1912’de ABD’nin Massachusetts eyaletine bağlı Lawrence kentinde patlak veren Ekmek ve Güller Grevi, işçi sınıfının etnik köken ve cinsiyet sınırlarını aşarak bütünleşmesinin ve dayanışmasının bir sembolüdür. Kadınların, özellikle de 14-18 yaşlarındaki genç kadın işçilerin ön saflarda yer aldığı bu grev, bugün 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü[1] olarak andığımız tarihsel sürecin, özgürlük ve eşitlik mücadelesinin mihenk taşlarından biridir. Kadınlar, sadece karınlarını doyurmak için değil, aynı zamanda toplumun eşit birer ferdi olarak saygı görmek, çocuklarına insanca bir gelecek sunmak ve hayatın tüm güzelliklerini paylaşmak için isyan bayrağını yükselttiler. Çoğunluğu kadın ve göçmenlerden oluşan on binlerce işçinin yer aldığı bu büyük grev, tüm zorluklara inat dayanışmayı büyüten sosyalistlerin öncülüğünde kazanımla sonuçlandı. Tarihe Ekmek ve Güller Grevi olarak geçen Lawrence Grevi, aynı zamanda emsalsiz bir dayanışma ve umudun öyküsüdür. Şimdi, bu öyküyü kanları ve terleriyle yazan işçilerin tarihsel koşullarına, taleplerine ve mücadele taktiklerine yakından bakalım.
Ölümcül çalışma koşulları, yarı aç süren yaşamlar…
1900’lerin başlarında ABD devasa bir sanayi merkezi haline gelmiş, özellikle de tekstil endüstrisi belli şehirlerde yoğunlaşmıştı. Tekstil-dokuma fabrikalarının yoğunlaştığı bu kentlerden biri olan Lawrence, o dönemde dünyanın “yün başkenti” olarak anılıyordu. Ortadoğu’dan Doğu Avrupa’ya pek çok ülkeden yoğun göç alan 85 bin nüfuslu bu kentin büyük çoğunluğunu göçmenler ve tekstil işçileri oluşturuyordu. 32 bin kişi doğrudan Lawrence’taki 12 dev tekstil fabrikasında ter döküyordu. Grevin kalbi konumunda olan American Woolen Company (Amerikan Yün Şirketi) bunların başında geliyordu. Çocuklar, vahşi sömürü çarklarına itiliyor, fabrikalarda çalışmaya başlıyordu.
İşçi aileleri, yoksulluk ve sefalet koşullarında yaşam savaşı veriyor, yeterince beslenemiyor, ısınamıyordu. Yaşam koşulları öylesine berbattı ki Lawrence’taki çocukların neredeyse yarısı yetersiz beslenme ve sağlıksız barınma nedeniyle hastalanıyor, daha 6 yaşına bile basamadan yaşamlarını yitiriyorlardı. Kentteki çocuk ölüm oranı, Amerika genelinde en yüksek beş kent arasındaydı ve bu beş kentin tamamı da tekstil üretim merkeziydi! Adına “ev” diyemeyeceğimiz sefalet yuvalarında, birden fazla işçi ailesi iç içe ve pislik içinde yaşamak zorunda kalıyordu. Temel yiyecekleri ekmek, fasulye ve patatesti. Sebze artıkları, kemik suyu ve suyla çoğaltılmış çorbalar, kalabalık aileleri hayatta tutmanın tek ekonomik yoluydu. Et yemek ise ne mümkün, ancak nadiren görülen lüks bir gıdaydı.
