancak sohbetlerde köylülerin genel durumuyla tanışırken, İlyiç kendisi konuşmaktan çok onlardan bilgi almaya çalışırdı; her halükarda kendi inançlarını dile getirmezdi. Bunun nedeni sadece gözetim altındaki durumunu hesaba katmak zorunda olması değildi. Hayır, o köylülerin doğrudan devrim ve sosyalizm propagandasıyla harekete geçirilemeyeceğini, bununla başka bir tabakaya, sanayi işçileri tabakasına gidilmesi gerektiğini biliyordu; kendini onlar için saklıyordu. Her türlü kuru laf ona yabancıydı ve köylülerle konuşmaktan o dönemde bir “iş” çıkmayacağını biliyordu.

Böylece RKP(b)’nin [Rusya Komünist Partisi-Bolşevik] temellerini atan, onu zafere zaferden sonra da bu temeller üzerinde yeni düzenin inşasına götüren o Lenin, bir taşra kentinde ve gözlerden ırak bir çiftliğin sessizliğinde, fark ettirmeden işte böyle gelişip büyüyordu. Samara’da geçen yılları ve ondan daha önceki Kazan yılı; onun daha sonra çok geniş bir alana yayılacak olan çalışmaları için yalnızca birer hazırlık mahiyetindeydi. Fakat bu yıllar, aynı zamanda Vladimir İlyiç’in hayatındaki belki de en önemli yıllardı: Zira onun devrimci şahsiyeti (siyasi çehresi), tam da bu dönemde oluşmuş ve nihai şeklini almıştı.

V. LENİN DEVRİMCİ ÇALIŞMALARININ BAŞLANGICI

1. Samara’dan Petersburg’a

Vladimir İlyiç, devrimci çalışmalara başlamak amacıyla 1893 sonbaharında [yeni takvime göre 12 Eylül] Samara’dan Petersburg’a taşındı. Üniversite bitirme sınavlarını daha 1891 yılında vermişti. Samara onun faaliyetlerine alan açamıyor, zihnini çok az besliyordu. Marksizmin teorik incelemesini –ki bunu Samara’da da yapabilirdi– zaten tamamlamıştı.

Peki, üniversite derslerini bitirdiği 1892 sonbaharında neden gitmemiş, neden bir yıl daha Samara’da oturmuştu?

Bu soruya şöyle cevap verebilirim: Annesi için oturdu. Onun çocukluk ve gençlik yıllarını anlatırken, annemizin bizler ve onun nezdinde ne büyük bir otoriteye ve ne sıcak bir sevgiye sahip olduğundan bahsetmiştim. Ağır felaketlere katlanırken gösterdiği o metanet, onu tanıyan herkesi hayrete düşürürdü; biz çocuklar ise bunu daha derinden hissederdik. Büyük ağabeyin kaybı sıradan bir felaket değildi ama yine de bu onu yıkmadı; o kadar büyük bir irade gücü gösterdi ki gözyaşlarını ve kederini mümkün olduğunca gizleyerek çocuklarıyla eskisi gibi, hatta eskisinden daha fazla ilgilendi, çünkü babamızın ölümünden sonra onlarla ilgilenmek bir tek ona kalmıştı.

O, elinden geldiğince çocuklarının genç hayatlarını karartmamaya, onlara kendi geleceklerini, kendi mutluluklarını inşa etme fırsatı vermeye çalışıyordu. Ve onların devrimci özlemlerini anlıyordu. Bu ihtimam o kadar şaşırtıcı, çocuklarına gösterdiği örnek o kadar harikuladeydi ki, onlar da annelerinin hayatını eskisinden daha çok güzelleştirmek, kederini hafifletmek istiyorlardı. Vladimir İlyiç’in üniversiteyi bitirdiği yıl, ailenin başına yeni bir felaket geldi: Kız kardeşi Olga, Petersburg’da tifodan öldü.[24] Vladimir İlyiç tam o sırada, ilkbaharda, sınavlarının ilk yarısını vermek için gelmişti. Kız kardeşini hastaneye (ne yazık ki çok kötü bir hastaneye düşmüştü) götürmek, sonra durumu ağırlaşınca telgrafla anneyi çağırmak zorunda kaldı. İlk ve en zor günlerde annesiyle baş başaydı. Onu Samara’ya, eve getirdi. Bu yeni darbe karşısında da annesinin metanetinin, her şeyden önce başkalarına karşı duyarlılığının nasıl tezahür ettiğini gördü.

Kederini yenmeye çalışsa da anne elbette çok acı çekiyordu. Olga, olağanüstü yeteneklere ve büyük bir enerjiye sahip harika bir kızdı. Onun kaybından sonra annenin kederini bir nebze olsun hafifletebilecek tek şey, diğer çocuklarının ona yakın olmasıydı. Ve Volodya bir yıl daha evde, Samara’da kaldı.

Fakat bu son kışın sonlarına doğru, daha canlı bir merkeze, devrimci çalışma için geniş bir alana duyduğu özlemle artık epey sıkılıyordu: Samara o yıllarda Sibirya’dan yani gerçek sürgünden, zihinsel yaşamın merkezleri olan başkentlere ve üniversite şehirlerine giden yolda sadece bir istasyon gibiydi.

Anton Çehov’un o kış dergilerden birinde çıkan yeni öyküsü Altıncı Koğuş hakkında Volodya ile yaptığımız bir konuşma hafızamda kaldı. Bu öykünün yetkinliğinden, yarattığı güçlü etkiden bahsederken –Volodya genel olarak Çehov’u severdi– bu etkiyi en iyi şu sözlerle tanımlamıştı: “Dün gece bu öyküyü bitirdiğimde içim resmen ürperdi, odamda duramadım, kalktım ve çıktım. Sanki ben de Altıncı Koğuş’a kapatılmışım gibi bir hisse kapıldım.

Volodya’nın bu sözleri onun ruh halindeki perdeyi benim için aralamıştı: Samara onun için artık bir Altıncı Koğuş olmuştu; o da tıpkı Çehov’un o bahtsız hastası gibi oradan dışarı atıyordu kendini. Ve bir sonraki sonbahar oradan ayrılmaya kesin olarak karar verdi. Ancak tüm ailemizin, Moskova Üniversitesine giren küçük kardeşimiz Mitya ile birlikte yöneldiği Moskova’ya yerleşmek istemedi. O daha canlı, zihinsel ve aynı zamanda devrimci bir merkeze, Peter’e (Petersburg’a) yerleşmeye karar verdi. O yıllarda Peterliler Moskova’ya “kocaman bir köy” derlerdi. O yıllarda Moskova’da hâlâ çokça taşralılık vardı, Volodya taşraya zaten gırtlağına kadar doymuştu. Muhtemelen, işçiler arasında bağlar kurmak ve devrimci çalışmaya dört elle sarılmak niyeti de, ailenin diğer üyelerini tehlikeye atabileceği aile ortamında değil, bağımsız bir şekilde yerleşmeyi tercih etmesine neden oldu.

2. Yeni tanışıklıklar ve bağlar

Vladimir İlyiç, Petersburg’a vardıktan sonra tanışıklıkları yavaş yavaş, temkinli bir şekilde kurmaya başladı: Hükümetin ona, Aleksandr İlyiç’in kardeşi olarak önyargıyla baktığını biliyordu. Gençlerin hiçbir şey yapmaya fırsat bulamadan, sadece dikkatsiz gevezelikler yüzünden sık sık yakayı ele verdiğini görüyordu. Her türlü gevezelik ve boş laf ona yabancıydı: O bilgisini ve enerjisini, devrimi gerçekleştireceğini bildiği o tabakaya, işçi tabakasına taşımak istiyordu. Köylülükten –sözümona sosyalist eğilimli, sözümona atalarının komünist inançlarını ve alışkanlıklarını paylaşan köylülükten– ya da kendini feda etmeye, ölüme gitmeye hazır ama yalnız olan aydınlardan devrim beklemeyen, kendisiyle aynı görüşleri paylaşan insanlarla tanışmak istiyordu. O, tıpkı kendisi gibi, Rusya’da devrimin işçi sınıfı tarafından gerçekleştirileceğini ya da hiç olmayacağını (Plehanov’un sözleri) kesin olarak bilen insanları arıyordu. O zamanlar bu tür insanlar, sosyal demokratlar azınlıktaydı.

Devrimci eğilimli eğitimli insanların çoğu Narodnik ve Narodnaya Volya görüşlerine bağlıydı ancak örgüt çoktan dağıtıldığı ve ortada bir “iş” olmadığı için, aktif olarak kendini gösteren çok azdı; daha ziyade konuşmalar ve gürültü patırtı vardı. Vladimir İlyiç de bu entelijansiya gevezeliğinden uzak durmaya çalışıyordu. Polis ve yetkililer de o zamanlar şiddete başvuran, başkalarına ölüm getiren ve kendi hayatlarını da ortaya koyan Narodnaya Volya temsilcilerini daha tehlikeli sayıyorlardı. Onlara kıyasla, işçiler arasında barışçıl propaganda yapmayı amaçlayan sosyal demokratlar az tehlikeli görünüyordu.

Polis departmanı müdürü Zvolyanski onlar hakkında, “Küçük bir küme, ne zaman ne olacak ki, elli yıl sonra” diyordu. Toplumdaki sosyal demokratlara bakış da aşağı yukarı böyleydi. Eğer o dönemin zihinlerinin yöneticisi Mihaylovski bile Marx’ın görüşlerini, onların devrimci önemini görmeyecek ya da örtbas edecek kadar anlamamışsa, geniş kitlelerden ne beklenebilirdi? Marx’ı neredeyse kimse okumuyordu; sosyal demokratlar hakkındaki fikir, esas olarak onların Almanya’daki yasal parlamento faaliyetlerine dayanıyordu. Oysa o zamanlar Rusya’da parlamentonun kokusu bile yoktu; bu yüzden sabırsız, devrimci çalışmaya can atan gençliğe, Rus sosyal demokratları sadece sakin bir kaderi seçiyorlarmış gibi geliyordu: Marx okuyarak, özgürlük şafağının Rusya üzerine doğmasını beklemek. Onlara öyle geliyordu ki Marx’ın nesnelliği burada düpedüz bir uyuşukluğu, en iyi ihtimalle yaşlılara özgü bir mantıkçılığı, en kötü ihtimalle de şahsi çıkar hesaplarını örtüyordu. Kürek mahkûmiyetinden ve sürgünden dönen ve gençlik için otorite olan eski devrimciler, Rus Marksistlerine böyle bakıyorlardı. Onların gençliği, her şeye kadir otokrasiye karşı ateşli ve cüretkâr bir mücadele atılımıydı; halka giderken kitapları fırlatıp atıyor, diplomalara tükürüyorlardı. Ve onlar, otokrasinin temellerinde henüz hiçbir şeyin yerinden oynamadığı ve halkın durumunun eskisi gibi içler acısı olduğu bir zamanda, kendilerini kalın bilimsel kitap ciltleriyle çevrelemeyi mümkün gören bu yeni, gençlikten uzak, ağırbaşlı gençliğe hüzünle ve anlayışsızlıkla bakıyorlardı. Bunda bir soğukluk görüyorlardı. Nekrasov’un şu sözlerini bu gençliğe uygulamaya hazırdılar:

Olamaz onurlu bir vatandaş
Vatanına karşı soğuk bir ruhla.
Onun için yoktur bundan daha acı bir kınama…

Her zaman kendi taleplerini öne sürer ve genellikle, değişen toplumsal koşullarda düşünmeye başlayan genç kuşağın ideallerini ve özlemlerini eski kuşağın temsilcileri kötü anlar. Rusya’da siyasi koşullar aynı kalsa da, ekonomik koşullar güçlü bir şekilde değişmeye başlamıştı: Kapitalizm giderek daha büyük alanları ele geçiriyordu; gelişimin seyrinin bizde de Batı’daki gibi olacağı, devrimin önderinin bizde de, orada olduğu gibi proletarya olacağı giderek daha şüphe götürmez hale geliyordu. Meselenin kimsenin kayıtsızlığıyla ya da kötü niyetiyle ilgili olmadığını, gelişimin seyrinin böyle olduğunu ve buna karşı hiçbir fedakâr atılımın bir şey yapamayacağını anlamayan eski Narodnik görüşlerin taraftarlarına ise, Marksistlerin Batı’nın yolunu körü körüne izleyerek tüm köylüleri fabrika kazanında kaynatmak istedikleri gibi geliyordu. Onların inancına göre köylülük, özellikle ilk aşamasında halk için sayısız felaket ve acı getiren kapitalizmden geçilen o ağır yolu atlatabilecekleri komünist görüşlere sahipti. V.V. (Vorontsov), Yuzhakov ve diğer Halkçıların ağzından “kapitalizm olmadan daha iyi olurdu” diye konuşuyor ve bu “daha iyi”nin mümkün olduğuna dair kanıtlar bulmaya çalışıyorlardı. Herhangi bir ameliyatın gerekliliğini anlamayan bir insanın, hastayı buna bağlı tüm acılara sakince maruz bırakan, onlarsız “daha iyi” bir yol bulmaya çalışmayan doktorun soğukluğuna ve kuruluğuna öfkelenmesi gibi, onlar da Marksistlere öfkeleniyorlardı.

Vladimir İlyiç, bu iyi niyetli “kapitalizm olmadan daha iyi” anlayışıyla, o dönemdeki sözlü konuşmalarında da, esas olarak Halkçılığın eleştirisine adadığı ilk çalışmalarında da çok zehirli bir şekilde alay ediyordu. Okuyucuyu, İlyiç’in o dönemdeki görüşleri hakkında en iyi fikri veren ve o zamanlar teksir makinesinde çoğaltılmış defterler halinde gençlik tarafından delik deşik edilene kadar okunan, daha önce bahsettiğimiz Halkın Dostları Kimlerdir adlı eserine havale ediyoruz.

1893 kışında, bu defterler ortaya çıkmadan daha önce Vladimir İlyiç Moskova’da Narodniklere karşı çıkmıştı. Bu, Noel tatili sırasında bizi ziyarete geldiği zamandı. Tatillerde genellikle öğrenci toplantısı/partisi düzenlenirdi. İşte böyle bir öğrenci evindeki sohbetli partide Vladimir İlyiç Narodniklere karşı konuştu. Burada esas olarak tanınmış Narodnik yazar V.V. (Vorontsov) ile kapışması gerekmişti. V.V. ile şahsen tanışmayan Vladimir İlyiç, kime karşı konuştuğunu bilmiyordu ve sonradan, onu bu partiye getiren tanıdığına (M. P. Yasneva-Golubeva), rakibinin kim olduğunu söylemediği için kızmıştı. Kendine has o muhteşem cesaretle, tüm bilgi donanımıyla ve tüm ikna gücüyle konuşmuş, partinin bütün ilgisini kendi üzerinde toplamıştı. Karşı tarafın destekçilerine, tanınmayan bu genç adamın cüreti aşırı görünmüştü; Marksist eğilimli tüm gençlik ise bu beklenmedik destekten dolayı son derece mutluydu ve V.V’yi haşladıktan sonra bu yabancının partiden hızla ayrılmasına üzülmüştü. Vladimir İlyiç ise daha sonra, V.V’nin köhne görüşlerini dile getirirken takındığı o otoriter tavırla kışkırtıldığı ve gizliliğe uygun olmayan bir ortamda kendini ifşa etmeye izin verdiği için kendine kızıyordu. Ancak bu parti olaysız geçti: Tatillerde Moskova polisi de kutlama yapmayı severdi, ayrıca İlyiç’in adını kimse bilmiyordu, ona “Petersburglu” diyorlardı.[25] İlyiç’in konuşmasının Moskova gençliği üzerindeki etkisi ise büyüktü: Genç Marksistlere pek çok şeyi açıkladı, onlara destek verdi, onları ileriye itti.

