ABD emperyalizmi, 3 Ocakta Venezuela’ya bir askeri saldırı düzenleyerek devlet başkanı Nicolas Maduro ile eşi Cilia Flores’i kaçırdı. Başkent Karakas’taki Fuerte Tiuna ve La Carlota askeri üslerinin, El Volcán sinyal merkezinin ve La Guaira limanının bombalandığı; 150’den fazla savaş uçağının, özel kuvvetlerin ve uzay komutanlığının katıldığı bu operasyon, emperyalist haydutlukta sınır tanınmadığını bir kez daha gösterdi. Kuşkusuz faşist Trump liderliğindeki ABD’nin bu saldırısı, gökte aniden çakmış bir şimşek değil. ABD, Hugo Chavez’in 1999’da iktidara gelmesinden ve petrolü devletleştirip anti-Amerikancı bir çizgi benimsemesinden bu tarafa, Venezuela’ya karşı saldırgan bir politika izliyor. 25 yıldır ağır ambargo ve baskı altında tuttuğu ülkeyi, 2025’in Eylülünden bu tarafa, Karayıp Denizine onlarca savaş gemisi göndererek denizden ve havadan kuşatmıştı. Uyuşturucu ticaretiyle suçladığı Maduro’nun yönetimi bırakıp ülkeyi terk etmesini istiyordu. Çok açık ki Maduro’nun kaçırılması, hem ülkedeki Bolivarcı yönetim ve Latin Amerika ülkeleri hem de Çin ve Rusya gibi emperyalist güçler açısından şok edici, hiçbir uluslararası kuralın tanınmadığı, açık zorbalığa dayalı emperyalist bir saldırıdır
ABD’nin 2026’nın henüz ilk günlerinde Venezuela üzerinden Latin Amerika’da sergilediği bu emperyalist haydutluk, önümüzdeki günlerin nasıl şekilleneceğinin de habercisidir. Şimdi doğal olarak herkes Trump’ın eylem çizgisini tanımlayıp anlamlandırmaya çalışırken, ABD’nin sınır tanımayan saldırganlığına karşı nasıl bir tutum alınması gerektiği de tartışılıyor. Elbette bizi burada özel olarak sol, sosyalist ve komünist hareketin nasıl bir bakış açısına sahip olduğu ilgilendiriyor. Sosyalist hareket, ABD’nin emperyalist haydutluğuna karşı çıkarken ve Venezuela halkının, özelde ise işçi sınıfının yanında konumlanırken hangi bakış açısından hareket etmeli, nasıl bir mücadele çizgisi geliştirmelidir? Ne yazık ki dünya genelinde alınan tutumları, işçi sınıfının devrimci enternasyonalist çizgisinden ziyade, anti-emperyalizmin sığ bir anti-Amerikancılığa indirgendiği ulusalcı bakış açısı belirlemektedir.
Emperyalist paylaşım savaşının Latin Amerika sahnesi
Derinleşen emperyalist hegemonya krizi ve bunun bir ifadesi olarak Ortadoğu’dan Ukrayna’ya kadar uzanan, kendisine has biçimler alan Üçüncü Dünya Savaşı görülmeden, böyle bir perspektife sahip olunmadan dünyadaki hiçbir gelişme ve Latin Amerika’daki ABD saldırganlığı anlaşılamaz. Günümüzdeki emperyalist hegemonya krizi ile kapitalizmin tarihsel sınırlarına ulaşarak varoluşsal krize girmesi aynı döneme denk gelerek üst üste binmiştir; sistemin çıkışsızlığı her alanda krizler, savaş ve devasa sorunlar yumağı yaratmaktadır.