Her yüz işçiden otuz altısı 25 yaşına varmadan ölüyordu
Lawrence fabrikalarının çalışma koşulları adeta ölüm saçıyordu. Nemli, güneş yüzü görmeyen, pamuk ve ince lif tozlarının uçuştuğu o havasız fabrika cehenneminde işçiler kısa sürede zatürre ve tüberküloz gibi solunum yolu hastalıklarına yakalanıyordu. Kasabada yaşayan Dr. Elizabeth Shapleigh, korkunç çalışma koşullarını raporlaştırarak kayıt altına almıştı. Uzun ve tüketici çalışma saatleriyle birlikte bu ölümcül çalışma koşullarında her yüz işçiden otuz altısı henüz 25 yaşına bile varmadan can veriyordu. Dönemin istatistikleri de Lawrence’taki tekstil işçilerinin üçte birinin fabrikaya girdikten sonraki ilk on yıl içinde adeta posası çıkarılarak tükenip öldüğünü gösteriyor.
Fabrikalar, kurumuş toprağın suyu emmesi gibi kentlere on binlerce işçiyi çekiyor, devasa yapılara dönüşüyordu. Her birinde binlerce işçinin ter döktüğü bu fabrikalar, dönemin en ileri teknolojileriyle donatılıyordu. Ancak kapitalizm altında bu teknolojik ilerleme, işçiler için daha kolay çalışma koşulları veya iş saatlerinin kısaltılması anlamına gelmiyordu. Aksine, “iki tezgâh sistemi” (two-loom system) gibi “yenilikler” devreye sokularak işçiler artık tek makine yerine çift makineye bakmaya zorlanıyordu. Sanayileşmenin ve teknolojik ilerlemenin hızlandığı bu dönemde patronlar maliyetleri düşürüp üretim verimliliğini artırırken, işçilerin iş yoğunluğu ve sömürüsü katlanılmaz bir şekilde arttı. İşçinin iki makine arasında tüm gün kan ter içinde koşturduğu bu yoğun tempolu çalışma koşulları, daha fazla iş kazasını ve meslek hastalığını da beraberinde getiriyordu. Teknolojik ilerleme aynı zamanda vasıflı işçilerin işsiz kalmasına yol açıyor ve vasıfsız işgücünü çok daha düşük ücretlere mahkûm ediyordu.
İnsanın kelimenin gerçek anlamıyla yük hayvanından farksız şartlarda çalıştırıldığı, insanlık onurunun ayaklar altına alındığı bu kahredici koşullar, aynı zamanda şanlı bir mücadele zeminini de döşüyordu. İşçilerin kaybedecek sadece bir kuru ekmeği vardı, patronlar ona da göz dikince şalterler tereddütsüz indirildi. 1 Ocak 1912’de Massachusetts eyaletinde kadınlar ile 18 yaşın altındaki çocukların haftalık çalışma süresini 56 saatten 54 saate indiren yeni bir iş yasası yürürlüğe girdi. İnsanın ömründen ömür götüren bu ağır çalışma koşullarında iki saat az çalışmak işçiler için adeta bir bayram demekti. Ancak gözü doymaz patronlar bu iki saatin acısını çıkarmakta gecikmediler. Makineleri hızlandırarak üretim kaybını telafi etmeye girişen patronlar, aynı zamanda bu iki saatlik kısmın ücretini de maaşlardan kestiler.
İtalyan, İngiliz, İskoç, İrlandalı, Portekizli, Alman, Fransız, Polonyalı, Rus, Suriyeli, Litvanyalı ve daha birçok milletten işçinin bir arada yaşadığı ve ter döktüğü Lawrence, adeta devasa bir kültürler potasıydı. Bu ulusal ve kültürel çeşitlilik, patronlar ve onlarla işbirliği yapan Amerikan Emek Federasyonu (AFL) gibi bürokrasinin egemenliği altındaki sendikalar tarafından sınıfın birliğini parçalamak ve örgütlenmeyi engellemek için sermayenin elinde bir silah olarak kullanılıyordu. AFL bürokratları, göçmen ve vasıfsız işçileri “örgütlenemez” bir yığın olarak görüyor, sendikaya üye yapmıyor ve sadece vasıflı işçileri örgütleyerek işçi sınıfını fiilen bölüyordu.
