Kapitalizmin içine girdiği tarihsel kriz dönemiyle birlikte, yüzümüzü çevirdiğimiz her noktada kaosla karşılaşıyoruz. Sömürü sisteminin her alanda yarattığı bunalım işçi sınıfının ve elbette emekçi kadınların yaşamını daha da çekilmez hale getiriyor. Tüm dünyada toplumsal eşitsizlik, işsizlik, yoksulluk, geleceksizlik, savaş ve göç sorunu büyüyor. Kadınlar daha fazla şiddete, baskıya maruz kalıyor; horlanıyor, aşağılanıyor, hak ve özgürlükleri kısıtlanıyor. Bütün gün işyerinde çalıştıktan sonra koşturarak eve giden işçi kadınların ikinci mesaisi başlıyor. Ama bir bütün olarak emekçi kadının ev içi emeği ve hizmetleri yok sayılıyor. Kadının dört duvar arasına sıkıştırılması, tüketici ev işleri, kendisini var edememesi ve yaşamını anlamlandıramaması büyük bir soruna yol açıyor; değersizlik ve tükenmişlik duygusu yaratıyor. Depresyon ilk kez bu denli evrensel bir sorun haline gelmiş durumda. Tüm dünyada, ülkeden ülkeye düzeyi değişse de ne yazık ki sorunlar çığ gibi büyüyor.
Dünya genelinde sağcı ve faşist partilerin yükselişi devam ediyor. Sistemin derinleşen çürümesini sergilercesine, kabuğa dönüşmüş olan burjuva demokrasisi iflas bayrağını çekiyor. Emperyalist sistemin merkez ülkesi ve bir zamanların “demokrasi şampiyonu” olan ABD’nin başkanlık koltuğuna Trump gibi çılgın bir diktatörün oturduğu bir dönemden geçiyoruz. Kapitalizmin yarattığı çürümenin etkisiyle birlikte topluma hâkim olmaya başlayan demorilizasyon, çıkışsızlık, umutsuzluk duygusu büyüyor. Dipsiz bir anafor gibi, başta kadınlar ve gençler olmak üzere tüm emekçileri içine çekiyor. Elbette Türkiye’de toplumun üzerine kâbus gibi çöken totaliter rejim altında emekçi kadınların sorunları daha da katmerleniyor. Kuşku yok ki birçok insana “gerçek üstü” gibi gelen bugünkü dünya manzarası kapitalizmin eseridir ve kapitalizm yıkılmadığı müddetçe bilim kurgu filmlerindeki sahnelerin her yerde yaşanması olasılığı hiç de zayıf değildir.
Kasvetin toplumun üzerine çöktüğü, siyasi gericiliğin hâkim olduğu böylesi bir dönemde işçi sınıfının mücadele tarihinin mihenk taşlarından biri olan 8 Mart’ı doğuran koşulları ve mücadele geleneğini yeniden hatırlamak, yeni bir dünya kurmak isteyenlere ilham ve umut kaynağı olacaktır. “Geçmişini bilmeyen geleceğini inşa edemez” demişler. İşçi sınıfının tarihsel deneyimlerinden dersler çıkartmak ve toplumsal hafızayı tazelemek bugünün gericilik koşullarında son derece elzemdir. 8 Mart çifte ezilmişliğe, kölece çalışma koşullarına, uzun çalışma saatlerine, eşitsizliğe, adaletsizliğe, kısacası kapitalist sömürüye karşı verilen özgürlük ve eşitlik mücadelesinin sembolüdür. 8 Mart’ı yaratan tarihsel koşullar, emekçi kadınların ve işçi sınıfının engelleri, sorunları ve zorlukları nasıl aştıklarının örnekleriyle doludur. Bu tarih, her türlü zorluğa ve zulme rağmen egemenlere boyun eğmeyerek değişimi yaratmanın tarihidir.