Savaşın başını çeken güç, hegemonyası sarsılan ve tarihsel düşüşe geçen ABD emperyalizmidir. Emperyalist güçler henüz doğrudan karşı karşıya gelmiş değildir ama değişik biçimlerde yürütülen Üçüncü Dünya Savaşının özneleri konumundadırlar. Üçüncü Dünya Savaşı sadece tankların ve füzelerin konuştuğu cepheler değildir; ekonomik yaptırımlar, ticaret savaşları, teknoloji kısıtlamaları, darbeler ve iç savaşlar bu savaşın farklı biçimleridir. Ukrayna’da savaşan aslında Batı emperyalizmi ile Rus emperyalizmidir. Dolayısıyla emperyalist rekabet veya Üçüncü Dünya Savaşının bir kutbunu ABD-İngiltere-İsrail bloku oluştururken, Çin ve Rusya ise diğer kutbunu oluşturmaktadır. İran, ikinci kutbun ekseni içinde yer almaktadır. Sersemlemiş yaşlı Avrupa emperyalizmi de bu savaşın bir parçasıdır ama henüz ABD’nin denetiminden çıkacak ve bağımsız bir çizgi oluşturacak konumda değildir.
Birçok kez ifade ettiğimiz gibi, İkinci Dünya Savaşının ardından ABD emperyalizminin hegemonyası altında inşa edilen kurallara dayalı düzenin dikişleri her tarafından patlamış, BM dâhil bu düzenin uluslararası kurumları işlevsizleşmiştir. Eski uluslararası düzen çözülmüştür ve fakat verili koşullarda onun yerine neyin konacağı henüz belli değildir. Maduro’nun kaçırılmasının ardından The Guardian gazetesinde yapılan bir değerlendirmede, “Trump, Maduro operasyonuyla uluslararası düzeni «esnetmekten» çıkıp düpedüz yıkmaya geçti” deniyordu. Dünya genelinde burjuvazi, artık mızrak çuvala sığmadığı için bu gerçekliği kabul ediyor ama ne yapacağını da bilmiyor. Yeni bir düzenin oluşturulmasının koşulları yoktur ve hegemonya krizi uluslararası ekonomik ve siyasal gerilimi alabildiğine büyütmektedir.
2025’in başında Trump, Kanada ile Grönland’ın ilhakını dile getirdiğinde şöyle yazmıştık: “Kuşkusuz işgal ve ilhak tehditleri savuran Trump, her türlü zorbalığa başvurmaya hazır olduğu mesajını vererek rakiplerini korkutup sindirmek ve ABD emperyalizminin politikalarını hayata geçirmek istiyor. Ancak böyle olsa bile, toprak ilhakı tehditlerini pazarlık aracına dönüştürmesi, hâlâ hegemon bir güç olmasına rağmen ABD emperyalizminin eski yöntemleri kullanarak istediğini alamamasının sonucudur. Trump, oyunu açık, kendi kurallarıyla oynamak isteyen tüccar kafalı birisidir. Egemen sınıfın bir kesiminin aksine, ABD’nin hegemon ve düzen kurucu rolünde hareket etmesinin emperyalist rekabette hareket tarzını kısıtladığını düşünüyor. Bu yüzden, emperyalist sistemin uluslararası kurumlarını parçalayacak şekilde hareket etmekten çekinmiyor.”[1]
ABD emperyalizmi, Amerika kıtasının tamamını kendi nüfuz ve kontrol alanı, daha açık ifade edersek arka bahçesi olarak görüyor. 20. yüzyıl boyunca alt-kıtada kendisine muhalif olan sol veya anti-Amerikancı tüm yönetimleri askeri darbelerle devirmiş, 1973’te Şili’de olduğu gibi, emekçilerin kapitalist düzene karşı büyüyen öfkesini kanla bastırmıştır. Fakat şiddetlenen emperyalist rekabet ve özellikle 2000 yılından itibaren Latin Amerika’da iktidara gelen sol milliyetçi burjuva yönetimlerin Rusya ve Çin’le işbirliği yapmaları, ABD’nin alt-kıtadaki hegemonyasına darbe vurmuştur. ABD, askeri veya sivil hükümet darbeleri örgütleyerek, işbirlikçi tekelci burjuva kesimleri ve onların denetimindeki küçük-burjuvaziyi harekete geçirerek, ekonomik ambargo uygulayarak ve saldırı tehditlerinde bulunarak kıtadaki ulusalcı-sol burjuva yönetimleri değiştirmeye çalışıyor. Fakat Venezuela’da sayısız girişim başarısız kaldı ve daha önemlisi ABD kıtada arzu ettiği denetimi kuramadı.
