Cibali Kadın İşçilerinden Bugüne: Kreş Haktır, Çalışma Saatleri Kısaltılsın!

Cibali Kadın İşçilerinden Bugüne: Kreş Haktır, Çalışma Saatleri Kısaltılsın!

Ben, metal sektöründe sendikalı bir işyerinde çalışan bir anne adayıyım. Kendim ve çocuğum için gelecek konusunda kaygılıyım. “Doğumdan sonra işe devam edebilecek miyim, hayat nasıl devam edecek?” diye düşünüp duruyorum… Benim gibi toplumun büyük bir kesimi gelecek kaygısı içinde; bu kaygıyı günden güne daha fazla hissediyorum. Artık rüyalarıma giriyor suça sürüklenen çocuklar, çetelere katılan gençler, uyuşturucu kullanımının 12 yaşa inmesi, asosyal ve sabah akşam ellerinden telefonu düşmeyen çocuklar…

En önemlisi de çocuk bakımı… Benim gibi işçi kadınlar, doğum yaptıktan sonra çok büyük zorluklarla karşılaşıyor. Doğum izni süresi yetersiz ve kreş yok; hem çalışıp hem çocuğa bakmak insanı tam anlamıyla tüketiyor. Türkiye’de yasal doğum izni (analık izni), doğumdan önce 8 ve doğumdan sonra 8 hafta olmak üzere toplam 16 haftadır (112 gün). Yani 4 ay bile izin kullanamıyoruz. Çoğul gebeliklerde ise doğum öncesi süreye 2 hafta eklenerek izin süresi toplam 18 haftaya (126 gün) çıkartılıyor.

Yasal izne hak kazanacağım haftanın dolması için gün sayıyordum. Çünkü çalışırken çok zorlanıyordum, artık dayanamıyordum. Uykusuzluk ve halsizliğin üzerine, bir de aralıksız dinlenmeden ayakta çalışıyordum. Yasal sürecin dışında fabrika yönetimi hiçbir inisiyatif göstermedi; hatta yasal olarak uygulanması gerekenleri de her defasında konuşarak, zorlayarak uygulatmak zorunda kaldım. Yasal haklarımız, geçmişten bugüne sınıf mücadelesiyle kazanılmış haklar ama maalesef gasp edile edile bir elin parmaklarını geçmiyor artık. Onun için “Hak verilmez, alınır!” diyoruz.

Vardiya kapısında devredilen çocuklar

İktidar 2025 yılını sözde “aile yılı” ilan etti, hatta o da yetmedi “aile 10 yılı” dediler. Sözde bu kapsamda doğum teşviki için verecekleri bir iki hak vardı. Onları bir buçuk yıldır böbürlenerek konuşuyorlar ama ortada attıkları somut bir adım yok. İşyerindeki koşulların düzeltilmesi için destek sağlanıp imkânlar sunulsaydı, izne daha geç çıkabilirdim. Gelgelelim her anne adayında olan kaygılar ve tedirginlikler bende de başlıyor. Bir işçi ailesi olarak evi geçindirmek için eşimle birlikte çalışmak zorundayız. Ben belli bir süre sonra çalışmaya başlamak zorundayım, peki çocuğuma kim, nasıl bakacak?

Görüyor ve duyuyoruz ki birçok anneyi izin dönüşü işten çıkarıyorlar. İşe döndüğüm zaman çocuğuma sağlıklı ve güvenli bir şekilde kim bakacak? Bu yükü ve sorumluluğu neden babaanne, anneanne veya dedelere bırakmak zorunda kalıyoruz? Üstelik kiminin artık böyle bir şansı da yok. “Aile yılı” deyip duranların öncelikle annelik izinlerini uzatmaları gerekir. Çoğu Avrupa ülkesinde yasal ücretli doğum izin hakkı haricinde, çocuğun üç yaşına gelinceye kadar, üstelik işten atılmama garantisiyle ücretsiz izin kullanma hakkı var. Aslında analık hakları gibi babaların da izin hakları olmalıdır. Babalık izni sadece 5 gün! Bu bile çocuk bakımının tüm yükünün annenin üzerine yıkılması anlamına geliyor. Bu durum anneleri hem fiziksel hem de ruhsal olarak çok yıpratıyor. Bir çocuğun gelişimi için anneye ihtiyaç olduğu kadar babaya da ihtiyaç var.

Fabrikada 4-5 yaşında çocuğu olan bir ablamız vardı; eşi de başka fabrikada çalışıyordu. Eşiyle farklı vardiyalarda çalışıp, çocuğu resmen bir eşya gibi fabrika kapısında birbirlerine devredip duruyorlardı. Kendim de buna şahitlik ettim; sabah baba çocuğu alıp fabrikanın önüne gelirdi, gece vardiyasından çıkan anne çocuğu alıp arabayla eve giderdi. Üniversite okuyan büyük kızlarının ise part-time çalıştığını, gün içerisinde de bazen onun idare ettiğini söylüyordu. Bu onlar için çok zor bir durumdu, aksi bir durumda çocuk ortada kalacaktı. Eğer fabrikada ya da mahallede ücretsiz, sağlıklı bir kreş olmuş olsaydı böyle olmazdı. Durum böyleyken iktidar, göz boyama ve kandırmaca dışında bir adım atmıyor. “Çok çocuk yapın” diyen ikiyüzlü iktidar, doğan çocukların sağlıklı bakımı için her mahalleye, her fabrikaya kadın-erkek ayrımı yapmaksızın tüm anne ve babalar için kreş imkânı sağlamalıdır!