Burjuvazinin ideolojik aygıtları aracılığıyla topluma empoze ettiğinin aksine, böyle gelmedi, böyle de gitmeyecek… Nitekim geçmişten bugüne verilen mücadeleler sayesinde pek çok hak elde edildi. 8 saatlik işgününün yasalara geçirilmesinden kadınların çocuklarının velayet hakkına, oy hakkından doğum ve emzirme iznine kadar pek çok hak, işçi sınıfının kadınıyla erkeğiyle verdiği mücadeleyle kazanılmıştır. Bu haklar verilmemiş, tırnakla sökülüp alınmıştır. Şimdi bu mücadele tarihimize kısa bir yolculuk yapalım…
Sınıflı toplumlar tarihi boyunca kadınlar hep ezildi ve ikinci sınıf insan muamelesi gördü. Köleci toplumda egemen sınıfın kadınları bile tam anlamıyla vatandaş sayılmazken, feodalizmin Orta Çağ karanlığında kadınların cadı ilan edilip yakıldığı zamanlar oldu. Ancak kapitalizmle birlikte dünyada çok şey değişirken, kadının rolü ve ezilme biçimi de değişti. Sanayi devriminin ardından kapitalist üretim biçimi, emekçileri kitleler halinde toprağından ve zanaatından kopararak kentlere yığdı ve işçi haline getirdi. Bir zamanlar kadınların toprak ve ev işleri dışında çalışması ve meslek sahibi olması mümkün değildi. Aslında o dönemin üretim biçimleri hem buna izin vermiyordu hem de bu durum ayıplanıyordu; geleneksel toplumun bir kuralı gereği karşı çıkılıyordu. Fakat kapitalizmle birlikte sermaye sahipleri sadece erkekleri değil, ucuz işgücü olan kadınları ve hatta çocukları da fabrikalara, atölyelere ve madenlere doldurarak işçileştirdiler. Artık kadın sadece toplumsal alanda ve evde ezilmiyordu, aynı zamanda patron tarafından sömürülerek çifte ezilmişliğe mahkûm ediliyordu. Böylelikle 1800’lü yıllardan itibaren kadınlara yönelik her türlü ayrımcılık ve eşitsizlik yeni bir biçim ve boyut kazandı. Kapitalizm, geleneksel ilişkileri ve düşünce biçimlerini zorunlu olarak değiştirmeye başladıysa da, kadını erkekle eşit görmeyen, onu ikinci sınıf sayarak aşağılayan erkek egemen toplumsal yapıya dokunmadı. Sömürü toplumunun en küçük birimi olan aile kurumunu korudu; düzen siyaseti aracılığıyla onu sözde yücelterek ve sahte bir kutsallık şalıyla örterek kadınları kontrol altında tutmak için kullandı.
İngiltere’de başlayan ve ardından Avrupa’yı etkisi altına alan sanayi devrimi, daha sonra ABD’ye ulaştı. 18 ve 19. yüzyıl başlarında dokuma ve tekstil temel üretim alanıydı. Elektrikle işleyen dokuma tezgâhları kurulmaya başlayıp tekstil fabrikalarının sayısı hızla artınca, kapitalistlerin emek gücüne olan açlığı büyüdü. Kapitalist üretim tarzı köyün kente çözülmesini hızlandırdı, köylüler topraklarını bırakıp kentteki fabrikaların yolunu tuttular. Söz konusu makinelerin yüzde 80-90’ınını 15 ile 30 yaşlarındaki kadınlar kullanmaya başladılar. Kadın, çocuk, yaşlı demeden her yaştan insan atölye ve fabrikalarda çalıştırılıyor; uzun saatler boyunca iliklerine kadar sömürülüyorlardı. Çalışma hayatında önemli bir yer tutmaya başlayan kadın işçilere bu dönemde “mill girls” yani “fabrika kızları” denmeye başlandı. “Fabrika kızları” içe kapalı, geleneksel rollerini yırtıp bir kenara attılar ve erkek işçilerle birlikte kölelik koşullarına karşı hızla mücadeleye giriştiler. Erkek işçilerle aynı işi yaptıkları halde düşük ücret verilmesine, horlanıp aşağılanmaya karşı çıktılar. Eşit işe eşit ücret almak, saygı görmek, örgütlenme hakkı elde etmek için mücadele etmeye başladılar.
Kapitalistler, erkek işçiler yerine artık daha düşük ücrete çalıştırabildikleri kadın işçileri ve çocukları tercih ediyorlardı. Çalışma koşulları, özellikle kadınları ve çocukları yıkıcı bir şekilde etkiliyordu. Beslenemeyen, uyuyamayan, temiz hava soluyamayan ve sürekli ayakta kalan bedenler, haftalık 75 saate varan çalışma sürelerine daha fazla dayanamıyordu. Omurgaları kayan işçiler, daha 40 yaşına gelemeden solup gidiyorlardı. İşçiler bu koşullara isyan ettiler. 1830’lara doğru ilk kadın grevleri başladı. 30 Aralık 1828’de New Hampshire eyaletinin Dover bölgesinde bir tekstil fabrikasında çalışan 800’e yakın kadın işçi, ücretlerinin düşürülmesine boyun eğmeyerek Amerikan tarihinin ilk kadın grevini gerçekleştirdi. “Yüzlerce kadın bayrak ve flamalarla yürüdüler ve işyerlerinde getirilen yeni kurallara; işe geciken işçiden para cezası kesen, çalışırken konuşmayı yasaklayan, kiliseye gitmeyi zorunlu hale getiren yeni kurallara karşı çıktılar ve protesto eylemi olarak da patlayıcı maddeler patlattılar.”[1] Üretilen kumaşın daha kaliteli çıkması için fabrika pencerelerinin kapatıldığı havasız, sıcak ve nemli ortamlarda çok düşük ücretlerle 12-16 saat çalıştırılan kadın işçiler, dayanamıyor baygınlık geçiriyorlardı. Temiz havanın hakları olduğunu söyleyen kadın işçiler daha sonraları da eylemler gerçekleştirmeye devam ettiler.