Trump yönetimi, ABD’nin eskisi gibi mutlak ve uluslararası kurallar dâhilinde rıza üreten bir hegemon güç olmadığının farkındadır. Nitekim Dışişleri Bakanı Rubio’nun çok kutupluluğu kabul ettiklerini açıklaması sebepsiz değil. “Yak yık ama hedefine ulaş” politikası eşliğinde Trump, ABD’nin devasa askeri/savaş makinesine yaslanarak Latin Amerika’da mutlak bir üstünlük kurmaya, bir zamanlar olduğu gibi tam saha hegemonyasını yeniden inşa etmeye, emperyalist rekabette elini güçlendirmeye çalışıyor. Böylece koca kıtada ABD emperyalizmi, devasa topraklar üzerine basarak mutlak hâkim güç haline gelecek ve buradan kalkarak emperyalist rekabette baskın olabilecektir.
Monroe Doktrini: Arka bahçede mutlak hâkimiyet arayışı
ABD, Amerika kıtasının tamamında mutlak hâkimiyet politikasını Monroe Doktrini’ne dayandırıyor. Başkan James Monroe 1823’te yıllık Kongre konuşmasında kendi ismiyle anılan doktrini gündeme getirmiş, Batı Yarımkürenin ABD nüfuzuna girmesini hedefleyen bir politika benimsenmişti. Kıtadaki muazzam zenginliği sömürmeyi ve arka bahçesine dönüştürmeyi hedefleyen ABD, Avrupa’nın buraya daha fazla müdahale etmesinin önünü kesmek istiyordu. O günden sonra bu doktrin, ABD’nin kıtadaki dış politikasının ana çerçevesini oluşturdu. Monroe Doktrini aynı zamanda işgal ve ilhaklarla ABD’nin toprak olarak büyümesini de amaçlıyordu. Daha sonra bu doktrin, ABD’nin kıtadaki yayılmacılığını ideolojik olarak meşrulaştıran Manifest Destiny (Belirlenmiş Kader) söylemiyle birleşti.
2025 ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinde “Trump Eki” adı altında Monroe Doktrini yeniden güncellenmiştir. Belgede şöyle deniyor: “Kilit varlıkların düşman yabancı mülkiyetinden veya işgalinden uzak kaldığı ve kritik tedarik zincirlerini destekleyen bir Batı Yarımküre istiyoruz.” Trump yönetiminin “narkoteröristler” ve “uyuşturucu kartelleri” söylemi, kudurgan emperyalist saldırganlığa gerçekçe üretmekten başka bir anlam ifade etmiyor. Dünyada ama özellikle de Latin Amerika’da ABD’den bağımsız “narkoteröristler” ve “uyuşturucu kartelleri” olamaz. Trump, dünyada en çok petrole sahip (rezerv 300 milyar varil) Venezuela’nın petrolü, kıtadaki nadir toprak elementleri ve madenleri üzerinde mutlak denetim kurmak, Çin ve Rusya’nın alt-kıtadaki nüfuzunu kırarak onları uzaklaştırmak istiyor. Venezuela’da onlarca milyar dolar yatırımı bulunan Çin, aynı zamanda Latin Amerika pazarında son derece etkindir.
Bolivarcı devrimin vardığı yer!