O kış Peter’de de Vladimir İlyiç’in az tanıdığı vardı. Nijniy Novgorod aracılığıyla bağlantı kurduğu Krasin kardeşler etrafında toplanan Teknoloji Enstitüsü öğrencileri grubuyla yakınlaştı.[26] Ardından, 1905 Devriminden sonra Sibirya’da kurşuna dizilen Babuşkin ve şimdilerde Moskova’da anılarını anlatan, çoktan gözlerini kaybetmiş V.A. Şelgunov gibi birkaç bilinçli ve aktif işçiyle tanıştı. Narodniklere karşı ortak mücadele nedeniyle yakınlaştığı P.B. Struve, A.N. Potresov gibi bazı yasal Marksist yazarlarla tanıştı. Potresov, daha sonra Iskra’daki çalışmaları sırasında, 1903’te II. Kongredeki bölünmeye kadar onun en yakın yoldaşıydı. Fakat Vladimir İlyiç, Halkçılara karşı Struve ile birlikte darbeler indirirken bile, onda devrimci olmayan, Marx’ın öğretisinden gerekli tüm sonuçları çıkarmayan, salt yasal, profesörce yaklaşımı, burjuva bir Marksizmde takılıp kalan o yabancı tınıları (aykırı telleri) başkalarından çok daha önce hissetmişti. Onda geleceğin Kadet’ini (Anayasal Demokratını) sezmişti. Ve daha o zaman, Potresov tarafından 1895’te yayımlanan Ekonomik Gelişmemizin Karakteristiğine Dair Materyaller adlı derlemede yer alan ve K. Tulin müstear adıyla yazdığı makalede, bu zararlı sapmaya hararetle saldırmıştı. Bu derleme, daha önce Plehanov’un Beltov takma adıyla yayınlanan Tarihin Monist Görüşünün Gelişimi Üzerine kitabı gibi sansürden geçmeyi başaramadı. Karmaşık başlık, Narodniklere şiddetli saldırılar içeren ve devrimci Marksistlerin bakış açısını kesin olarak ifade eden Plehanov’un kitabını kurtarmıştı. Oysa Materyaller derlemesi, rakamlarla dolu birkaç kuru makaleye rağmen, Tulin’in (Lenin’in) makalesi yüzünden yakayı ele verdi ve yakılarak imha edildi. Sadece birkaç nüsha kurtarılabildi, bu yüzden Vladimir İlyiç’in makalesini o dönemde çok az kişi okuyabildi.[27]

Böylece sansür, devrimci Marksizm (sosyal demokrasi) ile yasal Marksizm arasındaki farkı çabucak çözdü. Narodnik devrimcilerden bazıları da bu farkı anlamaya, aslında rakipleri olan sosyal demokratların da devrimci olduklarını ve onları, Rusya’nın “kapitalizme çıraklığa gittiği” (Struve’nin Rusya’nın Ekonomik Gelişimi Konusuna Eleştirel Notlar kitabının epigrafı) gerçeğini saptamakla birlikte, mevcut düzenle mücadele kapsamında yasal Marksistlerle aynı kefeye koymamak gerektiğini fark etmeye başladılar.  Topluluklarımızın (obşina) önemini kabul etmeyen (önceki bölümlerde Aleksandr İlyiç ve yoldaşlarının 1887’de bunu zaten kabul etmediklerini görmüştük) genç Halkçılardan bazıları, sosyal demokratlara daha yakınlaşmaya, onların sadece siyasi mücadeleye karşı olmadıklarını, aksine bunu bayraklarına yazdıklarını görerek ikna olmaya başladılar. Öyle ki Petersburg’da kendi matbaaları (Lahta matbaası) olan Halkçılar, iki akım arasındaki farkın sadece sosyal demokratların toplumun diğer sınıflarına değil işçilere hitap etmesi olduğunu, ancak yönlerinin de devrimci olduğunu düşünerek, bildirilerini ve broşürlerini basmayı sosyal demokratlara bizzat teklif ettiler. Lahta matbaasında Vladimir İlyiç’in birçok bildirisi ve Para Cezaları Üzerine broşürü basıldı; Grevler Üzerine matbaanın polis tarafından basılması sırasında ele geçirildi ve yok oldu.[28]

Ama bu daha sonraydı. Petersburg’daki ilk kıştan sonra, Vladimir İlyiç 1894 yazını bizimle birlikte Moskova yakınlarında, Kursk demiryolu üzerindeki Lyublino istasyonuna yakın Kuzminki’de geçirdi. Oldukça münzevi yaşıyor ve çok çalışıyordu. Dinlenmek için küçük erkek kardeşi ve kız kardeşiyle civarda yürüyüşler yapıyor ve onlara sosyal demokratik öğretinin temellerini atıyordu. Moskovalı sosyal demokratlardan, daha önce Nijniy Novgorod’da tanıştığı Mitskeviç, Ganşin ve Maslennikov kardeşlerle görüşüyordu. Bu yoldaşlar, onun 1894 sonbaharında Moskova ve Petersburg’da teksir makinesinde çoğaltılarak ortaya çıkan Halkın Dostları Kimlerdir defterlerini basmayı üstlendiler.

Onun Mihaylovski hakkındaki defterini el yazısıyla okumaya vaktim olmadığını ve daha sonra Moskova’da onu aradığımı hatırlıyorum. Bu o kadar kolay değildi, çünkü Mihaylovski’nin sosyal demokratlara karşı çıkışı birçok kişiyi öfkelendirmişti ve Moskova’da ona verilen birkaç el yazması veya ev yapımı basılmış cevap dolaşıyordu. Bu cevaplar yasal olarak basılamazdı. Mihaylovski’ye karşı öfke uyandıran da buydu: Ağzı tıkalı insanlara saldırıyor ve iftira atıyordu. Bana iki üç cevaptan bahsetmeye başladılar ve bunları nitelerken şöyle dediler:

“Biri daha esaslı, yalnız ifadeleri çok kabul edilemez cinsten.
“Ne gibi mesela?” diye sordum canlılıkla.
“Eh, örneğin, Mihaylovski bir su birikintisine oturdu (madara oldu).

“İşte bunu, lütfen, bana bulun” dedim; bunun kesinlikle Volodya’nın kaleminden çıkmış olması gerektiğine karar vererek. Ve sonra, çalışmasını hatasız bir şekilde tespit etmemi sağlayan o işaret konusunda onunla gülüştük.

3. Ekonomizm yanlılarıyla mücadele

Vladimir İlyiç, Narodnikler ve yasal Marksistler dışında, ekonomizm yanlılarıyla da savaşmak zorunda kaldı. Bu, işçilerin siyasi mücadelesinin gerekliliğini ve işçi kitleleri içinde bu yönde ajitasyon yapılmasını reddeden bir akımdı. Bu akım, siyasi olarak hiç gelişmemiş, kitle halinde hâlâ Çara inancını koruyan işçilere, onların günlük ihtiyaçları ve talepleri açısından yaklaşma yönündeki sağlıklı ve doğal bir çabadan kaynaklanıyordu. Söz konusu olan, bu kitlelerde ilk adımları atmak, onları uyandırmak, onlarda kendi onurlarını savunma arzusunu, kurtuluşun ancak birleşmekte, kenetlenmekte aranabileceği bilincini geliştirmek ve bu kenetlenmeye yardımcı olmaktı. Birleşmek ise ancak doğrudan, somut ihtiyaçlar temelinde, her şeyden önce patronların baskısına karşı mücadeleyle mümkündü. Böylece, aşırı uzatılan çalışma süresine, çeşitli hilelerle kırpılan ücretlere karşı isyan çağrısı, öğle yemeğinde sıcak su, banyoyu kullanabilmek için cumartesi günleri işin daha erken bitirilmesi, haksız para cezalarının iptali, kaba ve küstah ustabaşıların uzaklaştırılması vb. talepler, en cahil, gelişmemiş işçiler tarafından bile anlaşılırdı.

Bu tür sıradan ihtiyaçlar etrafında kenetlenerek, birlikte, dostça, kararlılıkla mücadele etmeyi, ortak çıkarları savunmayı öğreniyorlardı ve bu mücadeledeki başarı onlara güçlerini hissettiriyor ve daha da birleştiriyordu. İlk grevlerin başarısı –talepler ne kadar küçük ve adil olursa, tatmin edilmeleri o kadar kolay oluyordu– onları kanatlandırıyor ve her türlü ajitasyondan daha güçlü bir şekilde ileri itiyordu. Elde edilen iyileştirmeler, daha fazla okuma ve gelişme imkânı sağlıyordu. Bu yüzden işçi kitlelerine giden tüm sosyal demokratlar ajitasyona ekonomik taleplerle başlıyorlardı. Ve Vladimir İlyiç’in bildirileri, şu veya bu fabrika veya işletme işçilerinin en acil taleplerine işaret ederek büyük bir etki yaratıyordu. Patronların işçilerin taleplerini barışçıl yolla karşılamayı reddetmesi durumunda, greve başvurulması öneriliyordu. Bir işletmedeki grevin başarısı, diğerlerini de bu mücadele yöntemine teşvik ediyordu.[29]

O vakitler, küçük çevreleri hedefleyen propaganda çalışmasından, kitleleri hedefleyen ajitasyon çalışmasına geçiş vaktiydi. Ve Vladimir İlyiç, bu geçişten yana olanlardan biriydi. Propaganda ile ajitasyon arasındaki fark, belki de en iyi Plehanov’un sözleriyle tanımlanıyordu: “Propaganda, az sayıda kişiye çok fikir verir; ajitasyon ise kitlelere tek bir fikir.”

Ancak tamamen gelişmemiş işçilere ilk yaklaşım zorunlu olarak acil ekonomik ihtiyaçlardan yola çıkmak zorundaysa da, Vladimir İlyiç kadar hiç kimse, bunun sadece bir başlangıç aşaması olması gerektiğini, siyasi bilincin ilk sohbetlerden ve ilk bildirilerden itibaren geliştirilmesi gerektiğini daha kesin bir şekilde söylememiştir. 1895 sonbaharının sonlarında, tutuklanmasından kısa bir süre önce, tekrar Petersburg’a yanına geldiğimde onunla bu konuda yaptığım bir konuşmayı hatırlıyorum.

“Çar’ı ikinci bir Tanrı gibi gören, ekonomik talepler içeren bildirileri bile hâlâ korkuyla ve etraflarını kollayıp arkalarına bakarak alan o «aydınlanmamış» bilinçsiz işçilere, siyasetten dem vurarak nasıl yaklaşılabilir? Sakın sırf bu yüzden onları ürkütüp uzaklaştırmayalım?” diyordum; aklımda (Petersburg’dakilerden) çok daha geri kalmış olan Moskova işçileri varken.

Vladimir İlyiç o zaman bana, bütün meselenin yaklaşımda olduğunu belirtti: “Elbette, hemen Çara ve mevcut düzene karşı konuşursanız, bu işçileri sadece iter. Ama siyaset tüm günlük yaşamla iç içe geçmiştir. Bekçilerin, komiserin, jandarmanın kabalığı ve keyfiliği ve patronla her anlaşmazlıkta mutlaka patronun çıkarına müdahale etmeleri ve grevlere karşı tüm yetki sahiplerinin tutumu, tüm bunlar kimin tarafında olduklarını çabucak gösterir. Sadece her seferinde bildirilerde, makalelerde bunu not etmek, yerel bekçinin veya jandarmanın rolüne işaret etmek gerekir; oradan da bu yöne yönlendirilen düşünce yavaş yavaş daha ileri gidecektir. Önemli olan sadece en baştan itibaren bunu vurgulamak, sadece fabrikatörlerle mücadele ederek bir şeyler elde edilebileceği illüzyonunun gelişmesine izin vermemektir.” “İşte örneğin” diyordu Vladimir İlyiç, “işçilerle ilgili yeni bir yasa çıktı (şu an tam olarak neyle ilgili olduğunu hatırlamıyorum- A.Y.), bunu açıklamak, burada işçiler için ne kadar, fabrikatörler için ne kadar bir şeyler yapıldığını göstermek gerek. Ve işte çıkardığımız gazetede başmakale olarak şu makaleyi koyuyoruz: «Bakanlarımız ne düşünüyor?» Bu makale işçilere mevzuatımızın ne olduğunu, kimin çıkarlarını savunduğunu gösterecek. Biz kasten Çardan değil, bakanlardan bahsediyoruz. Ama bu makale siyasi olacak ve gazetenin her sayısının başmakalesi mutlaka böyle olmalı ki gazete işçilerin siyasi bilincini eğitsin.”

Vladimir İlyiç’in kaleminden çıkan bu makale, bilindiği gibi Volodya’nın yoldaşlarıyla birlikte 9 Aralık 1895’te tutuklanmasıyla el konulan ve gün yüzü göremeyen Raboçaya Gazeta‘nın (İşçi Gazetesi) ilk sayısında yer alıyordu. Ben onu, o sırada hazırlanan Raboçaya Gazeta‘nın ilk sayısı için diğer materyaller gibi okudum. Sayının teksir makinesinde basılması zahmetli bir işti ve çok önceden hazırlanıyordu. O makalede bakanın nasıl zehirli bir dille iğnelendiğini, makalenin ne kadar popüler ve mücadeleci olduğunu hatırlıyorum.

Bu konuyu bu kadar ayrıntılı anlatmamın sebebi, o dönemde ekonomizm akımına kapılan ve daha sonraları “Vladimir İlyiç de o tarihlerde ekonomik konular üzerine bildiriler yazıyordu” diyerek kendilerini haklı çıkarmaya çalışan pek çok kişinin ne kadar haksız olduğunu göstermektir. İçinde [Lenin’e ait] siyasi bir başyazının el yazması taslağı bulunan gazete sayısına el konulması ve hemen ardından Vladimir İlyiç’in 4 yılı aşkın bir süreyle [sahadan] uzaklaştırılması, bu tür bahanelere bir miktar zemin hazırlamıştı. Oysa sürgünden önceki o kısa özgürlük döneminde bile, hatta hapishaneden ve sürgünden seslendiğinde de, Vladimir İlyiç bu konudaki tavrını o kadar net ortaya koymuştu ki, ekonomizm suçlamasını onun üzerine yıkmak mümkün olmamalıydı. Sadece sürgündeyken Kuskova’nın Credo’suna karşı yazdığı protestoyu hatırlatmak bile bunu kanıtlamak için yeterlidir.[30]

Bu parlak siyasi yönelim İlyiç’te en başından beri vardı ve bu doğru anlaşılmış Marx öğretisinden kaynaklanıyordu. Bu, aynı zamanda Rus sosyal demokrasisinin atası olan yurtdışındaki Emeğin Kurtuluşu Grubunun, özellikle de kurucusu Plehanov’un görüşleriyle uyumluydu. Vladimir İlyiç onun görüşlerini edebi eserlerinden iyi biliyordu, ayrıca 1895 yazında, yurtdışına gittiğinde onunla şahsen de tanıştı. Resmi amaç zatürre sonrası dinlenmek ve tedavi olmaktı, gayri resmi amaç ise Emeğin Kurtuluşu Grubuyla ilişki kurmaktı.

Vladimir İlyiç gezisinden çok memnundu ve bu gezi onun için büyük önem taşıyordu. Plehanov onun gözünde her zaman büyük bir otoriteye sahipti. O zamanlar Axelrod ile çok yakınlaşmıştı; dönüşte Plehanov ile ilişkilerin iyi ama oldukça mesafeli, Axelrod’la ise tamamen yakın, dostane bir şekilde kurulduğunu anlatmıştı. Vladimir İlyiç her ikisinin de fikrine çok değer veriyordu. Daha sonra, sürgünden, onlara basılması için Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri broşürünü gönderdi. Ve ben ona yaşlıların (stariklerin) broşür hakkındaki övgü dolu yorumlarını ilettiğimde bana şöyle yazdı: “Onların (yaşlıların) çalışmalarım hakkındaki olumlu yorumu, hayal edebileceğim en değerli şeydir.” Ve onlarla görüşmesinden sonra Rusya’da siyasi bir sosyal demokrat parti örgütleme yoluna daha belirgin ve enerjik bir şekilde girdi.

Yurtdışından döndükten sonra Vladimir İlyiç Moskova’da bizdeydi ve gezisi ve görüşmeleri hakkında çok şey anlattı, özellikle memnun, canlı, hatta diyebilirim ki ışıl ışıldı. Bu sonuncusu, esas olarak sınırdan yasadışı literatür geçirmekteki başarısından kaynaklanıyordu.

