ABD-İsrail Emperyalist Haydutluğuna Karşı İran Emekçilerinin Yanındayız!

We Stand With the Working People of Iran Against US-Israeli Imperialist Banditry!

ABD ve İsrail blokunun rakiplerini ezmeyi ve mutlak anlamda diz çökertmeyi hedefleyen bu saldırısı, emperyalist bir savaştır. ABD-İsrail blokunun haydutça saldırganlığına amasız fakatsız karşı çıkarken, İran burjuva devletinin ve faşist molla rejiminin savunulması asla kabul edilemez! Kapitalist sistemi hedef almayan ve esas olarak büyük güçlere karşı çıkmaya, özel olarak da salt anti-Amerikancılığa indirgenen çarpık anti-emperyalist yaklaşımlar, Marksizmin ilkeleriyle asla bağdaşmaz. Bir emperyalist gücün saldırganlığına karşı çıkmak, büyük emperyalist devlet karşısında küçük kapitalist devletin ve onun gerici rejiminin savunulması anlamına gelmez, gelmemelidir! Ne emperyalist müdahale ne molla rejimi ne Pehlevi ne de İran egemen sınıfının bir başka kesimi! İranlı devrimci komünist harekete düşen tarihsel görev, bu doğrultuda işçi sınıfı kitleleri içinde propaganda yürütmek, sınıf bilincini yükseltmek ve onları devrimci bir hatta örgütlemektir. Aynı zamanda uluslararası devrimci hareket de ABD-İsrail blokunun emperyalist haydutluğuna bulunduğu her cephede karşı durarak İranlı emekçilerle enternasyonalist dayanışmayı büyütmelidir.

Emperyalist haydutlukta sınır tanımayan ABD ve Siyonist İsrail devleti, 28 Şubatta İran’a karşı yeniden yıkıcı bir savaş başlattı. Ülkenin dört bir yanındaki askeri tesisler, ordu karargâhları, devlet daireleri ve polis karakollarının yanı sıra, TV binaları, okullar ve hastaneler dâhil olmak üzere sivil yerleşim alanları ağır şekilde bombalandı, bombalanmaya devam ediyor. Vurulan bir kız okulunda en az 150 çocuk katledildi. Velayet-i Fakih (dini lider) konumundaki Ali Hamaney dâhil olmak üzere Genelkurmay Başkanı, birçok üst düzey yetkili ve ordu komutanı öldürüldü. İran ise 12 Gün Savaşından farklı olarak, saldırıların başlamasının hemen ardından Katar, BAE, Bahreyn, Kuveyt, Ürdün ve Irak’taki ABD askeri üslerini vurmaya, İsrail’i SİHA’lar ve gelişmiş balistik füzelerle hedef almaya başladı. Ayrıca Hürmüz Boğazını petrol tankerlerinin geçişine kapattı ve Kıbrıs’taki İngiliz askeri üslerini de vurdu. Üçüncü günde savaşın alanı ve yıkıcılığı daha da büyüdü. İran, Suudi Arabistan’ın Ras Tanura kentindeki Aramco petrol tesislerini vurdu ve Kuveyt’te birçok ABD F-15 savaş uçağını düşürdü. Lübnan’daki Hizbullah, Yemen’deki Husiler ve Irak’taki Şii milisler de ABD-İsrail blokuna karşı harekete geçti. Böylece ABD ve İsrail blokunun sınır tanımayan emperyalist haydutluğu, savaşın alevlerinin bir anda sayısız ülkeye sıçramasına yol açmış, Ortadoğu’daki kaosu ve yıkımı devasa boyutlara taşımıştır.

Devrimci Marksistler olarak net bir şekilde ifade edelim: ABD ve İsrail blokunun rakiplerini ezmeyi ve mutlak anlamda diz çökertmeyi hedefleyen bu saldırısı, emperyalist bir savaştır. 12 Gün Savaşının devamı olan bu emperyalist savaş, aynı anda sayısız devleti içine çeken, sayısız cephede değişik biçimler altında yürütülen ve küresel bir karakter kazanmış olan Üçüncü Dünya Savaşının en önemli halkalarından biridir. Çok açık ki savaşın gerçek dinamiklerini derinlemesine kavrayamayan Marksistler, savaşın kısa ve uzun vadeli sonuçlarını burjuva stratejistlerden farklı bir şekilde öngöremezler.