ABD’nin tamamen tekstil üretimine ayrılmış Lowell adlı kasabası da kadın işçilerin mücadele alanlarından biri olacaktı. Lowell’de yirmi yıl içerisinde 10 ayrı şirkete ait 32 adet tekstil fabrikası kurulmuştu ve çoğunluğunu kadınların oluşturduğu yaklaşık 8 bin işçi çalışıyordu. “Lowell sistemi”nde 10 yaşından 35 yaşına kadar binlerce fabrika kızı, çalıştıkları fabrikaların ve atölyelerin yurtlarında kadın yöneticilerin gözetiminde kalıyorlardı. İlk başta kadın işçileri ev içi hizmet ve angaryalardan uzak tuttuğu düşünülen bu sistem, kısa sürede koyulan ağır kurallar ve denetimlerle tam bir cezaevine dönüştürüldü. Yurtlarda çan sesleriyle gün doğmadan uyanan kadınlar, gün boyunca yalnızca ekmek ve salçalı et suyundan oluşan iki öğün yemekle besleniyorlardı. 14-16 saat havada uçuşan pamuk ve iplik tozlarını ciğerlerine çekmek zorunda kalan kadın işçilerin çalışma koşulları, yazın cehennem sıcağında iyice dayanılmaz hale geliyordu. Bu insanlık dışı çalışma ve yaşam koşullarına karşı Lowell fabrika kızları örgütlenmeye ve gazete çıkarmaya başladılar.
1834’te ücretlerinin kesintiye uğrayacağını duyan işçiler greve gittiler. “Sendika güç demektir. Bizim amacımız bir sendikamızın ve gücümüzün olmasıdır. Ancak o zaman vazgeçilmez haklarımızı elimizde tutabiliriz…” diyordu fabrika kızları; üstelik kadınların örgütlenme haklarının olmadığı bir dönemde. Yerlerine yeni işçilerin alınacağı haberi üzerine işlerine dönüp düşük ücretlere razı olan kadın işçiler, 1836’da bu kez yurt ücretlerine yapılan zamdan dolayı bir kez daha grev kararı aldılar. Ama yeterince örgütlü olmadıkları için ne yazık ki bir kez daha yenilgiye uğradılar. Yenilgilerinden dersler çıkartan fabrika kızları yılmadılar ve örgütlenmeye devam ettiler. Sadece iki yıl içerisinde 1835-36 yıllarında ABD’de 140 grev gerçekleşmişti.[2] İşçiler işgünün kısaltılmasını, ücretlerinin şirket kuponları yerine nakit ödenmesini, işe geç kalmanın para cezasıyla cezalandırılmamasını talep ediyorlardı. 1840’larda bu kez çalışma gününün 10 saate indirilmesi için imza kampanyası yürütüldü. 1845’te kurulan ve ilk kadın örgütü olarak bilinen Lowell Kadın İşçileri Reform Derneği (Lowell Female Labor Reform Association-LFLRA), Massachusetts Meclisine binlerce dilekçe göndererek 10 saatlik işgününün yasalaşmasını istedi. İş saatlerinin kısaltılması, işçi sağlığı ve iş güvenliği önlemlerinin alınması gibi çalışma koşullarına yönelik talepler ülke gündemine taşındı. Lowell fabrika kızlarının mücadelesi, gelecek yıllarda on binlere ulaşarak pek çok bölgeye yayılacak ve büyüyecekti.
1850 yılında ülkenin 6 milyon olan işgücünün yarım milyonu kadınlardan oluşuyordu. 1857’de tekstil ve hazır giyim endüstrisinin merkezi haline gelen New York kentinde kadın işçiler örgütlenmeye, sendikalar kurmaya, grevler düzenlemeye başladılar. Örneğin New York’ta kurulu Cotton Tekstil Fabrikasında binlerce kadın işçi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, işgününün 10 saate indirilmesi, eşit işe eşit ücret talepleriyle greve çıktı. Yoksul semtlerden başlayarak kenti boydan boya geçerek zenginlerin oturduğu mahallelere doğru yapılan kitlesel yürüyüşlerin başını kadın işçiler çekiyordu. İşyerlerinde örgütlenme mücadelesi veren kadın işçiler, çalışma koşullarının iyileştirilmesinin yolunun siyasal mücadeleden geçtiğinin bilincine varıyorlardı. Kadınlar için oy hakkı talebi dönemin önemli siyasal taleplerden biriydi artık. Kuzey Amerika’daki sosyalistler, oy hakkı talebini ısrarla gündemde tutuyorlardı. ABD’nin kadın sosyalistleri 28 Şubat 1909’da ilk kez ülke genelinde büyük gösteriler ve toplantılar düzenlediler ve siyasal haklar talep ettiler. Aleksandra Kollontay’ın vurguladığı üzere “İşte o gün, tarihteki ilk “Kadınlar Günü” oldu. Dolayısıyla Kadınlar Gününü örgütleme fikrinin ilk olarak Amerikan işçi kadınlarına ait olduğunu söylemek gerekir.”[3]
Aynı yıl, mücadele tarihine “20 Binlerin Ayaklanması” olarak geçen ve çoğunluğunu Yahudi, Rus, İtalyan göçmen işçilerin oluşturduğu bir grev başladı. Kasım 1909’da başlayıp 11 hafta süren, yirmi bin gömlek işçisinin katıldığı bu grevin başını kadınlar çekiyordu. Grevin amacı, 8 saatlik işgünü, ücretlerin yükseltilmesi ve oy hakkı taleplerini hayata geçirmekti. Grevin başlaması ve örgütlenmesinde önemli rol oynayan işyerlerinden biri de Triangle gömlek fabrikasının işçileriydi. Bu dönemde New York’ta kadın gömleği sektöründe yaklaşık 40 bin işçi çalışıyordu ve bu sayının yaklaşık yüzde 80’ini kadınlar oluşturuyordu. Binlerce tekstil işçisi düşük ücretlerle, uzun saatler boyunca, ağır koşullarda ve can güvenliği olmadan çalışıyor; patronlara milyonlarca dolar kazandırıyorlardı. Yapılan işin ağırlığını ve çalışma ortamının berbat halini anlatmak için bu işyerlerine “sweatshop” yani “ter atölyesi” deniyordu. Bugün bu ifade, çalışma şartlarının kötülüğünü anlatmak için kullanılıyor.