Gümrükteki kontrollerin özellikle sıkı olması nedeniyle, Vladimir İlyiç aslında yanında yasaklanmış (illegal) bir şey getirmeye niyetli değildi. Fakat yurtdışındayken dayanamadı, cazibe çok güçlüydü ve çift tabanlı bir bavul edindi. Bu, o dönemde yasadışı literatürü taşımanın yaygın bir yoluydu; yasaklı yayınlar iki taban arasına yerleştirilirdi. İşçilik, yurtdışındaki atölyelerde gayet temiz ve özenli bir şekilde yapılıyordu, ancak bu yöntem yine de polis tarafından çok iyi biliniyordu. Bütün umut, polisin her bavulu tek tek incelemeyeceği ihtimaline bağlanmıştı. Ancak işte, gümrük kontrolü sırasında Vladimir İlyiç’in bavulu ters çevrildi ve üstüne üstlük tabanına parmakla vurup ses kontrolü yaptılar. Deneyimli sınır memurlarının çift tabanın varlığını bu yolla tespit ettiklerini bilen Vladimir İlyiç, bize anlattığına göre, o an “yakayı ele verdiğini” düşündü. Sağ salim serbest bırakılması ve bavulu Peter’de teslim edip, orada bavulun içinin yine sağ salim boşaltılması gerçeği, onu muazzam bir neşeye boğdu; bize Moskova’ya geldiğinde de işte bu ruh hali içindeydi.

4. Takip ve tutuklama

Elbette, Vladimir İlyiç’in yanılmamış olması yani o gizli içeriğin gümrükte aslında gerçekten fark edilmiş olması pekâlâ mümkündür. Ancak, o dönemde polisin uyguladığı taktik gereği; “yakayı ele veren” kişi, literatürü teslim alan ve dağıtan diğer şahıslar silsilesini takip edebilmek ve böylece ortaya “büyük bir dava” (geniş çaplı bir soruşturma) çıkarabilmek amacıyla hemen tutuklanmazdı.

1895 sonbaharına gelindiğinde, Vladimir İlyiç artık çok sıkı bir gözetim altındaydı. O yılın sonbaharının sonlarında, yanına yaptığım ve daha önce bahsettiğim o ziyarette bana bunu bizzat söylemişti. Şunu tembihledi: Tutuklanması halinde, annemizin Peter’e gitmesine kesinlikle karşı çıkmalıydık. Çünkü onun için kurum kurum dolaşıp dilekçe peşinde koşmak özellikle azap vericiydi; zira bu durum, büyük oğlu [idam edilen Aleksandr] için yaptığı benzer koşturmacaların hatıralarını canlandırıyordu. O ziyarette, kardeşimin yanında, o vakitler henüz genç ve sağlıklı bir işçi olan V. A. Şelgunov ile tanışmıştım.

Vladimir İlyiç bana hafiyelerden nasıl kaçtığına dair birkaç olay anlattı. Gözleri iyi görürdü, ayakları çevikti ve çok canlı bir şekilde, neşeli kahkahalarla aktardığı hikâyeleri hatırlıyorum, çok eğlenceliydi. Özellikle bir olay hafızamda kaldı. Bir hafiye ısrarla Vladimir İlyiç’i takip ediyordu; İlyiç onu gittiği daireye götürmek istemiyor ama bir türlü de atlatamıyordu. Bu istenmeyen yol arkadaşını izleyen İlyiç, onu bir Peter evinin derin giriş kapısında fark etti. O zaman, kapıyı hızla geçerek aynı evin girişine koştu ve oradan, pususundan fırlayan ve onu kaybeden takipçisinin nasıl telaşla sağa sola koşuşturduğunu zevkle izledi.

“Kapıcı koltuğuna oturdum” diye aktarıyordu, “beni oradan göremiyordu ama ben camdan her şeyi izleyebiliyordum ve onun bu zor durumuna bakarak eğleniyordum; o sırada merdivenlerden inen bir adam ise kapıcı koltuğunda oturmuş, gülmekten kırılan bu şahsa hayretle baktı.”

Fakat çeviklikle takipten kurtulmak bazen mümkün olsa da, polis, kapıcılar (ki o zamanlar bina polisi gibiydiler) ve hafiye sürüleri daha güçlüydü. Sonunda Vladimir İlyiç ile yoldaşlarını izleyip buldular. Oysa bu küçük grup çok sayıda farklı yasadışı işi yapmak zorundaydı: Konspiratif (gizli) toplantılarda buluşmak –ki buralara kimsenin peşine bir hafiye takmadan gelmesi çok zordu–, göze batan ve izlenen işçi evlerini ziyaret etmek, yasadışı literatür temin edip dağıtmak, bildiriler yazmak, çoğaltmak, dağıtmak vb. İş bölümü azdı, çünkü devrimci kadro azdı ve bu yüzden her biri polisin dikkatini çabucak üzerine çekiyordu. Ayrıca sokak hafiyelerinin dışında, bir de “kendi adamları” maskesi altında çevrelere sızan provokatörler vardı; Vladimir İlyiç’in çalıştığı gruba dâhil olmasa da diğer gruplar hakkında bilgi sahibi olan diş hekimi Mihaylov o dönemde böyle biriydi. İşçi çevrelerine bu tür provokatörler yerleştiriliyordu; üstelik o dönemin işçileri saf oldukları için oltaya kolay yakalanıyorlardı. Yasadışı çalışmalarda insanların ömrü o zamanlar uzun olmuyordu: Siyasal çalışmalar ancak 1895 sonbaharında gelişmeye başlamıştı ki, 9 Aralıkta Vladimir İlyiç ve yoldaşlarının büyük kısmı tutuklandı.

Böylece, Vladimir İlyiç’in faaliyetlerinin ilk dönemi hapishane kapılarıyla son buldu. Ancak bu 2,5 yıl içinde hem şahsen kendisi hem de sosyal demokrat hareketimiz büyük bir aşama kaydetmişti. Vladimir İlyiç bu yıllarda Narodnaya Volyacılarla belirleyici savaşlar yürütmüş, çeşitli sapmalardan ayrışarak kendi devrimci Marksist özünü tam olarak ortaya koymuş ve yurtdışındaki Marksizmin kurucuları grubuyla bağlar kurmuştu. Fakat daha da önemlisi, pratik çalışmaya başlamış, işçilerle bağ kurmuş, o zamanki Rusya koşullarında doğuşu şüpheli görülen partinin bir lideri ve örgütçüsü olarak ortaya çıkmıştı. Her ne kadar parti (Minsk-1898’deki I. Kongre) o sürgündeyken, o olmadan kurulmuş olsa da, onun etkisi altında kurulmuştu; onun tarafından Petersburg’da sosyal demokrasinin ilk siyasi örgütünün temelleri atıldıktan, ilk siyasi organ planlandıktan ve tüm Petersburg ve Moskova çapında ilk büyük grevler gerçekleştirildikten sonra kurulmuştu.

VI. VLADİMİR İLYİÇ HAPİSTE

Vladimir İlyiç, son zamanların sinir bozucu iş yoğunluğuyla tükenmiş ve sağlığı pek yerinde olmadığı bir halde tutuklandı. 1895 tarihli o meşhur ohrana (gizli polis) fişindeki fotoğrafı, onun durumu hakkında bir fikir vermektedir.

İlk sorgusundan sonra, bir görevle Nadejda Konstantinovna Krupskaya’yı Moskova’ya, bize gönderdi. Şifreli bir mektupta, yurt dışından getirdiği bavulun nerede olduğu sorulduğunda, onu Moskova’da bizde bıraktığını söylediğini ileterek, bizi acilen uyarmasını istiyordu.

“Benzer bir tane satın alıp benimki diye göstersinler… Çabuk olsunlar, yoksa tutuklayacaklar.” Mesajı böyleydi. Bunu çok iyi hatırlıyorum çünkü Nadejda Konstantinovna’nın dış görünüşü hakkında oldukça belirsiz şeyler söylediği ve elbette yurtdışından getirilen o çift tabanlı bavula hiç benzemeyen bir bavulu çeşitli önlemlerle satın alıp eve getirmek zorunda kalmıştık. Bavulun yepyeni görünmemesi için, kardeşimi ziyaret etmek ve davası hakkında bilgi almak amacıyla Petersburg’a gittiğimde onu da yanıma aldım.

Petersburg’daki ilk zamanlarda, yoldaşlarla yapılan tüm görüşmelerde, kardeşimle şifreli yazışmalarda ve görüşmelerdeki kişisel sohbetlerde bu bavul o kadar büyük bir rol oynadı ki, sokaklarda bu lanet nesnenin sergilendiği mağaza vitrinlerinden yüzümü çeviriyordum: Onu sakin bir şekilde görmem mümkün değildi. Ancak ilk sorguda buna imada bulunulmuş olsa da, bavulun izine rastlanamadı ve bu suçlama, sıkça olduğu gibi, haklarında daha tekzip edilemez delillerin bulunduğu diğer suçlamaların arasında kaybolup gitti.

Nitekim kendisiyle aynı anda tutuklanan bir dizi kişiyle olan örgütsel birlikteliği ve irtibatı kanıtlanmıştı. Bu kişilerden Vaneyev’in üzerinde illegal Raboçaya Gazeta’nın el yazmasının bir nüshası ele geçirilmişti. Ayrıca Vladimir İlyiç’in Nevskaya Zastava (Neva Kapısı) bölgesinde bizzat eğitim çalışmaları yürüttüğü işçi çevreleriyle (hücreleriyle) olan bağı da ispatlanmıştı. Tek kelimeyle, bir jandarma soruşturması başlatmak için eldeki kanıtlar fazlasıyla yeterliydi.

Kardeşimin tutuklanmasından sonra Moskova’ya yanımıza gelen ikinci kişi, onun grubunun yakalanmadan kurtulabilmiş üyesi Mihail Aleksandroviç Silvin’di. Silvin, Vladimir İlyiç’ten hapishanedeyken, yemeklerini yediği (pansiyoner olduğu) o kadın tanıdığın adına gelen bir mektuptan bahsetti. Hapishaneden gelen bu ilk uzun mektupta Vladimir İlyiç, içeride meşgul olmak istediği çalışmanın planını yani tasarladığı Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi kitabı için malzeme hazırlama sürecini detaylandırıyordu. Ekteki upuzun bilimsel kitaplar ve istatistik derlemeleri listesiyle desteklenen mektubun o ciddi tonu; onun gizli amaçlarını ustaca maskelemiş ve mektup hiçbir engelle karşılaşmadan, üzerinde tek bir sansür karalaması olmadan ulaşmıştı. Oysa Vladimir İlyiç, bu mektubun içinde yoldaşlarına, kendisiyle birlikte kimlerin tutuklandığını sormuştu; ne eksik ne fazla! Bunu önceden kararlaştırılmış bir şifre olmadan sormuştu ancak öyle bir yöntemle yapmıştı ki, yoldaşları durumu anlayıp ona derhal cevap verdiler. O tetikte bekleyen Argus’lar (bekçiler) hiçbir şeyden şüphelenmedi

Silvin bana hayranlıkla, “daha ilk mektubunda Vladimir İlyiç bize tutuklananları sordu ve biz de ona cevap verdik” dedi.

Ne yazık ki mektubun sadece ilk kısmı günümüze ulaşabildi, ekindeki kitap listesi yok: Belli ki kitapların aranması sürecinde bir yerlerde takılıp kaybolmuş. Listelenen kitapların büyük kısmı Vladimir İlyiç’e çalışması için gerçekten lazımdı yani mektup bilinen atasözünün aksine, bir taşla iki kuş vurmayı hedefliyor ve vuruyordu da. Sadece, Vladimir İlyiç’in o listeye ustaca serpiştirdiği ve yoldaşlarının akıbetini sorduğu bazı başlıkları hafızamda canlandırabiliyorum. Bu başlıkların yanına, yazarın hafızasından alıntıladığı kitap adının kesin olmadığını belirtmek için bir soru işareti konmuştu. Oysa bu işaret gerçekte o durumda kitap istemediğini, soru sorduğunu belirtiyordu. Yoldaşlarının takma adlarını (kod adlarını) kullanarak soruyordu. Bazıları gerekli kitapların karakterine çok uyuyordu ve sorunun dikkat çekmesi mümkün değildi. Örneğin, Vasili Vasilyeviç Starkov hakkında şöyle sormuştu: V.V. “Rusya’da Kapitalizmin Kaderi?” Starkov’un adı “Veve” idi. Minin ve Pozharsky takma adlarını taşıyan Nijni Novgorodlular –Vaneyev ve Silvin– hakkındaki soru ise, daha dikkatli bir mahkûm mektupları denetçisini durdurmalıydı, çünkü kitap planlanan çalışmanın konusuyla ilgili değildi: Bu, Kostomarov’un Karışıklık Dönemi Kahramanları idi. Ancak yine de bu bilimsel, tarihsel bir kitaptı ve elbette mektup yığınlarını gözden geçirenlerden böyle bir tutarsızlığı fark etmelerini istemek, onlardan aşırı bir feraset beklemek olurdu.

Bununla birlikte, tüm takma adlar bilimsel kitap başlıkları çerçevesine bu kadar nispeten rahat oturmuyordu ve bir sonraki, arasına elbette çalışma için gerçekten gerekli bir dizi kitabın serpiştirildiği, Brehm’in Kemirgenler Üzerine kitabıydı. Burada soru işareti, şüphe götürmez bir şekilde yoldaşlar için, Suslik (Yersincabı) takma adını taşıyan Krjijanovskiy’in akıbetini soruyordu. Tıpkı İngilizce yazılmış şu başlık gibi: Mayne Reid, The Mynoga. Bu, Balık veya Minoga (Taşemeni) takma adlarıyla anılan Nadejda Konstantinovna Krupskaya’yı işaret ediyordu. Bu isimlendirmeler sanki sansürcülerin dikkatini çekebilirmiş gibi görünse de, mektubun ciddi tonu, sıralanan kitapların çokluğu ve ayrıca ikinci (kayıp) sayfada bir yerde duran şu tedbirli cümle onların uyanıklığını köreltmişti: “Kitapların çeşitliliği, ortamın tekdüzeliğine bir düzeltme (teselli) olmalıdır.”

Ne yazık ki hafızamda sadece, zamanında üzerine epey güldüğümüz bu birkaç başlık kalmış. Bir de sadece şunu hatırlıyorum: Gouchepouk veya Gouichpoule. Bu, kasıtlı olarak karmaşık Fransızca imla ile yazılmış, hayali bir yazarın (kitabın adını hatırlamıyorum) soyadıydı. Bu, Gutsul’u yani Zaporojets’i işaret etmeliydi. Ayrıca Karışıklık Dönemi Kahramanları ile ilgili olarak Silvin’in, “kütüphanede eserin sadece I. cildi mevcut” diye cevap verdiklerini yani sadece Vaneyev’in tutuklandığını, Silvin’in tutuklanmadığını anlattığını hatırlıyorum.

Vladimir İlyiç, kısaca “ön soruşturma evi” (predvarilka) denilen tutukevine konuldu. Bu, hapis koşullarının oldukça elverişli olduğu bir dönemdi. Görüşmelere genellikle tutuklamadan bir ay sonra izin veriliyordu ve haftada iki kez oluyordu. Biri kişisel, diğeri parmaklıklar arkasında genel. İlki bir gardiyanın huzurunda yarım saat sürüyordu, ikincisi ise tam bir saat. Bu sırada gardiyanlar ileri geri yürürdü; biri mahkûmların getirildiği demir parmaklıklı kafesin arkasında, diğeri ziyaretçilerin arkasında. O günlerdeki büyük gürültü patırtı ve bunun gardiyanlarda yaratması gereken genel yorgunluk, ayrıca zihinsel gelişimlerinin düşüklüğü göz önüne alındığında, bazı kurnazlıklarla bu görüşmelerde hemen hemen her şey hakkında konuşmak mümkündü. Yiyecek getirilmesi haftada üç kez, kitap getirilmesi iki kez kabul ediliyordu. Üstelik kitaplar jandarmalar tarafından değil, yandaki binada bulunan mahkeme savcısının memurları tarafından inceleniyordu ve getirilen kitapların çokluğu karşısında bu inceleme muhtemelen çoğu durumda basit bir formaliteden ibaretti. Kitapların geçişine oldukça geniş bir şekilde, büyük kısıtlamalar olmaksızın izin veriliyordu; hatta aylık dergilere, sonraları ise haftalık dergilere bile izin veriliyordu. Böylece hücre hapsinin en ağır yanlarından biri olan hayattan kopma durumu yoktu. “Ön soruşturma ev”inin kütüphanesi de çeşitli bağışlarla oluşmuş ve oldukça zengindi, öyle ki birçok yoldaş, özellikle de işçiler, eğitimlerini orada ciddi şekilde tamamlıyorlardı.