Faşist Trump ve faşist Netanyahu liderliğindeki ABD ve İsrail blokunun hareket tarzını, mutlak egemen olma arayışı ile her şeyi yapabilecekleri ve istedikleri sonucu alabilecekleri kibri belirliyor. Trump yönetimindeki ABD’nin hareket tarzı ile İkinci Dünya Savaşının sonundaki tutumu arasında birçok yönden benzerlikler bulunuyor. Hatırlanacağı üzere savaşın bitiminde Japonya fiilen yenilmiş ve teslim olma noktasına gelmiş olmasına rağmen, ABD emperyalizmi rakipleri karşısında mutlak bir üstünlük sağlamak ve gözdağı vermek için atom bombası kullanmıştı. O gün emperyalist-kapitalist sistem üzerinde tartışılmaz bir hegemonya kurmak isteyen ABD, günümüzde sarsılmış ve büyük bir erozyona uğramış hegemonyasını sınır tanımaz bir zorbalıkla restore etmeye çalışıyor.

Uzun yıllardır sürüp giden emperyalist hegemonya krizinin sistemin bağrında ürettiği çelişkiler keskinleştikçe, tarihsel düşüşünü durduramayan ABD emperyalizminin saldırganlığı da tırmanıyor. Trump yönetimi, ABD emperyalizminin sahip olduğu askeri üstünlüğe yaslanarak, hiçbir kural ve bağlayıcılık tanımayan, her türlü şantaj ve tehdidin kullanıldığı, zembereğinden boşanmış bir emperyalist şiddet politikasıyla herkese mutlak egemenliğini kabul ettirmeye çalışıyor. Kapitalizmin gelişme dönemine damga basan sömürgeci pratikleri ve ilhak politikalarını yeniden gündeme getirmekten çekinmiyor. Trump, en başından beri Amerikan egemen sınıfının içindeki en savaşçı çizginin temsilcisiydi. Fakat Türkiye dâhil dünyada burjuvazinin çeşitli kesimleri onun dünyaya “barış” getireceğini ileri sürme cüretini gösterebildiler! Ne yazık ki buna, örgütsüz emekçi kitleleri de inandırdılar. Oysa Trump, savaşın kendi tarzında yürütülmesi durumunda istenilen sonuca çabucak varılabileceğini ve ABD’nin mutlak egemenliğini herkese yeniden kabul ettirebileceğini savunuyordu. Buna da “barış” diyordu; Pax Trump! Soykırımcı İsrail tarafından tamamen yerle bir edilen Gazze’de süper zenginler için lüks tatil kentleri kurulması planları da aynı Pax Trump politikasının bir yansımasıdır.

Trump, mutlak güç kullanmaya dayalı şantajı ve belirsizliği emperyalist politikasının temel bir aracına dönüştürmüştür. Nitekim Cenevre’de İran’la görüşmelerin üçüncü turu yapılmasına ve İran’ın zenginleştirilmiş uranyum stoku biriktirmeyeceğini taahhüt etmesine rağmen, henüz masada görüşmeler devam ederken savaş düğmesine bastı. Diplomasinin iflas etmesi ve burjuva hukuk çerçevesinde bile kimsenin ABD’ye güvenmeyecek olması Trump’ın umurunda değil. O, tıpkı bir zamanların Romalı egemenleri gibi mutlak şiddet ve korku politikasıyla sonuç almak istiyor.