Verilen araların dışında tuvalete gitmeleri bile yasak olduğundan işçiler, idrarlarını oldukları yere yapmak zorunda kalıyorlardı. Bu durum zaten havada uçuşan kumaş artıklarından nefes almanın zor olduğu havasız, kalabalık ortamın daha da pis ve sağlıksız olmasına yol açıyordu. İşçiler, çalışırken kullandıkları iğne-ipliğin ve oturdukları sandalye gibi malzemelerin parasının kendi ücretlerinden kesilmesine, çalışma saatlerinde kapıların üzerlerine kapatılmasına, iş çıkışında bir hırsız gibi aranıp aşağılanmalarına grevle yanıt vermişlerdi. 11 hafta süren bu çetin grev sonucunda, kimi fabrikalarda kazanımlar elde edilmişti.
20 binler grevinde sendikayı tanımayan ve sözleşmeyi imzalamayan Triangle gömlek fabrikasında, 25 Mart 1911’de bir yangın çıktı. Bu korkunç yangında, çoğunluğu 20 yaşında bile olmayan 123’ü kadın olmak üzere 146 tekstil işçisi yanarak can verdi. Marx’ın deyimiyle, sermayenin her gözenekten kir ve kan damlatarak büyümesinin bedelini işçiler canlarıyla ödüyorlardı. İşçiler çalışırken mola vermesinler diye yangın merdivenleri kilitlenmiş, çıkışta işçilerin arandığı kapı ise teke indirilmişti. Yangından kaçış yolu bulamayan çaresiz işçilerin çoğu, pencerelerden atlayarak yaşamlarını kaybetti. 146 işçi, sermayenin korkunç kâr hırsının kurbanı olmuştu. Bu yangın, can güvenliği önlemlerinin alınması ve çalışma koşullarının düzeltilmesi mücadelesini daha da alevlendirdi. İşçilerin mücadelesi sonucunda, işçi sağlığı ve iş güvenliğiyle ilgili önemli yasalar çıkarılmak zorunda kalındı.
ABD’de gerçekleşen kadın grevleri üzerinden özetlemeye çalıştığımız gibi, kapitalizmin ortaya çıkması ve işçi sınıfının mücadelesinin gelişmesiyle birlikte işçi kadınlar “biz de varız” dediler. Sanayi devriminin başladığı İngiltere başta olmak üzere Fransa, İtalya, Danimarka, İsveç, Norveç, Hollanda, ABD ve kapitalizmin gelişmeye başladığı daha pek çok ülkede işçi sınıfının isyancı kadınları sosyalist hareket içerisinde örgütlenmeye başladılar. Sosyalist kadın hareketinin güçlenmesi ve taleplerinin can bulması doğrultusunda 1907 yılında Stuttgart’ta ilk kez Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı toplandı. Bu dönemde Amerika’da kadınların oy hakkı talebiyle kitlesel grevler ve gösteriler düzenleniyordu. Amerikalı sosyalistler, oy hakkı mücadelesiyle birlikte kadınları sosyalizm mücadelesine de örgütlemek için çalışıyorlardı.