Şimdi şu soruyu soralım: Maduro yönetimi, gerçekten de geniş halk kitlelerinin desteği üzerinde yükselseydi, emekçi kitleler aktif devrimci mücadele içinde olsaydı ABD emperyalizmi yine de bu saldırıyı düzenleyebilir miydi? Böyle bir olasılık her zaman vardır ama neticede unutmayalım ki egemen güçler saldırıya geçmeden önce güç dengelerini hesaba katmak zorundadırlar. Maduro yönetimi, kim ne adına savunursa savunsun, gerçekte çürümüş, yolsuzluğa gömülmüş ve büyük ölçüde emekçi halk desteğini kaybetmiştir. Kuşkusuz iktidardaki Bolivarcı burjuva kesimler, Maduro’nun kaçırılmasının ardından büyük bedel ödeyeceklerdir ama her sınıf kendi muhasebesini yapmalıdır. Asıl bedeli, Venezuela’nın işçileri, kadınları, gençleri, yoksulları ve toplamında ise işçi sınıfı ödüyor. İşçi sınıfı, ayağa kalkmasına ve devrimci bir durum yaratmasına rağmen iktidarı alamadığı için bedel ödüyor. Sosyalist ve komünist hareketin ekseriyeti Chavez, “Bolivarcı devrim” ve “21. yüzyıl sosyalizmi” hakkında işçi sınıfında yanılsamalar yarattığında, bizim de içinde yer aldığımız devrimci Marksistler tehlikeye ve devrimci durumun heba edilmesinin yaratacağı yıkıcı bedellere dikkat çekiyorlardı.
Hatırlayalım; ABD ve yerli tekelci burjuvazi 2002’de bir askeri darbeyle Hugo Chavez’i iktidardan indirmek istediğinde, emekçi kitleler ayaklanarak politik sahneye girmiş ve ülkede devrimci durum oluşmuştu. Oluşan devrimci durumun etkisiyle Chavez çok daha fazla sola kaymış, esas olarak da 2005’ten itibaren kendisine sosyalist demeye başlamıştı. Chavez, Venezuela’da “21. yüzyılın demokratik sosyalizmini inşa edeceğini” söylüyordu. Ona göre bu devrim “demokratik, barışçıl, insancıl, kansız bir devrim, tıpkı İsa’nın devrimi gibi” olacak; Bolivarcı, Venezuelalı, Latin Amerikalı damgası taşıyacaktı! Oysa devrim olarak sunulan şey, sol-milliyetçi bir burjuva liderin tepeden reformlarından, o güne kadar emperyalist ve tekelci burjuvazi tarafından yağmalanan petrolün kısmen de olsa halk yararına kullanılmasından, derin yoksulluğun yumuşatılmasından başka bir şey değildi. Bu devrimin programını ulusal-kalkınmacılık, Latin Amerika milliyetçiliği ve anti-Amerikancılık oluşturuyordu. Zaten bu devrimin Bolivar’la özdeşleştirilmesi de tesadüf değildi. İspanyol sömürgeciliğine karşı ulusal mücadeleye liderlik eden Simon Bolivar, Venezuela, Kolombiya, kendi adını verdiği Bolivya, Peru ve Ekvator’dan oluşan büyük bir ülke kurmak istemiş ama başaramamıştı. Bolivar, kapitalizmin yeterince gelişmediği ve burjuvazinin henüz ekonomik süreçlere damga basamadığı bir coğrafyada, burjuva devrimini tepeden hayata geçirmeye çalışan, libertador/kurtarıcı olarak kimlik kazanmış bir liderdi.
Chavez, sınıf çatışmalarının üzerinde yükselen bir hakem, bir Bonaparte rolü oynadı. Bonapartizm, Latin Amerika gerçekliğinde karşılığını, toplumdaki çelişkilerden yararlanarak kendini en tepeye yerleştiren, emekçilerden yana görünerek yoksulluğu yumuşatıcı adımlar atan Libertador ve Caudillo (kurtarıcı) geleneğinde bulur. Nitekim kitlelerin gözünde Bolivar gibi Chavez de bir caudillo, bir libertador olarak kimlik kazanmıştır. Chavez, 2000’lerin başında Bolivar’ı sol/sosyalist, devrimci, milliyetçi ve anti-Amerikancı kıyafetlerle yeniden sahneye çıkardı. Aslında Chavez, bir anlamda modern Bolivar rolünde, kızışan emperyalist hegemonya kavgasından ve kitlelerin desteğinden yararlanarak Latin Amerika’yı birleştirmeyi ve onun yarıda bıraktığı işi tamamlamayı hayal ediyordu.