Ve grev patladı: “Açlıktan ölmek, aç yaşamaktan daha iyidir”
İşçi ücretlerinde yapılan bu kesinti, mücadele kıvılcımını çaktı. 11 Ocak 1912’de maaş zarflarını açan işçiler, ücretlerinde yaklaşık 32 centlik bir kesintiyle karşılaştılar. 32 centle o günün ekonomik koşullarında dört somun ekmek alınabiliyordu. Bu gasp, zaten temel gıdaları ekmek olan, yarı aç yaşayan işçiler için açlıktan ölmek demekti. Grev kıvılcımını ilk olarak Portekizli kadın işçiler çakmış, makineleri kapatarak “şalterleri indirin, haydi dışarı!” diye haykırmışlardı. Bu çağrıya ilk gün katılan işçiler, ertesi gün “açlıktan ölmek, aç yaşamaktan daha iyidir” sloganıyla kitleselleşerek bir tekstil fabrikasından diğerine geçerek üretimi felce uğrattılar. Birkaç yüz işçiyle başlayan greve sadece bir haftada 20 binden fazla işçi katılmıştı. Tüm kent grevin etkisi altına girmişti. Patronların, valilikten belediyeye, polisten eyalet milisine kadar devletin zor aygıtlarını devreye sokması bile grevcilerin kararlı direnişini kıramamıştı. Büyüyen bu mücadele ilerleyen günlerde sınırları aşıp tüm ülke genelinde yankılanacaktı.
Grev başladığında işçiler ne örgütlüydü ne de merkezi bir komiteleri vardı. Ne yapacaklarını tam olarak bilemeyen işçilerin yardımına Dünya Sanayi İşçileri (IWW – Wobblies) Sendikası koştu. IWW’nin Lawrence’ta yıllardır yürüttüğü taban örgütlenmesi meyvelerini hızla verdi. IWW, Joseph Ettor ve Arturo Giovannitti gibi deneyimli sosyalist sendika liderlerini derhal kente gönderdi. Ettor’un liderliğinde kurulan Grev Komitesi, kentin etnik çeşitliliğini yansıtan ve doğrudan tabanın inisiyatifine dayanan son derece demokratik bir yapıya sahipti. Komite, her biri kendi etnik grubunun diliyle konuşan ve sorunlarını yakından bilen 50 üyeden (her ulustan iki temsilci) oluşuyordu. Toplantılar anında 25 farklı dile çevriliyor, böylece tüm işçi grupları süreçten anında haberdar oluyor ve karar alma mekanizmalarına aktif olarak katılıyorlardı. İşçi sınıfının inşa ettiği bu demokratik ve enternasyonalist yapı, patronların milliyetçi kışkırtmalarını ve işçileri birbirine kırdırma politikalarını boşa düşürmüştü.
İşçilerin talepleri açık ve netti:
- Haftalık 54 saatlik çalışma süresinin ücret kesintisi yapılmadan uygulanması,
- Tüm işçilerin ücretlerinde yüzde 15 oranında genel bir artış yapılması,
- Fazla mesai yapılan her saat için normal ücretin iki katı ücret ödenmesi,
- Kota, prim gibi işçi üzerinde üretim baskısı yaratan, işçiyi rekabete sürükleyen ve makineleştiren uygulamaların kaldırılması,
- Greve katılan hiçbir işçinin işten çıkartılmaması veya ayrımcılığa maruz kalmamasıydı.
Devlet terörü, baskı ve zorbalık… Ama “süngüler kumaş dokuyamaz!”