Sayı sınırı kalksın, her işyerine KREŞ açılsın!

Bir işyerinde kreş zorunluluğu olabilmesi için yasalara göre o işyerinde en az 150 kadın işçinin çalışması gerekiyor. Ben bunu araştırırken şunu da öğrenmiş oldum: Emzirme odalarının zorunlu olması için de 100-150 arası kadın işçi olması gerekiyormuş. Oysa ben böyle bir sayı koşulu olmadan tüm işyerlerinde emzirme odası olması gerektiğini düşünüyordum. Öncelikle bu sınırın kaldırılması, meseleye sadece kadın çalışan bazında bakılmaması lazım. Hayat pahalılığından dolayı anne de baba da çalışmak zorunda kalıyor. İşçilerin çocuklarını bırakabilecekleri sağlıklı ve güvenli kreşler kurulması gerekiyor.

Zaten bütün sorumluluk ve yükümlülüklerden kaçmaya çalışan patronlar, bu yasayı da fırsat bilip ya 150 kadın işçi çalıştırmıyor ya da çalışanları farklı alt şirketlere bölerek yasal zorunluluktan kaçıyor. Hatta öyle işyerleri var ki, kreş açma maliyeti yerine devlete kreş cezası ödemeyi tercih ediyor. Çünkü cezalar çok komik rakamlar, yani patronlara caydırıcı bir yaptırım yok!

Benim çalıştığım fabrikada 700’den fazla erkek, 70 civarında kadın işçi var. Bütün bu sınırlandırmalar kaldırılmalı, çalışan tüm erkek ve kadın işçilerin çocuklarına kreş imkânı sunulmalı. Yine fabrikadan bir başka ablamızın 3 çocuğu vardı. İkisi 0-6 yaş arasıydı. Eşiyle birlikte kendilerini farklı vardiyalara yazdırıp çocuklara dönüşümlü bir şekilde bakıyorlardı. Bir araya gelip çocukları ile vakit geçirecek zamanları bile yoktu. En çok da bundan şikâyetçiydi. Eğer kreş olsaydı, patronlar bu sorumluluklardan kaçmasaydı ve adaletli bir denetim olsaydı, bu işçiler ve çocukları o kadar zorluk çekmezlerdi.

Cibali Tütün Fabrikasındaki işçi kadınların mirası

Geçmişe dönüp baktığımızda Türkiye’de sayısız fabrikada kreş olduğunu görürüz. Üstelik bugünkü özel kreşlerden çok daha kaliteli, çocukların doktor ve hemşirelerin takibinde olduğu, sosyal becerilerinin geliştirildiği, sağlıklı ve güvende büyüdüğü yuvalar… 1884 yılında İstanbul Fatih’te kurulan Cibali Tütün Fabrikası, Türkiye’de ilk kez kreşin açıldığı fabrikadır. Elbette kreş hakkını kazanmak öyle kolay olmamış. Başta kadınlar olmak üzere, işçiler kadınıyla erkeğiyle birlikte amansız bir mücadele vermiş. 1884-1925 yılları arasında 7 büyük grev gerçekleşmiş. Meşhur 1908 Grevlerine Cibali işçileri de katılmış. Sonraki yıllarda, fabrika 1994 yılında kapatılıncaya kadar pek çok kez grevler gerçekleştirmiş Cibali işçileri. Türkiye işçi sınıfı mücadelesine bugün de örnek alınacak bir miras bırakmışlar. Grev sebepleri sadece kreş değilmiş; düşük ücretler, uzun çalışma saatleri, öğle yemeği verilmesi, revir kurulması, ağır çalışma koşulları ve dini-kültürel ayrımların ortadan kaldırılması (fabrikada Müslüman, Hristiyan ve Yahudi işçiler birlikte çalışıyormuş) için direnmişler. Ve birçok hak bu mücadelelerle kazanılmış.

Cibali’deki işçilerin bütün çocukları bu kreşlerde büyümüş. Kreşteki çocuklar için ayrı yemekler çıkıyormuş ve düzenli doktor kontrolleri yapılıyormuş. Cibali tütün işçisi bir kadın bir belgeselde şöyle anlatıyor: “Biz burada kreşler konusunda çıtayı çok yükseltmişiz.” Fabrikadan ayrıldıktan sonra bir çocuğu daha olmuş. Onun bakımı için dışarıda kreş ararken “Yemekler nasıl pişiriliyor, düzenli doktor var mı?” diye sorular sorunca, “Yüzüme öyle bir tuhaf baktılar ki anlatamam. Çünkü bizim fabrikadaki kreşte bunların hepsi vardı” diyor.