Chavez ve Bolivarcı devrimin, kapitalizmi bir işçi devrimiyle yıkmak, burjuva özel mülkiyete son vermek, sömürüyü ortadan kaldırmak ve tüm kıtaya proleter devrimin yayılması için öncü rolü oynamak gibi bir programı yoktu. Chavez ile ABD emperyalizmi, Chavez ile Venezuela’daki işbirlikçi tekelci burjuvazi arasındaki çelişki kapitalizmin hedef alınması noktasından doğmuyordu. Ülkenin tüm kaynakları bir avuç tekelci burjuvazi tarafından yağmalanırken, toplumun çoğunluğu dayanılmaz bir yoksulluğa itilmiş, teneke evlerde yaşamaya mahkûm edilmiş, eğitim olanaklarından mahrum bırakılmış, ordu hariç büyük ölçüde devlet bürokrasisine girmelerinin önü kapatılmıştı. Chavez’in sol-milliyetçi, ulusal-kalkınmacı söylemi kitleleri etkiledi ve kitlelerin politikleşmesi onu daha fazla sola itti. Fakat neticede Chavez, orduyu ve devlet bürokrasisini yeniden şekillendirdi ve Bolivarcı burjuvazinin (Boliburjuvazi) oluşmasına öncülük etti. Devlet kaynakları esas olarak bu kesimlere aktarıldı ve özellikle petrol fiyatlarının yüksek olduğu 2008 krizi öncesi dönemde kamu harcamaları arttı. Yardım programları ve artan kamu harcamalarıyla yoksul kitlelerin yaşam koşulları bir parça düzeldi, eğitim oranları arttı ve hatta emekçi sınıfların eğitime ulaşan kimi kesimleri Bolivarcı devlet bürokrasisinin bir parçası oldu.
Zaten bu dönemde kitle desteği yüksek olduğu için ABD ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin Chavez’i devirmeye dönük planları boşa düştü. Ne var ki zamanla kitleler, Chavez’in sözünü ettiği sosyalizmin gerçekleşmediğini, yaşamlarında derinden ve kalıcı bir dönüşüm olmadığını gördüler; devrimci durum geri çekilirken, işçilerin el koyduğu fabrikalar geri alındı, bürokratikleşme ve yolsuzluk arttı. Nitekim bu dönemde, hem referandum hem de seçimlerde Chavez’in aldığı oy oranları, öncekilere göre ciddi ölçüde düşüş gösterdi. Chavez, orduya ayrıcalıklar tanıdı ve kitlelerin desteği azaldıkça Bolivarcı rejim için ordu ve polisin kritik rolü daha fazla önem kazandı.
Fakat nereden bakarsak bakalım, Chavez ile Maduro dönemleri arasında çok büyük fark var. Kitle desteği düşüşe geçmesine ve devrimci heyecan kaybolmasına rağmen toplumdan alınan büyük destek ve Chavez’in karizmatik liderliği, Bolivarcı rejimi ABD ve içerideki tekelci burjuva güçler karşısında güçlü yapıyordu. Ancak 2013’te Chavez’in ölmesinin ardından Maduro yönetime geçti ve Bolivarcı rejimin sorunları daha da büyüdü. Dünya ekonomisindeki yavaşlama, petrol fiyatlarının düşmesi, ABD’nin dayattığı ağır ekonomik yaptırımlar, içeride tekelci burjuvazinin provokasyonları Maduro yönetimini alabildiğine sıkıştırdı. Mesela Maduro’nun darbe tehlikesiyle karşı karşıya kaldığı 2017’de ekonomideki sorunlar ağırlamış, işsizlik fırlamış, enflasyon yüzde 800’lere yükselmiş, “kıtlık” ve açlık baş göstermişti. Bu dönemde milyonlarca Venezuelalı Şili, Arjantin, Kolombiya, Meksika gibi ülkelere göç etmek zorunda kaldı.