Grevci işçileri korkutup sindirmek için gece yarıları işçilerin evlerinin camlarını kırmaktan sokak ortasında saldırılara, burjuva medyada işçiler aleyhine yalan haber ve kara propaganda yapmaya kadar türlü kirli yöntem devreye sokuldu. Bu da yetmeyince kentte fiili bir sıkıyönetim ilan edildi. Belediye başkanı yerel güvenlik güçlerini, vali ise doğrudan eyalet milislerini göreve çağırdı. Grev başladıktan birkaç hafta sonra polis, gösteri yapan grevcileri vahşice hedef aldı. Yerel polis ve eyalet milisleri, grevci işçilere süngüler, coplar ve ateşli silahlarla saldırdı. 29 Ocak 1912’de yapılan yürüyüş sırasında, 33 yaşındaki kadın işçi Anna LoPizzo polisin açtığı ateşle katledildi. Ancak burjuva yargısı ve kolluk güçleri, kendi işledikleri bu cinayetin faturasını Joseph Ettor ve Arturo Giovannitti’ye keserek onları “cinayete azmettirmek” suçlamasıyla tutukladı.
Olay yerinde dahi bulunmayan işçi liderlerini tutuklatarak başsız bırakılan grevin dağıtılması hedefleniyordu. Ancak IWW, tutuklananların yerine “Büyük Bill” (William D. Haywood) gibi yeni ve deneyimli örgütçüler gönderdi. Egemenler, aynı 1 Mayıs 1886 Haymarket komplosunda[2] olduğu gibi, işçilerin kentin çeşitli yerlerine patlayıcılar koydukları yalanını da yaymaya başlamıştı. Kısa süre sonra bu dinamitleri bizzat büyük tekstil patronlarının adamlarının yerleştirdiği ortaya çıkacaktı. Lawrence’ta tam anlamıyla iki sınıf çarpışıyordu. İşçilerin talep ettiği ücret artışından çok daha fazla para, grevin kanla bastırılması için harcanıyordu. Patronlar kolluk güçlerinin sayısını artırmış, aralarında 36 kadın işçinin de bulunduğu onlarca grevciyi tutuklatmış ve ağır para cezalarına çarptırmıştı. 30 Ocakta 18 yaşındaki Suriyeli grevci işçi süngülenerek öldürülmüştü. Polis, hamile kadınlara dahi şiddet uygulamaktan kaçınmıyordu; eylem sırasında darp edilen bir kadın işçi çocuğunu düşürmüştü. Ancak işçiler canları pahasına greve devam ediyordu. Ettor’un “süngüler kumaş dokuyamaz” sözleri, baskılara karşı direnen işçilerin iradesinin de ifadesiydi.
Şubat ayına gelindiğinde, grevciler artık toplu halde grev gözcülüğü yapmaya başladılar. Yedi ila on bin kişiye kadar değişen sayıda grevci, zincir oluşturarak fabrika bölgelerinde yürüyor, “grev kırıcı olmayın” yazılı pankartlar ve dövizler taşıyorlardı. Grev gözcüleri nöbetlerde pasif bir şekilde beklemiyorlardı; sürekli hareket halindeydiler ve omuz omuza vererek grev kırıcıları fabrikaya sokmuyorlardı. O güne kadar görülmüş grevlerden farklı olarak tüm şehir her gün sokaklardaydı, binlerce işçi coşkulu mitingler ve yürüyüşler gerçekleştiriyordu. Ancak grev süresi uzadıkça işçi aileleri açlık, dondurucu soğuk ve çocuklarının bakım sorunu ile baş edemez hale gelmişti. Tam 50 bin kişi için yiyecek ve ısınma sorununun derhal çözülmesi gerekiyordu. Bu noktada IWW ve Sosyalist Parti, daha önce Avrupa’daki grevlerden bilinen tarihsel ve yaratıcı bir taktiği devreye soktular ve muazzam bir dayanışma ağı örgütlediler.
Dayanışma büyüyor, çocuklar Lawrence’tan çıkartılıyor
Ülkenin dört bir yanından, sendikalardan, IWW şubelerinden, sosyalist gruplardan ve duyarlı işçilerden bağışlar toplandı. Yemek sorununun çözümü için ortak mutfaklar kuruldu. Yüzlerce grevcinin çocuğu ise bakımlarını üstlenecek New York ve Philadelphia gibi başka kentlerdeki gönüllü işçi ailelerinin yanına gönderildi. 4 ila 14 yaş arasındaki çocuklar, kafileler halinde trenlerle Lawrence’tan çıkartılıyor, ulaştıkları kentlerde binlerce işçi tarafından kızıl bayraklarla, marşlarla ve büyük bir coşkuyla karşılanıyordu. İşçi ailelerinin, çocuklarını hiç tanımadıkları ailelere emanet etmeleri, sınıf bilincinin yarattığı muazzam bir güven ve dayanışma örneğidir.