Vladimir İlyiç, uzun bir hapisliğe kendini hazırlayarak ve sonrasında uzak bir sürgün bekleyerek, bu süreyi ve Petersburg kütüphanelerini, planladığı çalışması Rusya’da Kapitalizmin Gelişmesi için materyal toplamak amacıyla kullanmaya karar verdi. Mektuplarında, Bilimler Akademisi, Üniversite ve diğer kütüphanelerden temin edilen bilimsel kitapların ve istatistik derlemelerinin uzun listelerini gönderiyordu. Vladimir İlyiç’in hapisliğinin büyük bir kısmında annemle birlikte Petersburg’da yaşadım ve hücresinin bir köşesinin yığılı olduğu o kitap balyalarını ona taşımak zorunda kaldım. Daha sonraları, bu açıdan da koşullar daha sertleşti: Mahkûmun hücresinde bulundurabileceği kitap sayısı kesin ve cimrice sınırlandı. O zamanlar İlyiç, istatistik derlemelerinden acele etmeden notlar alabiliyor, ayrıca Rusça ve yabancı dillerde başka (bilimsel, edebi) kitaplar da bulundurabiliyordu.

İçeriye gönderilen kitapların bolluğu, bu kitaplar aracılığıyla kurduğumuz haberleşme trafiğine zemin hazırlıyordu. Vladimir İlyiç, henüz dışarıdayken bana şifreli yazışmanın esaslarını öğretmişti. Onunla son derece yoğun bir şekilde mektuplaşıyorduk; harflerin içine göze zor çarpan noktalar veya çizgiler koyuyor, mektubun [hangi kitapta olduğunu] ve sayfasını önceden belirlenmiş bir işaretle belirtiyorduk.

Ah, bu yazışmalar yüzünden gözlerimizi az bozmadık! Ancak bu yöntem, temasa geçme, gerekli ve gizli (konspiratif) olanı iletme imkânı veriyordu. Bu yüzden de paha biçilemez değerdeydi. Bu sayede, en kalın duvarlar ve idarenin en sıkı gözetimi bile görüşmelerimize engel olamıyordu. Elbette sadece en elzem konularda yazışmıyorduk. Ona dışarıdan (özgür dünyadan) havadisler iletiyor; her türlü maskelemeye rağmen, yüz yüze görüşmelerde söylenmesi sakıncalı olan şeyleri aktarıyordum. O da benzer türden talimatlar veriyor, yoldaşlara bir şeyler iletmemi rica ediyor, hapishane kütüphanesindeki kitaplar üzerinden onlarla irtibat kurup yazışmayı başlatıyordu. Ayrıca havalandırmaya çıkarıldıkları kafesin (avlunun) hangi tahtasına, şu veya bu yoldaş için siyah ekmek içiyle yapıştırılmış bir notun iliştirildiğini haber vermemi istiyordu. Yoldaşlarıyla çok yakından ilgileniyordu: Sinirlerinin bozulduğunu duyduğu kişilere cesaret verici mektuplar yazıyor, şu veya bu kitabın temin edilmesini istiyor, ziyaretçisi olmayanlara görüşme ayarlanmasını talep ediyordu. Bu kaygılar, hem onun hem de bizim epey vaktimizi alıyordu. Onun tükenmek bilmeyen neşesi, dinç hali ve mizahı yoldaşların moralini yükseltiyordu.

İlyiç’in şansına, hapis koşulları onun için, denebilir ki elverişli gelişti. Elbette zayıfladı ve özellikle hapisliğin sonuna doğru sarardı. Ancak çocukluğunda ve gençliğinde pek de sağlam olmayan midesi bile, hapiste geçirdiği bir yıl boyunca, dışarıdaki önceki yıla göre daha iyi durumdaydı. Annem, adı geçen İsviçreli uzmanın reçete ettiği diyeti esas alarak haftada üç kez ona yiyecek hazırlayıp getiriyordu; ayrıca ücretli öğle yemeği ve sütü vardı. Belli ki bu Rus sanatoryumunun düzenli yaşamı da, illegal çalışmanın sinirsel koşturmacasında düşünülmesi bile imkansız olan o düzenli yaşam, olumlu etki yapmıştı.

Onunla görüşmeler çok içerikli ve ilginç olurdu. Özellikle parmaklıklar ardındaki görüşmelerde çokça sohbet edilebilirdi. İmalarla konuşurduk; grev, bildiri gibi sakıncalı kelimeler yerine yabancı isimler sokuştururduk. Haberleri toplar, nasıl ileteceğimi tasarlardım. Kardeşim de kendininkileri nasıl ileteceğini, nasıl soru soracağını tasarlardı. Ve karmaşık bir şeyi iletmeyi veya anlamayı başardığımızda ikimiz de ne neşeli gülerdik. Genel olarak görüşmelerimiz kaygısız, canlı bir gevezelik havasında geçerdi, oysa gerçekte zihin sürekli gergindi: İletmeyi başarmak, anlamayı başarmak, tüm görevleri unutmamak gerekirdi. Hatırlıyorum, bir keresinde yabancı terimlere kendimizi fazla kaptırmıştık ve Vladimir İlyiç’in arkasındaki gardiyan sertçe şöyle dedi:

“Yabancı dillerde konuşmak yasak, sadece Rusça.”

“Yasak mı?” dedi kardeşim canlılıkla ona dönerek, “peki, öyleyse Rusça konuşurum. Öyleyse, sen bu altın adama söyle ki…” diyerek konuşmasına benimle devam etti. Ben gülerek başımı salladım: “Altın adam” (zolotoy çelovek), Goldman’ı ifade etmeliydi. Yani yabancı kelime kullanılması yasaklandığı için Volodya Almancayı Rusçaya çevirmişti ki kimden bahsettiği anlaşılmasın.

Kısacası, Vladimir İlyiç hapishanede de her zamanki o coşkun enerjisini sergiliyordu. Hayatını öyle bir düzenlemişti ki tüm günü doluydu. Esas olarak, elbette, bilimsel çalışmayla. Kapitalizmin Gelişmesi için geniş materyal hapishanede toplandı. Vladimir İlyiç bununla acele ediyordu. Bir keresinde, hapisliğin sonuna doğru, davanın söylentilere göre yakında sonuçlanacağını bildirdiğimde, “erken, materyalin hepsini toplamaya daha yetişemedim” diye haykırdı.

Ama bu büyük çalışma bile ona az geliyordu. O zamanlar fışkırmaya başlayan illegal, devrimci hayata katılmak istiyordu. O yaz (1896 yazı), Petersburg’da tekstil işçilerinin büyük grevleri meydana geldi ve sonra Moskova’ya sıçradı; proletaryanın devrimci hareketinde bir çağ açan grevler. Bu grevlerin hükümet çevrelerinde nasıl bir telaş yarattığı, Çarın bunlar yüzünden güneyden Petersburg’a dönmeye nasıl korktuğu bilinmektedir. Şehirde her şey kaynıyor ve fokurduyordu. Olağanüstü zinde ve coşkulu bir ruh hali vardı. II. Nikolay’ın o meşhur Hodınka faciasıyla[31] damgalanan taç giyme yılı, aynı zamanda iki ana merkezin işçilerinin ilk deneme çıkışıyla, Çarlık için meşum olan işçi ayaklarının ilk yürüyüşüyle –henüz siyasi değilse de, artık sıkı sıkıya kenetlenmiş ve kitlesel bir yürüyüşle– damgalanmıştı. Daha genç yoldaşların şimdi tüm bunları değerlendirmesi ve hayal etmesi zordur ama bizim için 80’li yılların o ağır baskısından, o köstebekvari yaşamdan ve hücrelerdeki konuşmalardan sonra, bu grev muazzam bir olaydı. Önümüzde sanki sağır zindanın sürgüleri açılıp enginlere ve pırıl pırıl bir günün ışıltısına yol verilmiş gibiydi; sanki geleceğin sisi arasından, devrimin zaferini getirebilecek ve getirmesi gereken o işçi hareketinin sureti belirmişti. Ve sosyal demokrasi, kitap teorisinden, birtakım kılı kırk yaran Marksistlerin uzak ütopyasından ete kemiğe bürünmüş, hem proletarya hem de toplumun diğer katmanları için hayati bir güç olarak ortaya çıkmıştı. Rus otokrasisinin o boğucu ve havasız zindanında bir pencere açılmıştı ve hepimiz temiz havayı açgözlülükle içimize çekiyor, kendimizi hiç olmadığı kadar zinde ve enerjik hissediyorduk.

Vladimir İlyiç’in tutuklanmasından sonra kurduğu birliğe verilen adla İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği, giderek daha popüler hale geliyordu. İşletmeler birbiri ardına ona başvuruyor, kendileri için de bildiri yayınlanmasını istiyordu. Şikâyetler de gönderiliyordu: “Birlik bizi neden unuttu?” Genel nitelikte bildiriler, her şeyden önce 1 Mayıs bildirileri de talep ediliyordu. Dışarıdaki yoldaşlar, bunları Vladimir İlyiç’in yazamayışına üzülüyorlardı. O da bunları yazmayı kendisi istiyordu. Ayrıca, Grevler Üzerine gibi broşür konuları da zaten belirlenmişti.

Parti programı meselesiyle meşguldü ve işte hapishanede illegal şeyler yazmayı denemeye başladı. Bunları şifreyle iletmek elbette imkânsızdı. Görünmez olan ancak dışarıda görünür hale getirilebilen bir yazı yöntemi uygulamak gerekiyordu. Ve bir çocuk oyununu hatırlayan Vladimir İlyiç, kitabın satır aralarına sütle yazmaya başladı; bu yazı lambada ısıtılınca ortaya çıkacaktı. Bunun için siyah ekmekten minik mürekkep hokkaları yapıyor, böylece kapıda bir hışırtı duyulursa veya gözetleme deliğinden bakılırsa onları yutabiliyordu. Ve gülerek anlatırdı, bir gün şansı o kadar yaver gitmemişti ki tam altı hokka yutmak zorunda kalmıştı.

Hatırlıyorum, İlyiç o yıllarda, hapisten önce ve sonra şöyle demeyi severdi: “Öyle bir hile yoktur ki, ona karşı daha büyük bir hile yapılamasın.” Ve hapishanede de kendine has o pratik zekâsıyla bu konuda antrenman yapıyordu. Hapishaneden bildiriler yazdı, Lahta matbaasının basılması sırasında ele geçirilen Grevler Üzerine broşürünü yazdı (bunu Nadejda Konstantinovna görünür hale getirip temize çekmişti). Sonra parti programını ve ona dair oldukça ayrıntılı bir açıklayıcı notu yazdı; Nadejda Konstantinovna’nın tutuklanmasından sonra bunu kısmen ben temize çektim. Bu program da gün yüzü görmedi: Tamamlandıktan sonra tarafımdan A.N. Potresov’a iletildi ve onun tutuklanmasıyla, saklaması için verdiği biri tarafından imha edildi.[32] İşin (yazıların) dışında, bana Nadejda Konstantinovna’dan miras olarak illegal malzemelerin konspiratif saklama yeri de geçti: İlyiç’in fikriyle marangoz bir yoldaş tarafından onun için yapılmış küçük yuvarlak bir masa. Masanın tek bacağının diğerlerinden biraz daha kalın olan alt tornalı düğmesi vidalıydı ve oyulmuş boşluğa hatırı sayılır bir rulo yerleştirilebilirdi. Oraya geceleyin çalışmanın temize çekilmiş kısmını saklıyordum, aslı olan lambada ısıtılmış sayfaları ise titizlikle imha ediyordum. Bu masa azımsanmayacak hizmetlerde bulundu: Hem Vladimir İlyiç’in hem de Nadejda Konstantinovna’nın evindeki aramalarda keşfedilemedi; programın sonuncusu tarafından temize çekilen kısmı kurtuldu ve masa ile birlikte Nadejda Konstantinovna’nın annesi tarafından bana iletildi. Görünüşü şüphe uyandırmıyordu ve ancak daha sonraları, düğmenin sıkça açılması yüzünden dişler aşındı ve düğme gevşemeye başladı.

Başlangıçta Vladimir İlyiç, bildirilerin ve diğer illegal yazıların taslaklarını sütle temize çektikten sonra titizlikle imha ediyordu; ancak daha sonra, bilimsel çalışma yapan biri olarak sahip olduğu üne güvenerek, bunları ince boncuk yazısıyla dizdiği istatistiksel ve diğer not sayfalarının arasında bırakmaya başladı. Zaten, örneğin programa dair ayrıntılı açıklayıcı not gibi bir şeyi taslak halindeyken imha etmek mümkün de olmazdı. Bir günde temize çekilemezdi; ayrıca İlyiç, üzerinde düşünerek sürekli düzeltmeler ve eklemeler yapıyordu. Ve işte, bir keresinde görüşmede, kendine has mizahıyla, hücresindeki olağan aramalardan birinde jandarma subayının, köşeye yığılmış epeyce bir kitap, tablo ve not yığınını şöyle bir karıştırdıktan sonra, “bugün istatistikle uğraşmak için hava çok sıcak” şakasıyla işi geçiştirdiğini anlattı. Kardeşim o zaman bana özellikle endişelenmediğini, “böyle bir yığının içinde bulamazlardı” dediğini, sonra da kahkahayla eklediğini söylemişti: “Ben Rus İmparatorluğunun diğer vatandaşlarından daha iyi durumdayım, beni yakalayamazlar.”

O gülüyordu ama ben elbette endişeleniyordum, daha dikkatli olmasını rica ediyordum ve onu yakalayamazlarsa da, eğer yakalanırsa cezasını şüphesiz ağırlaştıracaklarını, hapishanede illegal şeyler yazmak gibi bir cüretkârlık yüzünden kürek mahkûmiyeti (katorga) bile verebileceklerini belirtiyordum.

Ve bu yüzden ondan içinde kimyasal (sütle yazılmış) mesaj bulunan kitabı geri almayı her zaman endişeyle beklerdim. Özellikle bir kitabın geri dönüşünü büyük bir gerginlikle bekledim: Hatırladığım kadarıyla, satır araları baştan sona sütle yazılmış olan, programa dair açıklayıcı notun olduğu kitaptı bu. Hapishane idaresinin incelemesi sırasında şüpheli bir şeyin ortaya çıkmasından, uzun süre bekletilirse –sütün kıvamı çok koyu olduğunda bazen olduğu gibi– harflerin kendiliğinden belirmesinden korkuyordum. Ve aksi gibi, kitaplar zamanında bana verilmedi. Diğer tüm tutuklu yakınları, aynı gün teslim edilen kitapları perşembe günü aldılar, bana ise gardiyan kısaca “ize yok” dedi; oysa az önce çıktığım görüşmede kardeşim kitapları iade ettiğini bildirmişti. İlk kez başıma gelen bu gecikme, İlyiç’in yakalandığını düşünmeme neden oldu; kitapları veren gardiyanın her zamankinden asık suratlı görünen yüzü de bu düşüncemi pekiştirdi. Elbette ısrar etmek olmazdı ve ben, aralarında programın da bulunduğu kitapların bana teslim edildiği ertesi güne kadar azap dolu bir yirmi dört saat geçirdim.

Bazen kardeşim de boşuna alarm verirdi. 1896 kışında, bazı tutuklamalardan sonra (sanırım Potresov’un tutuklanmasından sonraydı), görüşmeye tesadüfen geç kaldım, son vardiyaya geldim ki bunu genellikle yapmazdım; Vladimir İlyiç benim tutuklandığımı sanmış ve hazırladığı bir taslağı imha etmiş. Ancak bu tür heyecanlar, yeni tutuklamalar gibi istisnai sebeplerle, sadece nadiren olurdu; genel olarak İlyiç görüşmelerde şaşırtıcı derecede dengeli, kendine hâkim ve neşeliydi ve bulaşıcı kahkahasıyla endişelerimizi dağıtırdı.