1910 yılında Kopenhag’da ikincisi gerçekleştirilen konferansta, sağlıksız koşullarda çalıştırılan kadın işçilerin düşük ücret almaları, sosyal güvenceden yoksun olmaları, gece çalışması, annelik hakları ve çocuk işçiliği gibi konular ele alındı. Konferansın önemli konularından biri, genel oy hakkının kadınlar için de kazanılmasıydı. Erkeklerin olduğu toplantılarda kadınların çıkıp konuşmalarının bile hoş karşılanmadığı bu dönemde, “eşitlik sorunu ve kadınların erkeklerle birlikte siyasete katılıp katılamayacağı” sorusu hararetle tartışılıyordu. Konferansta, kadın hareketini birleştirecek, güçlendirecek, işçi kadınların dünya çapında taleplerini ve mücadelelerini ortaklaştıracak, kadınların sosyalist bir anlayışla mücadeleye kazanılmasının olanağını yaratacak uluslararası bir gün belirlenmesi tartışmaya açıldı. Böylece, 1909’da ilk kez kitlesel olarak alanlara çıkan ve toplantılar düzenleyen Amerikalı sosyalist kadınların çağrısına bu konferansta kulak verilmiş oldu. Alman Sosyal Demokrat Partisi’nin kadın öncülerinden Luise Zietz’in önerisi ve konferansın başkanlığını yapan Alman işçi sınıfının önderlerinden Clara Zetkin’in desteğiyle, “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” konferansta oy birliğiyle kabul edildi. Bu karara göre, her yıl, her ülkede ve aynı günde kadın işçilerin taleplerini dile getireceği bir “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” kutlanacaktı. Ancak gün henüz “8 Mart” olarak netleştirilmemişti.
Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü gibi özel bir günün belirlenmesinin amacı işçi sınıfının mücadelesini güçlendirmekti. Emekçi kadınların uyandırılması ve sömürüsüz bir dünya demek olan sosyalizm mücadelesinin saflarına çekilmesi amaçlanıyordu. Konferansta alınan karar havada kalmamış, ertesi yıl pek çok ülkede farklı tarihlerde Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları gerçekleştirilmişti. Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü Almanya, Avusturya, Danimarka ve İsviçre’de 1911 yılının 19 Mart’ında kitlesel olarak kutlandı. Bolşevik kadın önderlerden Kollontay’ın “Kadınlar Günü Neden ve Nasıl Örgütlendi?” makalesinde belirttiği gibi; “Bu tarih rastgele seçilmedi. Alman yoldaşlarımız, bu günün Alman proletaryası için tarihî önemini göz önünde bulundurarak 19 Mart’ı belirlediler. 1848 Devrim yılının 19 Mart’ında Prusya kralı, ilk kez silahlı halkın gücünü kabul etmek zorunda kaldı ve bir proleter ayaklanmasının tehdidi karşısında geri adım attı. O gün, birçok vaatlerde bulundu –ki bunların çoğunu sonradan yerine getirmedi– ve bunlardan biri de kadınlara oy hakkı tanımaktı.”[4]
Amerikalı sosyalistler ise Şubat’ın son pazar gününde kutlama yapmaya devam ettiler. Kimi bölgelerde ise Paris Komününde yaşamını yitirenlerin anısına 18 Mart’ta kutlamalar yapılmıştı. Kollontay, ilk Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü kutlamalarını şöyle betimlemektedir: “Almanya ve Avusturya’da Emekçi Kadınlar Günü adeta dolup taşan, dalgalanan bir kadın denizine dönüştü. Her yerde toplantılar düzenlendi; küçük kasabalarda ve hatta köylerde bile salonlar kadınlarla tıka basa doldu. Öyle ki bazı toplantılarda kadınlara yer açmak için erkek işçilerden yerlerini kadınlara vermeleri istendi. Bu, emekçi kadınların ilk büyük militan mücadele gösterisiydi. Alışılmış roller tersine dönmüştü: Erkekler evde çocuklarla ilgilenirken, ev işlerine mahkûm edilmiş kadınlar toplantılara katıldı. 30 bin kişinin katıldığı en büyük yürüyüş sırasında polis, kadın işçilerin taşıdığı pankartları zorla almak istedi. Fakat kadın işçiler geri adım atmadı, direndi. Yaşanan arbede sırasında kan dökülmesi meclisteki sosyalist milletvekillerinin müdahalesi sayesinde engellenebildi.”
Birinci Dünya Savaşının başlamasıyla Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları ne yazık ki sekteye uğradı. Kudurgan bir milliyetçiliğin ortalığı kapladığı, kitlelerin milliyetçi duygularla yıkıma sürüklendiği ve savaş karşıtlığının suç sayıldığı bir dönemdi. Başta Almanya olmak üzere Avrupa’daki sosyalist partiler, emperyalist savaşta kendi ülke burjuvazilerini destekleyerek işçi sınıfının mücadelesine ihanet ettiler. Sosyalist partilerin işbirlikçi tutumu, işçi sınıfının mücadelesini ve emekçi kadın hareketini son derece olumsuz etkiledi. Burjuva devletler, savaş karşıtı bir gösteriye dönüşeceği korkusuyla 8 Mart kutlamalarına izin vermediler. Keza birçok ülkeden kadınlar, İsviçre gibi tarafsız ülkelere gitmek istediklerinde pasaport alamadılar. 8 Mart etrafında örgütlenen uluslararası dayanışmanın, içeride işçi sınıfını ve emekçi kadınları harekete geçirebileceğinden korkuyorlardı. Ancak her şeye rağmen, 1915’te Clara Zetkin’in önderliğinde Bern’de toplanan sosyalist kadınlar, barış mücadelesini yükseltmeye devam ettiler. Rusya’dan Bolşevik Partinin görüşlerini paylaşan sol kanattaki az sayıdaki sosyalist kadın, 8 Mart’ı savaş karşıtı bir gösteriye dönüştürmek istemişti. Bu durum, burjuvazinin ve onunla işbirliği yapan sosyal-şovenist sosyal demokrat yönetimlerin eteklerini tutuşturuyordu.