ABD’nin 2025 Haziranında İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaşı daha fazla tırmandırmamasının arkasında esas olarak askeri hesaplar vardı. ABD-İsrail bloku, 12 Gün Savaşında indirdiği tüm ağır darbelere rağmen İran’ın zayıf bir lokma olmadığını gördü. Hatta savaşın uzaması durumunda, İran’ın balistik füzelerinin hedefi olan İsrail, çok daha ağır darbeler alabilirdi. Nitekim Trump, İsrail’in savaşı gerekçelendirmek için kullandığı İran’ın nükleer tesislerini özel savaş uçaklarıyla ağır şekilde bombalatıp bu tesisleri yok ettiğini ileri sürerek savaşı bitirdiğini ilan etmişti. Oysa bu, sadece taktiksel bir geri çekilmeydi. ABD-İsrail orduları tükenmeye yüz tutan savaş mühimmatını ikmal edip yeni stratejiler geliştirirken, İsrail’in de bastırmasıyla Trump, İran’ın yeniden güçlenmeye çalıştığını ve yok edici bir savaşın kapıda olduğunu açıklamaya başladı. Elbette buradaki asıl amaç, İran’daki molla rejimi üzerinde baskı kurarak kendi emperyalist şartlarını dayatmaktı.

ABD-İsrail bloku, 28 Aralık 2025’te ağırlaşan ekonomik koşulların tetiklemesiyle bir kez daha patlayan İran emekçilerinin öfkesini istismar ederek molla rejimine karşı kullanmaya çalıştı. Trump, rejimin kitlelere ateş açması durumunda ABD’nin “göstericilerin yardımına yetişeceğini” ve yanıtlarının çok sert olacağını açıkladı. Rejim içinde kırılma yaratmak amacıyla, İsrail gizli servisi Mossad ve devrik Şah’ın oğlu Rıza Pehlevi yanlıları eliyle örgütlenmiş silahlı gruplar harekete geçirildi ve çatışmalar yaşandı. Ancak faşist molla rejimi, bu provokasyonları ve İsrail ajanlarını bahane ederek hak ve özgürlüklerini isteyen emekçi kitlelerin haklı isyanını kanla boğdu ve binlerce kişiyi katletti. İnternetin kesilip tam bir karartmanın sağlandığı ve katliamların sürdüğü bu ağır koşullarda kitle eylemleri geri çekilmek zorunda kaldı.

Aynı günlerde molla rejimi, uranyum zenginleştirme konusunu müzakere etmek üzere ABD’ye çağrı yaptı ve Umman aracılığıyla dolaylı görüşmeler başladı. Fakat ABD-İsrail bloku, İran’ın yalnızca uranyum zenginleştirmekten vazgeçmesini değil, aynı zamanda balistik füze geliştirme programını sonlandırmasını, var olanları imha etmesini ve bölgedeki nüfuz mücadelesinden tamamen çekilmesini dayatıyordu. Çok açık ki bu dayatma, molla rejiminin gönüllü olarak kendi fişini çekmesinden başka bir anlama gelmiyordu ve nitekim İran tarafı balistik füze programının tartışma konusu dahi olmadığını açıkladı. Bununla birlikte, molla rejiminin sıkıştıkça bu konuda da taviz verme eğiliminde olduğu anlaşılıyor. Keza rejim, ABD enerji tekellerinin İran pazarına girmesi için kapılarını açmaya hazırdı. Bu diplomatik oyalama sürecinde ABD, Ortadoğu’daki askeri üslerine muazzam ölçüde silah ve savaş yığınağı yapıp savaş gemilerini bölgeye gönderirken, Trump da tehditlerini aralıksız sürdürdü.