Biz tutuklu yakınları nasıl bir ceza beklememiz gerektiğini bilmiyorduk. Narodnaya Volya üyelerine kıyasla sosyal demokratlara oldukça hafif cezalar veriyorlardı. Ancak son Petersburg olayı olan M.İ. Brusnev davası sert bir şekilde sonuçlanmıştı: Davanın liderine 3 yıl hücre hapsi ve 10 yıl Doğu Sibirya sürgünü verildi.

Birçok kişinin dayanamayacağı, her halükarda kardeşimin sağlığını ciddi şekilde sarsacak olan uzun bir hapis cezasından çok korkuyorduk. Zaten bir yıllık hapisliğin sonunda Zaporojets, daha sonra iyileşmez bir akıl hastalığına dönüşen şiddetli bir sinir bozukluğuna yakalanmıştı. Vaneyev zayıflıyor ve öksürüyordu (serbest bırakıldıktan bir yıl sonra sürgünde veremden öldü). Krjijanovskiy ve diğerleri de az çok sinirsel olarak yıpranmışlardı.

Bu yüzden Doğu Sibirya’ya üç yıllık sürgün kararı herkes tarafından tam anlamıyla bir rahatlamayla karşılandı. Karar 1897 Şubatında açıklandı. Annemin girişimleri sonucunda Vladimir İlyiç’in Sibirya’ya “etap” (tutuklu sevki) ile değil, kendi imkânlarıyla gitmesine izin verildi. Bu önemli bir hafifletmeydi, çünkü ara hapishanelerde konaklayarak yapılan yolculuk çok güç ve sinir götürüyordu. Kardeşimin serbest bırakıldığı gün, Yoldaş Yakubova’nın annemle kaldığımız odaya koşup hem gülüp hem ağlayarak onu nasıl öptüğünü hatırlıyorum.

Ve ilk kez atlı tramvayın üst katına tırmanıp bana oradan başıyla selam verdiğinde, solgun ve zayıf yüzünün nasıl belirgin bir şekilde aydınlandığı çok net aklımda kalmış.

Petersburg sokaklarında atlı tramvayla gezebiliyor, yoldaşlarıyla görüşebiliyordu, çünkü serbest bırakılan tüm Dekabristlere (Aralıkçılara) sevkiyat öncesinde Petersburg’da, ailelerinin yanında üç gün kalma izni verilmişti. Bu görülmemiş ayrıcalığı ilk olarak, Polis Departmanı Müdürü Zvolyanski ile bir tanıdığı vasıtasıyla oğlu Y.O. Çederbaum (Martov) için annesi elde etmişti; daha sonra, bir emsal oluşunca, polis şefi diğerlerini reddetmeyi mümkün görmemişti. Sonuçta hepsi görüştü, grupça fotoğraf çektirdiler (o bilinen fotoğraf), gece geç saatlere kadar uzayan iki akşam toplantısı düzenlediler: Birincisi Stepan İvanoviç Radçenko’da, ikincisi Çederbaum’da. Dediklerine göre polis iş işten geçtikten sonra durumu fark etmiş, bu sosyal demokratların o kadar da barışçıl insanlar olmadığını, onları Petersburg’da gezmeye bırakmakla hata ettiklerini anlamış, hatta Zvolyanski bu yüzden azar işitmişti. Her ne olursa olsun, bu olaydan sonra böyle toptan ayrıcalıklar bir daha verilmedi; sevkiyata kadar bırakılanlar olursa da, bunlar ya bilinen hasta kişilerdi ya da özel torpili olanlardı. Toplantılar, eskiler ile gençlerin buluşmasıydı. Taktik üzerine tartışmalar yürütüldü. Özellikle Radçenko’daki ilk toplantı, tamamen siyasi bir toplantıydı. İkincisi Çederbaum’daki daha sinirli ve kargaşalıydı. İlk toplantıda Dekabristler ile daha sonraki Raboçaya Mysl (İşçi Düşüncesi) taraftarları arasında bir tartışma alevlendi.

Vladimir İlyiç’in Moskova’da, ailesinin yanında da üç gün geçirmesine izin verilmişti. Yoldaşlarıyla görüştükten sonra, Moskova’da kendini tutuklatmaya ve onlarla birlikte devam etmeye karar vermişti. O zamanlar Krasnoyarsk’a kadar olan ana hat yeni bitmişti ve etap (tutuklu sevki) eskisi kadar zor görünmüyordu: Sadece iki hapishane vardı; Moskova ve Krasnoyarsk’ta. Ve Vladimir İlyiç, yoldaşlarına kıyasla bir ayrıcalıktan yararlanmak istemiyordu. Hatırlıyorum, bu durum annemi çok üzmüştü; Volodya’nın kendi imkânlarıyla gitme izni alması onun için en büyük teselliydi. Ona kendi imkânlarıyla gitmeyi başarmanın ne kadar önemli olduğu kanıtlandıktan, eski sürgünlerden birinin “sürgünü tekrarlayabilirdim ama etabı asla” sözleri aktarıldıktan sonra, Vladimir İlyiç güçlükle elde edilen ayrıcalıktan vazgeçmeye ve gönüllü olarak tekrar hapishaneye girmeye karar veriyor.

Ama iş tatlıya bağlandı. Petersburg’da tutuklanan Dekabristler, kendilerine tanınan üç günlük mühletin sonuna gelindiğinde henüz Moskova’ya varmamışlardı. Bu sırada telaşa kapılan Moskova Okhrana’sı [gizli polis], ayağına çağırdığı Vladimir İlyiç’e bir ültimatom verdi: Ya yarın için geçiş belgeni alırsın ya da derhal tutuklanırsın! Ailesiyle vedalaşmadan hemen hapse girme ve orada belirsiz bir süre kendi adamlarının gelmesini bekleme ihtimali… İşte bu somut Rus gerçekliği; üstelik Peter’den daha az “derli toplu” (daha hoyrat) olan o Moskova suretinde, Prens Sergey’in derebeyliğinin damgasını taşıyan o haliyle… Onun yoldaşlarıyla birlikte gitme arzusunun üzerine karabasan gibi çöktü. Yoldaşlarından farklı olmamak adına güçlerin böyle beyhude harcanmasına karşı sağduyunun doğal tepkisi üstün geldi; asıl mücadele için güç saklamak gerektiğine dair o her zamanki bilinci ağır bastı ve İlyiç ertesi gün yola çıkmaya karar verdi. Biz dördümüz; annemiz, kız kardeşim Mariya İlyiniçna ve ben, eşim Mark Timofeyeviç ile birlikte, onu Tula’ya kadar uğurlamaya gittik.

Vladimir İlyiç sürgüne, birçokları tarafından tanınmış bir lider olarak gitti. 1898’deki Birinci Parti Kongresi onu parti organının editörü olarak belirledi ve parti programını yazma görevini ona verdi. Ve sosyal demokrat hareketimiz bu yıllarda particiliğe, geniş kitle mücadelesine doğru ilk ve bu yüzden en zor adımı atmıştı. Neredeyse tüm yöneticiler tutuklanmış, I. Kongre katılımcıları neredeyse tamamen süpürülüp atılmıştı, ama temeller atılmıştı. Hareketin ilk, başlangıç aşaması geçilmişti.

VII. SÜRGÜN

Vladimir İlyiç için sürgün süreci de nispeten elverişli koşullarda geçti. Annesinin dilekçesi üzerine, sağlık durumunun zayıflığı gerekçe gösterilerek, cezasını Sibirya’nın havası en sağlıklı yöresi olan Minusinsk bölgesinde (uyezdinde) çekmesine izin verildi. Sürgün yeri olarak kendisine Şuşenskoye köyü veya o zamanki kısa adıyla Şuşa tayin edilmişti. Yanında iki ya da üç Polonyalı işçi de vardı. Dava arkadaşı olan diğer yoldaşlar ise başka köylere dağıtılmıştı. En kötü koşullara düşen ise –belli ki Yahudi olduğu için– Y.O. Çederbaum (Martov) oldu. O, en kuzeydeki noktaya; geçit vermez bataklıklar ve sazlıklarla dünyadan koparılmış Turuhansk’a sürülmüş ve tüm sürgün süresi boyunca yoldaşlarından tecrit edilmişti. Diğerleri ise görüşebiliyor, düğün, yılbaşı kutlaması vb. vesilelerle bir araya gelebiliyor ve tedavi için Krasnoyarsk’a gitme izni alabiliyorlardı; nitekim kardeşim diş tedavisi için oraya gitmişti. Martov ile ilişki, sadece mektuplaşma yoluyla sürdürülebiliyordu; Vladimir İlyiç’in en yoğun (en faal) mektuplaşması onunlaydı.

Vladimir İlyiç’in zamanı çok tekdüze, yoğun ve gergin bir çalışmayla geçiyordu. Sürgün süresince Kapitalizmin Gelişmesi’ni (Mart 1899’da çıktı) ve bir kısmı o dönemin yasal Marksist dergisi Novoye Slovo’da (Yeni Söz) yayımlanan, daha sonra Ekonomik Etütler ve Makaleler başlığı altında bir kitapçıkta toplanan bir dizi makaleyi yazdı.

Kendini düzenli çalışmaya alıştırmış biri olarak, yolda veya belirsiz bekleme durumlarında, genellikle kaçınılmaz sayılan durumlarda bile çalışmaya büyük aralar vermezdi. Böylece, atama bekleyerek Krasnoyarsk’ta geçirdiği o bir ay boyunca her gün şehirden üç verst (yaklaşık 3 km) uzaktaki tüccar Yudin’in kütüphanesine çalışmaya gitmekle kalmadı, aynı zamanda memleketi olan Moskova’da ailesiyle kalmasına izin verilen o üç günü bile kısmen Rumyantsev Kütüphanesi’nde çalışarak değerlendirmeyi başardı. Bu davranışıyla, üç yıllık sürgüne gitmeden önce onu görmeye koşan, ailemizle çocukluktan tanışık genç öğrenci Yakovlev’i tam bir şaşkınlığa uğrattı. Civar ormanlarda yürüyüşler, o yıllarda bolca bulunan tavşan ve kuş avı onun için dinlence oluyordu.

Sürgünden yazdığı mektupların birinde Vladimir İlyiç, şakayla “şu-şu-şu” diye adlandırdığı köyü tasvir eder: “Köy büyük, birkaç sokağı var, oldukça kirli, tozlu; her şey olması gerektiği gibi. Bozkırda kurulu; bahçe ve genel olarak bitki örtüsü yok. Köy gübreyle çevrili; burada gübreyi tarlalara taşımıyorlar, doğrudan köyün arkasına atıyorlar, bu yüzden köyden çıkmak için neredeyse her zaman belli bir miktar gübrenin içinden geçmek gerekiyor. Köyün hemen yanında Şuş çayı var, şimdi tamamen sığlaşmış. Köyden (daha doğrusu benden, çünkü köy uzun) 1-1,5 verst ötede Şuş, Yenisey’e dökülüyor. Yenisey burada çok sayıda ada ve kanal oluşturuyor, bu yüzden Yenisey’in ana yatağına erişim yok. Ben en büyük kanalda yüzüyorum, o da şimdi epey sığlaşıyor. Diğer tarafta (Şuş nehrinin karşısında) 1,5 verst ötede köylülerin tantana ile bor (çam ormanı) dedikleri yer var; ama aslında içinde gerçek gölgenin bile olmadığı (ama buna karşılık bolca çilek var), Sibirya taygasıyla (ki ben onun hakkında şimdilik sadece duydum ama içinde bulunmadım, buradan en az 30-40 verst uzakta) hiçbir ortak yanı olmayan, oldukça kötü, fazlasıyla kesilmiş bir ormancık. Dağlar… Bu dağlar konusunda çok belirsiz ifade ettim, zira dağlar buradan 50 verst uzakta yatıyor, öyle ki onlara sadece bulutlar kapatmadığı zaman bakılabiliyor… Tıpkı Cenevre’den Mont Blanc’a bakılabildiği gibi. Bu yüzden şiirimin ilk (ve son) dizesi “eteklerinde” sözüyle ilgili olarak belli bir şairane mübalağa (şairlerde böyle bir figür vardır ya!) içeriyor… Bu nedenle senin “hangi dağlara tırmandığım” soruna sadece şöyle cevap verebilirim: Sözde çam ormanında bulunan kum tepelerine; genel olarak burada kum yeterince var.”

O zamanlar Sibirya’da yaşamak oldukça ucuzdu. Öyle ki sürgünün ilk yılında Vladimir İlyiç, sürgünlere verilen ayda 8 rublelik ödenekle bir köylü ailesinin yanında oda ve tam pansiyon imkânı buldu.

Bir yıl sonra (1898) annesiyle birlikte nişanlısı Nadejda Konstantinovna Krupskaya geldi; Vladimir İlyiç daha büyük bir daireye geçti ve aile düzeninde yaşamaya başladı. Nadejda Konstantinovna’nın sürgün yeri Ufa olarak belirlenmişti, ancak ricası üzerine Vladimir İlyiç’in atandığı Şuşenskoye köyü ile değiştirilmesine izin verildi. Vladimir İlyiç, Nadejda Konstantinovna ile birlikte, para kazanmak amacıyla Webb çiftinin sendikacılık üzerine kitabını İngilizceden çevirdi.

İlyiç ile mektuplaşmamız o yıllarda çok aktifti. Sıradan mektuplarda kitap istiyor, görevler veriyor, edebi çalışmalarından, hayatından, yoldaşlarından bahsediyordu; kimyasal (görünmez) mektuplarda ise ben ona Rusya’daki devrimci mücadelenin ve çalışmaların gidişatını yazıyordum, o da makalelerini Petersburg’daki Mücadele Birliği’ne veya yurt dışına, Emeğin Kurtuluşu Grubuna basılması için gönderiyordu. Bu yolla, P.B. Axelrod’un önsözüyle yurt dışında çıkan Rus Sosyal Demokratlarının Görevleri broşürünü ve o zamanki ekonomistlerin, Kuskova ve Prokopoviç tarafından hazırlanan ve Credo adını alan notuna cevabı gönderdi. Bu nedenle cevap Anti-Credo adıyla bilinir. Vladimir İlyiç, işçilerin ekonomik mücadeleyle yetinmesi, siyasi mücadeleyi ise liberallere bırakması gerektiği görüşlerinin o dönemdeki bu en açık ifadesine büyük bir hararetle karşı çıkıştı. Bu görüşler, gerçi sosyal demokratların savaşan bir müfrezesi tarafından değil, o dönemde gençlik arasında otoriteye sahip kişiler tarafından dile getirilmişti. Ve ayrıca, en belirgin şekilde ifade edilen görüşler, ekonomizme sapmanın nelere yol açacağını daha kararlı bir şekilde vurgulama imkânı veriyordu. Bu protesto, sosyal demokratların çeşitli köylerden bir araya geldikleri, daha önce bahsedilen buluşmalardan birinde okundu, o sırada kabul edildi ve 17 Sosyal Demokratın Cevabı olarak gönderildi; parti literatüründe bu başlık altında bilinir.

Sürgünlerin çoğunun aksine, Vladimir İlyiç daha canlı bir merkeze gitmek için can atmıyor, yer değişikliği peşinde koşmuyordu. Annesinin (bir veya bir buçuk yıl sonra) şehre nakledilmesi için girişimde bulunma teklifine verdiği cevapta; buna değmeyeceğini, kendisine göre Minusinsk veya Krasnoyarsk’a yapılan geçici ziyaretlerin, oralarda sürekli yaşamaktan daha iyi olduğunu yazıyordu. Belli ki bunun nedeni, sessiz bir köyde ve sabit bir yerde yaşamanın, çalışmaları için daha geniş bir alan ve rahatlık sağlamasıydı. Daha kalabalık sürgün kolonilerinde olduğu gibi onu işinden alıkoyan hiçbir şey yoktu. Üstelik o kolonilerde, zorunlu aylaklığın (boş durmanın) doğurduğu o “iç çekişmeler”, sürgünün en azap verici tarafıydı. Verholensk’te N.E. Fedoseyev’in intiharına neden olan bu tür bir çekişme üzerine, Vladimir İlyiç bana şöyle yazmıştı: Hayır, bana sakın aydınlardan (entelektüellerden) oluşan yoldaşlar dileme: Bu hırgürlü işler, sürgünün en beter tarafıdır.”