1915’te 8 Mart’ın kutlanabildiği tek ülke Norveç’ti. Çarlık despotizmi altındaki Rusya’da ise Emekçi Kadınlar Günü örgütlemek o yıllarda pek mümkün değildi. Ancak tarihin köstebeği durmaksızın kazmaya devam ediyordu… Ve nihayet emekçi kitlelerdeki biriken öfke 8 Mart 1917’de patladı. Emekçi kadınlar 8 Mart (eski takvime göre 23 Şubat) Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü kutlamaları için sokaklara çıktılar. Savaşın yarattığı yıkım, ekmek ve gazyağı başta olmak üzere günlük ihtiyaçların bile karşılanamıyor olması, hayat pahalılığı ve açlık emekçilerin sabrını taşırmıştı.
Birbiri ardına grevlerin ve ekmek isyanlarının gerçekleştiği günlerdi. 8 Mart’ta kimisi işçi, kimisi asker eşi olan kadınlar, “Çocuklarımız İçin Ekmek”, “Kahrolsun Açlık”, “Kocalarımız Siperlerden Geri Dönsün” sloganları eşliğinde Petrograd sokaklarında yürüdüler. Fakat gösteriler kısa zamanda ekonomik çerçeveyi aşarak siyasal bir boyuta yükseldi. “Ekmek İsteriz” sloganına “Kahrolsun Çar Rejimi” sloganları da eklendi. O gün ekmek ve barış talepleriyle sokaklara çıkan cesur emekçi kadınlar, tarih yazdıklarının farkında değillerdi. Ama 1917’nin 8 Mart’ında kutlanan Emekçi Kadınlar Günü tarihte unutulmaz bir ana dönüşmüş ve Rus emekçi kadınlar o gün devrimin kıvılcımını çakmışlardı. Şubat Devrimi başlamıştı artık… Birkaç gün içinde Çar tahttan indirilecek, bir geçici hükümet kurulacak ve Ekim 1917’de işçi sınıfı Bolşevik Partinin önderliğinde siyasal iktidarı ele geçirecekti.
Rusya işçi sınıfı için, devrimin kıvılcımını çakan 8 Mart artık çifte kutlama anlamına geliyordu. 1917 Ekim Devrimiyle kurulan Sovyet hükümetinin ilk kadın bakanı Aleksandra Kollontay’ın önerisiyle 8 Mart resmi tatil ilan edildi. 1921 yılında ise Komünist Enternasyonalin kadın sekretaryasındaki Bulgar kadınlar, 8 Mart’ın bugünkü biçime bürünmesini sağlayan öneriyi yaptılar. 8 Mart, Rusya’da devrimi başlatan ve Amerika’da hakları için mücadele eden, bu uğurda yaşamını yitiren kadınların anısına resmen Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul edildi. Bu gün, dünya sosyalist hareketi tarafından sahiplenildi ve emekçi kadınların militan mücadelesinin, işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının sembolü haline geldi.
Türkiye’de 8 Mart, ilk kez 1921 yılında Komünist Parti üyesi iki kız kardeş, Rahime Selimova ve Cemile Nuşirvanova’nın öncülüğünde kutlandı. Bu kutlama, bir kadın birimi etrafında çalışmalar yürüten kız kardeşlerin öncülüğünde, dönemin siyasi gericilik koşullarında gizli olarak gerçekleştirildi. Uzun yıllar boyunca “komünist kadınların bayramı” olduğu gerekçesiyle yasaklandı. 1975 yılında İlerici Kadınlar Derneğinin (İKD) kurulmasıyla birlikte 8 Mart’lar, Türkiye’de işçi semtlerinde, fabrika ve işyerlerinde kutlanmaya başlandı. 12 Eylül 1980 askeri faşist darbesine kadar 8 Mart kutlamaları, yükselen işçi sınıfı mücadelesinin önemli bir parçasını oluşturdu. Ancak 12 Eylül faşizmiyle birlikte 8 Mart tekrar yasaklandı. Buna rağmen Türkiye’de egemenler, 8 Mart’ların bir şekilde kutlanmasının önüne geçemedi. Bu tarihi gün, emekçi kadınların sömürü düzenine, ezilip aşağılanmaya, şiddete ve siyasal iktidarların erkek egemen politikalarına karşı verdiği mücadelenin sembolü haline geldi.