Sonunda savaş hazırlıklarını tamamlayarak harekete geçen ABD-İsrail bloku, en baştan beri esas hedefi olan rejim değişikliğinin önünü açmak için Ali Hamaney’i ve üst düzey ordu komutanlarını öldürdü. Kuşku yok ki dini rehber sıfatıyla geniş yetkilerle devletin en tepesinde oturan ve molla rejimini kendisinde simgeleştiren bir kişinin savaşın daha ilk gününde öldürülmesi, bu rejimin nasıl çürüdüğünü ve nasıl büyük güvenlik zaaflarıyla karşı karşıya kaldığını ortaya koymaktadır. Tüm tarihsel deneyim, diktatörlük rejimlerinin liderleriyle özdeşleştiğini, liderin sahneden çekilmesiyle birlikte rejim içinde kaçınılmaz bir çözülme, kırılma ve değişim sürecinin başladığını gösteriyor. Elbette İran’daki molla rejiminin kendisine has özellikleri olduğunu unutmamak gerekiyor. Teokratik rejim gücünü salt dini liderden değil, Şiiliğe dayalı dini örgütlenmelerden, devlet mekanizmalarını dönüştürüp kendi ideolojisi temelinde yeniden inşa etmesinden ve örgütlü devlet şiddetini elinde tutmasından alıyor. Devrim Muhafızları bu rejimin omurgası konumundadır ve her şeye rağmen belirli bir toplumsal desteğe sahiptir. Fakat bunlarla birlikte, her türlü özgürlük arayışını kanla boğan molla rejimi toplumun geniş kesimleri nezdinde meşruiyetini çoktan kaybetmiştir. Hamaney gibi karizmatik bir dini liderin öldürüldüğü, savaşın ağır yıkım yarattığı ve toplumsal meşruiyetin tükendiği koşullarda, molla rejiminin ayakta kalması, en azından varlığını aynı biçimde sürdürmesi son derece zordur! Devrim Muhafızlarının tüm kontrolü ele geçirerek aralıksız sürüp giden açık bir şiddete yaslanarak iktidarını koruması mümkün değildir.

Hamaney’in öldürülmesinin ardından Trump, şu çağrıyı yaptı: “Umuyoruz ki İran Devrim Muhafızları ve polis, İranlı vatanseverlerle barışçıl biçimde birleşir ve ülkeyi hak ettiği büyüklüğe geri getirmek için tek bir birim olarak birlikte çalışır.” Yani Trump, devlet aygıtının tamamen çökmesini ve kitlelerin inisiyatif almasını engellemek için, bizzat Devrim Muhafızlarından hem rejimin çözülmesine hem de ABD emperyalizminin çıkarlarına uygun bir geçiş dönemine öncülük etmesini istiyor. Zira molla rejimi, reformcu denen burjuva kesimleri bile ezerek iç dinamiklere dayalı, düzen içi bir rejim değişikliğinin imkânlarını büyük ölçüde yok etmiştir. Burjuva muhalefet son derece zayıftır ve emperyalizmin kuklası olduğu toplum nezdinde tescillenmiş olan Rıza Pehlevi’nin dışarıdan paraşütle getirilerek İran’ın başına oturtulması ve kalıcı bir düzen kurması olasılığı da oldukça düşüktür.

Ne var ki rejimin salt ABD-İsrail blokunun dayatmaları doğrultusunda çözülmesi zordur. Zira Batılı emperyalist güçler, İran egemen sınıfına yalnızca zenginleştirilmiş uranyum ve balistik füze programı konusunda mutlak teslimiyet dayatmıyor, aynı zamanda İran’ın muazzam petrol ve enerji yataklarına da doğrudan el koymak istiyorlar. Fakat üç bin yıllık bir imparatorluk mirasına ve köklü bir devlet aygıtına sahip olan İran, bir Suriye ve Irak değildir. İran’ın başına dışarıdan bir kuklanın geçirilmesi ve ülkenin Rusya-Çin blokundan kopartılarak tamamen Batı eksenine çekilmesi son derece zordur. Açık ki böyle bir durumda, yalnızca molla rejimi yıkılmış olmayacak, aynı zamanda Rusya ve Çin’in oluşturduğu rakip emperyalist blok da Ortadoğu’da çok ağır bir darbe alacaktır. Bu senaryoda Rusya güneyden ve Kafkasya’dan daha sıkı kuşatılırken, İran ile geniş kapsamlı enerji anlaşmalarına sahip olan Çin bölgeden tamamen dışlanacaktır.