Egemenler şunu çok net gördüler; grevcilerin çocuklarına bakıldığı sürece grev bitmeyecekti. Bu nedenle artık çocukların kentten çıkışına zorbalıkla engel olunacak ve izin verilmeyecekti. Polis, garda toplanan ve çocuklarını trene bindirmek isteyen işçilere, çocuklarının gözleri önünde coplarla saldırıyor, çocukların arbede sırasında ezilip ölebileceğini umursamıyorlardı bile.
IWW’nin 21 yaşındaki genç sosyalist lideri Elizabeth Gurley Flynn, Rebel Girl (İsyancı Kız) lakabıyla tanınan etkili bir hatip olarak kadınların örgütlenmesinde ve grevin devam edebilmesi için hayati dayanışma ağlarının örülmesinde çok önemli bir rol oynadı. Flynn, kadınların ev işleri ve çocuk bakımı yükü altında ezilmesine rağmen grev gözcülüğü yapmalarının tarihsel önemine işaret ederek, kadınların mücadelenin ön saflarında yer alması için yoğun bir çaba sarf etti. “Erkeğin evin efendisi” olduğu o gerici ve eski dünya anlayışına karşı da çetin bir mücadele verdi. Kadınlar, polisin tazyikli su ve coplu saldırılarına karşı korkusuzca göğüs gerdiler; hatta saldırgan polislerin yaka paça dondurucu nehre fırlatıldığı çatışmalarda bile en ön saflarda yer aldılar.
“Şarkı Söyleyen Grev”
Lawrence grevi, tarihe aynı zamanda “Şarkı Söyleyen Grev” olarak da geçmiştir. Gazeteci Mary Heaton Vorse, “sürekli yürüyorlar ve marş söylüyorlar” diye yazıyordu: “Fabrikaların çevresinde sürekli kabarıp akan yorgun, gri kalabalıklar artık uyanmış, ağızlarını marş söylemek üzere açmışlardı.”[3] Lawrence fabrikalarındaki işçilerin neredeyse yarısını oluşturan 14 ile 18 yaşlarındaki genç kızlar, aynı zamanda “şarkı söyleyen grev gözcülerinin” ve mahalle örgütlenmelerinin de motor gücü oldular. On binlerce işçiyle yapılan devasa toplantıların ardından farklı dillerde devrimci şarkılar söylenirdi. Bu ortak ritim, işçileri daha fazla birbirine kenetlerdi. Hem dayanışma pekişir hem de okuma yazma bilmeyen göçmenler için müzik, devrimci ve politik bir eğitim yöntemi işlevi görürdü. İşçiler, Enternasyonal gibi işçi sınıfının evrensel marşlarını kendi dillerinde seslendirerek, milliyetçi ve etnik sınırları müziğin ve sınıf kardeşliğinin gücüyle aşıyorlardı. Örneğin Suriyeli işçiler de bandolarıyla müziğin ritmine katılan gruplardan biriydi.
Ekmek istiyoruz ama gül de!