İnsan geçmişte fabrikalarda böyle örneklerin yaşandığını duyunca bile umutlanıyor. Sümerbank Kayseri Bez Fabrikası da Türkiye’de en erken ve en kapsamlı kreş açan fabrikalardan biridir. Bu kreşlerde çocuklara sadece yemek verilmez, radyo dinletilir ve piyano eşliğinde çocuk şarkıları söyletilirdi. Demek ki hiçbir şey bize dayatıldığı kadar sınırlı değilmiş. Mücadele tarihimizi öğrenmek ve dersler çıkarmak çok önemli. Geçmişte bu haklar kazanılmışsa bugün neden olmasın? Yeter ki Cibali tütün işçileri gibi ya da Sümerbank’ın dokuma işçisi kadınları gibi haklarımızı arayalım, birleşip mücadele edelim…

Bir de A. Kadir’in o meşhur şiiri var ki, doğrudan Cibali tütün işçisi kadınları anlatır:

Cibali dendi mi
aklıma siz gelirsiniz, kadınlar,
kiminizin beş çocuğu,
kiminizin nar gibi yanakları var,
kiminiz kocasız kalmış,
kiminiz ihtiyar,
kiminiz daha körpe henüz.
Bana umulmadık,
eskimiş türküler düşündürür
siyah başörtüsü altında yüzünüz.

Parmaklarda tütün kokusu.
Tütün kokusu pazen entarilerde.
Biriniz ekmek alır fırından,
biriniz durmuş öksürüyor ilerde,
geçiyor bizim mahalleden biriniz.

Cibali dendi mi
aklıma siz gelirsiniz, kadınlar.
Çarpık ayakkaplarınız gelir
ve kahraman elleriniz.

Bu şiiri daha önce duymuştum, biliyordum ama ne için yazıldığını, geçmişini öğrenince farklı bir şey hissettim, sizinle de paylaşmak istedim.

Onca kötü koşula, zorluk ve yoksulluğa rağmen hakları için mücadele veren o kadınlar geliyor gözümün önüne. Önceki işçi kuşaklarının kazandığı, bize miras bıraktığı haklarımız bugün yok sayılıyor. Bu yıl Toplu İş Sözleşmesinde MESS, günlük bir buçuk saatlik süt iznini bile gasp edip, onu birleştirerek haftanın bir gününde kullanmamızın önüne geçmek istedi. İktidar, güya bir taraftan “aile yılı” ilan edip, öte taraftan patronların bu dayatmalarına nasıl izin veriyor? Veriyor, çünkü bu iktidar patronların ortak temsilcisidir, onların çıkarları için çalışıyor! Artık işçi sınıfı olarak gözümüzü açıp gerçekte ne için mücadele vermemiz gerektiğini, neden bir araya gelmemiz gerektiğini anlamamız lazım.

Görev bize düşüyor!

Şu an bir araya gelmek, haklarımızı aramak geçmişe göre daha kolay olmalı. İnternete, telefonlara, her şeye rahatlıkla ulaşabiliyoruz. Ama teknoloji şirketlerinin algoritmaları buna izin vermiyor. Sosyal medyanın bizi hapsettiği o ekranlardan uzaklaşamıyoruz. Hayatımızdaki en ufak bir boşluğu bile doldurmanın bir yolunu buluyorlar. Bizleri suni/yapay gündemlerle, milliyetçi duygularla kutuplaştırmaya, ayrıştırmaya çalışıyorlar. İşçilerin birleşmesinin önüne geçmeye çalışıyorlar. Ama bizler her zamankinden daha fazla birleşmek zorundayız.

Sağlıklı ebeveynler olarak sağlıklı bireyler yetiştirmek istiyoruz. Bunun için anne ve babalar olarak çocuklarımızla daha fazla vakit geçirebilmeli, onlarla sağlıklı iletişim kurabilmeli, onları bu haksızlık dolu dünyaya karşı bilinçlendirebilmeliyiz. Fakat bunun için daha fazla zamana ihtiyacımız var. Teknoloji bu kadar gelişiyorsa, robotlar üretime dâhil oluyorsa, o zaman iş saatleri neden kısalmıyor? İş saatleri kısalmalı, ücretsiz ve sağlıklı kreşler her yerde olmalı, çocuklarımız zihinsel ve bedensel olarak sağlıklı büyümeli. Bütün bunlar için dünyada yeterince zenginlik var ama patronlar bencilce sadece kendi kârlarını düşünüyor, iktidar ise sadece onlara hizmet ediyor.

Görev, bize düşüyor! Sorun bizim sorunumuzsa, bu sorunları çözmek için harekete geçmeliyiz. Patronlar gelip bizim adımıza fabrikaya kreş açılması için, okullarda çocuklara bir öğün ücretsiz yemek verilmesi için ya da iş saatlerinin kısaltılması için mücadele etmeyecek!

Çalışma saatleri kısaltılsın!

Eşit işe eşit ücret sağlansın!

Doğum ve emzirme süreleri uzatılsın, çocuk bakım sorumluluğu için babalara da eşit haklar tanınsın!

Her fabrikaya, her mahalleye ücretsiz ve nitelikli kreş açılsın!