Devrim Muhafızlarının merkezinde olduğu molla rejimi, şimdi savaşı tüm bölgeye yayarak öyle kolayca teslim olmayacağını ve pazarlık şartlarını ABD-İsrail blokunun tek taraflı belirleyemeyeceğini göstermeye çalışıyor. 12 Gün Savaşı devam ederken şunları yazmıştık: “Çok açık ki ABD savaş makinesi İran’a karşı harekete geçerse, Ortadoğu’yu yakıp kavuran savaş topu daha fazla büyümekle kalmayacak, İsrail’den İran’a uzanan yıkımın ve felaketin boyutları şimdiden öngörülemeyecek şekilde genişleyecektir. İran destekli Şii grupların tüm Ortadoğu’daki ABD askeri üslerini hedef alacağı bilinen bir gerçektir. İran’ın Hürmüz Boğazı’nı, Yemen’deki Husilerin ise Kızıldeniz’i gemi trafiğine kapatması durumunda; petrol, doğal gaz ve uluslararası ticaret akışının kesintiye uğraması dünya ekonomisini derinden etkileyecektir.” Şimdiye kadar yaşanan gelişmeler, bu satırlarda ifade edilenleri doğrulamıştır. Savaşın tüm Ortadoğu’yu aynı anda içine alması ve uzaması, İran’ı ağır bir yıkıma sürüklerken, aynı zamanda ABD-İsrail blokuna da ciddi bedeller ödetecektir.

Savaşın başlamasının hemen ardından Trump, tepelerine bombalar yağdırdığı İran halkına da ikiyüzlü bir çağrı yaptı: “Özgürlük zamanınız geldi. İşimiz bittiğinde hükümetinizi ele geçirin. Bu muhtemelen nesiller boyunca tek şansınız olacak.” İki gün sonra tekrar konuşan Trump’a göre, İranlı vatanseverler rejim değişikliği için cesur olmalı ve kahramanca harekete geçmeliydi! Soykırımcı Netanyahu da aynı küstahlıkla İran halkına özgürlük çağrısı yapmaktan geri durmadı: “Toplu halde sokaklara çıkın ve işi bitirin, tarihi bir görev için bir araya gelmenin ve birleşmenin tam zamanı.” Kuşku yok ki özgürlük kavramı, bu emperyalist ve soykırımcı faşistlerin ağzında, tarihin hiçbir döneminde bu kadar ayaklar altına alınıp kirletilmemişti. Biz Devrimci Marksistler açısından molla rejimi elbette yıkılmalıdır ama onunla birlikte, tüm burjuva devletler, ABD emperyalizmine yaslanarak Filistin halkına karşı soykırım uygulayan, Ortadoğu’yu kana bulayan Siyonist İsrail devleti de yıkılmalıdır!

Kuşkusuz bugün Ortadoğu halklarına cehennemi yaşatan başlıca güç, ABD emperyalizmidir. Keza AB, Rusya ve Çin gibi emperyalist güçler; İran, Türkiye, Suudi Arabistan ve diğer Körfez ülkeleri de bu emperyalist savaşın irili ufaklı taraflarıdır. Her güç, kendi burjuva çıkarları doğrultusunda Ortadoğu’daki kan ve şiddet sarmalından doğrudan sorumludur. Ancak kuruluşundan bu yana terörist bir devlet olarak yapılanan ve yıllardır Filistin halkını katleden Siyonist İsrail devletinin bu tabloda özel bir rolü vardır. ABD emperyalizmi tüm rakiplerini dize getirmeye çalışırken, aynı zamanda İsrail’in merkezinde olduğu yeni bir Ortadoğu şekillendirmeye çalışıyor. 8 milyon nüfusa sahip Siyonist, soykırımcı ve üstelik de genişleme emellerini dini referanslara dayandıran İsrail gibi bir terör devletinin Ortadoğu’daki düzenin merkezine oturtulması ve itiraz eden tüm devletlerin kan ve zorbalıkla dize getirilmeye çalışılması, emperyalist savaş sarmalını daha fazla büyütmekten başka bir sonuç üretmeyecektir. ABD emperyalizmi Ortadoğu’da geçici bir zafer kazansa ve belirli bir denge kursa bile, Üçüncü Emperyalist Dünya Savaşı kesin olarak sonuçlanana kadar kalıcı bir istikrarın kurulması imkânsızdır.