İşçi sınıfı hareketinin dünya genelinde güçlü olduğu 1970’ler, aynı zamanda kadın hareketinin de yükseldiği ve kendine alan açtığı bir dönemdi. Kadın mücadelesinin baskısıyla Birleşmiş Milletler, 1975 yılını “Dünya Kadın Yılı” ilan etti. Burjuvazinin bu uluslararası kurumu, 1977’de bir adım daha atarak 8 Mart’ı “Dünya Kadınlar Günü” olarak ilan etti. Bu adım, 8 Mart’ın “emekçi” özünden koparılması amacını taşıyordu. Amaç, emekçi kadınların mücadelesini sulandırmak ve bu günü, tıpkı “sevgililer günü” veya “anneler günü” gibi, kadınlara çiçek alınan, hediyeler verilen bir güne dönüştürmekti. Ancak burjuvazinin tüm hamlelerine ve ideolojik saldırılarına rağmen, 8 Mart’lar kadınıyla erkeğiyle dünya işçi sınıfının uluslararası dayanışmasının güçlendiği bir mücadele günü olarak kutlanmaya devam ediyor.
Dünden bugüne teknolojide muazzam bir ilerleme sağlandı. Ancak buna rağmen, kadının ev içi yükü bir türlü hafiflemiyor. Her yerde lokantalar, restoranlar var. Ancak geçim sıkıntısı altında ezilen işçilerin buralarda düzenli yemek yemesi bir yana, senede birkaç kez gitmesi bile lükstür. Çocuklar için kreşler, yaşlı ve engelliler için bakım evleri kuruluyor. Fakat pek çok işçi, fahiş fiyatlar nedeniyle bu imkânlardan yararlanamıyor. Üstelik bu kreş ve bakım evleri, tamamen kâr odaklı olduğu için insan doğasına aykırıdır. Evdeki emekçi kadın, bütün gün ev işlerine ve çocuk bakımına mahkûm olurken; tüm gün işte sömürülen emekçi kadının mesaisi ise eve gelince devam ediyor. Çamaşır, bulaşık, yemek, çocuk, yaşlı ve engelli bakımı ağırlıklı olarak kadının omuzlarındadır. Köreltici ve sersemleştirici bu ev işleri, kadının başını kaldırıp dünyada olup bitenlere kafa yormasını, geleceğini inşa edebilmesini ve mücadeleye katılarak söz ve karar sahibi olmasını engelliyor.
Peki, bu koşullardan çıkış yok mu? Dünyada toplumsal sorunlar anında büyük bir krize dönüşüp hayatımızı felç ederken ve geleceğimizi karartırken, oturup bekleyecek miyiz? Emekçi kadınlar olarak, 8 Mart ruhuyla mücadeleye her zamankinden daha fazla katılmak zorundayız! Kadının da erkeğin de gerçek ve kalıcı özgürlüğe kavuşmasının yolu, eşitsizlik üzerine kurulu ve özel mülkiyete dayalı kapitalizmin yıkılmasından geçmektedir. Başta kadın ve erkek arasında olmak üzere her türlü eşitsizlik, sömürü ve ayrımcılık ancak sosyalist bir devrimle ortadan kaldırılabilir. Bu doğrultuda, 1917 Ekim Devrimi bize ışık tutuyor. Ekim Devrimi, kadın haklarını tanıyan ve kadının toplumsal alanda öne çıkmasını sağlayan önemli adımlar atmıştır. Kurulan işçi iktidarı hedeflerine tam olarak ulaşamadan yıkılmış olsa da, kısa sürede gerçekleştirdiği dönüşümler, kadın sorununun çözümüne dair muazzam deneyimler bırakmıştır.
İşçi iktidarı, o güne kadar 16 saati bulan ağır çalışma koşullarına derhal son verdi ve işgününü 8 saate indirdi. Eşit işe eşit ücret, eşit oy hakkı yasalaştırıldı; kadınla erkek arasında ayrımcılık yapan yasalar derhal ortadan kaldırıldı. 1920’de kürtaj yasal hale getirildi, gebelikten korunma yöntemleri yaygınlaştırıldı ve sağlıksız, tehlikeli yöntemlerle gerçekleştirilen kürtajlar sonucunda yaşanan kadın ölümlerinin önüne geçildi. Evlilik ve boşanma basit bir işlem haline getirildi; her iki eşe de birbirlerinin soyadını alma ya da her iki soyadını birden kullanma hakkı tanındı. İş gününün kısaltılması, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, kadın ve erkeğin eşit bireyler olarak kabul edilmesi, herkese oy hakkı veya demokratik süreçlere katılım gibi konularda Avrupa ve Amerikan işçi sınıfının on yıllarca çetin bir mücadele verdiğini biliyoruz. İşçi iktidarının bir çırpıda hayata geçirdiği bu hakların birçoğu, Batı ülkelerinde Ekim Devrimi’nden yıllar sonra tanındı. Burjuvazi bu hakları, yüce gönüllü olduğu için değil, dünyada esen devrimci rüzgârlardan korktuğu için tanıdı.