Lawrence grevi sadece ücret mücadelesi değil, aynı zamanda özgürlük, eşitlik ve insanlaşma mücadelesiydi. Lawrence sokaklarında yürüyen binlerce kadın işçinin taşıdığı dövizlerde yazılı olan “Ekmek ve Güller” sloganı, işte bu mücadelenin sembolüydü. Bu sloganın kökeni, dönemin kadın hakları savunucusu Helen Todd’un oy hakkına dair yaptığı bir konuşmasında geçen “Ekmek herkes için ama güller de öyle” ifadesine dayanır. Bu konuşmadan ilham alan James Oppenheim, Aralık 1911’de yani grevden sadece bir ay önce, o ölümsüz “Ekmek ve Güller” şiirini yayımladı. Şiir, insanın sadece karnını doyurarak yaşayamayacağını, aynı zamanda ruhunu da doyuracak zamana, sanatsal ve entelektüel faaliyetlere de ihtiyacı olduğunu çarpıcı bir dille anlatır. Kadın işçiler sadece ücretlerinin yükseltilmesini değil, aynı zamanda yaşamı tüm güzellikleriyle yaşayabilecekleri daha fazla serbest zaman, özgürlük, eşitlik ve insanca saygı görmeyi de istiyorlardı. Ve Ekmek ve Güller grevi, çetin ve yorucu bir mücadelenin ardından mutlak bir başarıya ulaştı, kazanımla sonuçlandı; işçiler tüm taleplerini patronlara kabul ettirdiler!
Lawrence grevinden bugüne dilden dile çevrilip bestelenen, dillerden düşmeyen bir şarkıya dönüşen ve yeni işçi kuşaklarına taşınan James Oppenheim’ın ölümsüz şiirini; içeriğini, ruhunu, edebi yönünü ve ritmini aynı anda yansıtacak şekilde Türkçeye yeniden çevirdik:
Yürürken biz, yürürken günün aydınlığında
Milyonlarca karanlık mutfak, binlerce isli atölye
Ansızın doğan güneşin ışıltısıyla aydınlanıyor.
Ve insanlar duyuyor şarkımızı:
Ekmek ve Güller! Ekmek ve Güller!Yürürken biz, yürürken erkekler için de savaşırız
Çünkü onlar kadınların çocuklarıdır
ve biz yine analık ederiz onlara.
Kan ter içinde tükenmesin ömrümüz
beşikten mezara dek.
Yalnız bedenler değil, kalpler de aç.
Bize ekmek verin ama verin gülleri de!Yürürken biz, yürürken
Sesini duyuramadan ölüp giden onca kadın
o kadim Ekmek Şarkısını haykırıyor
şimdi bizim sesimizde.
Sanattan, sevgiden, güzellikten
yalnız kırıntılar düştü paylarına.
Ekmek için savaşıyoruz ama güller için de!Yürürken biz, yürürken
O görkemli günleri birlikte getiriyoruz.
Kadınların yükselişi
insanlığın yükselişidir.
Ne kölece çalışma ne aylaklık:
on kişi didinirken birinin yan gelip yatmadığı
yaşamın görkemini paylaştığımız bir dünya…
Ekmek ve Güller! Ekmek ve Güller!
8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününde, o tarihsel mirasın devamcıları olarak Ekmek ve Güller diye haykırmaya devam ediyoruz. Toplumsal sorunların, her alanda büyük krizlerin ve sömürünün çığ gibi büyüdüğü kapitalizmin bu çürümüşlük çağında, geçmişin direngen işçi kadınlarından ilham alarak, umudu ve sosyalist dünya mücadelesini büyütüyoruz!
Yaşasın Ekmek ve Gül Mücadelemiz!
Yaşasın 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü!
[1] Gülhan Dildar, 8 Mart: Direncin, Umudun ve Kararlılıkla Değiştirmenin Tarihi, https://gelecekbizim.net/8-mart-direncin-umudun-kararlilikla-degistirmenin-tarihi/
[2] Utku Kızılok, 8 Saatlik İşgünü Mücadelesi ve 1 Mayıs’ın Doğuşu, https://gelecekbizim.net/8-saatlik-isgunu-mucadelesi-ve-1-mayisin-dogusu/
[3] Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yayınları, s.357
Aleksandra Kollontay: Emekçi Kadınlar Günü Nasıl ve Neden Örgütlendi?
8 Mart: Direncin, Umudun ve Kararlılıkla Değiştirmenin Tarihi