Ancak Vladimir İlyiç bazen 50, 100 verst ötedeki başka bir köydeki yoldaşlarıyla görüşmeye veya Şuşa’da onlarla buluşmaya istekle giderdi. Yılbaşını karşılamak, düğün veya isim günü kutlamak için bu tür seyahatlere o zaman izin verilirdi. 3-4 günlüğüne yapılan bu buluşmalarda vakit, İlyiç’in yazdığı gibi, “çok neşeli” geçerdi. Yürüyüşler yapılır, uzak avlara ve yazın yüzmeye gidilir; kışın paten kayılır ve satranç oynanırdı. Çeşitli konularda sohbet edilir, Vladimir İlyiç’in kitabından ayrı bölümler okunur veya edebiyat ya da politikadaki çeşitli yeni akımlar tartışılırdı. Nitekim bahsi geçen Credo’yu kınamak için yoldaşlar, Lepeşinski’nin kızının doğumunu kutlama bahanesiyle bir araya gelmişlerdi. Vladimir İlyiç ayrıca sürgün süresince iki veya üç kez tedavi bahanesiyle Minusinsk ve Krasnoyarsk’a da istekle gitti.

Vladimir İlyiç, görüşlerini açıkça ifade ettiği ve gelişimleri, literatür tavsiyeleri konusunda istekle yardım ettiği sürgünler topluluğunun yanı sıra, bazıları onu bugüne kadar hatırlayan ve onun hakkında anılarını gönderen yerel köylülerin yaşamıyla da ilgileniyordu. Ancak onlarla konuşurken, anlaşılacağı üzere, temkinliydi. O zamanki Rus köylülüğü, daha uzak Sibirya köylülüğünden bahsetmeye bile gerek yok, siyasi olarak tamamen gelişmemişti. Ayrıca sürgün, gözetim altındaki durumu nedeniyle propaganda yapması sadece amaca uygun olmamakla kalmaz, düpedüz delilik olurdu.

Ancak Vladimir İlyiç, köylülerle hevesle sohbet ediyor; bu da ona onları inceleme, dünya görüşlerini kendisi için netleştirme imkânı veriyordu. Onlara yerel sorunlara dair her konuda, bilhassa hukuki konularda tavsiyeler veriyordu. Bu sonuncusu (hukuki tavsiyeler) sebebiyle, çevre köylerden de (bölgeden de) köylüler ona gelmeye başladı; bazen kapısında epey bir kalabalık birikiyordu. Hem köylüler hem de Nadejda Konstantinovna, anılarında bundan bahsederler. Ve fark ettirmeden, gerek bu konuşmalar, gerekse av sırasındaki hasbıhaller zemininde; Vladimir İlyiç, tıpkı daha önce Volga boyundaki köylerde kaldığı dönemde olduğu gibi, bu köydeki ikametinden de köylülüğe ve onların psikolojisine dair o derin bilgiyi damıttı. İşte bu bilgi, hem devrimci çalışmaları sırasında hem de daha sonra devlet dümenine (yönetimin başına) geçtiğinde, ona çok büyük hizmet edecekti.

O, iddiasız bir sohbet sırasında muhataplarının dilini çözmeyi bilirdi ve onlar kendilerini ona avuç içindeymiş gibi sererlerdi.

Böylece, Vladimir İlyiç sürgünden sadece deneyim sahibi ve yeraltında zaten otorite olan, kesin olarak billurlaşmış bir birey devrimci olarak değil; sadece bilimsel bir eser yayınlamış bir insan olarak değil, aynı zamanda üç yıllık köyün tam göbeğindeki yaşam sonucunda, Rusya nüfusunun bu temel katmanı olan köylülük hakkındaki bilgisini pekiştirmiş biri olarak ayrıldı.

Vladimir İlyiç’in biyografisinin ilk kısmı burada; yani sürgünden döndüğü ve 30 yaşındayken devrimci çalışmalara yeniden –ancak bu kez kıyas kabul etmez derecede daha geniş bir ölçekte– dört elle sarıldığı o vakte kadar olan bölümü, sona ermektedir. Bu, Rus devrimci proletaryasını kenetleyen ve onu zafere ulaştıran o büyük çalışmaydı.

VIII. İLYİÇ’İN SÜRGÜNDEN DÖNÜŞÜ ve ISKRA FİKRİ

1900 yılının Şubatıydı. Hepimiz, özellikle de merhume annem, bu ayı bir bayram gibi bekliyorduk: Zira kardeşimin, Vladimir İlyiç’in sürgün süresi bitiyordu ve o Sibirya’dan dönecekti. Onu üç yıldır görmemiştik ve elbette sabırsızlıkla dönüşünü bekliyorduk. Süre aslında Ocak ayının son günlerinden birinde, sürgün kararının imzalandığı günde bitiyordu. Ancak önünde henüz yakın olmayan bir yol vardı; önce Şuşenskoye köyünden atla Minusinsk üzerinden Krasnoyarsk’a 350 verst, sonra demiryoluyla yolculuk etmek zorundaydı. Ayrıca, yüreğimiz tam olarak ferah değildi; “sürgün gerçekten bitti mi, bir pürüz çıkmasın sakın?” O zamanlar otokrasi altında yaşıyorduk ve bu idari bir sürgündü, yani iktidarın tam keyfiyeti söz konusuydu. Amirlerle herhangi bir çatışma, yerel bir satrapın herhangi bir küçük intikamı ve sürgün süresi uzatılabilirdi.

Her ne kadar bu akıbet, çoğunlukla sürgün yerinde işlenen bazı kabahatler yüzünden başa gelse de; bazen merkezden gelen mülahazalarla; örneğin devrimci hareketin güçlendiği ve etkili devrimcilerin o ücra köşelerden geri getirilmesinin sakıncalı sayıldığı hallerde de bu yola başvurulduğu oluyordu. Bu yüzden Vladimir İlyiç; mütevazı yaşamasına ve en azından görünürde yasakları çiğnememesine rağmen, akıbeti konusunda huzursuzdu ve vade yaklaştıkça daha da geriliyordu.

Süreyi uzatmazlarsa şu tarihte yola çıkacağım” diye yazıyordu bize. Bu endişe gerçekleşmedi, Vladimir İlyiç tahmin ettiği gibi 29 Ocak (10 Şubat) 1900’de Şuşenskoye’den yola çıkabildi ve biz mektuplardan ya da telgraftan (şimdi hatırlamıyorum) varış gününü ve saatini öğrenmiş onu bekliyorduk.

Küçük kardeş Dmitri İlyiç, o sırada ilk davası nedeniyle Moskova Guberniyasının Podolsk kentinde gözetim altında yaşıyordu. Podolsk’taki duraklamada Sibirya trenine bindi ve Vladimir İlyiç ile birlikte Moskova’ya geldi. O zamanlar Moskova’nın kenar mahallelerinde, Kamer-Kollejski Val yakınlarında, Bahmetyevskaya Sokağında yaşıyorduk. Faytonun yaklaştığını görünce, Vladimir İlyiç’i karşılamak için hepimiz merdivenlere koştuk. İlk duyulan, annenin kederli haykırışı oldu:

“Hani iyileştiğini yazmıştın? Ne kadar da zayıfsın!”
“Gerçekten toparlanmıştım. Sadece son zamanlarda, yola çıkmadan önce düştüm.”

Nadejda Konstantinovna daha sonra, sürenin bitimine doğru yaşanan gerginliğin, bunun gerçekten gerçekleşeceğine dair belirsizliğin, kardeşimin Sibirya’daki iyileşmesini neredeyse tamamen alıp götürdüğünü anlattı.

“Peki Yuli geldi mi? Mektup var mıydı? Telgraf?” diye bizi soru yağmuruna tuttu Volodya, ilk selamlaşmaların hemen ardından, üstünü çıkarıp yemek odamıza girer girmez.

Daha sonraki takma adı Martov ile bilinen Yuli Çederbaum, Vladimir İlyiç ile aynı davadan Turuhansk’a sürülmüştü ve süresi onunkiyle aynı zamanda bitiyordu. Yahudi olduğu için ona Yenisey Guberniyası’nın en uzak ve en berbat köşesi tahsis edilmişti.

Yuli’den hiçbir haber almadığımız ve onun hakkında hiçbir şey bilmediğimiz şeklindeki cevabımız Vladimir İlyiç’i heyecanlandırdı. “Nasıl olur? Oysa biz onunla sözleşmiştik. Bu ne anlama gelebilir?” diyordu odada koşturarak; “Ona bir telgraf çekmek lazım. Mitya, senden rica edeceğim, götürüver.”

Ve o derhal telgrafı hazırlamakla ve kardeşini görevlendirmekle meşgul oldu; bu durum hem bu sonuncusunun, hem de doğal olarak gelişinin bu ilk dakikalarında Vladimir İlyiç’e tamamen sahip olmak isteyen bizlerin biraz hayal kırıklığına uğramasına neden oldu.

Ayrıca bu beni şaşırttı çünkü sürgün öncesi dönemden biliyordum ki gruba daha sonra katılan Martov ile Volodya, grubun diğer üyelerine, Krjijanovskiy ve Starkov’a kıyasla çok daha az yakındı; bu sonuncularla sürgünde komşu (50 verst mesafede) yaşadığını ve oldukça sık görüştüğünü biliyordum. Bu koşullarda yakınlık genellikle artar. Oysa Vladimir İlyiç onlar hakkında az, genel ve sakin tonlarda konuşuyordu; Martov hakkındaki haberi ise en hararetli sabırsızlıkla bekliyordu.

Sonraki sohbetler bunu bana açıkladı. O, Çederbaum’u gelecekteki çalışmalar için, esas olarak tüm Rusya çapındaki gazete için en yakın yoldaşı sayıyordu. Yuli’nin devrimci mizacına hayrandı ve onun Turuhansk’tan sağ salim ayrıldığı haberini alana kadar çok endişelendi. Bize Çederbaum’un sürgünde bestelediği şarkıyı mırıldanıyordu:

Sanma ki uluyan aç bir canavar,
Delice kudurmuş, kopuyor tipi.
Rüzgârın ahında bir ses daha var:
Düşmanın o muzaffer gülüşü gibi.
Cesur olun kardeşler!
Şu kara bahtımıza,
Meydan okuyup gülelim, yanık şarkımızla.

 Orada, Rusya’da, kanları pek deli,
Yaraşır onlara kahramanlık hali.
Lakin bu ırak sürgünün yılları,
Kazır tez zamanda o simli yaldızları.
Ve sıfırlar sonunda o coşkun hevesi,
Tütünle demlenmiş alkolün nefesi…
Ve saire…

İlyiç söylüyordu ve kız kardeşi piyanoda ona, sürgündeki Polonyalı işçilerden, kısmen Lehçe, kısmen de Krjijanovskiy tarafından yapılan Rusça çevirileriyle öğrendiği Polonya devrimci şarkılarıyla eşlik ediyordu.

Bunlar şöyleydi: “Kudurunuz Tiranlar”, “Düşman Kasırgalar” (Varşavyanka), “Kızıl Bayrak” (Czerwony Sztandar). Volodya’yı, küçük yemek odamızda köşeden köşeye volta atarken ve şevkle şarkı söylerken net bir şekilde hatırlıyorum:

Ve sancağın rengi kızıldır,
Çünkü işçilerin kanıdır üzerindeki.

Polonyalı işçilerin devrimci şarkılarına hayrandı ve Rusya için de bu tür şarkıların yaratılması gerekliliğine işaret ediyordu.

O yıllarda sürgünden dönen kişilerin Rusya’nın yaklaşık 60 noktasında yaşaması yasaktı: Başkentler ve üniversite şehirleri haricinde, işçi hareketi tarafından ele geçirilmiş sanayi noktaları ki 1900 yılına gelindiğinde bunlar az çok hepsiydi. Geriye çok az şehir arasından seçim yapmak kalıyordu. Vladimir İlyiç daha Sibirya’dayken Petersburg’a daha yakın olduğu için Pskov’u seçmiş ve bu ikamet yeri konusunda Martov ve (Vyatka Guberniyası’na sürülmüş olan) Potresov ile anlaşmıştı. Her ikisiyle birlikte tüm Rusya çapında bir gazete çıkarmayı tasarlıyordu. Martov, akrabalarıyla görüştüğü Petersburg’dan Pskov’a geçti; Potresov ise Moskova’ya bize uğradı ancak Vladimir İlyiç’in gidişinden sonraydı.

Kardeşimin yanımızda kaç gün kaldığını hatırlamıyorum. Bu süre zarfında Yekaterinoslav’dan eski Samara tanıdığı, o sırada sosyal demokrat parti komitesi ve Yujnıy Raboçiy (Güney İşçisi) gazetesi yazı işleri üyesi olan İ.H. Lalayants onu görmeye geldi. Bizde üç gün kaldı. Kardeşimle iş görüşmeleri vardı.

Daha sonra Vladimir İlyiç bana, bunların esas olarak o zamanlar henüz Rusya’da toplanması düşünülen II. Parti Kongresinin çağrısıyla ilgili olduğunu anlattı. Nisan 1900’de Lalayants’ın da aralarında bulunduğu güneydeki toplu tutuklamalar, Vladimir İlyiç’i Rusya’da bir kongre toplamanın imkansızlığına kesin olarak ikna etti. Bunu bana Haziran ayında, yurt dışına gitmeden önce, örgütü, uçsuz bucaksız ülkemize dağılmış tüm komite ve çevreleri temel ilkeler etrafında birleştirerek dokunaçlarını Rusya’nın dört bir yanına uzatacak olan tüm Rusya çapında bir gazete planını ayrıntılı olarak geliştirirken anlatmıştı.

“Eğer sadece kongre hazırlıkları böyle fiyaskolara yol açıyorsa” diyordu, “örgütü neredeyse köküne kadar yıkıyor, en değerli çalışanların tutuklanmasına yol açıyorsa, demek ki otokratik Rusya’da kongreler izin verilemez bir lükstür. Partiyi birleştirmek için başka yollar gereklidir. İşte, yurt dışında basılan tüm Rusya çapında bir gazete böyle bir yöntem olabilir; inşa edilen bir binanın etrafına kurulan iskeleler gibi, parti de bunun etrafında inşa edilecektir.”

Sloganı “Kıvılcımdan alev doğacak” olan Iskra (Kıvılcım) fikri buradan doğuyordu ve o gerçekten de partiyi birleştirme görevini yerine getirdi ve devrim yangınını tutuşturdu.

IX. İLYİÇ’İN ÜÇÜNCÜ TUTUKLANIŞI, UFA’YA YOLCULUK ve YURT DIŞINA GİDİŞ

İlyiç’in Sibirya’dan dönüşüne daha doya doya sevinememiştik ki Moskova’da bizde birkaç gün geçirdikten sonra hızla Pskov’a gitmişti. Mayıs ayında yeniden kaygı verici bir haber geldi: Petersburg’da tutuklanmıştı. Bu haberin bizi, özellikle de defalarca gösterdiği metanete rağmen annemi nasıl derinden sarstığını ve tam bir umutsuzluğa düşürdüğünü hatırlıyorum. Ancak annem tutuklamalarla artık tükenmişti: Vladimir İlyiç’in sürgünü sırasında küçük kardeşimiz Dmitri, beşinci sınıf öğrencisiyken tutuklanmış ve yaratıcılarının elinde bir türlü şekillenemeyen sıkıcı bir dava yüzünden 9 ay yatmıştı. Ortada somut gerçekler yoktu, basit bir kişisel gelişim grubundan suç unsuru çıkarılamıyordu ve Gujon fabrikasındaki işçilerle yaptığı dersler açığa çıkmamıştı. Kardeşim Moskova hapishane koşullarına zor dayanıyordu ve annem sonunda tamamen hastalanmıştı. Vladimir İlyiç’in sürgünden dönüşünden kısa bir süre önce ise kız kardeşim Mariya İlyiniçna, en masumane bir topluluk dışında bile olsa tutuklanmış, Brüksel Üniversitesi’ndeki eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalmış ve Nijniy’e sürülmüştü. Annem bir Tula’ya Dmitri’ye, bir Nijniy’e Mariya’ya gidip geliyordu.