Engels’in Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni’nde belirttiği üzere, “Kadının kurtuluşu, ancak geniş toplumsal ölçekte üretime katılabildiğinde ve ev işleri onu yalnızca çok önemsiz bir ölçüde uğraştırdığında mümkün hale gelecektir.” [5] Ekim Devrimi, bu noktada da yol gösterici olmuştur. Rusya’da devrimden sonra ortak yemekhaneler, çamaşırhaneler ve kreşler kurulmuş; kadının toplumsal yaşama katılımının önündeki engeller kaldırılmaya başlanmıştır. Böylelikle angarya yükü hafifleyen emekçi kadın, kendisini var edebilmenin imkânlarına kavuşmuş; en önemlisi, yeteneklerini açığa çıkarabileceği tiyatro, sinema, kitap okuma, yazma gibi entelektüel faaliyetler için boş zamana sahip olmuştur.
Çarlık yasalarına göre kadın, “ailenin reisi olan kocasının sözünü dinlemek, onu sevmek, ona saygı göstermek, sınırsız bir itaatle bağlı kalmak, her türlü yardımda bulunmak ve her türlü sevecenliği göstermek” zorundaydı. Aradan yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, bugün Türkiye’de dâhil pek çok ülkede kadından beklenen rol aynı değil midir? Ekim Devrimi bu ataerkil ve erkek egemen zihniyetin parçalanmasının önünü açtı; gerici kültürel değerleri yıkmaya ve aile yapısını kadın ile erkeğin eşitliği temelinde dönüştürmeye başladı. Ne yazık ki Stalinist bürokrasinin iktidarını pekiştirmesiyle birlikte, kadın ve aileye ilişkin pek çok yasa gerici bir temelde değiştirildi. Fakat yukarıdaki örnekler, bir işçi devrimiyle toplumsal sorunların çözülmesi yolunda hızlı ve çok ileri adımlar atılabileceğini ortaya koyuyor. Ancak kapitalist sömürü düzeninin yıkılmasının ardından sosyalist bir dünyanın kurulabilmesi için uzun bir toplumsal ve kültürel dönüşüm süreci gerekiyor. Bu süreç tamamlandığında yani sosyalist bir dünya kurulduğunda, ne sömürü ne sınıflar ne kadınların ezilmesi ne de kadın sorunu var olacak!
***
Burjuva kadınlarla emekçi kadınların sorunları aynı olmadığı gibi mücadeleleri de ortak değildir. Sömürücü burjuva kadınlar ile sömürülen ve ezilen emekçi kadınların birlikte kapitalist sömürüye karşı çıkmaları, eşitlik ve özgürlük için birlikte mücadele vermeleri eşyanın doğasına aykırıdır. Bize kadın cinsi üzerinden “kız kardeşlik” masalı anlatanlar, emekçi kadın mücadelesinin biçimsel burjuva eşitliği çerçevesini aşmasını istemeyenlerdir. Oysa işçi sınıfının kadınları, yalnızca hayatın her alanında erkeklerle eşit olmak istemiyor; aynı zamanda sömürüden de kurtulmak istiyorlar. Ve biliyoruz ki sömürüden kurtulmadan, hayatın her alanında eşitliğin ve özgürlüğün olduğu bir toplum da kurulamaz! Bu yüzden emekçi kadınlar, işçi sınıfının bağımsız sınıf siyaseti temelinde, kapitalizmi yıkmak üzere sosyalizm mücadelesine katılmak zorundadırlar. Alman işçi sınıfının önderlerinden Rosa Luxemburg’un dediği gibi, “Kapitalizm esarettir. Hareket etmeyen, zincirlerini fark edemez.” Kendisinde ve toplumda değişim ve dönüşüm yaratmak üzere hareket eden her emekçi kadın, hareket ettiğinde zincirlerle bağlandığını fark edecektir, ediyor. Kadın ve erkek işçiler, sosyalizm mücadelesine katılmadan ve Devrimci Marksist fikirlerle donanmadan bu zincirleri kıramazlar. Unutmayalım ki zincirlerini kıranlar tarihi de değiştireceklerdir!
Emekçi Kadınlar: Saygı Görmek, Eşit ve Özgür Bir Yaşam İstiyoruz!
[1] Howard Zinn, Amerika Birleşik Devletleri Halklarının Tarihi, İmge Yayınları, s.241
[2] Age, s.242
[3] https://gelecekbizim.net/aleksandra-kollontay-emekci-kadinlar-gunu-nasil-ve-neden-orgutlendi/
[4] https://gelecekbizim.net/aleksandra-kollontay-emekci-kadinlar-gunu-nasil-ve-neden-orgutlendi/
[5] Engels, Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, İnter Yay., Ekim 2000, s.187-88