Kanla yıkanan Ortadoğu’ya ve elbette tüm dünyaya kalıcı barışı ve gerçek istikrarı ancak devrimci işçi sınıfı getirebilir. Bu perspektif, aynı zamanda ABD-İsrail bloku karşısında İran’daki molla rejimine bakış açımızın ne olması gerektiğini de belirler. Bir tarafta 1979’dan beri faşist molla rejiminin sürdürdüğü baskı, zorbalık, işkence, idamlar ve katliamlar, öte tarafta ise ABD-İsrail blokunun emperyalist müdahaleleri ve dizginsiz savaşı! İranlı emekçiler, yerli ve emperyalist burjuva güçler tarafından kuşatılıp kanlı bir çıkmaza itilmişlerdir. Ancak bu çıkmazın aşılması ve sürüp giden kısır döngünün kırılması mümkündür! İranlı emekçilerin büyük çoğunluğu, dünyayı kana bulayan ABD ve soykırımcı İsrail’in kendilerine özgürlük getirmeyeceğinin gayet iyi farkındadır. İranlı emekçiler, molla rejimine karşı yürüttükleri mücadele ile ABD-İsrail emperyalist blokunun sürdürdüğü savaşa karşı gösterecekleri direnişi birleştirmek zorundadırlar.

İranlı devrimci komünist harekete düşen tarihsel görev, bu doğrultuda işçi sınıfı kitleleri içinde propaganda yürütmek, sınıf bilincini yükseltmek ve onları devrimci bir hatta örgütlemektir. Aynı zamanda uluslararası devrimci hareket de ABD-İsrail blokunun emperyalist haydutluğuna bulunduğu her cephede karşı durarak İranlı emekçilerle enternasyonalist dayanışmayı büyütmelidir. Devrimci Marksistler olarak bizim bakış açımız son derece nettir: ABD-İsrail blokunun haydutça saldırganlığına amasız fakatsız karşı çıkarken, İran burjuva devletinin ve faşist molla rejiminin savunulması asla kabul edilemez!

Keza kapitalist sistemi hedef almayan ve esas olarak büyük güçlere karşı çıkmaya, özel olarak da salt anti-Amerikancılığa indirgenen çarpık anti-emperyalist yaklaşımlar, Marksizmin ilkeleriyle asla bağdaşmaz. Bir emperyalist gücün saldırganlığına karşı çıkmak, büyük emperyalist devlet karşısında küçük kapitalist devletin ve onun gerici rejiminin savunulması anlamına gelmez, gelmemelidir! Ne emperyalist müdahale ne molla rejimi ne Pehlevi ne de İran egemen sınıfının bir başka kesimi! Emekçilerin tek kurtuluşu, siyasal iktidarı ele almak ve gerçek özgürlüklerin, doğrudan demokrasinin (işçi demokrasisinin) önünü açmaktır. İran işçi sınıfı, tarihsel köklere ve güçlü bir devrim geleneğine sahip, modern bir sınıf konumundadır. Uzun yıllardır teokratik diktatörlük altında yaşayan İranlı emekçilerin geniş gövdesi, seküler bir yaşam arzulamaktadır. Hem nüfus hem de coğrafya açısından İran gibi kilit bir ülkede işçi sınıfının devrimci mücadelesinin hedefe ulaşması, Ortadoğu’da on yıllardır sürüp giden emperyalist ve Siyonist kuşatmanın kırılması ve bölge halkları için yeni bir yolun açılması anlamına gelecektir. İşte ancak o zaman on yıllardır baskı ve zorbalık altında inletilen İranlı emekçiler, kadınlar, Kürt ve Beluci halkları dâhil ezilen tüm kesimler özlem duydukları gerçek özgürlüğe kavuşacaklardır.

İran Devrimi

İran Devrimi, Burjuva İç Kapışma ve Dersler