Sonuçta Maduro yönetimi hem içeride hem de dışarıda sıkıştıkça ve kitle desteği azaldıkça, karşı cephenin saldırıları karşısında tutunabilmek için daha fazla otoriterleşti ve devlet sopasını çok daha fazla, çıplak bir şekilde kullandı. Bir zamanlar Bolivarcı rejimi sosyalizm adına destekleyen sosyalist hareket, büyük ölçüde desteğini çekti. Maduro, en son seçimlerde açıkça hileye başvurdu ve bu durum, María Corina Machado liderliğindeki burjuva muhalefetin elini güçlendirdi. Öyle ki Kolombiya, Brezilya ve Şili’deki sol yönetimler Maduro’yu savunamadılar ve yeniden seçim çağrısı yapmak zorunda kaldılar.
İkinci kez koltuğa oturan Trump’ın Venezuela’yı açıktan hedefe koyması ve Eylülden itibaren ülkenin kuşatılması, büyüyen ekonomik ve toplumsal sorunlar, kaçınılmaz olarak Bolivarcı rejim içindeki çatlakları genişletti. Açık ki Boliburjuvazi içinde farklı yaklaşımlar ortaya çıkmasaydı, özellikle rejimin omurgasına dönüşen ordu ve sivil üst bürokraside belirli düzeylerde çatlak ve kırılmalar oluşmasaydı, ABD Maduro’yu bu kadar kolay kaçıramazdı. Ne kadar kapsamlı askeri bir operasyon yapılırsa yapılsın, iç kırılmalar ve ihanetler olmadan, bir ülkenin merkezi askeri üssünü (Fuerte Tiuna) basıp devlet başkanını kaçırmak olanaksızdır.
Nitekim Bolivarcı hareket, rejim içindeki çatlak ve kırılmaları doğruluyor. ABD’nin Maduro’yu kaçırması, dışarıdan örgütlenmiş bir hükümet darbesinden başka bir şey değildir. Amaç rejim değişikliği yapmak, en azından rejim değişliğine giden yolu hızla açmaktır. Devlet başkanının kaçırılmasının ardından ülkede her şeyin neredeyse olağan şekilde devam etmesi ve bir kaosun yaşanmaması, doğal olarak ABD ile belirli bir anlaşma olabileceği düşüncesini doğuruyor. Ancak Maduro’dan sonra başkanlık koltuğuna oturan Delcy Rodriguez’in ne denli ve nereye kadar ABD ile anlaşacağı, Trump’ın arzu ettiği gibi Venezuela’da bir kukla yönetimin şekillenip şekillenmeyeceği belli değildir. Trump’ın kameraların önünde ifade ettiği gibi, işbirlikçi tekelci burjuvazinin başını çektiği muhalefetin ve emperyalistlerin Nobel Barış ödülüyle ödüllendirdikleri Machado’nun toplumsal desteği yoktur. Bu yüzden Trump, havuç-sopa politikasıyla mevcut rejim içinden işbirlikçi devşirmeye çalışmaktadır.
Maduro’nun kaçırılmasının ardından, Çin ve Rusya’nın Venezuela’daki nüfuzu önemli bir darbe almıştır. Üstelik Maduro, Çin heyetiyle görüşmesinden birkaç saat sonra kaçırılmıştır. Venezuela’ya saldırı ve Maduro’nun kaçırılması, Çin ve Rusya’ya açıkça verilmiş bir gözdağıdır. Venezuela petrolünün yüzde 80’ini satın alan Çin’in ülkede önemli yatırımları bulunuyor. Petrol çıkarma ve sanayi altyapısı esas olarak Çin teknolojisine dayanıyor.