Sonunda Mariya’nın eve dönmesini ve Mitia’nın (Dmitri) bizim yaz ayları için toplanmayı planladığımız Moskova Guberniyasındaki Podolsk’a yerleşmesini sağlamayı başarmıştık. Çok daha kötü olabilecek yeni bir bela baş gösterdi: Kendini ciddi bir devrimci olarak kanıtlamış olan ve akrabalığı yüzünden küçük kardeşlerinin bile alındığı Volodya, bulunmaya hakkı olmayan Petersburg’da, üstelik cebinde yurt dışı pasaportuyla yeniden tutuklanmıştı [Lenin, 21-31 Mayıs (3-13 Haziran) 1900 tarihleri ​​arasında hapsedildi].

Bu, yurt dışına gidemeyeceği anlamına geliyordu! Elbette, Mariya’nın bile yurt dışı pasaportu alınıp eğitimine devam etmesine izin verilmediyse, onu hayli hayli bırakmazlardı.

Oysa biz onun yurt dışına gitmesini çok istiyorduk; devrimci mizacıyla Rusya’da başına iş açılacağını görüyorduk. Üstelik mesele sadece bu muydu? Yine büyük bir dava… Hangi koşullarda, ne için tutuklandığına dair tam bir bilgisizlik içindeydik ve elbette jandarmalar aracılığıyla gönderdiği o yatıştırıcı mektubun satırlarını ciddiye alamazdık. Tutuklamadan sonraki ilk zamanlarda akrabaları sakinleştirmek için söylenen o iki haftanın veya bir ayın nasıl uzun sürelere dönüştüğünü acı tecrübelerimizden biliyorduk. Ancak bu kez işler beklenmedik bir şekilde tam tersine gelişti. Volodya 2-3 hafta sonra serbest bırakıldı ve Podolsk’a yanımıza, cebinde yurt dışı pasaportuyla geldi. Anlaşılan o ki, hiçbir delil bulunamamıştı; Vladimir İlyiç ve Martov, sadece Petersburg’a izinsiz gelmekten suçlu bulunmuşlardı.

Kardeşim, olayın nasıl geliştiğini bize anlatmıştı. Yanlarında literatür [yasaklı yayın] dolu bir sepetle, iki kişi Petersburg’a doğru yola çıkmışlardı; eğer gizlilik tedbirlerini abartmasalardı, belki de sağ salim varacaklardı. Şöyle ki, izlerini kaybettirmek amacıyla yolda başka bir demiryolu hattına geçmeye karar vermişlerdi. Ancak, aktarma yaptıkları bu hattın, Çar’ın ikamet ettiği ve bu sebeple gözetimin çok daha sıkı olduğu Tsarskoye Selo’dan geçtiği gerçeğini gözden kaçırmışlardı. Okhrana’da [Gizli Polis Merkezi], yaptıkları bu gizlilik manevrası yüzünden onlarla dalga geçmişlerdi. Yine de onları hemen tutuklamamışlardı. Varışta sepeti elden çıkarmayı başarmışlar; hatta peşlerine “kuyruk” (hafıye) takmadan bazı kişileri ziyaret etmeye bile vakit bulmuşlardı. Geceyi geçirmek için Kazaçiy Sokağında bir yere; ortak dava nedeniyle Arhangelsk’e sürgün edilen mühendis yoldaşlarının annesi Yekaterina Vasilyevna Malçenko’nun yanına yerleşmişlerdi. Lakin sabahleyin dışarı adım atar atmaz, sokakta sivil polisler tarafından kıskıvrak yakalanmışlardı. Vladimir İlyiç şöyle anlatıyordu: Her iki dirseğinden öyle bir kavramışlardı ki, cebinden herhangi bir şeyi fırlatıp atmaya imkân kalmamıştı. Ve faytonda giderken de yol boyunca iki adam, kollarını dirseklerinden tutmaya devam etmişti. Martov da aynı şekilde yakalanmış ve başka bir faytonla götürülmüştü.

Vladimir İlyiç’i asıl endişelendiren, bir posta kağıdına bir tür hesaplama gibi yazılmış olan ve Plekhanov’a hitaben yazılan kimyasal (görünmez) mektuptu. Bu mektupta tüm Rusya çapında gazete planından bahsediliyordu ve bu onu ele verirdi. Ve o üç hafta boyunca mektubun görünür hale getirilip getirilmediğini bilmiyordu. Onu en çok endişelendiren, kimyasal mürekkebin bazen zamanla kendiliğinden ortaya çıkmasıydı. Fakat bu açıdan işler yolunda gitti: Kâğıda dikkat etmediler ve o haliyle kardeşime iade ettiler. Vladimir İlyiç Podolsk’a bize ışıl ışıl geldi. Her ikisi için de yurt dışı ve dolayısıyla tüm Rusya çapında gazete planı suya düşmemişti.

O zamanlar erken ilkbaharda Podolsk’a taşınmış, yazlık yerine şehrin sonunda, Pakhra nehri kıyısında, Kedrova’nın evinde bir daire tutmuştuk. Volodya yanımızda bir hafta, belki daha fazla kaldı; Podolsk’un pitoresk civarında yaptığımız yürüyüşlere ve tekne gezilerine katıldı, avluda büyük bir şevkle kroket oynadı. Oraya Lepeshinsky geldi, Şesternin ve eşi Sofya Pavlovna geldiler. Sonuncular bizde gecelediler ve hatırlıyorum, Volodya onların savunduğu yurtdışı grubu Raboçeye Delo’nun (İşçi Davası) pozisyonuna nasıl hararetle saldırmıştı. Başka biri daha gelmişti. Vladimir İlyiç hepsiyle şifre konusunda anlaşıyor, sadece en yakınlarına bahsettiği planlanan tüm Rusya çapındaki gazete için düzenli muhabirliğin gerekliliğine ikna ediyordu.

Yurt dışına gitmeden önce Volodya’nın bir arzusu daha vardı: Ufa’ya gitmek ve Mart 1901’e kadar açık polis gözetimi cezasını çekecek olan karısı Nadejda Konstantinovna ile görüşmek. Bu izin için annem Petersburg’a gitti. Şaşırtıcı bir şekilde bu da başarıldı. Annem polis departmanında oğluyla birlikte gideceğini söyledi. Ve böylece üçümüz demiryoluyla Nijniy’e gittik, oradan yola vapurla devam edecektik.

Bu yolculuğu çok iyi hatırlıyorum. Haziran ayıydı ve nehir taşkın zamanındaydı; vapurla Volga’da, sonra Kama’da ve nihayet Belaya’da gitmek harikulade güzeldi. Bütün günleri güvertede geçiriyorduk. Volodya, nehirden ve civar ormanlardan gelen harika havayı zevkle içine çekerek en neşeli ruh halindeydi. Kama ve Belaya üzerinde ilerleyen küçük vapurun ıssız üst güvertesinde onunla gece yarılarına kadar uzayan sohbetlerimizi hatırlıyorum. Annem yorgun düşüp kamaraya inerdi. Seyrek yolcular daha da önce ortadan kaybolurdu. Güverte sadece ikimize kalırdı ve sessiz nehir ile uykulu kıyıların ortasında konspiratif (gizli) konuşmalar yapmak çok rahattı. Vladimir İlyiç, partinin inşası için bir iskele rolü oynaması gereken tüm Rusya çapındaki gazete planını bana ayrıntılarıyla ve heyecanla anlatıyordu. Sürekli yaşanan başarısızlıkların (tutuklamaların) Rusya’da kongre yapmayı nasıl tamamen imkânsız kıldığını belirtiyordu. Tam da o yılın Nisan ayında tüm Güney’de yaşanan büyük tutuklamalar birkaç örgütü neredeyse kökünden söküp atmıştı; bunların arasında Yekaterinoslav’daki Yujnıy Raboçiy (Güney İşçisi) gazetesi redaksiyonu da vardı. Orada, daha Şubat ayında kardeşim Pskov yolunda Moskova’da bizde birkaç gün kaldığında, hazırlanan II. Parti Kongresi görüşmeleri için ona gelen Samara’dan arkadaşı İ.H. Lalayants da tutuklanmıştı.

“Eğer sadece kongre hazırlıkları böyle fiyaskolara yol açıyorsa, bu kadar kurbana mal oluyorsa” diyordu, “Rusya’da kongre örgütlemek deliliktir; ancak yurt dışında yayınlanan bir organ, ekonomizm gibi akımlara karşı sürekli mücadele edebilir, partiyi doğru anlaşılmış sosyal demokrasi fikirleri etrafında birleştirebilir. Aksi takdirde, kongre toplansa bile, I. Kongreden sonra olduğu gibi, ondan sonra her şey yine dağılacaktır.”

Elbette bunca yıl sonra konuşmalarımızı kelimesi kelimesine yeniden yazamam ama genel içerik hafızama derinlemesine kazındı. Emeğin Kurtuluşu Grubu ile Raboçeye Delo‘nun (İşçi Davası) pozisyonları ve aralarındaki çatışma üzerine çokça konuşurduk. Vladimir İlyiç, ilkinin Emeğin Kurtuluşu Grubunun ve G.V. Plehanov’un ateşli bir şövalyesiydi. Plehanov’u, kendisine yöneltilen “yoldaşça olmayan, kibirli tavırlar” sergilediği suçlamalarına karşı savunuyordu; keza atalet içinde olmakla suçlanan Emeğin Kurtuluşu Grubunu da. Ben ise, tıpkı Şesternin ve diğer pratik saha çalışanları gibi, ona, Raboçeye Delo ile bağlarımızı koparmamızın imkânsız olduğunu belirtiyordum. Çünkü bize popüler (halka inen) yayınları sağlayan, mektuplarımızı basan ve siparişlerimizi yerine getiren tek merci onlardı. Örneğin, Moskova Komitesi 1900 yılı 1 Mayıs bildirisini basılması için onlara yollamıştı; oysa Emeğin Kurtuluşu Grubundan ne yün gelirdi ne süt [ne bir hayır ne bir bereket]; mektuplara bile cevap alamazdık. Vladimir İlyiç ise şöyle diyordu: Elbette onlar pratik işleri koşturmak için yaşlı ve hasta insanlardı; bu konuda gençler onlara yardım etmeliydi. Ama bunu ayrı bir grup olarak koparak değil, onların son derece doğru ve tutarlı (sağlam) teorik liderliklerini bütünüyle tanıyarak yapmalıydılar. Vladimir İlyiç, kendisinin ve yoldaşlarının yurtdışındaki çalışma tarzını tam olarak böyle kurguluyordu.

Onunla Credo ve Anti-Credo hakkında, Bernstein ve Kautsky hakkında, o zamanın tüm yakıcı sorunları hakkında konuştuk. Volodya yüksek bir ruh halindeydi, özellikle sürükleyiciydi ve onunla yaptığımız bu ortak yolculuk en güzel anılarımdan biri olarak kaldı.

Ufa’da Vladimir İlyiç yerel yoldaşlarla görüştü. Onlardan Krokhmal’i hatırlıyorum, onunla şifre konusunda anlaştı; bazı ilçelerden sürgünlerin onu görmeye geldiğini biliyorum. Biz annemle 3 gün sonra ayrıldık; o ise daha uzun kaldı ve dönüşü demiryoluyla yaptı, bu sırada Samara’da durakladı. Her yerde yazışmalar ve şifreler hakkında anlaştı. Podolsk’a dönüşünden kısa bir süre sonra yurt dışına gitmek üzere hazırlandı. Ondan iki hafta sonra ben de oraya gittim.

İlk kez şu kitapta yayımlandı: A. İ. Ulyanova-Yelizarova, İlyiç-Lenin Hakkında Anılar. Moskova, Novaya Moskva Yayınevi, 1926, 62 sayfa.

Anna’nın Lenin hakkındaki anıları, kardeşi Mariya Ulyanova’nın önsözüyle hazırlanan makaleler derlemesi içine alındı ve 1934’te Moskova’da Partizdat [Parti Yayınevi] tarafından basıldı.

***

[1] https://www.marxists.org/reference/archive/stalin/works/1931/x01/x01.htm

[2] Yuli Osipoviç Çederbaum (Martov) (1873-1923): Rus Sosyal Demokrasisinin liderlerinden ve Menşevik kanadın baş teorisyenidir. Gençlik yıllarında Lenin’in en yakın dava arkadaşı ve kişisel dostuydu; birlikte İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği’ni kurdular, sürgüne gittiler ve Iskra gazetesini çıkardılar. Fakat 1903’teki II. Parti Kongresinde parti üyeliği konusunda başlayan tartışma sonucunda yolları ayrıldı; parti Bolşevik ve Menşevik olarak geri dönülmez biçimde bölündü. Siyasi olarak ömür boyu birbirlerine muhalif olsalar da, aralarındaki insani bağ kaybolmadı. Hastalanan Martov’un 1920’de Almanya’ya giderek tedavi olmasının planlanmasında Lenin etkili olmuştur. 1923’te yurtdışında veremden ölmüştür. (Ç.N)

[3] Lenin’in baba tarafından dedesi Nikolay Vasilyeviç Ulyanin (sonradan Ulyanov), aslen bir toprak kölesiydi (serf). 1791’de efendisi Nijniy Novgorodlu toprak sahibi Stepan Brekhov, kendisine vergi ödemesi koşuluyla (Obrok sistemi) çalışmak üzere Astrahan’a gitmesine izin verdi, henüz 20’li yaşların başındaydı. Hukuki özgürlüğünü 1799 yılında, Astrahan valiliğinin bölge nüfusunu artırmak amacıyla çıkardığı bir kararname sayesinde kazandı. Bu kararname, bölgedeki kaçakların veya obroklu serflerin “meşçanin” (kentli esnaf) statüsüne geçmesine olanak tanıyordu. Yani Lenin’in babası İlya Nikolayeviç doğduğunda (1831), dede Nikolay artık yasal olarak meşçanin sınıfındaydı ve terzilik yapıyordu. (Ç.N)

[4] “Kızıl Horozlar” alevlerin şeklinin horoz ibiğine benzetilmesinden gelir. (Ç.N)

[5] Kondrati Fyodoroviç Rıleyev (1795-1826), Rus edebiyatının ve siyasi tarihinin en trajik, en ateşli figürlerinden biridir. Rıleyev, 1825’te Çar I. Nikolay’a karşı düzenlenen Dekabrist İsyanının (Aralıkçılar İsyanı) baş mimarlarından biriydi. Amacı Çarlığı devirmek, köleliği kaldırmaktı. (Ç.N)

[6] Anna, Alexander İlyiç Ulyanov Üzerine Hatıralar’da babasının bu gizli şarkıyı söylediğini etraflıca aktarır: “Yalnızca şunu hatırlıyorum ki Kokuşkino’da, tarlalarda yürüyüş yaparken babam, öğrencilik zamanında Rıleyev’in bir şiirinden bestelenmiş yasaklı şarkıyı söylemeyi severdi: “…Ruhumuzla kardeşiz biz seninle, İnanıyoruz ikimiz de kurtuluşa. Ve besleyeceğiz mezara kadar, Vatanın kırbaçlarına [zalimlerine] düşmanlığı…” Fakat aynı zamanda babasının dindar ve devrimci olmadığını da aktarır: “Açıkçası, hiçbir zaman bir devrimci olmamış, o yıllarda 40 yaşını aşmış ve bir aile yükü altında olan babam, biz gençleri korumak istiyordu.” (Ç.N)

[7] Büyük Rus şairi Nikolay Nekrasov’un (1821-1878) bu dörtlüğü, 1861’de köleliğin (serfliğin) kaldırılmasından hemen sonra yazılmıştır. Şair burada buruk bir sevinç ama gerçekçi bir uyarı yapar: “Resmi kölelik bitti ama ekonomik kölelik başladı.” (Ç.N)

[8] Ohotnikov, o sırada zaten ilkokul öğretmeniydi ancak üniversiteye gidebilmek için gymnasium (lise) diplomasına ihtiyacı vardı. Lenin, kendisinden yaşça büyük olan bu adamı, özellikle Latince ve kompozisyon gibi zor derslerde 1.5 yıl boyunca çalıştırarak üniversite hayaline kavuşturmuştur. Köylü çocuklarına okuma-yazma ve temel din eğitimi veren halk okullarında (ilkokul) öğretmenlik yapmak için üniversite mezunu olmaya gerek yoktu. Öğretmen okulu (seminer) adı verilen meslek liselerini bitirmek veya yeterlilik sınavını geçmek yetiyordu. (Ç.N)

[9] LEF Dergisi (Sol Sanat Cephesi): LEF, Sanatın Sol Cephesi edebiyat grubu tarafından 1923-1925 yılları arasında Mayakovski gibi fütüristlerin öncülüğünde çıkan, avangart bir sanat dergisidir. Metinde adı geçen Boris Eichenbaum ve Yuri Tynyanov, edebiyatı bir bilim gibi incelemek gerektiğini söyleyen ünlü Rus biçimcileridir/formalistler. Tespitleri ve iddiaları şuydu: Lenin, Rusça yazıyordu ama cümle yapısı, mantık kurgusu ve vuruş gücü tıpkı Roma İmparatorluğu hatiplerine (özellikle Cicero ve Sezar’a) benziyordu. A.Y.