İşçi sınıfının devrimci bakış açısı ne olmalı?
ABD’nin haydutça, sınır tanımaz saldırganlığı önümüzdeki dönemde Latin Amerika’da sınıf mücadelesinin yükselmesine ve çok daha keskinleşmesine neden olacaktır. Zira Arjantin, Peru, Bolivya, Ekvator’da gördüğümüz üzere ABD’nin denetimine giren sağcı hükümetler, derhal devlet kaynaklarını tümüyle tekelci burjuvaziye aktarıyor, kemer sıkma programlarını devreye sokup kamu harcamalarını, enerji sübvansiyonlarını ve sosyal yardımları ortadan kaldırıyor, emekli maaşlarını düşürüyor, işten atmalara hız veriyor, emekçilerin üzerindeki vergi yükünü artırıyorlar. Olası bir yönetim değişikliğinde, Venezuela’da da durum farklı olmayacaktır. Emekçi kitleler içine itildikleri derin yoksulluğa karşı harekete geçtiklerinde, karşılarında yalnızca yerli tekelci burjuva kesimleri değil, aynı zamanda ABD emperyalizmini de bulacaklardır. Bu yüzden, önümüzdeki dönemde Latin Amerika’daki işçi sınıfı mücadelesi, kaçınılmaz olarak anti-Amerikancı bir karakter alacaktır. Bu noktada, işçi sınıfının mücadelesini milliyetçi Bolivarcı burjuva kesimlerden ayırmak, bağımsız sınıf çizgisine çekmek ve gerçek anlamda anti-kapitalist ve dolayısıyla anti-emperyalist bir içerikle doldurmak hayati önemde olacaktır. İşçi sınıfı ancak o zaman anti-Amerikancı çerçeveyi aşarak kapitalizmi hedef alabilir.
ABD emperyalizminin haydutça saldırganlığına karşı çıkmak tek başına yeterli değildir; aynı zamanda başta Venezuela olmak üzere Latin Amerika ve dünya işçi sınıfına kapitalizmi hedefe koyan devrimci bir hat sunmak gerekir. Anti-Amerikancılık çerçevesini aşmayan bir anti-emperyalizm söylemi eşliğinde Bolivarcı burjuvazinin ve çürümüş Maduro yönetiminin desteklenmesi, devrimci Marksizmin ilkeleriyle ve işçi sınıfının çıkarlarıyla bağdaşmaz. Hiç şüphe yok ki Venezuela işçi sınıfı, ABD saldırganlığına ve onun işbirlikçisi tekelci burjuvaziye karşı en ön safta mücadele etmek zorundadır. Ancak bu kavgayı verirken, kendisinden devrimi çalan ve ülkeyi bugünkü yıkıma sürükleyen Boliburjuvaziyle aynı safta olmadığını da görmeli, bayrakları karıştırmamalıdır. Bu noktada, 1871’de Alman (Prusya) işgaline karşı ayağa kalkan Fransız işçi sınıfının, aynı zamanda kendi burjuvazisinin egemenliğini de hedef alıp iktidarı ele geçirmesi ve Paris Komününü kurması, hem Venezuela hem de İran işçi sınıfı için tarihsel bir kılavuzdur. İşçi sınıfı, şu ya da bu burjuva yönetimin peşine takılmadan kapitalizmi hedefe koymalıdır. Emperyalist saldırganlığa karşı devrimci duruş ulusalcı bir rejim savunusu değil, bağımsız sınıf siyaseti ve sosyalist devrim perspektifidir.
[1] Akın Erensoy, Trump ABD Emperyalizminin Derdine Çare Olacak mı? https://gelecekbizim.net/trump-abd-emperyalizminin-derdine-care-olacak-mi-1/