[10] Aleksandr ve arkadaşları, Çar III. Aleksandr’ı 1 Martta öldürmeyi planlıyorlardı. Bu tarihi seçmelerinin nedeni, bir önceki Çar II. Aleksandr’ın da 6 yıl önce (1 Mart 1881’de) öldürülmüş olmasıydı. Yani babanın öldüğü gün, oğlunu da öldürüp rejimi yıkmak istediler ama yakalandılar. (Ç.N)

[11] Mezun Vladimir Ulyanov’un Karakter ve Başarı Durumu Hakkında (Kazan Üniversitesi Rektörlüğü’ne): Simbirsk Lisesi Pedagoji Konseyi, olgunluk (mezuniyet) belgesi almaya hak kazanan Vladimir Ulyanov hakkında, üniversiteye girişi sırasında dikkate alınmak üzere aşağıdaki hususları beyan eder:

Devlet Müşaviri İlya Ulyanov’un oğlu olan Vladimir Ulyanov, son derece yetenekli, daima gayretli ve titiz bir öğrencidir. Ulyanov, lisedeki tüm derslerde sınıf birincisi olmuş ve eğitimi sonunda altın madalya ile ödüllendirilmiştir. Ulyanov’un eğitimi ve ahlaki gelişimi, ebeveynleri tarafından her zaman titizlikle gözetilmiştir. 1886 yılından (babasının ölümünden) itibaren ise, tüm ihtimam ve özenini çocuklarının terbiyesine yoğunlaştıran annesi, tek başına bu görevi üstlenmiştir. Gerek babasının hizmetteki gayreti ve dürüstlüğüyle tanınan bir devlet memuru olması, gerekse annesinin kendisini tamamen çocuklarının yetiştirilmesine adaması, ailede hayırlı bir atmosfer yaratmıştır. Bu eğitimin ve terbiyenin temelinde din ve makul bir disiplin yatmaktadır. Bu ailevi terbiyenin hayırlı meyveleri, Ulyanov’un mükemmel davranışlarında açıkça görülmektedir. Lise eğitimi süresince, Ulyanov’un gerek lise idaresine gerekse öğretmenlerine karşı, sözle veya eylemle herhangi bir hoşnutsuzluk yarattığı tek bir vakaya bile rastlanmamıştır. Derslerdeki başarısı sadece yeteneğine değil, ödevlerini yerine getirmedeki sürekli ve değişmez titizliğine dayanmaktadır. Daima annesinin gözetimi altında olan ve diğer kardeşleri üzerinde de ahlaki bir etkiye sahip bulunan Ulyanov’un karakterinde fark edilen tek bir kusur (zayıf nokta) vardır: O da aşırı içine kapanıklığı, insanlardan uzak duruşu ve sosyalleşmemesidir. Ulyanov’un annesi, oğlunun bu özelliklerini bildiğinden, üniversite hayatında da onun yanından ayrılmayacağını beyan etmiştir. Ulyanov’un yeteneklerine, genel gelişimine ve ahlaki yapısına güvenen Simbirsk Lisesi Yönetimi, onun üniversitede de aynı başarıyı göstereceği kanaatindedir.

Simbirsk Lisesi Müdürü F. Kerenski

Fyodor Kerenski, tarhin şu cilvesine bakın ki, Lenin’in 1917’de devireceği Geçici Hükümet Başbakanı Aleksandr Kerenski’nin babasıdır (Ç.N)

[12] Babamız samimi ve derin bir inanca sahip bir insandı ve çocuklarını da bu ruhla yetiştirmişti. Fakat onun dini hissiyatı, tabiri caizse, tamamen saftı; her türlü bağnazlıktan (hizipçilikten) ve sırf “adet yerini bulsun” diye yapılan o uyumculuktan uzaktı. Bu, babamın sevdiği şair Jukovski’nin ve ondan çok daha fazla sevdiği Nekrasov’un dini hissiyatıydı. Örneğin babam, Nekrasov’un Sessizlik (Tişina) şiirinden alıntılar yapmayı çok severdi; bilhassa tanrının mabedinden şaire doğru esen o “çocuksu saf inanç duygusunun” anlatıldığı dizeleri. Gerçi lisede kiliseye gitmek, oruç tutup günah çıkarmak zorunluydu. Ancak çocuklar evde, samimi bir inanca sahip bir insan [babalarını] görüyor ve küçükken onun izinden gidiyorlardı. Kendi inançları (kanaatleri) şekillenmeye başladığında ise, kiliseye gitmeyeceklerini sade ve sakin bir dille beyan ettiler (Abim Aleksandr ile yaşanan böyle bir olayı hatırlıyorum) ve bu yüzden hiçbir baskıya maruz kalmadılar. A.Y.

[13] Lise yıllarında çok yakın, canciğer dostları yoktu belki ama ona “insanlardan kaçan biri” (asosyal) demek de kesinlikle mümkün değildi. A.Y.

[14] Sınıf (zümre) temsilcilerinden oluşan bir mahkeme heyeti tarafından görülen 1 Mart 1887 Davası. Yargılanan 15 sanıktan 5 kişi asılarak idam edildi, bunların arasında Vladimir İlyiç’in büyük ağabeyi A. İ. Ulyanov da vardı. İki kişi Şlisselburg Kalesinde müebbet hapse, geri kalanlar ise Sibirya ve Sahalin’e çeşitli sürelerle sürgüne mahkûm edildi. Ed.

[15] Çara suikast girişiminde Aleksandr ile birlikte Anna da gözaltına alınmış ve tutuklanmıştı ama suikast hakkında hiçbir bilgisi yoktu. Sonra sürgün edildi ve uzun yıllar boyunca gözaltında tutuldu. (Ç.N)

[16] Bunu, aramızda geçen bir şakadan hatırlıyorum. Bir keresinde, ertesi yaz, erkek kuzenimizle çıktığı yürüyüşten döndüğünde şöyle demişti: “Bugün önümüzden bir tavşan geçti.” Ben de, “Volodya” dedim, “Bu, muhakkak senin bütün kış boyunca avlayıp durduğun ama bir türlü vuramadığın o meşhur tavşandır.” A.Y. [Lenin avcılığı tartışma konusu olmuştur. İyi bir avcı olduğu söylendiği kadar, ablası Anna gibi iyi bir avcı olamadığını söyleyen de vardır. Lenin, 18 Mayıs 1897’de Sibirya’dan annesine yazdığı bir mektupta, kendisinin beceriksiz bir avcı olduğunu söyleyerek dalga geçer- Ç.N]

[17] Evgeny Çirikov, yurtdışına çıktıktan sona Ekim Devrimini ve Lenin’i karaladı. The Beast from the Abyss-Uçurumdan Gelen Canavar adlı kitabında, Lenin’i “insan dışı” bir varlık olarak sunar. Onun Lenin’e olan nefreti; işçi sınıfına, köylülere, ezilenlere ve onların egemenlerin iktidarını yıkmasına olan nefretiydi. (Ç.N)

[18]. Nikolay Yevgrafoviç Fedoseyev (1871-1898): Rusya’da sosyal demokrasinin-Marksizmin ilk öncülerinden ve örgütleyicilerinden. Sürgündeyken diğer sürgünlerin iftiraları ve dedikoduları (ajan olduğu iddiaları vb.) yüzünden onuru kırılmış ve intihar etmiştir. 1880’lerin sonunda Kazan ve Volga bölgesinde kurduğu gizli eğitim çemberleri, Lenin de dâhil olmak üzere pek çok insanın Marksizmle tanışmasında etkili olmuştur. Lenin, Samara döneminde onunla yoğun bir mektuplaşma trafiği yürütmüş ve kendisinden büyük bir saygıyla bahsetmiş olsa da; araya giren tutuklamalar ve sürgünler nedeniyle asla yüz yüze tanışma fırsatı bulamamışlardır. Lenin, onun ölüm haberini aldığında derin bir üzüntü duymuştu ve ilerleyen yıllarda “O, Rusya’daki ilk Marksistlerin en yeteneklisi ve en adanmışıydı” diye yazdı. Anna, anılarında şu notu düşer: “Onun hakkında, Yoldaş Lenin’in önsözünü yazdığı ve İstpart tarafından yayımlanan ‘N.Y. Fedoseyev’ kitabına bakınız.” (Ç.N)

[19] A. İ. Ulyanova [Anna], 1889 yılının Temmuz ayında M. T. Yelizarov ile evlendi. Ulyanov-Yelizarov ailesi, Alakayevka köyü yakınlarındaki çiftlik evinden (hutor) Samara’ya 5 (17) Eylül 1889’da taşındı. Ed.

[20] Nikolay Konstantinoviç Mihaylovski (1842-1904): Rus sosyolog, edebiyat eleştirmeni ve Narodnizmin en önemli teorisyenlerinden biridir. Dönemin Rus aydını üzerinde büyük bir etkiye sahip olan Mihaylovski, Russkoye Bogatstvo (Rus Serveti) dergisinin baş ideoloğu ve “düşüncelerin hâkimi” (vlastitelem dum) olarak tanınırdı. 1894 yılında Marksizme ve sosyal demokratlara karşı sert ideolojik bir kampanya başlatmıştır. Lenin, ilk büyük teorik eseri olan “Halkın Dostları Kimlerdir ve Sosyal-Demokratlara Karşı Nasıl Savaşırlar?” (1894) kitabını, esas olarak Mihaylovski’nin Marksizm’e yönelik saldırılarını çürütmek amacıyla kaleme almıştır. (Ç.N)

[21] Sklyarenko hakkında ayrıntılı bilgi için, İstpart [Ekim Devrimi Tarihi Komisyonu] derlemesi olan Eski Yoldaş A. P. Sklyarenko’ya bakınız. A.Y.

[22] Zemstvo: Rusya’da 1864 yılında Çar II. Aleksandr’ın reformları kapsamında kurulan yerel yönetim organlarıdır. Bu kurumlar; yolların bakımı, halk sağlığı, tarımsal geliştirme ve halk eğitimi gibi yerel ekonomik ve sosyal hizmetlerden sorumluydu. (Ç.N)

[23] Obşçina (Rus köy komünü); Rusya’da köylülerin toprak mülkiyetini bireysel değil, köy halkının ortak mülkiyetinde tuttuğu ve toprağın periyodik olarak yeniden dağıtıldığı geleneksel yapıdır. Bu yapı, dönemin siyasi tartışmalarında şu açılardan kritik bir öneme sahiptir. Çarlık hükümeti obşçinayı bir “müteselsil/zincirleme kefalet” (krugovaya poruka) mekanizması olarak kullanmıştır. Bu sistemde devlet, vergilerin toplanmasında tek tek köylüleri değil tüm komünü sorumlu tutmuş, böylece vergi gelirlerini garanti altına alırken köylüyü toprağa ve yerel idareye zincirlemiştir. 1861 reformundan sonra köylü “özgür” ilan edilse de, ortak toprağı kullanabilmek için eski toprak sahiplerine (feodal beylere) ve devlete ağır “kurtuluş ödemeleri” ve vergiler vermeye devam etmiştir. Narodnikler, obşçinanın köylülerin “doğal komünist” olduğunu kanıtladığını ve Rusya’nın kapitalizm aşamasını atlayarak doğrudan köylü komünleri üzerinden sosyalizme geçebileceğini savunan naif bir anlayışa sahiptiler. (Ç.N)

[24] Olga, Volodya ile aynı yıl ve tıpkı onun gibi Altın Madalya ile liseyi bitirdi, arkadaşları tarafından çok sevilirdi. A.Y.

[25] Moskova Okhrana Şubesinin 20 Ocak (1 Şubat) 1894 tarihli, Polis Departmanına gönderdiği raporda, 9 (21) Ocak 1894 tarihinde gerçekleşen o toplantı (akşam buluşması) ve Lenin’in oradaki konuşması hakkında şunlar söylenmekteydi: “Toplantıda hazır bulunan, Narodnizm (Halkçılık) teorisinin tanınmış kurucusu Yazar V.V. (Doktor Vasili Pavlov Vorontsov), argümanlarıyla Davıdov’u susturmayı başardı; bunun üzerine Davıdov’un görüşlerini savunma işini, konuya derinlemesine hakim olarak bu savunmayı gerçekleştiren Ulyanov namında biri (söylendiğine göre asılanın kardeşi) üzerine aldı. Ed.

[26] Metinde geçenler German ve Leonid Borisoviç Krasin kardeşlerdir. İkincisi (Leonid), Nikitiç kod adıyla bilinen, önde gelen bir yeraltı (illegal) parti çalışanıydı. Sovyet iktidarı döneminde Dış Ticaret Halk Komiseri (Bakanı) ve önce Fransa’da, ardından İngiltere’de Tam Yetkili Temsilci (Büyükelçi) olarak görev yaptı. 1926 sonbaharında öldü. A.Y.

[27] Burada sözü edilen K. Tulin imzalı Halkçılığın Ekonomik İçeriği ve Bay Struve’nin Kitabında Bunun Eleştirisi (Marksizmin Burjuva Edebiyatına Yansıması) başlıklı makaledir. Ed.

[28] Fabrika ve İmalathanelerdeki İşçilerden Kesilen Para Cezaları Hakkındaki Kanunun İzahı, V. İ. Lenin, Bütün Eserleri, Cilt 2, s. 15-60. Ed.

[29] İşçi sınıfı içindeki ajitasyon çalışması, Lenin ve Martov liderliğindeki İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Mücadele Birliği tarafından yapılıyordu. (Ç.N)

[30] Yekaterina Kuskova, ekonomizm akımının manifestosu sayılan Credo (Amentü) adlı bir metin yazmıştı. Sibirya’da sürgünde olan Lenin, bu metni okuyunca çok sert bir şekilde tepki göstermiş, Rus Sosyal Demokratlarının Bir Protestosu adlı ünlü cevabını yazarak ekonomistleri yerden yere vurmuştu. (Ç.N)

[31] II. Nikolay’ın taç giyme töreni vesilesiyle düzenlenen kitlesel şenlikler esnasında, 18 Mayıs 1896’da (Moskova) Hodınka Meydanında yaşanan felaket. Çar’ın taç giyme töreni için halka bedava yiyecek (sosis, ekmek), hediye paketi ve bira dağıtılacağı duyurulmuştu. Yaklaşık 500 bin kişilik aç ve yoksul bir kalabalık, daracık Hodınka çayırına yığıldı. Dağıtım büfeleri açıldığında “hediyeler yetmeyecek” söylentisi çıkınca halk birbirini ezdi. İnsanlar çukurlara düşüp can verdi. Resmi tarihi kayıtlara göre ölü sayısı 1.389, yaralı sayısı ise 1.300 civarındadır. Facianın olduğu gece II. Nikolay’ın Fransız Büyükelçiliğindeki baloya gidip dans etmesi, halkın gözünde itibar kaybetmesine neden olmuştu. (Ç.N)

[32] Bu açıklama notuna, henüz el yazması halindeyken polis tarafından el konulmuştu ve uzun bir süre belgenin yok olduğu sanılmıştı. Ancak Vladimir İlyiç’in ölümünden sonra, onun eksik bir nüshası bulundu ve Proletarskaya Revolyutsiya [Proletar Devrim] dergisinin 1924 tarihli 3. (26.) Lenin Sayısında yayımlandı. A.Y. Sosyal Demokrat Parti Programı Taslağı ve Açıklaması; V. İ. Lenin, Bütün Eserleri, Cilt 2, s. 81-110